Author Archives: enelsir

  • 6

Lüfer (1)

Category : Kişisel Bloglar

Sıkkın bir şekilde merdivenleri çıkıyordu. Bir yanda da her basamakta bir şeylerin ters gittiğine, bir şeyleri yanlış yaptığına olan inancı daha da kuvvetleniyordu. Çok düşünmüştü ama bu konuda bir türlü kendisinde bir hata bulamıyordu. Bu yola büyük bir iyi niyetle çıkmıştı. Fakat bir türlü beklediği karşılığı ve ilgiyi göremediğini düşünüyordu.

Belediye konservatuarından emekli olduktan sonra. Piyasa işlerinde çalışmayı kendine yedirememişti. Ona göre müzik, müzik olarak, müzik için yapılmalıydı. Yetenekli ve hala bilenlerin kendisinden bahsettiği ve ara ara ciddi bazı koroların konserlerinde çalmak üzere çağrılan önemli bir ud icracısıydı.

Karısı O emekli olmadan çok önce vefat etmiş, O da bundan sonra müziğe daha bir sıkı sarılmış, müzik adeta yaşamın kendisi olmuştu. Emekli olduktan ve çocukları da ( iki oğlu vardı) büyüyüp kendi hayatlarına daldıktan sonra, yalnızlığı daha derin hisseder olmuştu. Bu boşluğu doldurmak için türlü uğraşlar türlü hobiler edinmeye çalıştı ama her seferinde yine çareyi müziğe sığınmakta buldu.

Müzik her ne kadar hayatta en iyi bildiği şey ise de, yine hayatta en bilemediklerinin yansıtıcısı olmuş, müzik sayesinde birçok bilinmez de önüne serilmişti.

İşte şu anda merdivenlerini çıkıyor olduğu eve de bu yüzden geliyordu. Bu ev ilk gençlik yıllarında taşındıkları ve evlenip ayrıldığı güne kadar yaşamış olduğu aile eviydi. Ne anıları vardı bu evde… Bir dut ağacının ve üç çamın süslediği şu bahçede. Eve dışarıdan tırmanan merdivenleri çıkarken bir yandan da bahçeyi süzüyor, ve koca çamda hala asılı duran, araba lastiğinden yapılmış, sallanırken kim bilir kaç kez düştüğü salıncağı görüyordu.

Bu ev birçok anıyı barındırmakla birlikte, artık gelirken kendini çok da rahat hissetmediği bir mekan halini almıştı. Çünkü annesinin ölümünden sonra artık bu eve kutlamalar, hasret ziyaretleri, öylesine, geçerken uğramalar dışında, daha çok çaresiz anlarında gelir olmuştu.

Babası seksen yaşına merdiven dayamış olmasına rağmen hala tek başına yaşamını sürdürecek kadar dinç olmasına da güvenerek bu evde yaşıyor, çocuklarının yanına yerleşmeye, onlarla yaşamaya hiç yanaşmıyordu. O’na göre ağaç yerinde ölürdü. Çok görmek istiyorlarsa veya hasretine dayanamıyorlarsa çocukları yanına yerleşsindi. Araya gelinler, torunlar girdi derken bu da olamadı… Olsun hayat devam ediyordu… Olsun… Hayat güzeldi…

Her içi daraldığında, her içi sıkıldığında kapağı babasının yanına atıyordu. Birçok konuda anlaşamıyor ( birçok konuda!) olsalar
da babası onun için en güvenilir danışman olma özelliğini hiçbir zaman kaybetmemişti. “Bir kere de Babam bunun için kapımı çalsa ya!” diye geçirdi içinden. Bu düşünce istemsizce bir gülme hissi uyandırdı içinde. Merdiven korkuluğuna dayanıp bir süre durdu. Tebessümle önünde durduğu kapıya baktı, derin bir soluk aldı ve ” Sana geldim Baba” diye fısıldadı…

Kapıya tereddütlü vurdu. Babasının ev de olup olmadığını bilmiyordu. Bir yandan hiç kaybetmediği anahtarını çıkarmak üzere elini cebine atmak üzereydi ki kapı açıldı…

” Ooo Tosun sen mi geldin?” diyerek açtı Babası kapıyı. Babasının şu “Tosun” diye seslenişi hiç değişmemişti.

“Ben geldim Baba. Cahide’yi mi bekliyordun?” diyerek takıldı Babası’na. Annesi sağken de yapardı
bunu. Babasının Cahide Sonku hayranlığı hep şaka konusu olmuştu evlerinde.

– Aaah! Nerde be Tosun? Nerdeee? Bize artık gelse gelse caminin hocası gelir bu saatten sonra, ama elinde bir tutam pamukla haa! Haha ha! Kapı eşiğinde gülüştüler.

İçeriye, sanki kurulduğu günden beri yerlerinden milim bile oynamamış hissi veren eşyaların bulunduğu oturma odasına
geçtiler. Buranın kokusunu hep çok sevmişti. Buranın kokusu gençlik yıllarının kokusu, belki de hayatının kokusu gibi gelirdi O’na.

Cam kenarında, ortasında küçük ve kenarlarının cilası yer yer soyulmuş bir sehpa bulunan karşılıklı iki koltuğa oturdular.

Odanın içini şöyle bir süzdü. Annesi geldi aklına. İçi burkuldu.

Kısa bir sessizliğin ardından Babası konuştu.

– Ne o? Yüzün düşük senin?…

Sıkkınca iç geçirdi. Babası devam etti:

– Olmadı… Olamıyor değil mi?

Babasının
O’nun ruh halini her seferinde, hem de konuya nokta vuruşu yaparak böylesine yakalayışı O’nu hem hayrete düşürür hem de korkuturdu. İçi iyice daraldı… Hoşnutsuzca başını salladı ve ” Evet Baba. Evet” diyebildi. Boğazına düğümlenen hıçkırık yüzünden çatallaşmış sesiyle…


  • 6

Ama Ben Sanıyordum ki… 13 ( Son)

Category : Kişisel Bloglar

Çok çok yıllar sonra…

 
İşlerimi erkenden bitirip ofisten çıkıyorum. Aslında öylesine yorgunum ki. Fakat bu akşam öteleyemeyeceğim bir randevum var. İşaret parmağıma takılı bilgisiyar ekranına bu gün yaptığım işlerle ilgili raporları fısıldayarak giriyor ve verileri merkeze göndermesi için talimat veriyorum. Artık gerisi onun işi. Girdiğim tüm verileri belli bir forma sokup, dünyanın her yerinden gelen bağlantılı verilerle birleştirip, ayrıntılı bir rapor haline getirecek. Tam kapatmak üzereyim ki alt ekranda vücudumdaki potasyum oranının normalin altında olduğunu gösteren uyarıyı görüyorum. Şimdi bir de kas ağrılarıyla uğraşamam…

 

Koridora çıkıp parmağımı yaşam ünitesinin haznesine sokuyorum. Saç telinin beşyüzde biri kadar incelikteki algılayıcılar derimin altına girerek gereken tahlilleri bir daha yapıyor ve kan değerlerimi ölçüyorlar. Karşımdaki ekranda bana 0.4 cc potasyum yüklendiğini gösteren yazıyı okuyorum. Bütün bunlar birkaç saniyede olup bitiyor.

 
Beni otoparka götürecek yürüyen sandalyeye oturup kolundaki parmak izi okuyucusuna serçe parmağımı koyuyorum. Merkezi bilgisiyar beni tanıyacak ve aracımı park ettiğim yere kadar götürecek. Yirmibeşince kattayım. Aracım eksi onsekizde. Bu mesafeyi kat ederken önüme çıkan kapıları, asansörü dert etmeme gerek yok. Benim yerime sensörler tarafından her şey algılanıp halledilecek.

 
Aracımın şoför kapısında sandalye duruyor. Kalkmamla aracımın kapısını açabilmem için geri çekilmesi bir oluyor. Evim iş yerime dörtyüzelli kilometre uzaklıkta; bu da bir saatlik yol demek. Şöyle kırk beş dakikalık bir şekerleme hiç de fena olmaz hani. Aracın konsolundaki dokunmatik ekrandan ev ikonunu tuşluyorum.

 

Koltuğumu uyku pozisyonuna getiriyorum. Bu hareketim otomatik olarak aracın içindeki havayı uyku için en ideal ısı ve nem seviyesine getirmek üzere klimayı da çalıştırıyor. Camlar kendiliğinden içeriye gün ışığını almayacak şekilde kararıyor. Tatlı bir uykunun içine dalıyorum. Evime varmama on dakika kala arabanın içi sevdiğim müzikle dolmaya başlıyor. Önce hafif hafif, sonra biraz daha volümlü. Uyanıyorum. Koltuğum doğruluyor, kararmış camlar tekrar eski şeffaf hallerine dönüyor. Fakat ışık gözümü almıyor. Dikiz aynasındaki lazer algılayıcı göz bebeklerimin o anki durumunu tespit ediyor ve aracımın merkez bilgisayarı ancak beni rahatsız etmeyecek kadar ışığın içeri girmesine izin verecek şekilde ayarlamayı yapıyor. Sonunda eve varıyorum. Allahtan yemeği hazırlaması için Şilep’e işten çıkmadan önce gerekli talimatı vermiştim…Şilep? Şilep benim yaşam robotuma verdiğim isim. Artık her evde bulunan , buzdolabı, mikrodalga fırın, bulaşık makinası, çöp öğütücüsü, meyva suyu sıkacağı, kahve ve çay makinesi gibi bilimum ev gerecinin birbirine entegre edildiği yekpare bir ev aleti. Gerçi şimdi daha da gelişmişleri çıktı ama yine de benim işimi görüyor. İlk aldığımda onu getirdikleri kutuların şekli bana bir şilebi çağrıştırdığı için bu ismi vermiştim.

 

Oturduğum plazanın otoparkına giriyor aracım. İner inmez bu plazada tanığım ender komşularımdan biriyle karşılaşıyorum. Üç yüz kırk beş  katta oturan  beş bine yakın kişinin  arasında komşuluk pek kolay olmuyor.

 

– Merhaba Hasan bey.

 

– Ah! Merhaba merhaba nasılsınız?

 

– İyiyim teşekkürler. Görüşemiyoruz ne zamandır.

 

– Sormayın. Dün bir kalp ameliyatı geçirdim . Kapakçıklardan birinin değişmesi gerekiyormuş. Neyse hallettiler. Şimdi spora gidiyorum.

 

– Geçmiş olsun. Kendinize iyi bakın. İyi akşamlar.

 

– Teşekkür ederim. Size de iyi akşamlar.

 

Kalp hastalığı yüzünden kaybettiğim babamı hatırlıyorum. Bir baypas için neredeyse bütün gövdesini boydan boya yarmışlar, iyileşmesi aylar sürmüştü.

 
Bir süre Hasan bey’in arkasından bakıyorum. Hasan bey bilimin kat ettiği mesafenin yaşayan bir kanıtı gibi görünüyor gözüme. Hani bazı durumlar için bir kanıt göstermeniz gerekir ve sizin elinizde öylesine güçlü bir kanıt vardır ki, onu gösterdiğiniz anda başka bir şey söylemenize gerek kalmaz ya. İşte komşum Hasan bey bilimin geldiği noktanın tek başına bir kanıtı gibi. Üstüne söyleyeceğiniz her şeyin yetersiz kalacağı bir kanıt.
Sahi bilim nasılda baş döndürücü bir hızla ilerledi şu geçtiğimiz yıllarda. Sanki durdu durdu durdu ve sonra tıpkı bir roketin ateşlenmesi gibi  bir hızla yol almaya başladı.

 
Her şey CERN’de  evrenin oluşumuna ait bilgiler elde edebilmek için yapılan şu meşhur deneyle başladı. Güya amaç Tanrı parçacığı denen şu Higgs bozonunu bulmaktı. Fakat bulunan şeyler sonunda önümüze serilen yeni bilgiler bir parçacıktan çok bizzat Tanrının kendisiymişcesine değiştirdi insanlığın seyrini.

