Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: KRAL ARTHUR EFSANESİ – İkinci Bölüm  (Okunma sayısı 10089 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 14, 2010, 08:57:00 öö
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7217
  • Cinsiyet: Bay



Kral Arthur’un şövalyeleri, devlet konularını görüşmek üzere “Camelot” adlı kalede bur yuvarlak masının çevresinde toplanırdı. Anlatımlara göre, bu toplantıların çok önemli iki kuralı vardı:

1.   Her ne kadar toplantıya on iki şövalye katılıyorsa da, her birinin yanında bir boş sandalye bulunurdu. Bu boş sandalyelere hiç kimse oturamazdı; bunlar, İsa’nın havarilerinin sandalyeleriydi.

2.   Kutsal Kâse, bir örtüye sarılı olmak üzere yuvarlak masanın ortasına yerleştirilirdi. Herkes onun ne olduğunu bilir ama hiç kimse, hatta Kral Arthur bile onu açamazdı.

Anlaşılan böylece Arthur, Balıkçı Kral kavramıyla özdeşleştirilmiş oluyor ama her nedense efsanelerde bunun üzerinde pek durulmamış. Şöyle deniyor:

“Arthur’un yaşamının çoğu, Britonların düşmanlarıyla savaşarak geçti. Tam on iki savaşa girişti ve hepsinden de zaferle çıktı. Sadece kendi ülkesini savunmakla kalmayıp, Kıta Avrupa’sında İskandinavya’ya kadar uzanan bazı bölgeleri de kontrolü altına aldı.”

Bu anlatımlara bakılırsa, Kral Arthur bu kez İsraillilerin Kralı Davut ile özdeşleştiriliyor.

“Arthur’un ölümünden sonra, Britonlar yeterince korunamadı. Artık ne Kutsal Kâse vardı ne de Excalibur. Ülkenin egemenliği, doğuda Angılların, güneyde Saksonların eline geçti. Keltler batıya çekildi ama yetmedi. Romalılar zamanında kuzeydeki Piktlerin güneye doğru sarkmasını engellemek amacıyla yapılmış olan Hadrian Duvarı’nı aşıp günümüzdeki İskoçya’ya yerleştiler.”

Böylece, İskoçların niçin ve nasıl Kelt kökenli olduğu da ortaya çıkmış oluyor. Hatta şu da anlaşılıyor: İskoçlar, aslında günümüzdeki İskoçya’nın özgün halkı değil. Oraya sonradan, 7. yüzyılda yerleşmişler.

Arthur öldükten sonraki durum ile ilgili olmak üzere sorulması gereken önemli bir soru var: «Excalibur ne olmuş? Kimin eline geçmiş.?»

Efsanelerde bu sorunun yanıtı da verilmiş:

“Arthur, Avrupa’ya bir sefere çıktığında, ülkedeki işleri karısı Guinevere ile kız kardeşlerinden birinin oğlu olan Mordred’e teslim etmişti. Mordred ise onun yokluğundan yararlanıp kral olmaya kalkıştı. Bunun üzerine Arthur’un krallığını yitirmemek için Britanya’ya dönüp bu kez onunla savaşması gerekti.

Bu savaşta Arthur Mordred’in hakkından geldi ama çok ağır yara almıştı. Ölmek üzereydi. Sonunun ne olacağını belirlemek için Avalon Gölüne gitti. Zaten karısı Guinevere de korkarak kendini oradaki manastıra kapatmıştı.

Arthur son nefesini verirken, sadık dostu Bedivere’den Excalibur’u götürüp Gölün Hanımı’na teslim etmesini istedi. O da denileni yaptı.

Böylece Excalibur, geldiği yere döndü.”


Kral Arthur hakkındaki efsanesel anlatımlar arasında daha erken tarihli olanlar, “olağanüstü güçleri olan bir kahraman” olarak doğrudan onun üzerine odaklanmıştır. Sonraları ise, Arthur biraz geri planda bırakılıp, “Yuvarlak Masa Şövalyeleri” öne çıkarılmıştır.

Bunun nedeni bellidir: Bir Avrupa ülkesinde önceleri kral tek egemen güç iken, artık feodalite giderek yerleşmekte, ülkelerde egemenlik krallardan çok derebeyi ve şövalyelerin eline geçmektedir. Dolayısıyla, “yuvarlak masa” da sonraki öykülerde daha çok önemsenen bir öğe olmaya dönüşmüştür.

Nitekim 9. yüzyılda Kutsal Roma İmparatoru Şarlman’ın, devlet işlerini yürütmek üzere on iki kişiden oluşan bir “yuvarlak masa konseyi” kurmuş olduğu görülür. Onun bu uygulamasının, Kral Arthur’dan kopyalama olduğunu ileri sürenler vardır.

Aslında o yuvarlak masa Arthur’un değildi. Karısı Guinevere tarafından evlenirken getirilmiş bir çeyizdi.

Kral Arthur’un karısı Guineve de bu efsanelerin kapsamında başlı başına bir diğer karakterdir. Onun hakkında anlatılanlardan bir özet yapalım.

