Ama Ben Sanıyordum ki…12

  • 1

Ama Ben Sanıyordum ki…12

Category : Kişisel Bloglar

Kafede gerçekleşen o görüşmenin üzerinden bir gün geçiyor. Akşam, tam dışarı çıkmak üzereyken ev telefonu çalıyor.


– Alo!

 
– Merhaba.

 
Kendisini tanıtıyor ama bunu yapmasaydı da tanıyabilirdim. Hem bu telefonu beklediğim hem de sesi kulağıma tanıdık geldiği için.

 
-Nasılsın?

 
-İyiyim efendim, siz nasılsınız?

 
– Teşekkür ederim, iyiyim. Eğer senin için de uygunsa yarın akşam seninle buluşmak isterim. Programın müsait mi?

 
Söyledikleri olağan gibi fakat ses tonu aynı şeyi işaret etmiyor. Canı sıkkın gibi.

 
– Olur efendim. Memnuniyetle.

 
– Senin tanışmanı istediğim kişiyle bir araya gelmişsiniz!

 
– Evet efendim. Dün görüştük.

 
– Ben de bununla ilgili konuşmak istiyorum seninle. Fakat telefonda olacak iş değil.

 
– Tamam efendim yarın akşam benim için de uygun. Nerede nasıl buluşalım istiyorsunuz?

 
Beni bir kulübe çağırıyor belli saatte. Oraya sadece üyeler ve  konukları girebildiğinden, kapıdan nasıl geçeceğimi de belirtiyor. Mutlaka gelmemi tembih ediyor.

 
Son söyledikleri, huzursuzluğunu ses tonunun da dışına taşıyıp somutlaştırıyor. Gerçi sebebini biliyorum ama nedense benim de keyfim kaçıyor. Oysa çok sevdiğim bir gurubun konserine gitmek üzere evden çıkmak üzereydim… Neyse diyorum. Yarına yarın bakarız. Şimdi gönlünü hoş etme zamanı… Telefonu kapatıp kendimi sokağa atıyorum.

 
Ertesi gün sözleştiğimiz saatte sözleştiğimiz yerde buluşuyoruz. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen hâlâ dün akşamın sersemliğini üzerimden atamadım. Çünkü konser bittikten sonra geceyi öyle orada bitiremedik. Oradan çıkıp başka bir yere… Oradan da bir diğerine… Her terk ettiğimiz mekandan ayrılırken arkamızda bıraktığımız boş kadehlerden bahsetmeme gerek var mı bilemiyorum. Durumumu anlayın artık.
İçeriye girişim kolay oluyor. Onu tarif ettiği salonda yalnız başına otururken buluyorum.

 
– Merhaba efendim.

 
– Merhaba. Hoş geldin. Buyur otur, diyor karşısındaki koltuğu işaret ederek.

 
Huzursuz olduğunu anlamam için o ses tonuna bir de yüz ifadesi ekleniyor şimdi. Bu düşüncem iyice pekişiyor. Fakat bu sefer ne olacağını ne diyeceğini beklemeye niyetim yok. Ne olacaksa olsun. Ne diyecekse desin.

 
– Sizi biraz sıkkın görüyorum efendim. Önemli bir mesele yoktur umarım.

 
– Yok yok. İyiyim çok şükür… Yani bir mesele var, var aslında da, o sadece benim sorunum değil. Bizim sorunumuz. Yani senin ve benim; müşterek.

 
Bilmezden geliyorum.

 
– Anlamadım efendim. Bilmeden sizi üzecek bir şey mi yaptım?

 
– Üzüldüğüm konusunda haklısın. Fakat bunu bilerek mi bilmeyerek mi yaptığını bilemem.

 
– Efendim, lütfen açık olur musunuz? Bu haliniz de beni üzüyor.

 
İç geçiriyor. Konuşmasına başlamadan önce işaret parmağının üstünü burnuna değdirip nefes alıyor… Tam da sinirli insanlara has bir hareket.