 
Sanki Tanrı insanlara bir şaka yapmak istemiş gibi. Binlerce yıldır kutsal kitapların içine, ruhbanların dualarına, her inancın, her öğretinin kendi dünya görüşünün içine hapsettiği Tanrı, adeta haykırırcasına, bütün bunların içine sığamayacağını söylüyormuş gibi. “Siz beni hep göklerde, ulaşılmaz uzaklıklarda ve sonsuz genişliklerde aradınız. Hepiniz beni ayrı sahiplendiniz. Bir sahiplenen kendisinden başka hiç kimsenin olamayacağımı söyledi ve öyle sandı. İçinizde barındırdığınız, doğuşunuzdan gelen bütün güzelliklerinizi, bağnazlıklarınıza, dogmalarınıza hapsettiniz ve onlar daha gün yüzüne çıkamadan körelttiniz. Oysa bakın işte buradayım. Sizin şimdiye kadar hiç bakmadığınız, baksanızda göremediğiniz bir yerdeyim. Sizdeyim, Sizinleyim, Sizim…”

 
Peki bütün bunlar insanı nasıl değiştirmiş olabilir? İnsan hala aynı insan. Hırsları, zaafları, zayıflıklarıyla hala aynı insan. Eve girdiğimde ” Koku ,çam” diye sesleniyorum içerisi ferah ve mis gibi çam kokusuyla doluyor. Mutfağa yöneliyorum. Yemeğim tam istediğim kadar ısıtılmış bir şekilde mutfak masasının üzerinde duruyor.

 

Bir yandan yemeğimi yerken güncel haberleri dinlemek için ” Radyo! Haber!” diye sesleniyorum. O sırada haber yayınlayan kanallardan biri otomatik bulunuyor. İngiltere’deki  açlık sorunu yine gündemin en başında. Afrika’nın en saygın kredi değerlendirme kuruluşunun ABD’nin kredi notunu iki basamak birden düşürerek B artıdan B’ye düşürdüğünü ve görünümünü de negatife çevirdiğini dinliyorum. Bu zaten beklenilen bir şeydi. Elimdeki ABD hazine bonolarını zamanında satıp olası bir zarardan kurtulduğum için mutlu oluyorum.

 

Üstümü değiştirip hızlıca evden çıkıyorum. Randevuma geç kalmamalıyım. Zira beni bekleyen genç bir bayan var. Hoş genç veya bayan olmasa da ben geç kalmam. Randevularıma sadık kalışım hep övündüğüm bir şey olmuştur. Buluşmak için sözleştiğimiz yere vardığımda onu beni beklerken buluyorum. Ne kadar da genç! Artık kıtaların ve ulusların birbirine karıştığı, insanların hayatlarını bu kadar meşgul eden şeylerin olduğu bir çağda bile gençlerin hala Masonluğa böyle ilgi göstermeleri ne güzel. Bu duygu içime bir sıcaklık veriyor.

 

Beni görünce ayağa kalkıyor.  El sıkışıyoruz.

 

– Çok hoş görünüyorsunuz genç bayan. Sanırım bu gecenin en şanslı erkeği benim.

 

– Siz de çok şık görünüyorsunuz. Ayrıca sizin gibi Masonluğa bunca yılını vermiş bir beyefendiyle karşılıklı oturup sohbet edebilecek olmam, asıl şanslının ben olduğumu gösterir.

 

– Ah! Bu öyle abartılacak bir durum değil genç bayan. Eğer kastettiğiniz Masonlukta şimdiye kadar üstlenmiş olduğum görevler ise, bu ben çok üstün olduğum için değil, kardeşlerim böylesini uygun gördükleri içindir. Yoksa benim yaptıklarımı çok daha iyi yapabilecek bir sürü kardeşimiz var.

 

– O kadar da alçak gönüllü olmayın efendim. Yayınlanmış onca kitap, onca araştırma… Yok yok bu öyle herkesin yapacağı, altından kalkabileceği bir şey değil.

 

– Eh. Böyle düşünüyorsanız… Teşekkür ederim.

 

Birkaç saniye sessizlik oluşuyor. Sonra söze ben başlıyorum.

 

– Bana Masonluğa girmek istediğiniz söylendi.

 

– Evet çok istiyorum.

 

– Neden?

 

– Efendim Masonluğu, kendimi daha iyi bir insan haline getirebilmem için en etkin yollardan biri olarak görüyorum.

 

– Evet öyledir. Fakat bu konuda yeterli araştırmayı yaptınız mı? Hangi  kitapları okudunuz mesela? Evinizdeki merkezi bilgisayarın  kitap belleğinin kaç GB’tı bu konuyu teşkil eder?

 

Okuduğu kitapları sıralıyor. Çoğu ” Büyük Uzlaşma” dan sonra yazılmış kitaplar. Birçoğu yetersiz olmakla birlikte, iyi kitaplar da okumuş olduğunu görüyorum.

 

– Ne düşünüyorsunuz peki… Masonluk hakkında yani.

 

– Efendim. Dışarıdan ne kadar bilinebilirse o kadar şey biliyorum. Düşüncelerim daha çok şu “Kardeşlik” kavramı üzerine yoğunlaşıyor. Her dilden, her dinden, her cinsten insanların birbirilerine içtenlikle “Kardeşim” diyebilmesi… Ne kadar güzel, ne mükemmel bir şey.

 

Gülüyorum. Karşımdaki bu pırıl pırıl güzel bayana bakarken yüzümdeki tebessüme engel olamıyorum. Bunu farkediyor.

 

– Yanlış bir şey mi söyledim efendim?

 

– Yoo. Yanlış hiçbir şey söylemediniz genç bayan. Şimdi karşımda duran size bakıyorumda… Acaba bu konuşmayı bundan elli yıl önce yapsaydık nasıl ve hangi şekilde yapardık? Siz bu gün düşündüklerinizi düşünüyor ve böyle konuşuyor olabilir miydiniz acaba?

 

– Anlayamadım efendim.

 

– Anlaşılamayacak bir şey yok genç bayan. Elli yıl önce acaba Mason olabilirmiydiniz?… Tabii ki olurdunuz belki de  sırtınızda bir “gayrimuntazamlık” yükü taşıyordınız. Hoş bu da öyle küçümsenecek ,hayıflanacak bir durum değildir. Ben yıllarca taşıdım mesela. Hem de büyük bir onur ve mutluluk duyarak.

 

– Efendim. Özür dilerim ama söylediklerinizi anlamakta güçlük çekiyorum. Kusuruma bakmayın lütfen. Az önce “muntazamlık” diye birterim kullandınız? Bununla tam olarak ne demek istediğinizi anlatabilir misiniz?

 

– Uzun hikaye. Bilmiyor olmanız da normal. Masonluğun o dönemiyle ilgili pek az kaynak var bugün elimizde. O da herkesin ulaşabileceği ortamlarda değil. Çünkü masonlar kendi kurumlarının geçmişinde önceki kardeşlerinin yaratmış oldaği bu ayıbı, gerçek bile olsa örtmek istediler. Fakat yok etmediler. Bu tarihe haksızlık, bir başka büyük ayıp olurdu. Sadece üzerini örttüler. Dolayısıyla bulunması imkansız da değil. Yine de bu konular hakkın da pek bir biliginizin olmayışını anlıyorum…   Çok uzun zaman önce  kadınlar mason olamazdı. Kadınları bir yana bırakalım, siyahilerin, yahudilerin, kimileri için de Katoliklerin  mason olamayacağını savunan bir kanat vardı. Şimdi buna ” kanat” diyorum ama siz bunu öyle bir istisna gibi almayın sakın. Dünyaya kurumsal olarak egemen olan Masonluk bu kanatta daha yoğundu yani sayı ve örgüt olarak çok çok fazlaydılar. Tek tük olmakla birlikte bu düşünceye sahip masonik oluşumlar günümüzde de var. Bir de bunun tersini savunan bir kanat vardı. İşte bu tersini savunanlar, az önce bahsettiğim çoğunluk tarafından “gayri muntazam” olarak nitelenir ve onlarla herhangi bir masonik ilişki içine girmezlerdi… Nereden nereye?

 

– Az önce siz bu tarz oluşumlar günümüzde de mi var dediniz efendim? Bu çağda? Bilim ve insanlık bu kadar ilerlemişken?… Ama ben sanıyordum ki..

 

“Ama ben sanıyordum ki” derken sözünü kesiyorum. Tam bu noktada size daha önce bölümlerce anlatmaya çalıştığım o kişiyle olan görüşmelerimi anımsıyorum. Siz de anımsıyorsunuz değil mi? Ben de tıpkı şu karşımda oturan genç bayan gibiydim. Gencecik, kafansında binlerce soruyla dolanıp duran… Ben de başka türlü sanıyordum. İçime bir burukluk doluyor. İnsan yaşadıkça neler görüp neler geçiriyor diye düşünüyorum.

 

– Durun genç bayan durun. Siz şimdi hiçbir şey sanmayın. Herşeyi konuşuruz; hepsinin bir sırası var. Size bir tavsiyede bulunmak isterim. Görüyorum ki bu yola çıkmaya pek heveslisiniz. Umarım başarılı da olursunuz. Fakat şunu aklınızdan hiç çıkarmayın genç bayan: Bu yolda ihtiyacınız olan tek şey sen kendinizsiniz. Kendinizi bul ve sakın kaybetmeyin. Bazen yolunuza sizi sizden almak isteyenler çıkacaktır. Sakın vermeyin. Dokundurmayın bile. Çünkü bir kez dokundurdunuz mu, geriye size  pek bir şey kalmaz. Bir masonun en değerli hazinesi kendisidir. Unutmayın, siz güzelleşirseniz dünya ve hayat da güzelleşir. Siz temiz kalırsanız dünya ve hayat da temiz kalır. Hayatı ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek isteyen Masonluk ve masonların da böyle düşünmek ve bu düşünceye uygun yaşamaktan başka şansları yoktur… Size tavsiyem genç bayan… Böyle davranın, böyle düşünün, böyle olun…


  • 1

Ama Ben Sanıyordum ki…12

Category : Kişisel Bloglar

Kafede gerçekleşen o görüşmenin üzerinden bir gün geçiyor. Akşam, tam dışarı çıkmak üzereyken ev telefonu çalıyor.


– Alo!

 
– Merhaba.

 
Kendisini tanıtıyor ama bunu yapmasaydı da tanıyabilirdim. Hem bu telefonu beklediğim hem de sesi kulağıma tanıdık geldiği için.

 
-Nasılsın?

 
-İyiyim efendim, siz nasılsınız?

 
– Teşekkür ederim, iyiyim. Eğer senin için de uygunsa yarın akşam seninle buluşmak isterim. Programın müsait mi?

 
Söyledikleri olağan gibi fakat ses tonu aynı şeyi işaret etmiyor. Canı sıkkın gibi.

 
– Olur efendim. Memnuniyetle.

 
– Senin tanışmanı istediğim kişiyle bir araya gelmişsiniz!

 
– Evet efendim. Dün görüştük.

 
– Ben de bununla ilgili konuşmak istiyorum seninle. Fakat telefonda olacak iş değil.

 
– Tamam efendim yarın akşam benim için de uygun. Nerede nasıl buluşalım istiyorsunuz?

 
Beni bir kulübe çağırıyor belli saatte. Oraya sadece üyeler ve  konukları girebildiğinden, kapıdan nasıl geçeceğimi de belirtiyor. Mutlaka gelmemi tembih ediyor.

 
Son söyledikleri, huzursuzluğunu ses tonunun da dışına taşıyıp somutlaştırıyor. Gerçi sebebini biliyorum ama nedense benim de keyfim kaçıyor. Oysa çok sevdiğim bir gurubun konserine gitmek üzere evden çıkmak üzereydim… Neyse diyorum. Yarına yarın bakarız. Şimdi gönlünü hoş etme zamanı… Telefonu kapatıp kendimi sokağa atıyorum.

 
Ertesi gün sözleştiğimiz saatte sözleştiğimiz yerde buluşuyoruz. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen hâlâ dün akşamın sersemliğini üzerimden atamadım. Çünkü konser bittikten sonra geceyi öyle orada bitiremedik. Oradan çıkıp başka bir yere… Oradan da bir diğerine… Her terk ettiğimiz mekandan ayrılırken arkamızda bıraktığımız boş kadehlerden bahsetmeme gerek var mı bilemiyorum. Durumumu anlayın artık.
İçeriye girişim kolay oluyor. Onu tarif ettiği salonda yalnız başına otururken buluyorum.

