Ay: Mart 2011

DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE “ADAM” GİBİ YAŞAYACAĞIM!

Category : Kişisel Bloglar

 

Uzun zaman oldu dünya ile aramız bozulalı.Ben mi ona küstüm, o mu bana darıldı bilmiyorum.Ama uzun süredir bozuktuk işte. Nimetlerine, güzelliklerine yüzümü dönmüştüm. Ama öyle günler geldi geçti ki artık ona yüz çeviremez hayır diyemez olmuştum…Bi r gece yarısı bir menkıbe denk geldi önce bir internet sitesinde.Meşhur seyyah Evliya Çelebi’nin rüyası. Bildiğim duyduğum  bir şey gibi geldi önce, sonra anladım ki olaylar, yaşananlar içinde bulunulan duruma göre anlam kazanırmış.Kendimce anlamlar aradım. Ardından telefonum çaldı.Hani pek adetten değildir geç vakitte aranmak.Sevdiğim bir dostum ertesi gün İstanbul’a davet ediyordu.Kıramadım kabul ettim. Hani dünya ile bağımızı koparmıştık ya barışmak için bir fırsat olarak değerlendirdim.Hazırlıklarımı tamamladım. Çok uzun soluklu bir gezi de değildi hani. Ertesi gece yola çıktık.Sabah Fethi Paşa korusunda bir kahvaltı yaptık. Fethi Paşa kimdir, ne kademede görev almıştır bilmem Devlet-i Aliyye’de. Orada öğrendik az biraz. Kahvaltının sonlarına doğru çayımı yudumlarken, gözüm duvardaki tabelaya takıldı. “ Cemil Meriç, ….-…. yılları arasında bu konakta yaşamıştır.” Aklım hemen Cemil Meriçle ilgili bir anektoda kaydı.Okumaktan gözlerini kör edecek aşamaya gelen bir insan, her bulduğu paraya kitap alan bir sosyolog. Sonra kendime bir pay çıkardım kıssadan hisseye; Kitap okumakta bir keramet olmalıydı elbet… Boşunamıydı yoksa bu kitap yolcuklukları ilelebet.

Akabinde, kahvaltı sefası bitti. Miniatürk’e doğru yol alındı. Bir küçük geziyle bir anda kendimi Türkiye’yi gezmiş gibi hissettim.Şaşkındım.Kelimelerle anlatılmayacak bir haz yaşadım.İlgimi çekenler vardı elbet.  Her yanda bir medrese, bir cami vardı o Türkiye panaromasında.Ama kiliseler, sinagoglarda vardı.Yanyanalardı. Güzel sütunlu yapılar,mozoleler vardı.Bir nevi mükemmeliyeti, kusursuzluğu temsil ediyor gibiydiler. Usta elinden çıkmış gibi Tanrı’nın görkemini temsil ediyor gibiydi tüm nesneler.Camiler, kiliseler, manastırlar hepsi o kadar anlam taşıyordu ki.Anladım ki çok kültürlülüğü aslında bizim kadar sindirmiş bir millet   yoktu tarihte. Bir Hatay’ı ,bir İstanbul’u yoktu hiçbir ülkenin.

Yolculuk sürüp gitti küçük yolculuklarla.Sonra  Ayasofya, Sultanahmet, Yerebatan Sarnıcı  derken akşamüzerine doğru boğazda bir tura katıldık. Önceleri derdim ki bir deniz ve yapılarla çevrili etrafı. Ne var bunda bu kadar büyütülecek.Marifet gören gözdeymiş.Ayasofya’yı nasıl gezdiğini, hangi dine sahipsen o objelere dikkat ettiğini anlamak boğazın güzelliklerini keşfetmek kadar zor olmamıştı…O kadar güzeldi ki yalılar, konaklar.Onlara hayran olmamak elde değildi.Hani derler ya zor paha biçilen ya da değeri parayla biçilmeyen güzellikler için: “ Hediyesi ne kadar?”. Sordum kendime. Düşündüm durdum  boğazın ortasında.Taşıdığım canın, aldığım nefesin hedi yesi ne kadardır acaba diye.Dünyaya küsüp, ona sırtını dönmekle bitmiyordu yaşamak kavgası ne yazıkki. Sonradan bir hataya daha açık olduğumu farkettim.Dünya nimetlerine saplanıp kalmak, bu uğurda bir ömür boyu savaş vermekte yaşamak olamazdı.

