Biraz da Sanat: Yaratıcılık

  • 0

Biraz da Sanat: Yaratıcılık

—————-

Okuldayken “Endüstri ve Tasarım” dersimizin ödev konusu yeni bir kamera tasarımıydı. Ben ve Musa haricindeki tüm arkadaşlarımız var olan kamera çeşitlerinin ya düğmesini ya mercek görüntüsünü değiştirerek, kendi projeleriymiş gibi hocamıza sundular.

Hocamız ise bu projeleri çok beğendi, bol bol not vererek ödüllendirdi.

O zamanlar, cep telefonlarının henüz icat edilmediği veya ülkemize gelmediği yıllardı. Ben de televizyon ile kumandanın anlaşma şeklinden yola çıkarak  dağcılar için bir kamera sistemi yaptım.

Kameranın görüntüsü muhteşem! Yani çok şık! Bildiğiniz dağcı gözlüklerinin cam kısmında hareket edebilen mercekler tasarladım. Kayıt cihazını kemere sabitledim. En önemli kısmı ise şu: Kumandayı, elinize oturan bir mekanizma ile yapıyorsunuz. Ancak ince ayrıntı, düğmelerin içeri basık şekilde olmasında saklı. Yani ipe tutunan dağcının elleri, istemediği bir komutu kamerasına vermiyor. Ne zaman muhteşem bir görüntü almak için kendini sabitliyor, işte o zaman ilgili komutları vermek için kumandasını tuşluyor.

Bu çok şık ve ileri seviyedeki kamera sistemimi o kadar beğendim ki bugün bile içimde sevgisi mevcut.

Fakat aynı sevgi ve beğeniyi hocamızdan göremedi. Açıklama ise şu: İşçilik iyi fakat proje sönük. Bu proje uygulanamaz. O kumanda o kayıt cihazıyla nasıl konuşacak? O mercekler o kadar işlevi (zoom in – out) nasıl yapacak?

Cevabım şu oldu: Onu mühendisler çözecek, ben değil…

Aradan yedi yıl geçti. Hürriyet gazetesinde tam sayfa bir haber yayımlandı. Okuyunca içime hançerler saplandı dersem yalan olmaz. Çünkü adamın biri bir kamera yapmıştı. Proje, benimkinin aynısı. Ancak görüntü,  kırılmış dökülmüş bir robotu andırıyor. Bir de hedef kitle dağcılar değil, askeriye.

Askeriye bu kamerayı seve seve kabul etmiş ve kullanıma almış. Evet, Türk Ordusundan bahsediyorum!

Bugün askeriyede kullanılan bu proje için hocam bana 30 puan vermişti. O da kronik işçilik notumuz. Yani ne tasarım var, ne proje var… Sadece işçiliğin şık olduğunu o da kabul etmiş ve işçiliğime tam not vermiş.

Mezun olduğum yıllarda Kadıköy’e gittim, bir işim vardı. Oradan da Taksim’e geçtim. Taksim’den de Bakırköy’e. Her üç mekânda da o gün dikkatimi dijital ekranlar çekti. O zamanlar dijital ekranlar, renkli lambalarla yapılıyordu.

Hemen bir proje ürettim, gidip noterden proje onayını aldım.

Dijital reklam panoları yapmak için kolları sıvadım. Proje hazır, yazılım yok. Yazılım için fellik fellik dolandım. O arada çaktırmadan LCD televizyonu bile icat etmişim. Çünkü projede şöyle diyordum: “Belediyelerin ve kapalı alanda satış yapan alışveriş merkezlerinin kendilerini daha iyi ifade edebilmeleri açısından, tek merkezden yönetilecek reklam platformu için kullanılacak ekranlar özel üretilmelidir. Televizyon üreten firmalarla görüşülüp büyük ebatlara sahip, ince ekranlı televizyon yapmaları istenmelidir.”

Ancak bir yazılımcı olan ve yardım istediğim abim, bana şöyle dedi: “Tabi ya! Bir tek senin kafan çalışıyor! Yapılabilir bir şey olsaydı zaten şimdiye kadar çoktan yaparlardı! Yok! Niye? Çünkü şu an bunu yapacak bir sistem yok!”

“Yapalım işte, proje burada, ne yapacağımız yazıyor!” diyorum ama kendim dinliyorum sadece…

Kendi kendime düşünmeye devam ediyorum, dijital fotoğraf makinelerinin blouetooth aygıtı olmalı, çekilen fotoğraf başka aygıtlara anında gönderilebilmeli…

Kamera cihazlarının internete girebilme özelliği olmalı…

Telefon SIM kartlarının bilgisayarda da tak – çıkar da halinde bile çalışabiliyor olması gerekir…

Böyle uzuyor da uzuyor düşüncelerim… Günü geliyor hepsi bir bir uygulanmaya başlanıyor ve ben kendimi yiyorum.

Yaratıcılık esasına dayalı fikirlerin adam gibi ele alınacağı bir ülkem olmadığı için kendimi yiyip bitiriyorum.

Görüşmek dileğiyle,


Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