Ay: Şubat 2011

Bitmeyen Bir Öyküyü Anlatma Çabası

Category : Kişisel Bloglar

Bitmeyen Bir Öyküyü Anlatma Çabası ya da Yetkin Bir İnsan Olmaya Dair Bir Değini

Geçtiğimiz günlerde bazı olumsuzluklar sonucu üzgün bir halde olan bir arkadaşımla sohbet ederken bir elma öyküsü anlattım ona, bu yazı da o anda anlatılandan esinlenerek ortaya çıktı.

İnsan mükemmelleşmek ister. Ya da bazı insanlar bunu ister. Ama bu yolda pek çok zorluk vardır. Elma önce çiçek verir. Sonra meyveye durur. Ham elmanın tadı yoktur, ağızda burukluk bırakır. Ama kimileri sever ve daha olgunlaşmasını beklemeden yerler. Elma bir müddet sonra yeşerir en sonunda olgunlaşır. Ama olgunluk hali de farklı farklıdır, kimi kıpkırmızı, kimi yeşim ve ekşimtırak, kiminin için serttir kiminki yumuşak… Ama hepsi sonuçta elmanın farklı türleri olmakla birlikte elmadır. Biz de elmaya benzeriz. Derdimiz olgunlaşmak. Bilemeyiz bizim tohumumuz nasıldır ve sonuçta bizden nasıl bir şey ortaya çıkacaktır. Rüzgara, güneşe, suya, yağmura zorluk dememek lazımdır; çünkü elmanın olgunlaşabilmesi için tüm bunlara ihtiyaç duyulur. Yağmur yağmasa, güneş o dalları sıcaklığıyla okşamasa elma olabilir mi? Hayatımızdaki zorluklarda yağmur ve güneş gibidir. Yaşarken bizi zora sokabilir, ama her zorluktan kendi hissemize bir pay çıkartabiliyorsak ve onlardan alabiliyorsak olgunlaşabiliriz demektir.

Böyle bitirmiştim anlatımımı. Sonra düşündüm ki eksik söylemiştim. Çünkü elmanın hikayesi olgunlaşmasıyla bitmiyordu. Dahası vardı.
Dalından koparılan elmanın yolculuğu bitmemiştir. Bitti sanılır, ağaçla alakası bittiğinde, halbuki onun yolu daha uzundur. Belki bir öğleden sonra küçük bir çocuğun ellerinde, belki bir akşam yemeğinden sonra meyve tabağında… Ama yolculuk bitmemiştir. Demek ki elmanın olgunlaşmasının da bir sonucu, bu sonucunda bir getirisi vardır. Olgunlaşan kişinin etrafına vazifeleri olduğu gibi.

İşte bitti dedim. Bir iki gün sonra aklıma aslında elmanın yolculuğunun o anda da bitmediğini sadece yeni bir forma büründüğü düşüncesi geldi. Onun çekirdeğinden yeni bir ağaç oluşabilirdi. Ve belki de elmanın olgunlaşması bir meyve olarak olgunlaşmanın da ötesinde bir şeydi. Çekirdek toprakla buluşursa ve onun için her şey yolunda giderse o elma verimli, meyve veren kendisinden elmalar var eden bir ağaca dönüşebilirdi. Ve bu dönüşüm, kendinden sonra da sürer. Bir gün o ağaçtaki can bir tohuma dönüşür ve aslında ondan gayrı bir şey olmayan başka bir elma onun yaşadıklarını tekrar yaşar ve yine bir ağaç olur. Her bahar açar, her yıl meyve verir ve bu döngü böylece devam eder.

İnsan da öyle değil mi? Çocukluğumuzla başlar her şey. Sonra büyürüz, hamlığımız geçerken aslında yaşamın olumsuzlukları ve zorlukları bizi pişirir. Sonra olgunlaşırız. Ama hepimiz birbirinden farklıdır. Her birimizin huyu, suyu, kişiliği, karakteri, tipi, rengi birbirinden farklıdır, yine de bir gizli adımız vardır: İnsan.