 
– Merhaba efendim.

 
– Merhaba. Hoş geldin. Buyur otur, diyor karşısındaki koltuğu işaret ederek.

 
Huzursuz olduğunu anlamam için o ses tonuna bir de yüz ifadesi ekleniyor şimdi. Bu düşüncem iyice pekişiyor. Fakat bu sefer ne olacağını ne diyeceğini beklemeye niyetim yok. Ne olacaksa olsun. Ne diyecekse desin.

 
– Sizi biraz sıkkın görüyorum efendim. Önemli bir mesele yoktur umarım.

 
– Yok yok. İyiyim çok şükür… Yani bir mesele var, var aslında da, o sadece benim sorunum değil. Bizim sorunumuz. Yani senin ve benim; müşterek.

 
Bilmezden geliyorum.

 
– Anlamadım efendim. Bilmeden sizi üzecek bir şey mi yaptım?

 
– Üzüldüğüm konusunda haklısın. Fakat bunu bilerek mi bilmeyerek mi yaptığını bilemem.

 
– Efendim, lütfen açık olur musunuz? Bu haliniz de beni üzüyor.

 
İç geçiriyor. Konuşmasına başlamadan önce işaret parmağının üstünü burnuna değdirip nefes alıyor… Tam da sinirli insanlara has bir hareket.

 
– Tanışmanız için seni bir arkadaşıma yönlendirdim. Buluştunuz. Görüştünüz…

 
Bunların hepsini sanki anlayacağımdan şüphe eder gibi tek tek vurgulayarak söylüyor.

 
– Evet efendim, buluştuk ve görüştük.

 
Sanki sonunda patlıyor. Fakat bu öyle kontrolsüz bir patlama değil. Kelimeleri seçmeye çalıştığını hissediyorum.

 
– İyi, güzel ,görüştünüz de… Bu görüşme nasıl bir görüşme oldu?

 
– Benim için gayet verimli bir görüşmeydi efendim. Dostunuza bir terbiyesizlik mi yapmışım bilmeden? Eğer öyleyse özür dilerim.

 
– Hayır. Demek istediğim o değil. Tabii ki bir terbiyesizliğin yok. Fakat görüşmenizin içeriği… Nasıl desem?…Ukalaca… Hem bu sadece seni değil beni de ilgilendiren bir durum. Çünkü seninle görüşmesi için ricada bulunup, arkadaşımla görüşmenizi sağlayan benim.

 
Buluştuğum kişiyle olan görüşmemizin yankısının pek iyi olmadığını anlıyorum. Fakat “ukalaca” deyişi canımı sıkıyor. Tutamıyorum kendimi.

 
– Orada durun rica ederim efendim. Ben kimseye ukalalık yapmadım.  Hem bildiğim kadarıyla ukalalık hiçbir şey bilmediği halde biliyormuşçasına görüş bildiren kişilerin yaptığına denir. Oysa ben tam tersine, bilmediğimi daha başından belirtmiştim.

 
– Peki bilip bilmeden yaptığın yorumlara ne demeli?

 
– Ben öyledir demedim efendim. Benim şimdiye kadar öğrendiklerimden anladığım budur dedim. Yanlış anlamışsam, eksik anlamışsam, hadi hepsini geçtim, hiç anlayamamışsam, doğrusunu göstermek, öğretmek, size düşmez mi? Bunun neresi ukalalık?

 
Bütün bunları tek nefeste söylüyorum. İçimde kabaran hissin ne olduğunu anlayamıyorum. Öfkeli de değilim. Fakat çok rahat olduğumu da söyleyemem.

 
– Bak genç dostum. Daha hayatının başındasın. Bunun gibi daha nice durumla karşılaşacaksın. Sana tavsiyem önce dinlemeyi bilmendir.

 
– Peki, dinlediklerimden çıkarımlarımı ne yapmalıyım? Yutkunmalı mıyım? Yani dinleyip, görüp öğrendiklerim hakkında bir yorumum, bir görüşüm, değerlendirmem olamaz mı?

 
– Az önce Masonluk hakkında bir şey bilmediğini söylüyordun.

 
Bunu söylerken ki mimikleri beni iyice rahatsız ediyor.

 
– Evet bir şey bilmiyorum. Fakat şimdiye kadar öğrendiğim birçok şey de var. Zihnimde oluşmuş bir Masonluk tanımı var. Ancak bunlar bir şey bildiğim anlamına gelmez. Buna rağmen edinmiş olduğum düşünceler de yok değil.

 
– Ne düşünüyor olursan ol. Bütün bu fikirler doğru ya da yanlış olsun, sonuç değişmez. Ortada etiyle kemiğiyle bir Masonluk vardır. Geçmişte de vardı şimdi de var, gelecekte de olacak.

 
– Efendim ama ben sanıyordum ki…

 
– Ne sanıyordun sen?

 
Bunu hesap sorar gibi söylüyor. Bu daha da canımı sıkıyor.

 
– Ben sanıyordum ki, Masonluk daha iyi bir yarın yaratmak için uğraşır. O yarın ki içinde kadınlar vardır, erkekler vardır, katolikler vardır, müslümanlar vardır, ateistler vardır, siyahlar vardır, beyazlar vardır…
O buluşmanın gerçekleştiği yerin önünde  ciğer verdiğim ve o kadarla da kalmayıp vurulup evime aldığım şu mırnav geliyor aklıma…

 
– Hayvanlar vardır, bitkiler vardır… Masonlar bunlardan hiçbirinin mutsuzluğunu, ayrılığını isteyemez. Hepsini sarıp sarmalar, kucaklar ve eşit şekilde sever. Karısını döven bir adamla, bir sokak köpeğine tekme atan bir adam arasında, Masonluk açısından ne fark vardır? Yoktur. Ben böyle bildim, böyle anladım.
– Bunun tersini söyleyen mi oldu sana?

 
– Hayır, tersini söylemediler. Fakat tersini anlamama sebep olmuş olabilirler.

 
Bunu söylerken benim de sesimde kinayeli bir ton oluşuyor. Şaşırıyorum. Fakat huzursuz da değilim.

 
– Nasıl yani?

 
– Mesela efendim, şu belirgin bir tanımı olan inanç konusu. Kadınların mason olamayacağı konusu. Bunları nasıl açıklayabiliriz?

 
– Bak genç arkadaşım… Masonluk öyle kurum, dernek falan gibi tanımlamalara sığacak bir şey değildir. Evet, dışarıdan öyle tanımlanır, öyle görülür ama bunların ötesinde ve üstündedir… Bir felsefe, bir öğretidir. Belki anlamanı bekleyerek sana haksızlık da ediyor olabilirim. Fakat gerçek bu. Belli mi olur? Şimdi kafanı kurcalayan birçok konu ilerde bir netlik kazanır ve sen o zaman da aramıza katılmak istiyor olabilirsin. İşte o zaman bil ki genç arkadaşım, Masonluk kollarını sevgiyle açmış seni bekliyor olacaktır.

 
“Masonluk sevgiyle kollarını açmış seni bekliyor olacaktır.”… Bu tümcenin “Senin aramıza girmen için, şu an uygun zaman değil.” hatta “Seni şimdilik aramıza kabul edemeyiz.” demenin başka bir yolu olduğunu anlıyorum.

 
Ne yalan söyleyeyim. Bu kavrayış beni mutsuz da etmiyor.

 
– Benim için yaptıklarınıza ne kadar teşekkür etsem azdır efendim. Eğer bilmeden sizin başınızı ağrıttım, canınızı sıktıysam özür dilerim. Üzerimde hakkınız var… Helâl edin lütfen, diyorum ben de.

 
– Dediğim gibi arkadaşım, belki başka bir zamanda, başka bir yerde…

 
Görüşmenin bittiğini anlamak için müneccim olmak gerekmiyor.

 
Ayağa kalkıyorum. O da kalkıyor.

 
– İyi günler dilerim efendim.

 
– İyi günler. Güle güle. Kendine iyi bak.

 
Yanından ayrılırken düşünüyorum acaba bütün bunları telefonla da söyleyecekken beni buraya kadar niçin çağırdı diye… Yoksa özür dilememi, ne derlerse yapacağımı, nasıl isterlerse öyle davranacağımı, onlara kul köle olacağımı söylememi hatta kim bilir. beni kabul etmeleri için biraz da yalvar yakar olmamı mı bekliyordu acaba?

 
Kulüpten çıkarken içimde bir şeylerin uyandığını hissediyorum. Hepimizin her gün karşımızda olan o görünmez ruhani ayna tam önümde duruyor. O aynaya bakıp üstümü başımı düzeltiyorum ve aksime yanlış bir iş yapmamış olmamın verdiği gönül rahatlığıyla göz kırpıyorum


  • 1

Ama Ben Sanıyordum ki… 11

Category : Kişisel Bloglar

İçeri girdiğimde bir uğultu bulutu kaplıyor kulaklarımı. Kafenin içi tıklım tıklım. Burada buluşmak istediğini duyduğumda hissettiğim hoşnutluk, yerini karamsarlığa bırakıyor . Ne gün ama… Havanın da bozacağı tuttu. Herkes kapalı mekanlara atmış kendini. Oysa günlerden çarşamba. Haftanın ortası yani. Güneşli bir havada bu kadar insanı buraya tıkmanın imkanı olmaz oysa ki. Neyse çaresiz katlanacağız. Hem kim bilir, belki o da bu durumdan rahatsız olur ve daha rahat konuşacağımız bir yere gideriz.

 
Buluşacağım kişiyi tanımadığım için, kafenin içine girer girmez ona burada olduğumu haber vermek için cebimden telefonumu çıkarıyorum. Bu heyula içerisinde birbirimizi bulabileceğimizden kuşkuluyum. Telefon daha bir kez çalıyor çalmıyor, karşımda neşeli bir ses.”Köşeye bak köşeye buradayım”.

 
Kafenin köşesine doğru baktığımda bir eliyle kulağındaki telefonu tutup, diğer eliyle bana el sallayan birini görüyorum. Telefondan konuşmaya devam ederken bir yandan da diğer eliyle bana gel diye işaret ediyor. Bu hayhuy içinde olabildiğince hızlı adımlarla ona doğru yürüyorum. Yanına yaklaştığımda hafifçe yerinden doğruluyor. Burnun üzerinde gözlüklerinin bıraktığı iz çarpıyor ilk önce gözüme nedense. Gülen bir yüzle karşılıyor beni. Kendisini tanıtıyor. Bana adımla sesleniyor. İsmimin sonuna bir “cığım” eklemesi çok hoşuma gidiyor.

 
– Ben biraz erken geldim. Bu tarafta yapacak başka işlerim de vardı. Tahminimden erken bitince sen gelene kadar kitap okurum diye düşünerek, başka bir yere uğramadan buraya geldim.

 
Masanın üzerinde duran kitaba gözüm ilişiyor. Adından kuantum fiziği ile ilgili bir kitap olduğunu anlıyorum. Ne kadar da uzak olduğum bir konu!

 
– Ben de elimden geldiği kadar çabuk olmaya çalıştım ama… Görünen o ki ne kadar hızlı davranmış olursam olayım yine de sizden önce burada olamayacakmışım, diyorum gülerek.

 
– Sorun değil. Bu gün seninle buluşacağımız için kendimi buna göre hazırlamıştım.

 
Konuşana ve mimiklerine dikkat edene kadar yaşıyla ilgili bir fikir yürütemiyorum. Görüntüsü öylesine aldatıcı ki. Bulunduğu yaşla gerçek yaşı arasında en az yirmi yıllık bir fark olduğuna kalıbımı basabilirim… Fakat iş mimiklere ve bakışlara gelince kimse yaşını gizleyemez. Ne tuhaf! İnsanların gözlerinin görünüm olarak yaşlanmadığını gözlerin hep gençliğini koruduğunu söylerler. Fakat ya bakışlar. İşte onların biyolojiyle falan anlaşılası bir yanı yok. Yılların getirdiği, dikkatli bir gözlemci için o gözlere öyle izler bırakır ki… Saklanamaz.