Düşündüm.Varlığımı ispat edeceğim halde yok olmak istedim ardımda birşeyler bırakamayacağımı düşünerek.Sonra zaman geldi, çaldı kapımı bir gece yarısı soru(n)lar. Sordum acaba savaş niye, hırs niye, ölüm niye? Bir sebebi var elbet dedi içimdeki ses.Sadece sorgulamam gerektiğini hissettim.İnsan nereden geldi ve nereye gidecek? Cevabımı aldığım yer Ayasofya oldu. Tüm dinlerde edilmiş bir dua gibiydi:

“Tanrı’dan geldin insanoğlu ve yine Tanrı’ya kavuşacaksın.Yolculuğunu olabildiğince dolu ve faydalı geçir ki ereğin bana ulaşmak değil, kaybettiklerini bulmak olsun!”

***Bu yazı Libya’da savaşta ölenlere öncelikli olmak üzere tüm  insanlığa atfedilmiştir.

Şimdi sen ölüyorsun Libyalı çoçuk.

Senden on sene önce öldü Iraklı çoçuk.

Senden kırk sene önce Vietnam’da Nepal’de yandı bir çoçuk.

Senden altmış altı sene önce Hiroşima’da şeker yiyemeden öldü bir çoçuk.

Senden doksan sene önce öldü Anadolu’da beşikte bir çoçuk…

Şimdi sen ölüyorsun Libyalı çoçuk

Keşke ama Keşke parayı hiç bulmasaydı Lidyalı çoçuk…

 

 

 


ADINA TARİH DEDİKLERİMİZ

Category : Kişisel Bloglar

Olayları çıkarlarımızca yorumlayıp adına tarih deme sanatı…

Tarih, daha ilköğretim sıralarındayken aşılanıyor beyinlerimize. Hangi tarih diye sormaya gerek yok. İşimize geldiği gibi görmek istediğimiz tarih…O gün iktidarda bulunanların, çıkarlarına göre tarihi yorumlayanların önümüze koyduklarını biliyoruz, okuyoruz tarihimiz diye…Basmakalıp uzun uzadıya tarih nedir ne değildir diye tartışıyoruz ama yazdıklarımız,tarihimiz diye övündüklerimizi, dilim varmıyor ama yalanlarımızı, iyi niyetlerimizi yazıyoruz tarih kitaplarına.Ve öyle benimsetiyoruz genç nesile…Sanki olanı değil de olmasını istediklerimizi yansıtıyoruz ve yaşatıyoruz.
Her tarih kitabında sadece kazanılanlar, zaferler, ganimetler ön plana çıkıyor. Ya kaybettiklerimiz, ödediğimiz tazminat ve fidyeler? Onlar tarihin dinamizmi içinde kayıp mı oluyor? Tarihimiz şanlı, zaferlerle dolu buna kimsenin itirazı yok.Peki ya sorgulamayı ikinci plana atan, düşünmeyen, neden ve ne uğrunda savaştığını bilmeyen genç yürekler?Hep kazandık, bir “Kurtuluş Savaşı” daha kazanırız deyip özgüven mi kazanacak?Hayır, hem de içten bir hayır!Çekilen zorluklar savaşlarda olmasa bile hayata karşı alınan yenilgiler neden işlenmiyor motif motif tarihimize.Neden her şey güllük gülistanlık? Çünkü insan doğası gereği sadece iyi şeylerle övünür değil mi? Evet, övünür ya ardında bıraktıkları ve ardından gelecek olanlar… Onlara saygısı yok mudur insanoğlunun… Geçmişten , tarihten ders alınmalı deriz hep peki neden almayız.Neden sadece özgüven abideleri dikeriz gönüllere, zihinlere? Osmanlı’yı anlatırız torunlarımıza.Cihan Devlet’i deriz, Dünya’ya nam saldık, hükmettik diye anlatırız.Osmanlı Yükselme Dönemi’dir aklımızdaki Osmanlı…Hazinelerin taştığını, esnafların ne karnı tok olduğunu anlatırız.Ama yokluktan Saray’daki avizelerin satıldığını, Kaşık-Çatal takımlarının eritilip sikke yapıldığını anlatmayı gururumuza yediremeyiz.Ama göğsümüzü kabartarak anlatmamız gereken budur ki “Ne olduğumuzu, kim olduğumuzu nereden gelip nereye gittiğimizi unutmayalım….”