Bu görüntüdeki olgunlaşmadır. Hâlbuki bir insanın olgunlaşabilmesi için gereken en önemli şey, tıpkı elmanın dalından koparılması gibi onun ölmesidir. Hem de ölmeden önce ölmesi. Ancak bu ölüm yeterli midir? Elmanın dalından kopması nasıl yeni bir yol ise, kişinin ölesi de öyledir. Ama bu ölümün aynı zamanda bir doğumla tamamlanması gerekir. Böyle bir halde kişinin önünde yeni bir yol açılır, uçsuz bucaksız, sonsuz, sonrasız bir yol. Bir tohumun ağaç olması gibi, o da yetkin bir insan olma çabasına girer.   Ancak bu yolun açılmış olması onun bir sonu, durağı olduğu anlamına gelmez. Her tohum sonuçta meyve veren bir ağaca dönüşmez.

Ve tüm bu zorluklara direnip, onlardan kendi hissesine paylar çıkarabilen kişi, tıpkı elmanın meyve veren ağaca dönüşmesi gibi sonuçta ilk koptuğu yere döner, Ona dönüşür, O olur.

Nasıl her elma sonuçta bir ağaç olamıyorsa her insan da mükemmelleşebilmek için ihtiyaç duyulan ‘cevher’inin farkında olmadığından ötürü yola uygun olmaz. İnisiyatik okulların seçiçiliğinin sebebi de bu olsa gerektir. Ve inisiyasyon sonucu yeni bir hayata doğan, kendi eserini kendisi yapmak zorunda olan kişidir. Tohumun ağaca dönüşmesinde olduğu gibi elbette ona yardım edenler, el uzatanlar olacaktır, ancak her şey kişide başladığı gibi yine kişi de sonuçlanacaktır.

Yol bitmez. Yolculuğun sonu gelmez. Tıpkı ağaçtan yeni ağaçların varlık bulması ve onlarda o ruhun yaşaması gibi. Ve yine de her şeyin bir başlangıç ve bitiş noktası vardır. Ona verilecek bir isim varsa TOHUM’dan başkası olmasa gerektir.

Ne mutlu tohumu bitek topraklara düşenlere. Ne mutlu her bahar yeniden açanlara. Ne mutlu ölmeden evvel ölmeyi bilmiş olan canlara.

 


ŞAH; MEMAT…

Category : Kişisel Bloglar

Satranç. Adının  nereden geldiğinden, kime ait olduğundan emin olunamayan bir zihin pazarlığı. Özü, kuralları  hep aynı. Bir analiz sanatı. Bitmeyen bir fikir savaşı..Küçük  simgelerle bir prova büyük savaşlar öncesinde.Bir hamlede dört yüz pozisyonun mümkün olduğu oyunda milyonlarca ihtimal ve sonuç : Tıpkı hayat gibi…Olaylar ve durumlar karşısındaki tepkimize göre şekillenmiyor mu hayatımız da?Verdiğimiz kararların sonuçlarını, sorumluluklarını üstlenmekle geçmiyor mu zaman?