 
Nitekim şu anda karşımda oturan kişi için de durum bu. Öyle sağlıklı, öyle zinde bir görünümü var ki… Oldukça yakışıklı olduğunu da söyleyebilirim. Giyim tarzı da bunu destekliyor. Oldukça spor bir kıyafet var üzerinde. Kendi giymiş olduklarıma bakınca, bir üniversite öğrencisinin karşısındaki memur gibi duruyorum sanki. Bu anlaşılmaz duygu içimde bir gülme isteği uyandırıyor. Fark etmemesi için zorluyorum kendimi. – Bana senin biraz ateşli olduğunu söylediler…

 
Bunu deyişindeki kinaye hafiften yüzümün kızarmasına sebep oluyor. Bu halimi anlamış olmalı. Devam ediyor.

 
-Bunu dert etme. Hepimiz kafamızda bir sürü soruyla çıktık bu yola. Zamanla her şeyin netleştiğini göreceksin.

 
– Efendim, aklımda bir çok sorunun olduğu doğrudur. Fakat beni daha da tedirgin eden şey, bu konuda daha fazla şey öğrendikçe bu soruların sayısının daha da artıyor oluşu.

 
– E iyi ya! Ne güzel . Soru olmadan cevap olur mu? Soracaksın, soracaksın ki bir cevap bulasın.
Bu yaklaşımı beni cesaretlendiriyor.

 
– O halde size şunu sormak isterim: ” Masonluğun amacı nedir?… Masonluk nedir?”

 
Bunu söylerken kafamın çok karışık olduğunu hissettirmiş olmalıyım ki, yüzünde bir gülümseme oluşuyor.

 
– Ben bu konuda yeterli fikre sahip olduğunu sanıyordum. Sanki benimle oynuyormuş gibi bir hisse kapılıyorum.

 
– Tabii ki kendimce bir fikre sahibim. Zihnimde oluşmuş bir Masonluk tanımı tabii ki var. Fakat nasıl desem…

 
– Dur dur. Bir şey deme. Önce şu zihninde oluşmuş olduğunu söylediğin Masonluğu bir anlat bakalım. Sohbetimize onun üzerinden devam edelim.

 
Ben hayatım boyunca ön yargılı  olmadım. Ya da  olmadığımı sanıyorum. Fakat şu son söylediklerinde bile içten içe bir alay hissediyorum. Bunun neden kaynaklandığını da bilemiyorum. İçimde bir huzursuzluk hissi oluşuyor. Bu hissi olabildiğince bastırmaya çalışarak konuşmaya çabalıyorum.

 
– Ben Masonluğu kişinin, insanlık adına olabileceği en iyi kişi olması, kendi içindeki potansiyeli en iyi şekilde ve en yüksek düzeyde kullanabilmesini amaçlayan bir yol, bir öğreti olarak görüyorum. Şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalardan öğrendiğim bu… Doğrusunu söylemek gerekirse bunun böyle olduğuna inandığım için bu işe giriştim.

 
-Tespitlerinin doğru olduğuna inanabilirsin dostum. Bunu söyledikten hemen sonra yüzünde muzip bir gülümsemeyle ” Bak bodoslamadan konuya daldık, unuttuk. Ne içeriz?” diyor. Bunu söyledikten hemen sonra yine aynı muzip gülümsemeyle fakat bu sefer daha da abartılı bir şekilde “Eğer biraz daha bir şeyler almazsak, biri gelip bize buranın söğüt gölgesi olup olmadığını soracak. ha ha ha”.

 
Bu halinde bir zorlama hissediyorum. Hani erkek olsun kadın olsun bulunduğu yaşı kabullenemeyen kişilere has, yapmacık bir enerjik görünme durumu vardır ya… Bu hali böyle düşünmeme sebep oluyor.
Ben böyle düşünürken sanki bunu desteklermişçesine bir hareket yapıyor. “Kahve içerim” dememle beraber daha “Siz ne içersiniz” dememe fırsat vermeden sanki aklına çok parlak bir fikir gelmiş gibi bileğiyle havayı savurarak parmak şaklatıyor ve “Ben de” diyor. Der demez de yerinden fırlıyor. Bulunduğumuz kafe masaya servis yapılmayan, herkesin alacaklarını kendisinin aldığı bir yer. Bu hareketi beni rahatsız ediyor fakat hamle yapacak fırsatı da bulamıyorum.

 
Az sonra üzerinde kahvelerimizin ve küçük bir kurabiye tabağının bulunduğu bir tepsiyle dönüyor.

 
– Efendim, zahmet oldu size.

 

– Ne zahmeti canım. Rahat ol. Ne diyorduk?… Hah! Evet, arkadaşım Masonluk konusunda düşündüklerin, yani kafanda oluşan Masonluk tanımı doğrudur.

 
– Fakat efendim böylesine bütün insanlığı kucaklayan bir felsefesi olan düşüncenin bu ayrılıkçı uygulamaları neden?… Hani dilim varmıyor ama neredeyse dogmatik bir yaklaşım seziyorum. Bunun düşünsel değil kurumsal bir sorun olduğunu düşünüyorum.

 
– Ne ayrılıkçılığı? Ne dogması?… Masonluk bu saydıklarının tam karşısında yer alır. Masonluk ayrılığı değil birleşmeyi, dogmayı değil gelişimi ve değişimi, savaşı değil barışı savunur. Böyle düşünmene neyin sebep olduğunu anlayamadım.

 
– Peki şu kurumsal olarak dünya üzerindeki Masonluğun yaşadığı görüş ayrılıklarını nasıl açıklarsınız? Şu ” muntazamlık” konusu mesela… Kadınların mason olamayacağı konusu… Başka bir yerde siyahilerin mason olamayacağı konusu… Bu sonuncusu gerçi biraz yumuşamış diye duydum son zamanlarda ama korkarım ki onun üzerinde de politik baskı var. Amerikan başkanı değişince ne olacağı belirsiz. Bunun gibi bir sürü ayırım… Bütün bunlar neden peki? Bütün bunlar Masonluğun felsefesiyle çelişmiyor mu?

 
– Bak bu konuda da yanılıyorsun. Dünya üzerinde Masonluğun ayrılığı diye bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla Masonluğun felsefesiyle de ters düşen bir durum yoktur. Haa, eğer gerçek Masonluğun, yani bizim Masonluğumuzun, kendilerini mason olarak tanımlayan diğer kurumları tanımayışını kastediyorsan durum değişir. O zaman konuyu baştan ele almak gerekir.

 
-Sizi dinliyorum efendim.

 
– Bir kere bir kişinin veya bir kurumun kendisine mason demesi onun mason olduğunu göstermez. Yani şimdi sen gitsen ve ” gece yürümeyi sevenler derneği” diye bir dernek kursan ve desen ki, bu derneğin üyeleri mason olarak tanımlanırlar ki bunun önünde yasal hiçbir engel yoktur, yapabilirsin, bu şimdi o derneğin veya üyelerinin mason olduğunu mu gösterir? Hayır göstermez.

 
Önündeki kurabiyelerden bir tane alıp ısırıyor. Kahvesinden de bir yudum alıyor ve devam ediyor.

 
– Yani arkadaşım, Masonluk bir tanedir ve aramızda ayrılık falan da yoktur. Diğerleri olsa olsa Masonculuk oynuyor olabilirler.

 
– Anlıyorum… Peki bu durumu ülkemiz özelinde ele alabilir miyiz? O zaman kafamı gerçekten karıştıran durum daha da netleşiyor. Ülkemizde aynı oluşum içerisinde doğup daha sonra çeşitli anlaşmazlıklarla ayrılmış mason kurumları var. Şimdi siz diğerleri içinde az önce söylediklerinizin geçerli olduğunu söyleyebilir misiniz? Yani onlarda mı Masonculuk oynuyor?

 
– Kesinlikle öyle. Dediğim gibi Masonluk tektir ve bir tanedir.

 
– İşte burada tıkanıyorum ben. Yani bir gün önce kardeşim diye kucakladığınız birisini, bir gün sonra nasıl yadsıyabilir, nasıl yok sayabilirsiniz? Bu nasıl ve neye göre yapılabilir?

 
– Bu Masonluğun evrensel kurallarına göre yapılır. O kurallar ki hiç değişmemiş ve değişmeyecektir.

 
Bunu söylerken sesindeki buyurgan tını canımı sıkıyor. Kendimi tutamıyorum.

 
– Bu kuralları kim koymuştur? Bunlar hiç mi değişmemiştir? Hem sonra Masonluk bir kişiye veya bir kuruma istenildiği zaman verilip istenildiği zaman söküp alınabilecek bir rütbe midir? Oysa ben bu kuralların geçmişte değiştiğini hatta bunun tek bir kerede bile değil çok kere olduğunu okumuştum.

 
Bu üstüne gidişim onu rahatsız etmiş olsa gerek. Fakat  geri adım atmıyor.

 
– Bu kuralları kimin koyduğundan çok, kimin kabul ettiğine bakmalıyız. Kimse kimseyi silah zoruyla bir şeyi kabul etmeye zorlamıyor. Ayrıca evet, Masonluk bir kişi veya kurumdan sökülüp alınamaz fakat kurallara uymayanlar bu özelliklerini kendiliğinden kaybederler.

 
– Peki şöyle sorayım efendim: Bir gün sizin değişemeyeceğini söylediğiniz bu kuralları koyanlar, bu kuralardan her hangi birini değiştirecek olsa, düşünceniz ne olur? Bunun karşısında durabilir misiniz? Yoksa bu değişikliğe uğramış bu yeni kurallar da bir daha değişime uğrayacakları zamana kadar değiştirilemez olarak mı kabul edilecek?

 
Sesimdeki rahatlık beni bile şaşırtıyor. Bunları söylerken hiçbir huzursuzluk duymuyorum. Fakat onun için aynı şeyi söyleyemem. Sanki huzursuzlanıyor.

 
– Bak arkadaşım. Ben burada Masonluğu tartışmak için değil onu anlamana yardımcı olmak için bulunuyorum.

 
– Yani tüm bu kafamı kurcalayan şeyleri irdelemek istiyor olmakla hata mı ediyorum?

 
– Hayır hata etmiyorsun fakat bakış açının da doğru olduğu söylenemez. Bir kere en baştan başlayalım. Masonluk bir intizam kurumudur. Gerçek kuvvetini de buradan alır. Bu durum hem ulusal hem uluslar arsı boyutta böyledir. Birbirini tanıyan, birbirileriyle iyi ilişkiler içinde bulunan kurumların ve kardeşlerin yapacakları çalışmaların daha da verimli olacağı kuşkusuzdur. Bu şekilde elde edilecek kuvvet ve kat edilecek yol daha da fazladır. Mesela ben yurt dışında yaptığım çalışmalarda oralardaki kardeşlerimden nasıl yardım ve destek gördüğümü anlatamam. Bu bile tek başına bir şeydir. İyi bir şeydir.

 
– Efendim bu dediklerinize diyecek bir şey olamaz. Bunlar bana göre de iyi ve güzel şeylerdir. Fakat bütün bunları yaşamak adına izlenen yolda bana hatalı geliyor. Yani sırf bu düzen yürüsün diye Masonluğun din, dil, ırk, cinsiyet gibi farklılıkları gözetiyor olması… Bunlar yetmezmiş gibi bir de belirgin tanımı olan bir inanç sahibi olma koşulu… Ne bileyim, çelişkili geliyor bana. Anlayamıyorum.

 
Yüzünün aldığı şekil kızdığını düşündürüyor bana. Haksız da çıkmıyorum.

 
– Bak arkadaşım, ben elimden geldiği kadar açıklayıcı bir şekilde sana anlatmaya çalıştım. Biliyorum ki benden önceki görüşmelerinde de bu konu hakkında fikir alışverişinde bulundun. Bütün bunlardan sonra hala kavrayamadıysan, bu senin sorunundur. İşte Masonluk tam da sana anlatıldığı gibi… Senin anladığın gibi değil, sana anlatıldığı gibidir. Masonluk budur ve böyledir…

 
– İşine gelirse yani?