 
– Tanışmanız için seni bir arkadaşıma yönlendirdim. Buluştunuz. Görüştünüz…

 
Bunların hepsini sanki anlayacağımdan şüphe eder gibi tek tek vurgulayarak söylüyor.

 
– Evet efendim, buluştuk ve görüştük.

 
Sanki sonunda patlıyor. Fakat bu öyle kontrolsüz bir patlama değil. Kelimeleri seçmeye çalıştığını hissediyorum.

 
– İyi, güzel ,görüştünüz de… Bu görüşme nasıl bir görüşme oldu?

 
– Benim için gayet verimli bir görüşmeydi efendim. Dostunuza bir terbiyesizlik mi yapmışım bilmeden? Eğer öyleyse özür dilerim.

 
– Hayır. Demek istediğim o değil. Tabii ki bir terbiyesizliğin yok. Fakat görüşmenizin içeriği… Nasıl desem?…Ukalaca… Hem bu sadece seni değil beni de ilgilendiren bir durum. Çünkü seninle görüşmesi için ricada bulunup, arkadaşımla görüşmenizi sağlayan benim.

 
Buluştuğum kişiyle olan görüşmemizin yankısının pek iyi olmadığını anlıyorum. Fakat “ukalaca” deyişi canımı sıkıyor. Tutamıyorum kendimi.

 
– Orada durun rica ederim efendim. Ben kimseye ukalalık yapmadım.  Hem bildiğim kadarıyla ukalalık hiçbir şey bilmediği halde biliyormuşçasına görüş bildiren kişilerin yaptığına denir. Oysa ben tam tersine, bilmediğimi daha başından belirtmiştim.

 
– Peki bilip bilmeden yaptığın yorumlara ne demeli?

 
– Ben öyledir demedim efendim. Benim şimdiye kadar öğrendiklerimden anladığım budur dedim. Yanlış anlamışsam, eksik anlamışsam, hadi hepsini geçtim, hiç anlayamamışsam, doğrusunu göstermek, öğretmek, size düşmez mi? Bunun neresi ukalalık?

 
Bütün bunları tek nefeste söylüyorum. İçimde kabaran hissin ne olduğunu anlayamıyorum. Öfkeli de değilim. Fakat çok rahat olduğumu da söyleyemem.

 
– Bak genç dostum. Daha hayatının başındasın. Bunun gibi daha nice durumla karşılaşacaksın. Sana tavsiyem önce dinlemeyi bilmendir.

 
– Peki, dinlediklerimden çıkarımlarımı ne yapmalıyım? Yutkunmalı mıyım? Yani dinleyip, görüp öğrendiklerim hakkında bir yorumum, bir görüşüm, değerlendirmem olamaz mı?

 
– Az önce Masonluk hakkında bir şey bilmediğini söylüyordun.

 
Bunu söylerken ki mimikleri beni iyice rahatsız ediyor.

 
– Evet bir şey bilmiyorum. Fakat şimdiye kadar öğrendiğim birçok şey de var. Zihnimde oluşmuş bir Masonluk tanımı var. Ancak bunlar bir şey bildiğim anlamına gelmez. Buna rağmen edinmiş olduğum düşünceler de yok değil.

 
– Ne düşünüyor olursan ol. Bütün bu fikirler doğru ya da yanlış olsun, sonuç değişmez. Ortada etiyle kemiğiyle bir Masonluk vardır. Geçmişte de vardı şimdi de var, gelecekte de olacak.

 
– Efendim ama ben sanıyordum ki…

 
– Ne sanıyordun sen?

 
Bunu hesap sorar gibi söylüyor. Bu daha da canımı sıkıyor.

 
– Ben sanıyordum ki, Masonluk daha iyi bir yarın yaratmak için uğraşır. O yarın ki içinde kadınlar vardır, erkekler vardır, katolikler vardır, müslümanlar vardır, ateistler vardır, siyahlar vardır, beyazlar vardır…
O buluşmanın gerçekleştiği yerin önünde  ciğer verdiğim ve o kadarla da kalmayıp vurulup evime aldığım şu mırnav geliyor aklıma…

 
– Hayvanlar vardır, bitkiler vardır… Masonlar bunlardan hiçbirinin mutsuzluğunu, ayrılığını isteyemez. Hepsini sarıp sarmalar, kucaklar ve eşit şekilde sever. Karısını döven bir adamla, bir sokak köpeğine tekme atan bir adam arasında, Masonluk açısından ne fark vardır? Yoktur. Ben böyle bildim, böyle anladım.
– Bunun tersini söyleyen mi oldu sana?