Satranç, hayatın bir panoraması, bir tepeye çıkıp farklı bir bakış açısından, bir başka pencereden hayata bakmak: Siyahların ve beyazların hakim olduğu  dünyaya. Gözlerimizi açtığımız anda oyun başlar ve bir bakarsınız sona yaklaştığınızda hiç bir şey yerinde değil.Bir piyonun akıbeti, insanın kaderine ne kadar da benzer…Bir piyon asla geriye gitmez.Hep bir amaç uğrunda koşar..O kadar büyük bir potansiyele sahiptir ki; bir bakmışsınız vezir olmuş oyunun kaderini değiştirmiştir ya da başkaldırmayıp kendi kaderini yaşamıştır bir piyon olarak…Peki yaşamak?Her ne kadar ince bir çizgide yürümekte olsa  elbette bir oyun kadar basit değil.Fakat bir oyunla hayatın bu kadar iç içe olmasıne kadar da garip…Sanki oyunun kurallarını hayat koyuyor.Hayatta kendine bu kadar yer edinmişken, hayatın aynası olan kitaplarda da yer bulmuş kendine.Hayatın tasvirini kendine o kadar yakıştırmış ki:Olasılıksız.İşini şansa bırakmayan bir adamın dillendirilmesiydi Adam Fawer’in ağzından:”…’Satranç hayat gibidir David,’ demişti babası. ‘her parçanın kendi işlevi vardır. Bazıları zayıftır, bazıları ise güçlü. Bazıları oyunun başında işine yarar, bazılarıysa sonunda. Ama kazanmak için hepsini kullanmak zorundasın. Aynen hayatta olduğu gibi, satrançta da skor tutulmaz. On parçanı kaybedip, yine de kazanabilirsin oyunu. Satrancın güzelliği budur işte. İşler her an tersine dönebilir. Kazanmak için yapman gereken tek şey tahtanın üzerindeki olası hamleleri ve anlamlarını iyi bilmek ve karşındakinin ne yapacağını kestirebilmek.’

‘Yani bu geleceği tahmin etmek gibi bir şey mi?’ diye sordu Caine.’Tahmin etmek imkansızdır. Ama şimdiki zamanı çok iyi bilirsen geleceği kontrol edebilirsin.’…” Aslında Fawer hayatın özetini vermiş  tasvirinde. Bir yazgının, kontrol yetisini kazandırmasındaki verdiği bilinci anlatmış.Hayatımızın köşe taşını koyarken, bu satırların orada kendine yer bulmaması en büyük fakirlik olurdu olasılıksız.

Bir satranç taşı – hangisi olduğu farketmez: Şah yahut bir piyon –  bir küp taş gibidir işlenmeden önce.Ne savaşmayı biliyordur, ne de potansiyelini ya da en basitinden bir satranç taşı olacağını.Usta ellerde işlenir.Şekil alır, emek verilir onun uğrunda.Ortaya çıkan kusursuzluktur.Hatta derler ki piyon bir sütun örnek alınarak tasarlanmıştır.Oyunu ayakta tuttuğu gibi insanı da ayakta tutan bir sütun.Onlarca taş arasında siyah ile beyazın hiç bir farkı yoktur:Hizmet ettikleri amacın dışında.İnsanoğlu dünyaya gözlerini açtığında nasıldır peki?Emeklemekle başlar hayat koşusu.Boş bir levha gibidir zihni, benliği.İşlenmeye son derece müsaittir. Hayatın ona öğrettikleriyle, yol ayrımlarımlarındaki tercihlerinin sonuçlarıyla insan olma bilincine ulaşır.Daha doğrusu nasıl bir insan olacağı gerçeğini yaratır hayatında.

Hayatımızı hep ikilemlerde geçiririz.Kimi siyahları oynar.Siyah karelerde yaşar.Beyazlara yer vermez hayatta.Bariz bir dualiteye hakimdir dünya.Dualiteyi simgeleyen siyah ve beyaz , bilindiği gibi satranç tahtasının da zeminini oluşturur. Dualite satranç oyununun her anında vardır. Güçlü hamle / zayıf hamle, iyi konum / kötü konum, kazanç oyun / kayıp oyun, siyah taş / beyaz taş. Biri diğerinin nedeni olarak vardır. Satranç ustası, “oyunun gereği”, iyiyi ve kötüyü eş kabullenir. Satranç, mağlup olmanın galip gelmek kadar doğal olduğunu her defasında hatırlatır oyuncuya. Bir oyuncu; yenilgiyi bilmez, tanımaz ise, asla usta olamaz. Yenilir, kazanır, ama hep kazanmaz ve hep kaybetmez. Satranç oyuncusu, “aslolan bu mücadelenin içinde olmaktır” düşüncesi ile durur satranç taşlarının arkasında. Bu bilinç düzeyinde, yenilgiyi kazanç kadar doğal karşılayan oyuncu, ustadır artık. Satranç, en uslanmaza bile bunu öğretebilecek güçtedir . Hayatta ne gariptir ki insana hep seçimler sunar. Kararlar vermesi gerektiğini, yol ayrımlarında kalabileceğini gösterir.İnsanı  olgunlaştırır hayat. Hayata karşı tavrını yine hayat belirler ki öğrenir insanoğlu nasıl tepki vereceğini.

