Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: YAHUDİ OLMAK YA DA OLMAMAK  (Okunma sayısı 25450 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mart 16, 2010, 04:01:12 ös
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7217
  • Cinsiyet: Bay


Bir Yahudinin bir başka din ya da ırktan olan kişilerle arasındaki farkın ortaya konulması kimilerine hiç de önemli gelmeyebilir. Oysa 20. yüzyılın en büyük soykırımını yapan Naziler açısından bu çok önem taşıyordu. Yakın geçmişimizde İsrail’in Filistin ve çevresinde yarattığı baskı ve zulüm de salt ölen insanların toplam sayısına bakılarak göz ardı edilemez.  Eğer objektif bir irdeleme yapılacaksa, konuyu hem Yahudi toplumu ve inançları hem de Antisemitist bakış açısından ele almak gerekir.

Yahudilerin dinsel yasalarına göre, ancak Yahudi bir annenin çocuğu Yahudi olarak tanımlanabilir. Şayet anne Yahudi değil ama baba Yahudi ise, çocuk Yahudi değildir. Annesi Yahudi olmayan bir kişinin Yahudi olabilmesi için tek yol, birtakım dinsel işlemlerin yerine getirilmesidir. Bu kişi kadınsa “mikve” olarak anılan arınma havuzuna girmeli, sünnetsiz bir erkekse hem havuza girmeli hem sünnet olmalıdır. Ancak kimileri bunu da kabul etmez ve geçerli saymaz; bir “takiyye” olarak nitelendirir çünkü onlara göre Yahudi olabilmek ancak Yahudi doğmakla olanaklıdır. Musa’nın beş kitabını geçerli kabul edip de Musevî olunabilir ama işte o kadar.

Doğumundan Yahudi olan kişi ise, yaşamı boyunca Yahudi olarak kalır; dinini inkâr edip değiştirse, bu nedenle toplumundan dışlansa bile aslında bu özgün kimliğinden kurtulamaz. Hatta Yahudilerin dinsel yasa ve törelerini düzenleyen Talmud’a göre, en büyük günahı işlemiş bir Yahudi bile günahkârdır ama Yahudiliğini yitirmez. Çünkü Hz. İbrahim’in Tanrı ile yaptığı anlaşma (Tekvin, 12:1-3) Yahudileri sonsuza dek bağlar.

Babanın değil de annenin Yahudi olmasının esas alınmasının nedenlerinden biri, Tevrat’ın “Tesniye” başlıklı bölümünde yer alan bir bölüme dayandırılır. Diğer bir neden ise, doğum sırasında çocuğun annesinin kim olduğunun kesinlikle bilinebilmesi, babasının bilinmez olabilmesidir. Kuşkusuz, aslında babanın da Yahudi olduğu varsayılmaktadır; babanın Yahudi olmadığı kesinlikle biliniyorsa, annenin Yahudi oluşu çocuğun da Yahudi sayılmasına yetmez. Sadece babanın Yahudi olması durumunda ise, doğan çocuk kesinlikle Yahudi sayılmaz.

Evli bir kadın doğum yaptığında, çocuğun babası kadının kocasıdır. Şayet bir Yahudi erkek «Bu benim çocuğumdur.» derse, onun baba olduğu kabul edilir.

Günümüzde bir kişinin İsrail Devleti vatandaşlığına kabul edilmesi, o kişinin ya Yahudi bir anneden doğmuş olması ya da Yahudi dinine dönmesi koşuluyla gerçekleşmektedir. Din çevreleri bu uygulamaya itiraz etmişse de İsrail Devleti’nin bir “devlet” niteliğiyle bu konudaki tutumunun biraz farklı olduğu izlenmektedir. İsrail’in teokratik nitelikli bir devlet oluşu, bu bağlamda din çevrelerinin dediklerini kabul ettirmelerini henüz sağlayamamıştır. (İşin bu yönü gerek iç gerekse uluslar arası politikayla bağlantılı bir konu. Üstelik Yahudilerin dünya yüzündeki nüfusunun büyük çoğunluğu zaten İsrail vatandaşı değil ve olmaya da hiç niyetli değil.)

Naziler ve onlar gibi düşünenlere bakılırsa; Yahudiler sadece belli bir ırktır. Hangi dili konuşursa konuşsunlar, din ya da inançları her ne ya da her nasıl olursa olsun, Yahudi kalmaya devam ederler. Öyle ki, Hıristiyanlığı kabul etmiş bir Yahudi bile Yahudidir. Bu bağlamda gülünç sayılabilecek hesaplamalar da çıkarılmıştır; ana ya da babadan biri Yahudi ise çocuğun “Yarı Yahudi”, büyükbaba ve büyükanneden biri Yahudi ise torunların “Çeyrek Yahudi” sayılması gibi… Ancak 1933-1945 yıllara arasında bu bakımdan Naziler, tam, yarım ya da çeyrek ayırımı yapmamıştır.