 
– Hayır, tersini söylemediler. Fakat tersini anlamama sebep olmuş olabilirler.

 
Bunu söylerken benim de sesimde kinayeli bir ton oluşuyor. Şaşırıyorum. Fakat huzursuz da değilim.

 
– Nasıl yani?

 
– Mesela efendim, şu belirgin bir tanımı olan inanç konusu. Kadınların mason olamayacağı konusu. Bunları nasıl açıklayabiliriz?

 
– Bak genç arkadaşım… Masonluk öyle kurum, dernek falan gibi tanımlamalara sığacak bir şey değildir. Evet, dışarıdan öyle tanımlanır, öyle görülür ama bunların ötesinde ve üstündedir… Bir felsefe, bir öğretidir. Belki anlamanı bekleyerek sana haksızlık da ediyor olabilirim. Fakat gerçek bu. Belli mi olur? Şimdi kafanı kurcalayan birçok konu ilerde bir netlik kazanır ve sen o zaman da aramıza katılmak istiyor olabilirsin. İşte o zaman bil ki genç arkadaşım, Masonluk kollarını sevgiyle açmış seni bekliyor olacaktır.

 
“Masonluk sevgiyle kollarını açmış seni bekliyor olacaktır.”… Bu tümcenin “Senin aramıza girmen için, şu an uygun zaman değil.” hatta “Seni şimdilik aramıza kabul edemeyiz.” demenin başka bir yolu olduğunu anlıyorum.

 
Ne yalan söyleyeyim. Bu kavrayış beni mutsuz da etmiyor.

 
– Benim için yaptıklarınıza ne kadar teşekkür etsem azdır efendim. Eğer bilmeden sizin başınızı ağrıttım, canınızı sıktıysam özür dilerim. Üzerimde hakkınız var… Helâl edin lütfen, diyorum ben de.

 
– Dediğim gibi arkadaşım, belki başka bir zamanda, başka bir yerde…

 
Görüşmenin bittiğini anlamak için müneccim olmak gerekmiyor.

 
Ayağa kalkıyorum. O da kalkıyor.

 
– İyi günler dilerim efendim.

 
– İyi günler. Güle güle. Kendine iyi bak.

 
Yanından ayrılırken düşünüyorum acaba bütün bunları telefonla da söyleyecekken beni buraya kadar niçin çağırdı diye… Yoksa özür dilememi, ne derlerse yapacağımı, nasıl isterlerse öyle davranacağımı, onlara kul köle olacağımı söylememi hatta kim bilir. beni kabul etmeleri için biraz da yalvar yakar olmamı mı bekliyordu acaba?

 
Kulüpten çıkarken içimde bir şeylerin uyandığını hissediyorum. Hepimizin her gün karşımızda olan o görünmez ruhani ayna tam önümde duruyor. O aynaya bakıp üstümü başımı düzeltiyorum ve aksime yanlış bir iş yapmamış olmamın verdiği gönül rahatlığıyla göz kırpıyorum


1 Comment

Serkan EGESOY

15/01/2013 at 4:14 pm

Bu kadar isyankar bir adammış madem neden böyle bir teşkilata girmeye çalışıyor? Ezoterik kurumlarda üsttün yol göstericiliğinin insanı doğruya klavuzlayacağına inanç şarttır. Kadınları almamanın bir nedeni var ki almıyor adamlar. Doktorların verdiği ilaçların nedenini biliyor muyuz. Yut şu hapı diyorlar biz de yutuyoruz. Aynı teslimiyet burada da gerekir bence…

Leave a Reply

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ

Son Yorumlar