“Guinevere  bir sevgili erinmişti. Hem sevgilisi, her gün, her an Arthur’un burnunun dibindeydi. Onun bir numaralı şövalyesi Lancelot.

Arthur, karısının Lancelot ile seviştiğini biliyor ama umursamıyordu. Zaten çocuğu da olmamıştı. Arthur da üç metres edinmişti. Bunların her biri, -asıl adı ne olursa olsun- karısı gibi Guinevere olarak anılırdı.”


Ayrı ayrı öykülerde, Arthur’un metreslerinden edinmiş olduğu çocuklarının adları farklı biçimlerde geçer. Hangisinin hangi metresten doğma olduğu belli değildir. Belli olmaması gerekir. Bunların yanı sıra, Kral Arthur’un üvey kız kardeşi Morgawse ile de yattığı, tarihte yeğeni olarak gösterilen Mordred’in aslında öz oğlu olduğu da belirtilir.

Ancak bilelim ki Kral Arthur hakkında anlatılanların hepsi kahramanlık öykülerinden ya da evli çiftlerin birbirlerini aldatma olaylarından oluşmakla kalmaz. Bu öykülerden birçoğunun trajik yönleri de vardır. Bunlardan biri de, Arthur’un kendi oğlunu öldürmesidir.

Arthur’un Kalesi ve Mezarı

Kral Arthur’un Camelot adlı kalesinin nerede olduğu, yüzyıllardan beri tam olarak bilinmiyordu. Üstelik o dönemden kalma birçok yıkıntı oluşuna karşın bu kalenin kalıntılarının bulunamayışı, Kral Arthur’un tarihte somut bir kişi olarak gerçekten var olup olmadığı konusundaki kuşkuları artırıyordu.

Bu durum yakın geçmişimize dek böyle geldi.

İngiltere’nin güneybatısındaki Glastonbury’nin 20 km kadar yakınında, South Cadbury olarak anılan çevrede 1966-1970 yılları arasında yapılan arkeolojik araştırmalarda ilginç bir olgu keşfedildi. İri bir höyük gibi duran doğal görünümlü bir tepenin altında gömülü kalmış bir kale.

İşin ilginç yanı, bu keşif hiç de arkeologların kayıp bir kent ya da kaleyi ararken uyguladığı bir yöntemin sonucu değildi. O çevrede yaşayan köylülerin yüzyıllardan beri süregelen ve “batıl” olarak nitelendirilebilecek bir inancından hareket edilerek gerçekleşti.

Köylülerin inancına göre, Kral Arthur ölmemişti ve düzenli olarak her yedi yılda bir şövalyeleriyle birlikte oraya gelmekteydi. Aralarında toplanıp, ülkenin geleceğine ilişkin önemli kararlar alıyorlardı.

Bu inanç, Arthur hakkında anlatılan efsanelerden kaynaklanıyordu.

Bu bağlamda şöyle bir deyiş geçer:

“O, bir zamanlar kraldı ve hep kral olarak kalacak.”

Bu deyiş de bir bakıma Kral Arthur’un Balıkçı Kral ile özdeşleştirilmesi olgusunu bir kez daha vurgular. Çünkü aynı söz, bir başka anlamda geçerli olmakla birlikte İsa için de kullanılmıştır. Kullanılmaktadır da...

Ancak bu kalenin gün yüzüne çıkartılmış olması, Arthur adlı bir kralın tarihte gerçekten de yaşamış ve anlatılanları yapmış olduğunu göstermeye yetmez. Kazılarda bunu kanıtı olabilecek bir bulgu elde edilememiştir.

Hıristiyanlığın ilk yıllarında kiliseler hep yeraltında kurulmaktaydı.

Zavallı Hıristiyanlar ne yapabilirlerdi ki!... Roma imparatorları halktan hiç kimseye din ve inanç özgürlüğü tanımıyordu.

Dolayısıyla bir zamanlar Arimatealı Yusuf’un Glastonbury dolaylarında inşa etmiş olduğu kilise, dünyadaki ilk yer üstü kilisesi olarak nitelendi. Bunu sonra başkaları da izledi; özellikle Batı Anadolu’daki eski kiliseler.

Glastonbury’de çok sonraları bir manastır kuruldu. Buradaki keşişler, 1191 yılında Kral Arthur’un mezarını buldu. Dendiğine göre, bu mezarda Arthur’un yanı sıra bir de kadın iskeleti vardı. Bunun ise “olsa olsa” denilerek karısı Guinevere olduğu benimsendi. Elbette hangi Guinevere olduğu belli değil.

Keşişlerin bulgusu gelişigüzel bir olay değildi. Rastlantısal olarak ulaşılmış bir keşif de değildi.

Bundan iki yıl önce, İngiltere Kralı 2. Henry, o manastırdaki keşişlerden bu mezarın iyice aranarak mutlaka bulunmasını istemişti. Fakat kralın isteği daha keşişlere ulaşamadan önce kral ölmüştü. Keşişler de kralın buyruğu uyarınca çalışmaya başlamıştı. Verilen görevi başarıyla yerine getirdiler.