 
– Evet aynen öyle. Hem sonra daha dur bakalım. Önüne halılar sermiş bekliyoruz sanki seni. Aramıza katılmak isteyen sensin…

 
Bunu söylerken sesindeki sinirli ton çok belirginleşiyor. İçimdeki rahatlığa hala bir anlam veremiyorum. Fakat artık bu konuşmayı uzatmanın yersiz olduğunu gerçeğini de kavrıyorum. En azından kafamdaki düşüncelerin somutlaşmış halini göstermesi açısından da bu konuşmanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

 
– Bana zaman ayırdığınız ve anlattıklarınız için çok teşekkür ederim efendim. Eğer sizin için sakıncası yoksa izninizi isteyebilir miyim?

 

-Müsaade senin arkadaşım.

 
Bunu söylerken bir yandan ayağa kalkıyor. El sıkışıyoruz. Gözlerinde “Aldın mı ağzının payını” dermiş gibi bakış yakalıyorum.

 
– İyi günler diliyorum efendim.

 
– İyi günler.

 
Kafeden çıkıp, sanki hep aklımdaymış gibi hızlı adımlarla karşıdaki markete yürüyorum. Kasap reyonuna gidip görevliye boşuna meşgul edildiğini düşündüren bir gramajda ciğer sipariş ediyorum. Sıkılgan bir tavırla hazırlıyor. Marketten çıkıp yine hızlıca karşı kaldırıma geçiyorum.

 
– Gel bakalım güzellik, gel buraya.

 
Elimde bir şeyler olduğunu anlıyor ama yine de önlemli olmayı bırakmadan şüpheci adımlarla yaklaşıyor bana. Elimdeki paketi açıp  ciğerleri önüne serdiğimde gözlerinin parladığını görüyorum. Kafeye girerken mırlayarak paçalarıma sürtünen kedi iştahla yemeğini yerken ensesini okşamama bile izin veriyor. Bir süre onu seyrediyorum… Şimdilik Masonluğu boşver. Sen yaşama bak! İnsanmış, hayvanmış diye ayırt etmeden. Her birinin ötekine verebileceği desteği esirgemediği bir dünya. Hiçbirinin gerekmedikçe ötekine saldırmadığı. Hepsinin barış ve mutluluk içinde yaşadığı.

 
Ben şimdi mutluyum.

 
Masonlar da mutlu olmalı, tüm insanların ve tüm toplumların mutluluğunu arıyorlarsa eğer.


  • 2

Ama Ben Sanıyordum ki… 10

Category : Kişisel Bloglar

Buluşmak üzere sözleştiğimiz yere giderken arabada çalan radyo kanalında Mazhar Fuat Özkan’dan bir parça çalıyor:
Özleye özleye kavuştuk birbirimize Birbirimize vitaminler, moreller verdik İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldırdık Göz yaşlarımızı, bitti mi sandın?…

İstem dışı bir refleksle şarkıyı mırıldanıyorum… Derken dikiz aynasını düzeltirken kendimle göz göze geliyorum.
Sahi, var oluşumdan beri bütün güzellikleri ve bunun yanında bütün kötülükleri içimde barındırmıyor muyum? Öyle olmasa bile bunun böyle olduğuna inanmıyor muyum? Öyle ya, kişiyi dünyanın en kötü insanı yapmakla, en iyi ve erdemli insanı yapmak arasında eylem olarak uzaklık olsa olsa bir saç telinin kalınlığının binde birinden daha fazla değildir.
Bir insanın vücuduna bir bombayı bağlayıp onlarca cana kıymak üzere patlatmayı kendi canını da vereceğini bilerek göze almasıyla… Ne bileyim?… Bir babanın evde bekleyen küçük bebeğinin süt parasıyla, ona süt almak yerine gidip kumar oynaması, veya ne bileyim o parayla gidip kendisine içki alması aynı kötülüğü ve acıyı yaşatmaz mı?…
Bunları neden düşündüğümü soruyorum kendime… Bilmiyorum… Yani aslında biliyorum fakat nasıl anlatsam yarım kalacakmış hissi bir türlü yakamı bırakmıyor. Çaresiz kendime de susuyorum.
Kişi eğer kendi şeytanlarını, kendi meleklerini de içinde taşıyorsa ( ki ben inanıyorum, öyledir), o halde kendi şeytanlarıyla savaşmak için gereken zülfikarı dövmek için gereken demir cevherini de , meleklerinin kanatlarını süslemek için gerekli nuru da içinde barındıyor olsa gerek. Tersi biraz adaletsiz olurdu, değil mi?
Fakat hala tam bir adaletten söz edemeyiz. Bütün silahları bütün gücüyle hazır ve nazır bir şekilde içimizde bir kuytuda saldırmayı bekleyen şeytanlarımıza karşın, sahip olduğumuz tek şey onlarla savaşmak için gerekli silahları yapmamıza yarayacak ham madde. Ne var ki, bu ham maddenin de işlenip bir elden geçirilmesi gerekli, öyle değil mi? Herkesten  usta bir demirci ustası olması beklenemez ya! O halde ustayı bulmak gerek. Ustayı gerekli silahı yapabilmek için gerekli cevheri içimizde barındırdığımıza ve bunu çok istediğimize inandırmamız gerek.
Bütün bunları sesli bir şekilde düşünüyorum.  Ne yalan söyleyeyim; kendime gülmekten alamıyorum kendimi. Yok yok! gülmemin sebebi düşündüklerim değil. Masonluğu anlamaya çalışan biri olarak neler düşünüyorum böyle diye şaşırıyorum kendime.
Oysa yoldan geçen birini çevirseniz ve ona “Masonluk nedir?” diye sorsanız, bu düşündüklerimle alakası olmayan bir sürü başka sözle karşılaşacağınıza eminim. İşte gülmemin asıl sebebi bu. Şu dünyayı yöneten, şeytan işi Masonluk  bana neler düşündürüyor böyle. Böyle düşünen birisine bunları anlatsam yüzüme nasıl bakar acaba? Öyle ya, o şimdiye kadar neler düşünmüştür, ben ona neler anlatıyorum.
Hatta biraz daha ileri gitsem ve desem ki: ” Yahu bey baba, bırak dünyayı yönetmeyi, bireysel olarak kendini bilse yeter. En büyük arzuları da budur zaten onların”… “Kendini bilmek”… Alın işte önümüze bir yokuş daha çıktı. Bunu da tırmanmalıyız çaresiz. Aslında kendini bilmek mi, yoksa kendini bulmak mı demeli? Kişi kendini bilir bilmeye de, her bilidğimizi bulabilir miyiz? Çok yakın bir zaman da bir arkadaşımın şöyle dediğini hatırlıyorum: “İnsanın hayatı boyunca başına gelebilecek en tehlikeli anlardan biri, kendisiyle karşı karşıya geldiği andır. Bu an öylesine bıçak sırtında gerçekleşir ki, yalanlar umutlar, sevinçler yani kişinin kendisine dair ne varsa hükmünü yitirir. Bütün çıplaklığıyla kendisini gören kişinin soracağı en mantıklı soru şu olabilir: ” Sen kimsin?”. Fakat korkma dostum, bu an tehlikeli olmakla birlikte dünya yüzünde çok az insanın başına gelebilecek kadar ender yaşanır.” Nasıl yani? Dünyaya gelmiş geçmiş bunca insan kendini bulamadan mı gitmiş?… Kim bilir? Belki de aramamışlardır.
Ne diyor bu yahu dediğinizi duyar gibiyim… Demeyin. Ben Masonluğu böyle anladığım için böyle söylüyorum.
Öyle ya şimdi bir düşünelim bakalım. Bir kişi neden Mason olmak ister? Şan için mi? Para için mi? Mevkii için mi? Geçiniz. Yani geçmeyin de böyle düşünmekten vazgeçin. Çünkü siz eğer bu düşündüklerinize sahip olacak potansiyeli içinizde barındırmıyorsanız, bırakın Masonluğu size bunları kim verebilir? Önce aynaya bakmalı kişi. Asıl olan bu değil midir?
Ne uzun düşündüm öyle değil mi? Yok, uzun değil. Size satırlarca anlatmaya çalıştığım tüm bu düşünüler ancak bir göz açıp kapaması kadar bir sürede geçti aklımdan. Düşünün ki radyoda çalan şarkı bile bitmedi henüz.
Fakat itiraf etmeliyim: Bunlar benim öz düşünülerimdir; başka bir yerden alma değil. Şimdi merak ediyorsunuzdur, ne anlatmaya çalışıyor bu diye. Haklısınız; sizi suçlayamam. Fakat inanın ki bunlar ( çoğu zaman yaptığım gibi) çocukça saçmalamalar değil.
Şimdi ben Masonluğu merak ediyor… Size dürüst olmalıyım değil mi?… Masonluğa girmek istiyorum ya! Ne mevki, ne şan, ne şöhret… Samimiyetime inanmanızı isterim. Bunların hiçbirini beklemiyorum.
Ama madem samimiyetten söz ediyoruz, şunu da söylememe izin verin. Evet, benim de kendimce Masonluktan beklediklerim var. Hani iki saattir size anlatmaya çalıştıklarım var ya! Hah, işte ben de onlar için yardım bekliyorum. Bir kere şöyle sağlam, vurdum mu geri gelmeyecek bir zülfikara ihtiyacım var… Var, var da… Bu zülfikarı yapmaya yetecek demir cevheri ben de mevcut mu? Bilemem. Bir bilene sormak için çıktım bu yola zaten.
Cevherden caydım, yoksa bir kaya paçası mıyım ben, içinden bir hamtaş çıkarılabilecek?
Bu yolculuk boyunca zihnimde bir Masonluk tanımının oluştuğunu söylemeliyim. O tanımdır ki, öyle dine, milliyete, cinsiyete, ten rengine sığmaz. Eğer bir renk söz konusuysa, yani illaki bir kişinin  renginden, dininden, milliyetinden, cinsiyetinden bahsetmek gerikiyorsa, onu da yaparım o zaman: Evet Masonluk ten rengini önemser ama ciğerdekini, Masonluk milliyeti önemser ama kalp yürektekini, Masonluk dili önemser ama beyindekini, Masonluk dini de önemser ama akıl ve gönülde olanı.
Ben işte böyle anladım Masonluğu… Belki de Masonluk bana kendini bu şekilde anlattı. İtiraf edeyim, bu anlatış sürecinde bir hata varsa eğer, inanın benim değildir. Ben bütün samimiyetim ve iyi niyetimle dinledim. Eh, kapasitem yetmemiş ve anlayamamış ya da yanlış anlamışsam, masonların hoşgörüsüne sığınırım artık.
Böyle böyle geldim nihayet buluşma yerimiz olan kafenin önüne. Birazdan tanışacağım kişinin nasıl biri olduğuna olan merakım yine gün yüzüne çıkıyor. İçimde bir ürperti hissediyorum. Aracımı park edip kafeye doğru yöneliyorum. Tam kaldırımdan adımımı atmak üzereyken bir sokak kedisi mırlayarak paçalarıma sürtünüyor… Çok güzel bakıyor. Vaktim yok. Eğer çıktığımda hala buralardaysa ona bir ziyafet çekmek için kendime söz veriyor ve hızlı adımlarla kafeye doğru yürüyorum.


  • 0

Ama Ben Sanıyordum ki… 9

Category : Kişisel Bloglar

Bakışları beni şaşırtıyor. Sanki ” seninle işimiz var” der gibi bakıyor bana.

– Bak. Dilersen bu sohbete bu akşam için bir son verelim. Çünkü görünen o ki bu konuda kafan biraz karışık. Öyle birdenbire her soruna cevap  bulamayabilirsin. Bu sadece bu an için değil yaşamının geri kalan kısmı için de böyle olacak. Önce bir düşünceyi içinde olgunlaştırmalı, özümsemeli, sonrasında kendi hükmünü vermelisin.

Bunları söyleyişi beni daha da şaşırtıyor. Ben tam da dediği gibi olduğu için, yani bu konuda kendi çıkarımım bunlar olduğu için öyle demiştim. Fakat yüzündeki ifadeden daha çok zorlamanın gereksiz olduğunu anlıyorum. Bir an için bir karamsarlık hissediyorum. Hani çok istediğiniz bir şey gerçekleşmek üzereyken, bir aksilik çıkar da  o çok istediğiniz şey bir anda yatar ya. İşte öyle bir ruh haline giriyorum. Huzursuzum.

Ben bu karmaşık duygular içerisindeyken konuşmasına devam ediyor.