Yahudilerin din değiştirmesi konusu üzerinde ayrıca durmak gerekir. Tarihte Avrupa’da Yahudilerin baskı altında dinlerini değiştirmeye zorlandıkları çok görülmüştür. Bunu tarihçesi, Hıristiyanlığın doğuşundan çok önceye M.Ö. 3. yüzyıla kadar uzanır. Hıristiyanlığın ortaya çıkıp güç kazanmasıyla birlikte, bu dinden dönme olaylarının giderek çoğaldığı görülür. Zaten Hıristiyanlık da bir bakıma Yahudi dinine karşı bir tepki, âdeta bir protestanlık akımının sonucu sayılabilir.

Orta Çağda baskı altında kalmaları sonucu din değiştirip Hıristiyanlığı seçen dönmeler, genelde Kilise’nin Yahudiliğe saldırılarında pek yararlandığı kişiler olmuştur. İşin pek ilginç bir yanı, din adamları arasındaki tartışmalarda Yahudi din adamlarına karşı teolojik nitelikli suçlamalar yöneltenler, hep bu dönme Yahudiler arasından çıkmış olmasıdır.

Yahudilerin geleneği uyarınca dinini değiştiren bir kişi “ölü” sayılır. Öyle ki, ailesi ve akrabaları onun için dinsel yas tutma ritüellerini uygular. Ancak o din değiştiren kişi öldüğünde yas tutulmaz.

Katolik inancında olduğu gibi, Yahudi inancı ve gelenekleri uyarınca da boşanmak yoktur ama dinden dönen bir erkeğin karısının onu boşamaya hakkı vardır. Bunun tersi ise geçerli değildir.

Tarih boyunca bir de “görünüşte dönmelik” olayına çok rastlanmıştır. Bu ise, dış görünüşte Hıristiyanlığı ya da başka bir dini bağlıymış gibiyken aslında Yahudi kalmış olmak biçimindedir. Böyle kişilere “Kripto Yahudi” (Gizli Yahudi) denmiştir.





Tüm bu anlatımlarımda Yahudiliğin tarihinin, nasıl ortaya çıkmış olduğunun bilindiğini varsaydım. Ancak bu yeterince iyi bilinmeyebilir de. Bu nedenle bir sonraki yazımda bu tarihçeyi şöyle bir gözden geçirmek niyetindeyim.



« Son Düzenleme: Mart 16, 2010, 07:21:05 ös Gönderen: skullG »
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Mart 16, 2010, 08:04:49 ös
Yanıtla #1
  • Ziyaretçi

Elinize,emeğinize sağlık bizleri aydınlattığınız için ADAM kardeşim.


Mayıs 16, 2012, 12:20:02 ös
Yanıtla #2
  • Seyirci
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 75
  • Cinsiyet: Bay

Bir Yahudi ile konuşmak..(İstisnalar dahil değildir..)
Her emir özgürlüğün suratında patlayan bir tokattır!
Michail Bakunin


Mayıs 16, 2012, 01:40:04 ös
Yanıtla #3
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3234
  • Cinsiyet: Bay

sAYIN B12;

Asil bir duruş sergilemişler , NE MUTLU İLKESİ OLAN ULUSLARA ... 8)
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mayıs 16, 2012, 01:44:37 ös
Yanıtla #4
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3234
  • Cinsiyet: Bay

Sayın ADAM;

Elinize sağlık Üstad'ım.Saygılarımı sunarım, Efendim
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mayıs 16, 2012, 03:08:14 ös
Yanıtla #5
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7217
  • Cinsiyet: Bay


İleti özetlerine göz gezdirirken şaşırdım, Sayın NOSAM33 bu başlık ile bağlantılı olmak üzere benim adımı geçiriyor.

Başlığın bütününü açınca daha da şaşırdım. Meğer bu konuyu ben açmışım iki yıl önce.

İşin kötüsü bu açmış olduğum konunun sonuna, bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Yahudiliğin tarihinin de bilinmesi gerektiğini eklemişim. Doğru, öyledir. Fakat o kadarla da kalmayıp bu tarihçeyi şöyle bir gözden geçirmek niyetinde olduğumu belirtmişim.

Acaba o niyet gerçekleşti mi? Yoksa bu konu burada kala mı kaldı?