Ardından İngiltere kralı olan 1. Richard (Aslan Yürekli Rişar), güvendiği bir piskoposu sırf bu amaçla oradaki keşişlerin başına gönderdi.

Neden?... Bu iş o kadar önemli miydi?

Evet!... Hem de çok önemliydi... En azından Richard için.

Kral Arthur’un mezarında “pek değerli bir şey” bulmayı umuyordu. Buna ilişkin babasının yakalamış olduğunu öğrendiği bir ipucunu izliyordu.

Mezar bulunup açıldığında, içinden orada olduğu beklenen “şey” çıkmadı.

Oysa orada olmalıydı... Bir yanlışlık mı yapılmıştı?... Yoksa buldukları Kral Arthur’un mezarı değil miydi?... Doğru mezar başka bir yerde miydi?

Diyelim ki öyle... Nerede olabilirdi?

Richard, kısa bir süre önce yine Müslümanların eline geçmiş olan Kudüs’e gitmeye, bunun için de Fransa Kralı 2. Philippe ile iş birliği ederek papaya bir haçlı seferi düzenlettirmeye karar verdi.

Amacı Godfrey de Bouillon’un neredeyse yüz yıl önceki misyonunu bir kez daha yürütmek miydi?... Glastonbury’de bulamamış olduğu o “şey”i bu kez Kudüs’te, Siyon Tepesi’nde mi arayacaktı?

Sanki oralarda o tarihe kadar hiç araştırma yapılmamış gibi...

Yoksa şöyle mi düşünüyordu: «Benden önce birçok kişi çok aradı ama bulamadı. Demek yetenekleri buna yetmedi. Bulmuş olsalardı, ben bilirdim. Böyle bir bilgi olmadığına göre demek ki bulamadılar. Ben de denemeliyim.»

Burada açıkça belli olan şu: Bize hep haçlı seferlerinin din amaçlı yapıldığı söylenmiştir; tarihçiler hep öyle yazmıştır ama gerek Birinci Haçlı Seferi’nin gerekse İngiltere Kralı Richard’ın Fransa Kralı 2. Philippe ile birlikte çıktığı Üçüncü Haçlı Seferi’nin ardında birtakım başka amaçlar yatıyordu.

Kral Arthur’un mezarı, Glastonbury’deki keşişler tarafından gerçekten de bulundu mu, yoksa bulunan bambaşka birinin mezarı mıydı, bilinmiyor.

Ancak, garip olaylar de birbirini izlemeyi sürdürüyor.

O mezar daha sonra ortalıktan yok oldu.

Acaba onu oradan alıp bir başka yere mi taşıdılar.

Kim bilir, belki ama günümüze kadar bir daha bulunamadı.

Bu yüzden, o tarihlerde gerçekten bulunmuş olup olmadığı da kuşkulu.

Dolayısıyla kimileri, aranılan “şey”in İngiltere’nin güneybatı yakasında bir yerde olduğu umudunu hâlâ koruyor.



Kral Arthur Efsanesi’ne ilişkin anlatacaklarım bu kadar. Ayrıntılarıyla anlatmaya girişseydim, bu belki de bir kitap boyuna ulaşırdı. Kimilerinin yapmamış olduğu bir iş değil. Ben ise burada şöyle bir özet vermekle yetindim. Hem bu efsaneyi sadece duymuş ama pek bilmeyip de öğrenmek isteyenleri bilgilendirmek hem bu konuda bilgisi olup da bazı ayrıntılara değinerek konuyu zenginleştirmek isteyenler için…

ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Kasım 28, 2011, 06:15:32 ös
Yanıtla #1
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 187
  • Cinsiyet: Bay

Yazılalı uzun zaman olmuş olsada yeni gördüm ve okudum, gayet bilgilendirici bir yazı ve haçlı seferleri ile ilgili konu ise araştırmaya sevk edici.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
1 Yanıt
7924 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 26, 2007, 08:53:04 öö
Gönderen: Fraternis
0 Yanıt
3001 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 10, 2007, 04:17:43 öö
Gönderen: Ittihatci
0 Yanıt
3073 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 04, 2007, 09:35:00 ös
Gönderen: shemuel
3 Yanıt
18187 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2010, 08:30:20 öö
Gönderen: ADAM
4 Yanıt
13972 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 17, 2010, 12:09:28 ös
Gönderen: Isis
9 Yanıt
18005 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 03, 2011, 02:23:13 ös
Gönderen: fırkateyn
2 Yanıt
6751 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 05, 2013, 08:34:44 öö
Gönderen: ADAM
12 Yanıt
9589 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 13, 2010, 02:35:23 ös
Gönderen: Cornelius
İNDRA EFSANESİ

Başlatan R.e.S Mitoloji

0 Yanıt
5676 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 02, 2010, 08:13:26 ös
Gönderen: R.e.S
0 Yanıt
2108 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 28, 2015, 02:19:32 ös
Gönderen: MEDUSA