Her karede doğru kararlar vermeyi gerektiren,sonuçlarından sorumlu olacağımızı bildiğimiz hamleler yapmak zorunda bırakıyor bizi hayat.Kimi zaman tehditler altında kalıyoruz bunlardan kurtulmanın yollarını arıyoruz.Ya da kazanmak uğruna bir şeyler  feda ediyoruz.Büyük umutlar uğruna küçük şeylerden vazgeçiyoruz.İlerisini görmeye çalışıyoruz.Hayatın neler getireceğini anlamakla geçiyor ömrümüz.Birikim sahibi olmaya çalışmamız, miras bırakılanları devam ettirmek ve miras bırakmak için çalışmakla geçen bir ömür; sürekli savunma yapmak hayata karşı.Adil olmadığını düşündüğümüz şartları, kendimizin oluşturduğunu bilmeden zarları hep hayatın attığını düşünmek; hileler yapmak, kolay olanları seçmek mi yaşamak?Bir satranç tahtasında –bitmeyen bir oyunda- yaşlanmak?

Büyük krallıklar kuruyoruz benliğimizde. Aşk,sevmek,sadakat göstermek, saygı duymak sınır dışı edilmiş o dünyadan…Herkes birer piyon gibi.Kimse içinde taşıdığı potansiyelden haberdar değil.Neden mi?Çünkü kimse sorgulamıyor yaşanılanı, olanı biteni.Herşey kabulleniliyor; farklılıklar en uç fikirler olarak algılanıyor. Hayatın hep kazanmak üstüne inşa edilmiş olduğu kanısında herkes.Neden düşünmüyor kimse bazen yenilgilerin de kazanmak olduğunu?Her hatanın bir doğruluğu barındırdığını.Sanki tüm yollar kapalı, birileri şah çekmiş ve hayatımızı tehdit etmiş gibi korkuyla yaşamaktayız… Evet, hayatımızı tehdit eden şeyler var: Ölüm gibi. Fakat, bize düşen onu beklemek ya da ondan korkmak değil.Bize düşen hayatımızı gerektiği gibi, doğru bir şekilde yaşamak.Kamil insan olmak.İnsanlık için, bizler için  güzel hatırlanmamıza sebep olacak doğru icraatlarda bulunmak.Bize düşen; yaptığımız işi layıkıyla yapmak;yaşamak ustalığını kazanmak, yaşamak sanatında.Ne zamanla yarışmak,ne de sürekli bir kazanma hırsına koşullanmak.Hayat size şah çektiğinde, dönüp gururla bakabileceğiniz bir miras bırakabilmiş olmaktır yaşamak…Ve unutmamak gerekir ki: “Hayat satranç için çok kısa.”

 

 

 


MAKING SAVINGS BY WEAKENING THE JUSTICE SYSTEM

Category : Kişisel Bloglar

     MAKING SAVINGS BY WEAKENING THE JUSTICE SYSTEM

     Any articles or books regardless of their authors’ are such inconsequential as opposed to the magnificence and significance of life itself. Nevertheless we still do compose scripts. If none of us do write, no one will do so for us. We write to emphasize what we behold and what we do contemplate in regards to each and every substance and incident around. Differentiating between interpreting the world and commentating is worthwhile as to only competent individuals raise their voice to interpret what exactly happens or happened in details whereas many people do comment from their own point of view. So I must admit that I am amongst the latter.

    The recent changes in English law shows us by all means that British Coalition Government takes the advantages of their power in making laws against the social, legal and political developments. Their main argument is to get out of the recession as quickly as possible through introducing some legal (but not always lawful) restrictions supposedly “developments” to the public as well as minimizing the budget. Since this is not my area, I rather leave it to economists to discuss.