Kala kaldıysa yapılabilecek bir şey yok. Doğrusu belki o zamanlar bu konuyla ilgilenebilirdim ama şimdilerde oturup dea bir Yahudilerin tarihi özeti yazamam. O tarihlerde bir başka başlık altında yazmışsam yazmışımdır. Bilmiyorum, bakmadım.

Aslında bu sitede öncelikle konumuz Masonluk olduğuna göre, Türkiye'deki antimasonik cephedeki safsataları bir yana bırakırsak, Yahudilerin Tarihi bizi pek de fazla ilgilendirmese gerektir diyecektim, diyemedim çünkü genel kültürümüzü geliştirmek ve insan ile toplumu anlayıp değerlendirmek istiyorsak Milletler Tarihi'ni göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz; bu bağlamda Yahudilerin Tarihi de çok önemli olmasa bile ilginç bir yer tutar.

Bir başka katılımcımızın elinde bu bağlamda hazır, bir yerden kopyalayıp getirebileceği bir özet anlatım varsa, belki ben de hevesssssnir, güç toplar, o özet anlatım üzerinden giderek bazı tarihlerdeki ilginç ayrıntılara değinirim.

Sevgiler. 


   
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Mayıs 16, 2012, 03:33:08 ös
Yanıtla #6
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3234
  • Cinsiyet: Bay

Sayın ADAM;
 Üstadam gönüller bir olsun.


İleti özetlerine göz gezdirirken şaşırdım, Sayın NOSAM33 bu başlık ile bağlantılı olmak üzere benim adımı geçiriyor.

Başlığın bütününü açınca daha da şaşırdım. Meğer bu konuyu ben açmışım iki yıl önce.
 :) :) :) Saygılarımı sunarım,Efendim
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mayıs 16, 2012, 07:06:07 ös
Yanıtla #7
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4031
  • Cinsiyet: Bay

Yahudi olmak yada olmamak hem konu başlığı hemde sn.adamın anlatımı mükemmel ve satırı satırına bu olay aynen öyledir.Peki ozaman yahudiliği bu kadar özel kılan ne sn.adamında belirttiği üzere sırf hz.ibrahimin allah ile yaptığı anlaşmamıdır.Eğer tek verilebilecek cevap bu ise tek bir soru soracağım

Allah böyle bir anlaşma yaparmı ? anlaşma karşılığı verilen vaat ile ilah olunurmu?yani bi,r nevi rüşvet veren bir allah tasvir ediliyor.Allah neden bir anlaşma yapma gereği duysun?

saygılar
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Mayıs 16, 2012, 09:49:30 ös
Yanıtla #8

Saygıdeğer  ADAM ,
daha  önce  şöyle bir yazı yazmıştınız ;

YAHUDİ DİNİNİN (dolayısıyla Yahudilerin) ÖZET TARİHÇESİ

    Alıntı




   
Özet, çünkü bunun üzerinde başlı başına bir kitap yazılabilir. Ben burada bu tarihçenin sadece en önemli olaylarına değineceğim.   
   
   
   
   
Yahudi dininin ortaya çıkması, üç semavi dinde de önem verilen bir peygamberin yaşam öyküsüyle bağlantılıdır. Bu peygamber Yahudilerin Avraam Avinu, Hıristiyanların Abraham, Müslümanların ise İbrahim olarak adlandırdıkları kişidir.

Orta Çağda parşömen üzerine çizilmiş olan haritalarda Kudüs, dünyanın o zamanlar varsayılmış olan bütününün merkezinde gösterilir. Günümüzde olduğu gibi Orta Çağda da Kudüs, üç dinin birden kutsal kenti idi. Her üç dinde de Tanrı ile insanlar arasındaki bağı kuran çok önemli olayların geçtiği bir yer olarak nitelendirilir. Bu olaylardan ilki, Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı günümüzde üzerine altın bir kubbenin oturtulmuş bulunduğu kaya üstünde kurban etmeye hazırlanmasıdır. (İslâm’da farklı olarak bu oğul İzhak değil İsmail’dir) Yahudilerin adlandırdığı biçimi ile Avraam, İbranice “yüce baba” anlamına gelmektedir. Tevrat’ın Tekvin başlıklı ilk kitabına göre; Adem’den Nuh’a kadar 10, Nuh’tan Avraam’a kadar da 10 kuşak geçmiştir.
   
Ben burada İbrahim adını kullanayım daha iyi.
   