– Biz seninle karşı taraflarda değil yan yana yürümeliyiz genç dostum. İzin ver aklını kurcalayan soruların yanıtlarını bulmana yardımcı olayım… İnan bunu bütün kalbimle istiyorum. Ben senin rakibin değil, yol arkadaşın olmak isterim.

Beni kibarca başından mı savmak istiyor? Bu yüzden mi böylesine içten sözler ediyor? Kararsızım. Sanki böyle tatlı tatlı sözlerle anı kurtarıp, arkasından bir daha beni hiç görmek istemeyecek gibi bir kurt düşüyor içime. Tam yüzüm düşmek üzereyken. Konuşmasına devam ediyor.

– Sen de kabul edersen seni bir kardeşimizle tanıştırmak isterim. Kendisi aramıza yeni katıldı. Bu yüzden senin kafanı karıştıran  bir çok konu onun da yakın zamana kadar cevap aradığı sorulardı. Kendisini locamıza benim özel hayatımda da çok yakın olduğum bir kardeşim önermişti. Bu yüzden bütün süreç hakkında bilgim var. Kendisini yakından tanıma fırsatım da oldu. Onunla sohbet etmekten çok zevk alacağını düşünüyorum. Ne dersin?

Bu teklifi  bir armağan almış gibi sevindiriyor beni. Söyleyecek söz bulamıyorum. Sanki freni boşalmış bir aracın içinde uçurumdan uçmak üzereyken, bir mucize olmuş ve araç kendiliğinden durmuş gibi. İçimde tarifsiz bir rahatlama duyumsuyorum.

– Çok memnun olurum efendim.

Bunu söylerken sesimdeki şaşkınlığı kendim bile fark ediyorum. O da fark etmiş olacak ki gülümsüyor.

– Tamam genç dostum. Benden haber bekle öyleyse. Ben sana buluşmanızın yeri ve zamanı hakkında gereken bilgiyi ulaştıracağım.

O akşamın üzerinden geçen iki hafta boyunca bu konuyu kendimce daha derinlemesine araştırmaya karar veriyorum. İnternet üzerinden yapmış olduğum araştırmalar beni kitap satışı yapan bir siteya kadar götürüyor. Tanıtım yazılarından Masonlukla ilgili temel bilgileri bulabileceğime inandığım iki kitabı sipariş ediyorum.

Bunu yapmadan önce yazarlarını da biraz araştırıyorum. Yazarlarının mason oluşu kitaplara daha da olumlu bakmamı sağlıyor.

Bütün bunları yaparken, içimde hep bir kendimi sorgulama hali hissediyorum. Sahi ben neyi merak ediyorum? Masonluğun ne olup olmadığını mı? E işte karşımda etiyle kemiğiyle bir mason var. Neden hala söylediklerini sorguluyor, bir açık, bir yanlışlık varmış gibi hissediyorum… Bunların hepsini kendi kendime soruyorum ama, aslında cevaplarını da biliyorum.

Ben belki de Masonluğu kafamda yanlış canlandırmışımdır. Olamaz mı?  Şimdiye kadar okuduklarımı yanlış yorumlamış olabilir miyim? Bir diğer sözle, benim zihnimde canlanan Masonlukla gerçek hayattaki Masonluk birbirini tutmuyor olabilir mi?…

Yok yok. Öyle olamaz. Bir kere ben kendimce bir Masonluk tanımı yapmadım ki. Onlar kendilerini nasıl anlattılarsa onu anladım. Tamam  anladım da yanlış yorumlamış olabilir miyim?…

Yok! Bu da olmaz. Şimdişu cümlenin neresi yanlış yorumlanabilir:  Masonluk, toplumsal değil, bireysel bir öğretidir. Üyelerini topluca ya da bireysel, bir düşünce veya fikri kabul etmeye ve açıklamaya asla zorlamaz. Her mason, bu temel ilke ışığında izleyeceği yolu, kendi aklı ve vicdanıyla saptar, böylece kendi hakikatini araştırır.

Yani bir mason bu yolda yalnızdır… Kendi hakikatini aradığı yolda…

Birden içimde bir gülme hissi uyanıyor, kendimi tutamıyorum. “Siz” diyorum gülerek, “siz bırakın masonun yalnızlığını da, Masonluğu anlayamaya çalışan birinin yalnızlığına bakın asıl”.

Bütün bu gel git arasında yine de beynimin içinde kopan kasırganın yarattığı hortumun içinden… Taa diplerden bir yerlerden kopup gelen düşünceleri yakalıyorum. ” Kendi hakikatini aramak”… İşte tam bu noktada sanki fırtına diniyor, üstüme üstüme gelen dev dalgalar ruhumun ördüğü aşılmaz dalgakırana çarpıp tuz buz oluyor. Gemilerim huzurla sakin limanlara demirliyorlar. Bir sükunet, bir huzur demetinin ışıktan yapılmış bir küre gibi beni içine alıp sardığını duyumsuyorum.

Evet belki de kilit soru bu: Ben neden mason olmak istiyorum? Masonluğa girmek isteyişimin amacı ne? Masonluğun ne olduğunu sanıyorum?

Masonluğun ne olup olmadığından önce, kendimin ne olup olmadığına bakmalıyım.

Bu sorulara vereceğim cevapların. Masonluğu da anlamama yardımcı olacağı hissine kapılıyorum. Neden böyle bilmiyorum ama, böyle hissediyorum.

İçimde bir çoşku var.

İki hafta sonra…

Böyle düşünceler ve uzun okumalarla geçen iki haftanın sonunda nihayet beklediğim telefon geliyor. Karşımdaki kendisini tanıtıyor. Heyecan içerisinde buluşma yeri için önerdiği yeri ve zamanı not alıyorum. Üç gün sonrası için, genellikle gençlerin gittiği bir kafede buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Bu sefer içimde heyecanla karışık güçlü bir merak da hissediyorum. Bakalım nasıl biri bu yeni tanışacağım kişi…


  • 1

Ama Ben Sanıyordum ki… 8

Category : Kişisel Bloglar

Yüzüme bakarken ne hissettiğini anlayamıyorum. Fakat bu durum bir tedirginlikte yaratmıyor bende. Sigarasının sonunu yere atıp ayağının altında ezerek söndürüyor.
– Şu mereti de bırakmak gerek artık diyor.
Bunu yaparken ağzından kelimelerle birlikte bir dolu dumanın çıktığını görüyorum.
Artık duramam. Ne hissediyor ne düşünüyorsam söylemeliyim… Çok garip. Bunu sanki kendime olan bir borç, geri dönemeyeceğim bir eşik gibi görüyorum. Tam eşikten atlamak üzereyken o konuşmaya devam ediyor.
– Doğruyu söylemek gerekirse haklısın. Evet başından beri incelediğimiz Masonluk şekil değiştiriyor. Fakat bu senin sandığın gibi kabul edilmişlerin ne yapacağını bilemedikleri için falan olmuyor. Aslına bakarsan Masonluk o zaman doğuyor. Bu noktada şunu belirtmek isterim: Ben Masonluğun öyle söylendiği gibi M.Ö. 4000’de falan doğduğuna inanmıyorum. Tamam belki Masonluğun da savunduğu ilkeler o zamandan bu yana var olmuş olabilir. Fakat bir düşüncenin var olması bir kurumu var etmeye yeter mi? Ona bakarsan Masonluğun savunduğu idealleri savunan bir sürü başka kurum var. Bu Masonluktan önce de varmış, şimdi de var, gelecekte de olacak. E o halde bir kurumun kendi ilkeleri, kendi örgütlenme tarzı üzerinde şekillenip bir vücut bulmuyorsa, orada bir kurumdan değil bir düşünceden söz edilebilir sadece. Oysa Masonluk içinde bir felsefeyi barındıran bir kurumdur…
Bunu derken “kurumdur” deyişini iyice vurgulayarak söylüyor. Ne demek istediğini anlıyorum. Devam ediyor.
– Şimdi şöyle düşün: Masonluk senin düşündüğün gibi binlerce yıldır var. Fakat düşünsel olarak var. Büyük locaların, locaların, yani şu anda kurum olarak var olan bütün her şeyin bir an için olmadığını düşün. Masonluktan söz edilebilir mi? Yani demem o ki genç dostum, Masonluk etiyle kemiğiyle belli bir tarihte, 1717’de doğmuştur.
– Bu açıdan bakıldığında Masonluğun gerçek kurucularının kabul edilmişler olduğunu düşünebilir miyiz?
– Tam olarak öyle değil. Evet her şey az önce anlattığım gibi ama örgütlenme tarzı ve semboller açısından taş ustalığı da Masonluğa çok şey katmış ve bir çok miras bırakmıştır. Fakat bu kadardır. Masonluk düşünsel olarak tam da dediğim tarihte başlamıştır.
Dikatle yüzüme bakıyor. Sanki anlayıp anlamadığımı sezmeye çalışıyor gibi hissediyorum. Haklı da çıkıyorum.
– Tamam mı? Buraya kadar her şeyi anladık mı?
– Anladık efendim. Sorun yok.
– Eh. Eğer Masonluğun bu tarihte başladığını kabul ediyorsak, bu başlangıcın nasıl bir başlangıç olduğunu ve neleri kapsadığını şimdi inceleyebiliriz. Bunu yaparken de şunu gözden kaçırmayalım. Masonluk istikrarlı bir kurumdur. Yüzyılardır bu kadar düşmanı ve karşıt görüşlüsü, onu yıkmaya çalışanı olduğu halde bırak yok olmayı, böylesine güçlenerek ayakta kalabilen bir kurum daha var mıdır? Bu istikrar Masonluğun değişmemiş olması ve değişmeyecek olmasından gelir. Başalangıcından bu yana konulmuş olan kurallara sıkı sıkıya bağlı kalışı Masonluğu bu günlere getirebilmiştir. Bu bir cümle olarak ağızdan kolayca çıkar. Fakat gel gör ki bunun gerçek hayatta oluşabilmesi için çok emek verilmiştir. Mutlulukla görüyorum ki başarılı da olunmuştur.
Bu anlattıklarını anlıyorum. Bu halim ona da yansımış olacak ki, yüzünde bir rahatlama ve konuyu istediği akışına getirebilmiş olmanın verdiği iç huzurun yansımasını görüyorum.

Kendimi tam böyle düşünürken yakalıyorum… Çok mu abartıyorum acaba? Öyle ya, karşımdaki mutlak zafer umuduyla karşısına çıktığım bir rakip değil ki. Peki neden kendimi hep bir sorgulama halinde hissediyorum? Bunun için kendimi suçlayamam. Tam ve yeterli bir şekilde öğrenemeyeceksem, ve bunu elime böyle bir fırsat geçmişken yapamayacaksam ne zaman yapabilirim? İşte karşımda bir Mason var. Yaşını Masonlukta geçirdiği zamanla orantılarsam… Kim bilir, belki ben daha bir bebekken Masonluğa girmiş olmalı.
Böyle düşünüyor olmak içimi kemiren sorulara engel olamıyor. Tutamıyorum kendimi.
– Yani, bu tarihi Masonluğun kuruluş tarihi olarak kabul etmemiz gerektiğini, o zaman konulmuş kurallara bağlılığın Masonluğu bu günlere taşıyabilmiş olduğunu düşünmeliyiz…
– Evet aynen öyle.
– Peki bu kuralar kim tarafından konulmuş? Ya da şöyle sorayım: Nasıl konulmuş? Bir ismi var mı? Bu bir anayasa mı?
– Tabii ki var? Anderson yasası. Dünya üzerindeki bütün muntazan Masonların kabul ettiği ve üzerinde mutabakata vardığı evrensel bir yasadır.
– Ve bu yasa ilk yazıldığı günden bu yana hiç değişmemiş, değiştirilmesi teklif bile edilmemiş, ilk yazıldığını koruyan bir yasadır; öyle mi?
Tanıştığımızdan beri, ne zaman yüzünde görsem kendimi rahatsız hissettiğim o ifade beliriyor yine. Yalnız bu kez bir farkla: Artık o kadar da rahatsız olmuyorum.

– Bu bahsettiğiniz yasaya daha önce okuduğum bir kitapta rastladım efendim. Bütün hatlarıyla olmasa da bir bölümde bu yasayı inceliyordu.