   We will look at two vital proposals in this essay that Lib-Cons introduced . Accordingly, what walks of life will be severely affected and to what extent this will be a budget saving as the Parliament held.

       -Plans to restrict “no win no fee” agreements

       -Plans to close 157 courts, Magistrates Courts[i] in majority.

   Let’s start from the first plan. Lawyers in the UK do not ask money from their clients in traffic accident cases unless they win the case. But now this is thought to be restricted. The proposal was introduced by Lord Justice Jackson. Association of Personal Injury Lawyers (APIL) and the Personal Injuries Bar Association (PIBA) strictly oppose the plans on the ground that this will prevent many claimants who involved with complex and serious injuries to bring their cases to counselors. They stress out that it will not only hit the weakest link but also it could be contrary to Article 6 and Article 14 of the European Conventions on Human Rights simply because disabled individuals also who can not afford could be denied access to justice. In the same context the Vice Chairman of PIBA also argues that the claimant will no longer able to access to justice when NHS has been at fault and those who are able to bring the case to courts will be in advantage of getting paid the reasonable compensations and some costs no longer will be paid by the loser of the case.

   Despite the critics from lawyers concerning the proposal, the Justice Secretary justifies the reforms on the Conditional Fee Agreements (CFA) so that the reform will help the country towards cost savings.

   A Times reader alleges that the proposal was in fact introduced by the Tory government as hidden taxation on guilty parties’ to fund litigation for those who can not afford to pay privately. Prior to the proposal, the tax burden fell in to government therefore all taxpayers had to fund the Legal Aid. This is a quite interesting argument from public which stands against the illustration of the Vice Chairman of the PIBA.

   I agree with the PIBA and APIL on this question. No win no fee agreement was one of the excellent domestic agreements of the UK’s Democratic System which was perfectly complied with the Article 6 of the European Conventions on Human Rights.  It was an agreement for the winner party and burden on paying the costs by the loser party. If you encounter a road accident and have no cash to sue your alleged party then you as a citizen will no longer be under the protection of laws .To implement the CFA will not only hit the weakest in the society but it will widen the cliff between rich and poor. It is perhaps not wrong to say that there will be emerging another era of aristocracy in the UK which is not surprising for the Tory voters at the end of the day.[ii]

   History repeats dramatically .When Margaret Thatcher came to power the country’s inflation was %27 and this rate was successfully decreased by the end of 1983 to %4 through adopting the economic liberalization of Thatcher. Despite the male dominated world she managed to rule the country for 11 years. Do we have any similar hopes for David Cameron as well? It is very unlikely because today’s Conservative led by David Cameron has not yet pursued as successful government policy as his predecessor. He rather hardens the laws and tries to appear as a cute guy to the upper class while contradicting himself concerning the various types of benefits (incapacity benefits etc.). You can rise up in a hereditary peer family. There is nothing wrong with these values but when it comes to ruling a country you need to be more universal and address to every walk of life in making laws. Conversely it would be no more possible to remain the country’s reputation at the very top of the list of the most liberal countries across the world.  Let us say that we appreciate every proposal of the government for the sake of recovering the downturn. People of the country would ask in this stage; why do you then attempt to reform the ECtHR in Strasbourg when you take over the Council of Europe in coming November. Any relevance to economy? We will discuss further this issue in the next essay.

   If we come back to the first proposal, the NHS point raised by the PIBA deserves significantly to be taken into account. Simply because CFA will make the NHS’s faults more invisible when considered the injured patients who face with the unaffordable Court costs.

   What about the second proposal on the list above? The Justice Secretary has presented the plans to close at the least of 157 Magistrates and County Courts[iii] as a rationalization of the courts which are under used and lack facilities. The Ministry’s justification on the proposal is that the access to justice is not about access to buildings. Some people would have to make more journeys but the travel costs and timing of defendants as well as witnesses do not concern the Courts.