Mezopotamya’danın güneyinde ünlü Sümer kentlerinden Ur’dan gelme zengin bir göçebe olan İbrahim, önce babasının sağlığında Fırat Nehri boyunca kuzeye, sonradan Edessa denilen bölgede Harran’a göçmüştür. Daha, sonra da Tanrı’dan aldığı buyruk üzerine Şeria Nehri ile Akdeniz arasındaki, o tarihte Kenanlıların yaşamakta olduğu topraklara gitmiştir. Bunun tarihi yaklaşık M.Ö. 1800 yılına denk düşer.
   
Tevrat’ta belirtildiğine bu topraklar, tek Tanrı’ya inanmasının ödülü olarak İbrahim’e bağışlanmıştır. Onun soyundan çok kişinin buralarda yaşayacağı vaat edilmiştir.
   
Kimi zaman Kudüs ve çevresinin niçin “vaat edilmiş topraklar” (İslâm yazarların deyişiyle “arz-ı mev’ûd”) diye anıldığı sorulur. İşte bundan ötürü. Kimileri vaat delmiş toprakların çok daha sonraları Musa Mısır’dan çıkardığı kavmini oraya götürdüğü, kendilerine orada refah sağlayacağını söylediği için böyle anıldığını sanır ama o toprakların vaat edilmesi çok daha önceki bir tarihin ürünüdür.
   
Böylece Tanrı ile İbrahim arasında bir sözleşme (ahit) yapılmıştır. Bu ahdin mühürlenmesi için de, önce İbrahim, sonra da kavmindeki tüm erkekler sünnet edilecek, sünnet kuşaktan kuşağa sürecek, böylece İbrahim pek çok ulusun (halkın) babası olarak kabul görecektir.
   
Tanrı’nın bu bağlamda verdiği ilk söz şöyledir:

“Ve Abram doksan dokuz yaşındayken Rab Abram’a göründü; ve ona dedi: Ben kaadir Allahım; benim önümde yürü ve kâmil o. Ve ahdimi seninle benim aramda edeceğim, ve seni ziyadesiyle çoğaltacağım. …  birçok milletlerin babası olacaksın, ve artık adın Abram çağrılmayacak, fakat adın İbrahim (Avraam) olacak  …. Ve seni ziyadesiyle semereli kılacağım …. ve senden krallar çıkacaklar. … senle ve senden sona zürriyetinle benim aramda ahdimi nesillerince ebedî ahit olarak sabit kılacağım. … Kenan diyarını sana ve senden sonra zürriyetine ebedî mülk olarak vereceğim ve onların Allahı olacağım.” (Tekvin: 17, 1-8)

Tanrı, bu sözü İbrahim’in oğlu İshak’a da söyler:

“…. Baban İbrahim’e ettiğim yemini pekiştireceğim ve senin zürriyetini göklerin yıldızları gibi çoğaltacağım ve zürriyetine bütün bu memleketleri vereceğim...” (Tekvin 26: 3-4)
   
İbrahim’in karısı Sara’nın çocuğu olmaz. Kocasını Hacer (Agar) adlı Mısırlı cariyesinden çocuk sahibi olmaya ikna eder. Hacer, vakti geldiğinde İsmail adı verilen bir erkek çocuk doğurur.
   
Yıllar sonra, çadırının girişinde oturmakta olan İbrahim’e üç adam görünür. Ona, o sıralarda artık doksanını aşmış olan Sara’nın da bir çocuk doğuracağını söylerler. İbrahim buna gülüp geçer. Ancak bu kehanet doğru çıkar. Sara gebe kalır ve İshak adı verilen bir erkek çocuk da o doğurur. Bundan sonra da İbrahim’in mirasında İshak’a rakip olarak gördüğü İsmail’e cephe alır ve İbrahim’den, onunla annesini başka bir yere göndermesini ister.
   
Bu olayda Tanrı Sara’dan yana çıkar. Tanrı buyruklarına hep uyan İbrahim, yanlarına biraz ekmekle bir tulum su vererek, Hacer ile İsmail’i Beer-şeba çölüne yollar. Tulum boşaldığında Hacer, gözlerinin önünde susuzluktan ölmesine dayanamayacağı için, İsmail’i bir çalı dibine bırakmaya karar verir. Fakat Tanrı onu bir kuyuya yönlendirir ve ona oğlunun Arap çöllerinde büyük bir ulus kuracağını vaat eder. Kutsal Kitaplara göre, Arap ulusu İsmail’in soyundan gelmektedir. Sözü edilen kuyu da Mekke’de “zemzem” adlı kutsal suyun çıktığı kuyudur.
   