Tarih mi bize yalan söylüyor; yoksa biz mi kendimizi kandırıyoruz?

Tarih, bir sakız gibidir ülkemizde.Hangi ağızda olduğunu ve nereye çekildiğini bilmeden sürer gider yıllar…Toplumu derinden etkileyen, ülkenin kaderini çizen nice olay vardır ki tarih ikiyüzlülük yapmasın…Bir “Gerçek Tarih” vardır, bir de “Resmi Tarih” der ünlü bir Türk düşünürümüz. Peki biz neye ya da kime inanmalıyız? Olaylar olduktan sonra onlara dikilen kılıflara mı? Biz istemesek bile zorunda kalıyoruz önümüze koyulanlara hiç düşünmeden inanmaya.
“Bir haftalık haber dergisi 2011 yılında ,yani bugün, “1977 Bir Mayıs’ında perde arkası” diye bir haber dosyası hazırlasa, yayınlasa kimbilir ne kadar çok satar ne kadar çok konuşulur.Yani öyle bir olay ki 34 yıl sonra “güncel”! Nasıl oluyor böyle bir şey?Oluyor çünkü olaylar olurken nasıl olduklarını bilmiyoruz. “Resmi Tarih” denilen bir şey var, o kendi mantığı içinde olayların nasıl olduğunu açıklıyor.Buna kimse inanmıyor aslında ama kimse yerine bir şey koyamadığı için kabulleniyor.31 Mart’ı aslında kimin düzenlediğinden Mahmut Şevket Paşa’yı ,aslında, kimin vurdurttuğundan tutunda bugün Hrant Dink cinayetine kadar ortaya akıllara durgunluk veren bir liste çıkıyor.* ”
Peki ya sonuç nedir? Sonuç bir karmaşadan ibaret. Tarihimize sahip çıkalım diye işlediğimiz genç beyinlere aşılanması gereken daha dinamik, daha sağlam düşünceler olduğu kanısındayım.Peki bunlar ne mi? Tarihimizin şanlı zaferler kadar, güçlü savaş taktikleri kadar yenilgi ve hüsranları da barındırdığını onlara anlatmak… Ancak böyle bir nesil bazen kaybetmenin de bir yatırım olacağını ve kazanımları barındıracağını anlayabilir.


BİR MASON ŞEYHÜLİSLAM: MUSA KAZIM EFENDİ

Category : Kişisel Bloglar

 

BİR MASON ŞEYHÜLİSLAM : MUSA KAZIM EFENDİ ve 1911 Yılında Meclis-i Mebusunda Yaptığı Konuşma

 

Türk din bilgini ve şeyhülislam. Din alanında yenileşmenin gereğini savunmasıyla tanınmıştır.

Erzurum’a bağlı Tortum ilçesinde doğdu. Edinrne’de öldü. İlköğrenimini Tortum’da gördükten sonra Nakşibendi şeyhi Mehmet Efendi’ye bağlandı. Daha sonra Balıkesir’de Selahaddin Sururi ve Lütfi Efendilerden Akaid okudu. İstanbul’a gelerek yüksek öğrenimini bitirdikten sonra 1888’de Fatih Camii’nde ders vermeye başladı. Öğrencileri arasında Muallim Naci, Ahmet Mithat Efendi gibi ünlü edebiyatçılar vardı. 1900’de İstanbul Hukuk Mektebi’nde Mecelle okutmakla görevlendirildi. Sonra Galatasaray Sultanisi’nde Akaid öğretmenliğine atandı. Bir süre sonra İttihat ve Terakki’ye katıldı. 1910, 199, 1916 ve 1917 yıllarında dört kez şeyhülislam olarak görev yaptı.