   The researches however revealed by the Magistrates tell the opposite. The highest levels of use and with the best facilities are target to the courts closure. Senior Judges like John Thornill argues that Justice Ministry in their decisions do not take the objectives and evidences in to account. Although they acknowledge that some courts are subject to the lack of financial sustainability, Government takes the decisions at the expense of financial concerns without considering the community’s need to access to justice and probability at increasing crime rates.  He adds that while he is in favor of rationalizing the court estates,   justice must be seen where offences are committed. “If a case takes place 45 miles away, is this local justice?”

   After various consultations with the legal associations and senior judges the Justice Ministry announced in December 2010 that only 15 courts are saved from the original closure plan of 157 courts, including 103 Magistrates. So the consultations and evidences presented did not make a big impact for the Government to divert from their plans.

   The Times Legal Editor Frances Gibb expresses that there are a number of reasons for the closure proposals. Justice Ministry wishes to confine the minor civil disputes to be resolved though mediation and more effectively use of private legal insurance. He says that the cyber justice system will take over the facilities delivered by the County and Magistrates Courts. It sounds funny for parties to use internet legal services rather than applying to the court. They think perhaps to decrease the tenses over cutting the legal aid by replacing a new cyber system so that the poor party is not exposed to the court proceedings.

   They argue that %80 of the theft trials are for the items less than £200 and they are not necessarily to judge in the County Courts. What a flattering and precarious statement is this! I am sure many future offenders are clapping your words as they are only in trivial numbers. If you do not allow so called minor criminal and civil offences to be proceeded in the County Courts then you have to bear the consequences which would likely turn in to major events in the future. Criminals under 18 or even over 18 will automatically contemplate for what they do is not a major offense so they will continue to harm the society. I am not arguing however that they are not going to be charged or whatsoever. But they will not know what a court atmosphere is like. Indeed they would be in great convenience in committing an offence. I think we all have to renew what we know about the objectives of a justice system despite the statistical fact that no jurisdiction in the world has ever achieved to prevent crimes in societies.

   What we said right at the beginning is that all the factors which were revealed by Kenneth Clarke to justify the closure are nothing more than excuses but saving the budget as clearly seen in the statement of Justice Secretary “The proposed closure could save £15.3 million a year while one off maintenance backlog bill is 21.5 million.”

   There are surely more effective and steady ways of saving the budget such as removing or reducing the incapacity benefits. It was in fact proposed by David Cameron even before the elections took place however it was withdrawn recently after the strong oppositions. I agreed what David Cameron discussed in one of his speeches regarding the benefits. The argument was “Benefit system creates a benefit society”

   Yet Kenneth Clarke says that “Middle Class does not understand the impacts of cuts” Yes I do not understand and appreciate the cuts on justice system and public funding. It is perhaps beyond my visions. I kindly remind Mr Clarke that as long as we middle class work, our taxes shall continue to go for those who are entitled to benefit system. What about in vice versa situation? In a situation where no citizen works particularly who voted for the Tory but instead turning the Trafalgar Square in to Egyptians’ Tahrir Square? Are you ready to pay the benefits from the state’s treasure?

   Although I share the concerns of the prospective undergraduate students who actively protested the tuition fee rises across the country, they should bear in mind that they are not the only parties who were affected by the government’s new introductions. It seems quite clear however that the raised undergraduate students’ fees will play a giant role in recovering the economy.

   So the proposals are less predictable as to the state is not for people in the new era but people for the state. May God help all of us.

Sources: thetimes.co.uk/law,  guardian.co.uk


  [i] Magistrates Courts are the lower courts in the English Court Hierarchy which mostly deal with criminal cases and a very small number of civil disputes.

 [ii] . Conservative was first established under the name of Tory Party in 1678.  Therefore they are sometimes referred to as Tory or Tories.

[iii]County Courts deal with civil proceedings.


De la Terre à la Lune

Category : Kişisel Bloglar

Bir köşe yazısı yazmak, aslında monografik bir çalışma yapmaktan, bir kitap hazırlamaktan ziyadesiyle zordur.