Okumuş olduğum kitabın ismini söylüyorum. O da hem kitap hem de yazarı hakkında güzel şeyler söylüyor. Fakat konuyu nereye getireceğimi merak ettiğini hisediyorum.

– Yanlış hatırlamıyorsam efendim o kitapta bu yasadaki bazı maddelerin daha sonradan değiştirildiğini, hatta bunun bir kaç defa olduğunu anlatıyordu. Şu halde bu yasanın değişmediğini söyleyemeyiz değil mi?

– O maddeler olayın özünü değiştiren konuları içermiyor.

Sesinde belli belirsiz bir tedirginlik hissediyorum.

– Yani şu Nuh’a inanma koşulunu, daha sonrasında Masonluğa girebilmek için hür doğmuş olma koşulunu. Bütün bunları işin özüne etki etmeyen, değiştirilmesinde sakınca olmayan koşullar olarak görüyorsunuz öyle mi?

-O zamanın koşuları altında konulmuş fakat daha sonra zamanın gereklerine göre düzenlenmiş bazı konular olabilir. Olmuştur da.

Tamam işte… Benim dediğim de o. Fakat niçin bunu kabullenmiyor da hep hiçbir şeyin değişmediğini ileri sürüyorlar?

İçimi kemirip duran noktaya gelmiş durumdayız. Bunun üzerine gitmeli mi diye düşünüyorum. Duraksıyorum. Kararsızım.

– Efendim size bir soru sormak isterim diye girişiyorum sonunda. Fakat bu soruma yanıt vermek istemezseniz de lütfen söyleyin. Zira sorum Masonlukla bağlantılı olmakla birlikte, sizin biraysel görüşünüzü belirtmenizi gerektirir.

– Buyur sor, diyor amatedirginliği şimdi daha da belirgin.

– Efendim. Şimdi bir Mason olmadığınızı ve benim gibi bu konuyu dışarıdan incelemeye ve öğrenmeye çalıştığınızı varsayalım. Şu az önce bahsettiğimiz Anderson yasasını ele alalım. Bu yasanın daha önce de birtakım değişikliklere uğradığını biliyoruz. Şimdi size sormak isterim: Sizin için bu yasa tam ve en kusursuz haline ulaşmış mıdır? Yani Masonluğun tüm ilkelerini ve felsefesini tam ve eksiksiz olarak ortaya koyan en son hali bu mudur? Ya da başka bir açıdan sorayım. Hani sizin de bir an için bir harici olduğunuzu varsayıyoruz ya. İşte bu halinizle bu yasa sizin önünüze konsa, hangi maddeler size ters gelir? Neleri değiştirip neleri eklemek isterseniz? Yoksa hiçbir şeye dokunmadan bu haliyle mi bırakırsınız?

Yüzünde oluşan ifadeyi neye yoracağımı bilemiyorum. Doğruca bana bakıyor. Fakat bu bakıştan hiçbir şey anlamıyorum.

Beni omuzlarımdan tutup sakince kendine doğru çeviriyor. Şimdi yüz yüzeyiz. Bir elini omuzumdan indirmeden gözlerime bakıyor. Tam bu anda yüzünde çok ufak bir tebessüm yakalıyorum. Belki de bana öyle geliyor. Eliyle üç kere omzuma vuruyor. Babacan bir dokunuş bu. Söyleyeceklerine başlamadan önce iç geçiriyor.

– Bu soruna cevap vermeyeceğim genç dostum.

İçimde bu soruya bundan daha iyi ve açıklayıcı bir cevap verilemeyeceğine dair bir his uyanıyor. Çok üzun ve detaylı bir yanıt almış gibi rahat hissediyorum kendimi


  • 0

Ama Ben Sanıyordum ki… 7

Category : Kişisel Bloglar

Ay ışığı altında pırıl pırıl güzel bir akşamda, yan yana yürüyoruz. Cebinden sigarasını çıkarıp yakarken onu biraz düşünceli görüyorum. Sanki söyleyeceklerini kafasında toparlamaya, nasıl başlayacağını belirlemeye çalışır gibi geliyor bana. Sözü toparlamaya çalıştığı hissine kapılıyorum. Sigarasından derin bir nefes çekip konuşmaya başlıyor:
 – Bak genç dostum… Kafanda bir çok soru olduğunu biliyorum. Bu konuşmaları da zaten senin bu muhtemel sorularının yanıtlarını bulmak için yapıyoruz. Ben elimden geldiğince bu konuda sana yardımcı olmaya çalışacağım. Fakat bilmelisin ki her soruna seni tatmin edecek yanıtlar veremeyebilirim. Bu bazen yanıtı seninle paylaşamayacağım için, bazen de ne kadar anlatırsam anlatayım anlayamayacağını düşündüğüm için olabilir… Fakat dur! Beni yanlış anlamanı istemem. Bu anlayamayacağına olan inancım seninle ilgili bir durum değildir. Bizim mesleğimizde öyle konular öyle durumlar vardır ki, kişiye anlatamazsın. Anlatsan da anlamasını sağlayamazsın. Kişi yaşar, görür, ve kendi çıkarımını kendisi yapar… Fakat illa ki bunu kendisi yaşamalıdır. Buna en iyi örnek sanırım Masonluğa kabul törenidir, yani tekris. Şimdi ben sana bunu enine boyuna anlatabilirim. Fakat bunu tam manasıyla anlayabilmen için onu senin bizzat yaşaman kaçınılmazdır.
 Söylediklerinden ne demek istediğini anlıyorum. Fakat Masonluktan bahsederken onu bir “meslek” olarak tanımlaması çok ilgimi çekiyor. Bunun yanında bu tanımlama hoşuma da gidiyor. O konuşmasına devam ediyor.
 – Neyse sırası geldikçe hepsine değinmeye çalışırız. Şimdi konumuza dönelim. Sen Masonluğun içindeki düşünsel ve uygulama olarak var olan farklılıklara takılmışsın anladığım kadarıyla.
 – Efendim, bu bir takılma değil… Diye konuya girecek oluyorum. Eliyle dur işareti yaparak beni durduruyor.
 – Dur genç dostum, dur, bekle. Hepsine sıra gelecek. Sabırlı ol. Acele etme. Biz Adım adım gidelim. Şimdi biz Ne diyorduk? Masonluğun doğuşunun M.Ö. 4000 yılına dayandığını söylüyorduk Fakat bu doğuş yanlış anlaşılmasın. Bu Masonluğun savunduğu ilkelerin doğuşudur. Ya da başka bir bakış açısıyla şöyle de diyebiliriz: Masonluğun savunduğu, insan ve insanlık adına oluşmasını istediği ve benimsediği ilkeler, dünyanın ve insanlığın yaratılışından bu yana vardır. Fakat bunların yanında bir de Masonluğun kurum olarak ortaya çıkışı vardır. Bu ikisini birbiriyle karıştırmamak gerekir.
Sigarasından bir nefes daha alıyor.
– Buraya kadar tamamız öyle değil mi? Sorun yok?
Soran gözlerle yüzüme bakıyor.
– Yok efendim. Devam edebiliriz.
– Masonluk kurum olarak çok sonra ortaya çıkmıştır. Bu asıl olarak operatif dönem olarak adlandırdığımız taş ustalarının dönemine denk düşer ama biz daha çok resmi ve günümüzde de geçerliğiliği kabul edilen başka bir başlangıçtan söz ediyoruz… İşte o tarih de 1717 dir. O tarihte Masonluk kaçınılmaz olarak bir yol belirlemiştir. Kaçınılmaz olarak diyorum çünkü o tarihe kadar Masonluğun bu yol haritasının belirlenmesine sebep olacak durumlar zaten yaşanmıştı, yaşanıyordu.
Bu defa ben ona soran gözlerle bakıyorum. Beni anlıyor.
– Yani bizim Operatif Masonluk dediğimiz yapılanma, içine “kabul edilmişler” dediğimiz dönemin aydınlarını ve aristokratlarını kabul etmeye başlamıştı. Hoş, bu durum kaçınılmaz olmakla birlikte o dönem Kilise’nin baskısından bunalmış aydınlar içinde bir kurtuluş gibiydi ama, neyse… Yani sonuçta bu süreç kaçınılmaz olarak bir değişimi beraberinde getiriyordu. Öyle de oldu. Masonluğun içinde “kabul edilmişler” çoğaldıkça (ki duvarcı ustalığı önemini yitirdikçe bu da kaçınılmazdı) bu da doğal bir süreç oldu.
– Yani bizim bu gün Masonluğun doğuşunu incelerken değindiğimiz oluşum başka bir hal alıyordu öyle mi?
Yüzüme şüpheci bir ifadeyle bakıyor.
– Evet öyle.
– Yani Masonluk zorunlu bir değişime uğruyordu, öyle mi? Sırf duvarcı ustalığı önemin yitirdiği için. Kabul edilmişler de ne yapacaklarını şaşırdığı için.
Bu defa daha da ciddi düşüncelere daldığını hissediyorum. Fakat bu kez daldığı düşüncelerin kaynağı benmişim gibi geliyor. Kendime kızıyorum. Of be oğlum! Bir tut be şu ağzını. Bir sus! Ne güzel hızını almış gidiyordu… Ama yook! Tutamam ki çenemi. İlla karışacağım.
Ben kendimi ne yapayım şimdi?