Musa Kazım Efendi, Mondros Antlaşmasından sonra Damat Ferit Paşa’nın buyruğu üzerine, tutuklanana İttihat ve terakki ileri gelenleriyle birlikte yargılandı. 15 yıl Kürek cezasına çarptırıldı. İngilizlerin isteği üzerin ölünceye değin kaldığı, Edinrne’ye sürüldü. Onun başlıca özelliği din alanında bir takım yeniliklerin kaçınılmaz olduğunu, uygulamaların İslam dininin özüyle bağdaşmadığını, çağın ilerlemeleri karşısında dine dayalı kurumların yetersiz kaldığını ileri sürmesiydi. Musa Kazım Efendi’nin Kran, Hadis, Tefsir, tasavvuf konualrında yazıalrı, çevirileri vardı, en çok tartışılan çevirisi de Şeyh Bedrettin’in “Varidat”ıdır.

***

Musa Kazım Efendi hakkında bu kısa bilgileri verdikten sonra gelelim Musa Kazım Efendi’nin 1911 yılında Muebusan Meclisindeki konuşmasına…

O zamanki kurallar gereğince önceki dönemde görevinden istifa suretiyle ayrılan kabine yerine Padişah gene sadrazam ile şeyhülislama kabineyi kurma görevini verir. Bu işlemle ilgili tezkere okunduğunda riyaset divanına beş kişilik bir takrir takdim edilir. Takrir: “Sakalından utanmaz Farmason kafiri gene döndün dolaştın karşımıza çıktın” ibaresini içermektedir. Musa Kazım Efendi’nin bir evvelki kabinede de görevi mevcuttur ve yeni kabinede de şeyhülislam olarak atanmıştır. Bu takrir üzerine sataşma olduğu gerekçesiyle Musa Kazım Efendi söz alır

Yarım saati aşkın bir süre, Masonluk nedir, ne değildir, Mason kimdir, kim değildir temalı aydınlatıcı bir konuşma yapar.  Konuşmasının sonunda der ki;

Kıymetli Hazirun, şimdi konuşmamdan sonra, aranızda;

  • Her daim, insanın ve insanlığın yardımında olacağına ve fakirlere yardım edeceğine,
  • Hangi ahval ve şeriat içinde olursa olsun; o kişiyi tıpkı kendi dilinden ve dinindenmiş gibi kabul ederek ona sevgi ve hürmet besleyeceğine,
  • Kutsal aile varlığını ihmal etmeyeceğine, Dünyada en büyük varlığın Allah’tan başka bir varlık olamayacağına
  • Bir gün vatan tehlikeye girerse, gözünü kırpmadan canını feda edeceğine,

Kur’an-ı Kerim’e el basmak suretiyle yemin eden var mı? Şayet varsa lütfen ayağa kalksınlar kendilerini tanımak ve nurlanmak isterim.

O gün Meclis’te Masonlardan hiçbiri bulunmadığı için kimse ayağa kalkmaz, bunun üzerine Musa Kazım Efendi elinin ayasını kürsüye vurarak; “BENDENİZ ETTİM EFENDİLER!” nidasıyla, büyün üyeler ayağa kalkar, Musa Kazım Efendi’yi alkışlayarak “Yaşa Hocam, var ol Hocam, bizi nur içinde bıraktın devam et Hocam” haykırışları ile Musa Kazım Efendi’yi yirmi dakika daha kürsüde tutarlar.

Konuşma bittikten sonra usulen söz hakkı takrir sahiplerinindir. Mebusan Meclisinde o tarihi celsenin zabıtları¹ şu kaydı düşmektedir:

Şeyh’ül-İslam Hazretlerinin görüşmeleri bittikten sonra takrir sahipleri kendilerine söz verilmek üzere kürsüye davet edildiler. Meclis-i Mebusan’dan firar etmiş oldukları anlaşılmakla söz hakları sakıt oldu.

 

¹Zabıtlar, halen İstanbul’da vilayet girişindeki türbede koruma altındadır

 

 

 


Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ

Son Yorumlar