Hele bunu belli bir periyodla yapmak bunu daha da zor kılar bir durum olarak ortaya çıkar. Bu bağlamda bu görevi üstenmekle belki de haddimi aşar bir ödevi de sahiplendim. Şimdiden olabilecek hatalarımdan ötürü hoşgörünüze sığındığımı peşinen söyleyeyim.

Hayata, insana, topluma, varlığa dair düşünceleri olanlar, bu görüşlerini aktarabilmek için yazmayı denemişlerdir. Bu düşünce açıklamaları bilinen tarihin başlangıcından beridir eğer aykırı, genel görüşün dışında ise pek hoş karşılanmamış, hatta yazdıkları yüzünden insanların hayatlarına son verilmiş, düşünce açıklamaları yasaklanmıştır.

İnsanla ilgili olan hiçbir şey bana yabancı değildir der Marks. Bu bölümdeki yazılarımda bana bize, insana yabancı olmayan konular üzerine olacak. Aslında bu yabancı olmama durumu insanın kendisine yabancı olmaması halidir de. Kişi kendine yabancı ise doğal olarak insana, ve insanlığa yabancı kalır.

Peki insanla ilgili olan şey nedir? İnsan denilen varlık, bizim bildiğimiz en gelişmiş canlı formu. Çünkü konuşabiliyor, düşünebiliyor, hayal edebiliyor. Aslında hayvan toplulukları da kendi aralarında anlaşabildikleri bir dile sahip. Fakat insanın konuşmasındaki fark, düşüncelerini ifade edebilme cüretinden kaynaklıdır. Düşünebilmek ise en başta hayal edebilmekle başlıyor.

Biz insanlar ay adını verdiğimiz dünya uydusuna 20 Temmuz 1969 günü ayak bastık. Aya inen ilk insanlar Apollo 11’in mürettabatından Neil Armstrong ve Edwin “Buzz” Aldrin’di. Uzun bir sürecin sonunda Birkaç başarısız denemeden sonra elde edilen bir başarı olarak düşünülür. Bir de Sovyetler ile ABD arasında o zaman var olan uzay yarışında Amerikanın bir adım geri kalmasından sonra yaptığı bir atılımın sonucu olarak kabul edilir. Elbette kimilerine göre ise aslında aya hiç gidilmemiştir.

Ama insanoğlu aya 20 Temmuz 1969 günü fiziken ayak basmış olsa da aslında o tarihten yaklaşık yüz yıl once o yolculuğu en ince ayrıntısına kadar gerçekleştirmişti.

Orijinal ismi De la Terre à la Lune olan Jules Verne’in 1865 tarihinde yazdığı Ay’a seyahat eseriyle. Bilim kurgu türünün ilk örneklerinden olan ‘Aya Seyahat’te Silah Klübü’nün Amerika İç Savaşından sonra yeni hedef olarak belirlediği Ay Yolculuğu için bir uzay gemisi inşa etmesi ve onunla Aya gidilmesi anlatılır.

Verne’in hayaliyle gerçek arasında ise pek çok örtüşme söz konusudur. Hesaplamalar, proje maliyeti  hatta dönüşte, kurşunun (uzay kapsülü) okyanusta düşeceği nokta vs… Belki o yüzdendir ki Aya Yolculukta Colombiad olan fırlatıcının ismi, Colombia olarak değişmesine rağmen Apollo 11’in kontrol modülüne verilmiştir.

Hayalin gücü ve mükemmelliği de burada kendini tüm ışıltısıyla gösteriyor. Kim bilir belki bugün bizlerin hayal ettikleri ileride insanlığın gerçekleri olacak. Ölümlü olan bizlerin aksine ölümsüz olan insanlık ilerlemeye ve evrimleşmeye devam edecek. Ve bizler bambaşka bir yerde de olsak bu gelişimi görüp gülümseyeceğiz.

Hayal etmek ve o hayali -sonucunu görmeyeceğin ihtimali çok büyük olmasına rağmen- gerçekleştirmek için çalışmak. Galiba bu, insanın insanlık için kaçınamayacağı bir görevi…


Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ

Son Yorumlar