  • 0

Ama Ben Sanıyordum ki… 6

Category : Kişisel Bloglar

Buluşmamızın üzerinden bir hafta geçmeden telefonum çalıyor. Onun sesini duyunca heyecanlanıyorum. Kendime bile itiraf edememiş olsamda tekrar görüşebilmemiz adına şüphelerim vardı. Telefondaki sesi kendisinin de bu görüşmeyi istediğini hissettiriyor bana. Mutlu oluyorum.
Buluşma yeri olarak bu kez o bir yer belirliyor. Daha önce hiç gitmediğim bir yer ama duyumlarımdan rahatça sohbet edebileceğimiz bir yer olduğunu biliyorum.
“Bu kez de sen benim konuğum ol” deyişi çok hoşuma gidiyor.
Sözleştiğimiz saatten daha önce oradayım. Etrafı izliyor, onunla konuşacaklarımı kafamda toparlamaya çalışıyorum.
Biraz sonra fakat sözleştiğimiz saatten önce geliyor o da. Erken davranmış olmakla iyi bir şey yaptığımı anlıyor mutlu oluyorum.
Aynı aydınlık yüz ve ışıldayan yüzle karşılaşıyorum. Dostça el sıkışıyoruz.
– Çok beklettim mi? Erken gelmeye gayret etmiştim oysa. Fakat görüyorum ki sen daha da erkencisin.
– Yok ben de az önce geldim efendim.
– Randevulara sadık olmak çok önemlidir genç dostum. Çünkü ağızdan çıkan her kelime karşındakine verilmiş söz gibidir. Buna eğer dikkat ederse insan hayatının her alanında faydasını görür.
Bu söyledikleri erken gelmiş olmamdan memnun olduğunu anlatıyor bana. Seviniyorum.
– Bir sipariş vermemişsin gördüğüm kadarıyla… Bak itiraz istemem, baştan anlaşalım,konuşmuştuk, bu sefer sen benim konuğumsun…
Çay içmek istediğimi söylüyorum. O da kendisine çay söylüyor.
Çaylarımızı beklerken sevecen bir yüz ifadesiyle,
– Söyle bakalım genç dostum bir önceki görüşmemizde değinmiş olduğum kavramlar üzerinde neler düşündün, ne gibi araştırmalar yaptın? diye soruyor.
Derin bir nefes alıp konuşmaya başlıyorum.
Bu nefes alışım biraz da söyleyeceklerimin onun üzerinde yapacağı etkiyi merak edişimden kaynaklanıyor. Zira bu gün durmaya hiç niyetim yok. Düşüncelerimi özgürce ve açıkça söyleyemeyeceksem, bu hem kendime hem de karşımdakine saygısızlık olacak. Şu bilgelik konusunu düşünürken bunu da çok düşündüm. Çok istediğim bir şeye ulaşabilmek için bazı şeyleri görmezden gelip, bazılarını atlamanın başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Hem buna iki yüzlülük bile denebilir… Yok yok “denebilir” fazla oldu, öyledir.
Ben ne istiyorum? Masonluğa girmek. Masonluk ne istiyor? İyi, doğru ve güzel insanları arasında görmek. Peki susarak nasıl iyi insan olunur? Ya çok sonra bu ertelemiş olduğum düşünceler aklımda iyice yerleşir ve bunları kanıksarsam? O zaman her şey daha sarpa sarmaz mı? İnsan bir yalanı ömrü boyunca nasıl taşıyabilir? Bunu ne kendime ne Masonluğa ne de ” Kardeşim” diyeceğim insanlara yapma hakkım yok. Ama en çok da kendime, ilk önce de kendime yapmaya hakkım yok.
Düşünülerimin bu gün netleşmesini umarak buraya geldim. Ya O’nun tarafından çürütülür ve yerine daha mantıklı düşünceler konulur ya da kafamda bir sürü soruyla ayrılırım bu masadan… Eh! Bu da yalanlarla ayrılmış olmaktan daha iyidir.
Geçen görüşmemizde değinmiş olduğu kavramlar üzerinde düşüncelerimi anlatıyorum uzun uzun. Özellikle ” bilgelik” konusunda söylediklerim hoşuna gidiyor.
Bu arada çaylarımız geliyor. Bir yandan çaylarımızı içerken kaşığıyla ders anlatan bir öğretmenin kullandığı bir cetvel gibi hareketler yaparak.
– İşte bu çok önemlidir genç dostum diyor. Bu nu kavramış olmana çok sevindim. Kutlarım. Eğer erdemlerle bütünleşmemişse tek başına bilgi ve akılda bir işe yaramaz… Eksik kalır. Olayları, olguları, kavramları incelerken kişinin doğruyu bulabilmesi için en çokta buna ihtiyacı vardır. Bilim herşeyi bulabilir, akıl herşeyi idrak edebilir. Fakat bilgelik bunu yorumlar ve anlamlandırır. Dahası bütün bunları insanlık adına ve onun yararına olmak üzere hayatın içine katar. İşte o zaman bilimin ve aklın üretimleri vücut bulmuş olur.
Bu bu söyledikleriyle doğru yolda olduğumu, böyle bir düşünce yapısına sahip birinin karşısında hata yapmaktan korkulmaması gerektiğini hissediyor, rahatlıyorum. Bu rahatlama bana cesaret veriyor.
– Size bir şey sorabilir miyim efendim?
– Tabii ki… Çekinme. Buyur sor.
– Masonluk gerçekten bütün her şeyi bu şekilde ele alır, böyle mi inceler? Yani önemsediği bu kavramları kendi içinde hayata tam olarak geçirebilmiş midir?
– Bunu hangi açıdan soruyorsun?
– Şu açıdan efendim. Bilimi, aklı ve bunun erdemlerle güçlenmiş birleşimi olan bilgeliği bu kadar önemseyen bir kurumun bunu tam olarak en azından üyelerine yaşatacak bir ortamı tesis etmiş olması gerekmez mi?
– Evet öyle. Gereklidir. Masonluk bu dediğini gerçekleştirmek için çalışır. Fakat sana açık olacağım genç dostum. Sen de biliyorsun insanın olduğu yerde sorun ve uyuşmazlık olur. Hatta bir düşünür şöyle demiştir: ” Biz insanların en büyük sorunumuz bu dünyaya insan olarak gelmiş olmaktır.”
Bu samimi yaklaşımı cesaretimi daha da güçlendiriyor.
– Peki Bütün bu kavramları bu kadar önemseyen Masonluk neden insanlar arasında ayrımcılık yapar?
Yüzü biraz asılır gibi oluyor ama, öyle korkulacak düzeyde bir asılma değil bu.
– Şu kadınların Mason olamayacağı konusu değil mi?
– Hayır efendim, sadece o değil, ateistlerin Mason olamayacağı, siyahların Mason olamayacağı, Hristiyanlar dışındakileri kabul etmeyen Masonik kuruluşlar… Dünyanın değişik ülkelerinde uygulanan bir birinden değişik bir sürü kural ve uygulama…
Bir şey demiyor. Bir kez de bundan cesretlenerek konuşmayı sürdürüyorum.
– Daha, yıllardan beri hiç değişmediğine değişemeyeceğine inanılan kurallar. Sürekli gelişmeyi ve ilerlemeyi savunan bir öğreti nasıl olur da değişmeyi kabul edemez? Değişmeden gelişme nasıl olur?
Ondan bir yanıt yok. Kaşığı bırakmış yüzüme bakıyor. Ben devam ediyorum.
– Bana daha da ironik gelen yanı ne biliyor musunuz? Bunun böyle oluşu, bana biraz da Masonluğun kendi ilkelerine bir ihanet gibi geliyor. Bilmiyorum, belki de bütün bunları cahilliğimden söylüyorumdur. Belki de dışarıdan yürütülen düz bir mantık beni böyle düşünmeye sevk ediyordur. Fakat bütün bunlar samimi bir merak ve bir iyi niyetin ürünüdür.
– Şimdi size şunu sormak isterim? Masonluk gerçekte ne ister?
 Butün bunları ardı ardına sıralamış olmam önce onu şaşırtıyor. Fakat hiç sözümü kesmeden dinliyor beni. Yüzünden duygularını tam olarak ele verecek bir ifade de yakalayamıyorum.
Önce bir iç geçiriyor. Sonra belli belirsiz bir tebessümle,
– Bu akşam hava güzel. Çıkıp biraz yürüyelim mi? diyor.
– Tabi ki olur efendim diyorum.
Bulunduğumuz kafe sahilde bulunduğu için bu yürüyüş için çok uygun bir yer. Bu fikir benim de hoşuma gidiyor.
Bütün ısrarlarıma rağmen hesabı o ödemek istiyor.
– Yoo, bu akşam sen benim konuğumsun.
Çaresiz diretmeyi kesiyorum.
Birlikte kafeden çıkıyoruz.
İçimde belli belirsiz tatlı bir endişe hissediyorum


  • 0

Ama Ben Sanıyordum ki… 5

Category : Kişisel Bloglar

Konuğumu uğurladıktan sonra kendime bir kadeh daha doldurup koltuğuma kuruluyorum. Bu akşam konuştuklarımızı düşünüyorum.
Her ne kadar beni şaşırtan şeyler yaşamış olsam da, geneli düşünüldüğünde çok yararlı bir sohbet olduğu kanısına varıyorum. 
 Konuğumla ters düştüğümüz hatta onu kızdırdığımı sandığım durumlar geliyor aklıma. Bir an yine içim daralıyor. Fakat çok kısa sürüyor bu. Ben konuğumu kıracak hiçbir söz söylemedim veya saygısız bir tutum takınmadım ki. Bildiklerimi art niyetsiz olarak özgürce dile getirmek de benim özgürlüğüm değil mi?
Yanlış biliyorsam, yanlışımı düzeltmek ona düşmez mi? Mason olan o.
 Bütün bunların yanında üstünde düşünmemi ve araştırmamı istediği şu kavramlar… Bir şeyi işaret ediyor olmalı. Ya da en azından ben öyle sanıyorum. Bilimsellik, akıl ve bilgelik…
 Bu kavramlar bir bütün olarak ele alındığında konuğumla zaman zaman ters düştüğümüz anlarla ilgili içime bir rahatlama geliyor. Öyle ya ben de bu aşamaya gelene kadar kendimce bu kavramları kullandığıma inanıyorum. Araştırırken bilimsel yöntem ve yayınlardan yararlanmaya çalıştım. Elimden geldiğince sadece masonlarca yazılmış olan değil, bunun karşısında yer alan görüşleri savunan kişilerin de yapıtlarını okumaya çalıştım.
 Tüm öğrendiklerimi kendimce akıl süzgecimden geçirip değerlendirmeye çalıştım. Belki zaman zaman daha önce öğrenmiş olduklarımın etkisinde kaldığım ve bu sebeple tarafsız bir tutum sergileyemediğim olmuştur. Fakat bunun için de kendimi suçlamıyorum.
Biliyorum ki ben elimden geldiğince içimde ön yargılardan arınmış bir zihinle olaylara eğilmeye çalıştım. İçimde hep iyi bir niyet taşıdığım konusunda da kendime güveniyorum.
 Ancak şu bilgelik konusu… Belki de asıl kilit buradadır. Araştırmak, bulmak, bilmek… Hepsi tamam da… Eğer bütün bu bilinenler bir de erdemlerle birleşmemişse bilgelik nasıl oluşabilir?
Dünyada bir sürü bilim adamı bir dolu deha var. Yaşayan bilge kişilerin sayısı kaç tanedir acaba? İsteyen herkes bilgiye ulaşabilir. Peki kaçı bu bildiklerini erdemlerle yoğurarak bilge olabilir, bilgi ve erdemlerini insanlığa sunabilir?… İnsanlığa sunmak!… Kendi içimde kendimle yaptığım bu sohbetin beni götürdüğü yerleri hayretle karşılıyorum. Öyle ya; bir bilim adamı bir bilgiye ulaşmış bir şeyi keşfetmiş olabilir. Fakat bilgeliğe sahip değilse bu bilgiyi sadece kendine saklayabilir; sadece kendi çıkarları için kullanabilir. Oysa bilgelik öyle midir? Olmamalıdır. Bilge, bildiklerini insanlık adına ve insanlık için de kullanıyor olmalıdır.
 Bütün bunları düşünüyor olmak çok hoşuma gidiyor. İçim de bir şeylerin filizlendiğini duyumsuyorum.
Görünen o ki, her şey dönüp dolaşıp kişinin içinde, kendiliğinde oluşuyor. Eğer içinizde büyük bir sevgi taşımıyorsanız, bilgeliğe nasıl ulaşabilirsiniz ki? Bilgelik olgusunu yaşayamadıktan sonra, onca şeyi biliyor olmak neye yarar? Sevmek… Evet kendinden başlayarak dalga dalga etrafa yayılan ve giderek genişleyen bir helezon halinde sevgiyi yaşamak ve özümsemek.
 İşin bu tarafını kavrayınca kişinin önündeki bütün engellerin kalkacağını düşünüyorum. Ancak bu bahsettiğim, hayata geçememiş, sözde kalan bir sevgi değil. Nasıl desem?… Yaşıyor olmayı, bu dünyaya gelmiş olmayı sadece var olmuş olmayı bile sevmek gibi bir şey…
 Böyle düşünürken aklıma Yunanlı şair Konstantin Kavavis’in şu dizeleri geliyor:

” Başımıza gelen bütün bu şeyler,
Dünyada olmamaktan daha iyi,
Hem bizim için hasret falan da neymiş ki
Sen orada yıldızlara bakar dalarsın
Ben burada sigaramı yakar dalarım
İşte olur biter”
 Belki yılların çürütemediği dünya durdukça düşünceleriyle var olacak nice bilge, düşünür, sanatçı, bilim insanının ortak noktası budur.
Sevmeyi bilmek ve becerebilimek… Bilgelik için olmazsa olmaz gibi görünüyor.
 Peki içinde sevgiyi barındırması zorunlu olan bilgelik gerçek hayatta nasıl vücut bulur?
Her şeyi kucaklamak kimseye sırt dönmemek… Bilgelik bunu mu gerektirir?… Belki.
Fakat kaçınılmaz olarak onun da karşısında olması gereken kavram ve olgular yok mudur? Mesela bilgelik dogmalara nasıl karşı olmaz?
Ya bir yere veya bir düşünceye çakılıp kalarak hiçbir şeyin değişemeyeceğini savunan bir bilge olabilir mi?
 Bilgelik büyük uğraşlardan sonra ulaşılabilecek bir mertebe midir?
 Bilgeliğin gerçek görevi asıl o zaman başlamaz mı?
 Cesaretten yoksun bir bilgelik düşünülebilir mi? Ya da kendi doğrularından başka bir doğruyu bırakın kabul etmeyi varlığını bile yadsıyan bir bilgelik.
 Bütün bu düşündüklerim, zihnimde kıvılcımların çakmasına sebep olsa da, bedenim buna daha çok dayanamıyor. Göz kapaklarımın ağırlaştığı hissediyorum.
Etrafı şöyle üstünkörü toparlayıp yatak odamın yolunu tutuyorum.

 

 

 


Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