Tanrı İbrahim’i son bir sınamadan geçirir ve «Oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak’ı sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde, yakılan kurban olarak bana sun.» der. İbrahim hiç itiraz etmeden buyruğa yerine getirmeye girişir. İshak’ı, Moriah Dağı’ndaki, Tanrı’nın gösterdiği bir kayaya götürür. Bu derme çatma sunağa odun yerleştirir. Onu odun yığının üstüne yatırır. Tam bıçağına davrandığı anda durması emredilir: «Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma; çünkü şimdi bildim ki, sen Allah’tan korkuyorsun ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin ….. Madem ki bu şeyi yaptın ve biricik oğlunu esirgemedin, seni ziyadesiyle mübarek kılacağım, ve senin zürriyetini, göklerin yıldızları gibi, deniz kenarında olan kum gibi ziyadesiyle çoğaltacağım.....” (Tekvin 22: 12-16)
   
Tarihte İbrahim diye biri gerçekten yaşadı mı?... Günümüze gelininceye kadar bu soruya bilimsel bir yaklaşımla, kanıt göstererek yanıt verilememiştir. Tek kaynak, tek kanıt Kutsal Kitaplardır. Yahudilerin kendilerine göre bu tezi kanıtlayan bir soy ağacı bile vardır: Ne kadar güvenilir, bilinmez ama elbette inananların güveni tamdır.
   
İslâm kayıtlarına göre, İbrahim daha küçükken puthaneye girip putları kırmasıyla tanınmıştır. Putları kimin kırdığını soranlara «En büyük put öbürlerini kırdı.» demiş, «Put böyle bir şeyi yapabilir mi?» denilince de, «Bu kadarcık bir işi beceremiyorsa, ona niye tapıyorsunuz?» diye yanıt vermiş.
   
Yine İslâm kayıtlarına göre 99 yaşında iken sünnet olmuş.
   
Tevrat’a göre, 175 yaşında eceliyle ölmüş.
   
İbrahim sadece Yahudilerin peygamberi değildir. Kuran’ı Kerim’in tanıdığı 24 peygamberden biridir ve kendisine 10 sayfalık bir de kitap indirilmiştir. İslâm bilginleri bu kitaba “Suhuf”  (Sayfalar) adını vermiştir.
   
Bir de efsanesi vardır İbrahim’in Babil kulesini inşa ederek Tevrat’a göre Tanrı’nın buyrultusuna karşı çıkmış olan Kral Nemrut (Nimrod) onu ateşe attırarak yakmaya kalkışılmış ama İbrahim yanmamış. Altına atılan odun parçaları etrafa dağılarak bir göle düşmüş, balık şekline dönüşmüş. Günümüzde Urfa’daki ünlü balıklı göl işte böyle oluşmuş.
   
Yahudi kayıtlarına göre, İbrahim’in soyundan gelenler M.Ö. 1300 yılı sıralarında Filistin’de baş gösteren kıtlık nedeniyle Mısır’a göçer. Firavunun, gençliğinde kıskanç kardeşleri tarafından çölde ölüme terk edilmiş olan Yahudi başveziri Yusuf (İshak torunu, Yakub’un oğlu), onları hoş karşılar ve Mısır’a yerleştirir. Ancak Yusuf’un ölümünden ve Mısır tahtına yeni bir firavun geçtikten sonra, Yahudiler köle edilir ve 2. Ramses’in sarayının yapımında çalıştırılır.
   
İsrail’in yüce peygamberlerinden Musa (Moşe Avenu), Yahudileri Mısır’dan çıkarıp çöle götürür. Sina Dağı’nda Tanrı, Musa’ya bir yanan çalı ardından görünüp ona taş levhalara kazınmış olan buyruklarını verir. Yahudiler bu levhaları korumak için Ahit Sandığı (Aron a Kodeş) adı verilen ve dört kişi tarafından taşınabilir süslü bir sandık yapar, çöldeki göçebelikleri boyunca bunu her gittikleri yere götürürler. Sonunda yine Kenan ülkesine vaat edilmiş topraklara dönerler. M.Ö. 1220-1200 yılları arasında Filistin’i ele geçirirler. Bölge halkıyla aralarındaki savaş sırasında Tanrı onlardan yana çıkar ama kesin bir zafer elde edemezler. Filistîler, Amelikler, Moabîler, Aramî, Edom, Ammonoğulları gibi kabilelerle yıllarca savaşırlar.
   
Tanrı’nın, “seçilmiş halkı” ile olan ilişkisi de zorludur. Adı bilinse de dile getirilmez olan Tanrı, on buyruğu izleyen zorlu ayinleri ve ayrıntılı yasaları tavsattıklarında, hele altın buzağı gibi putlara, Astarte ve Baal gibi başka tanrılara tapınmaya kalkıştıklarında gazaba gelir ve başlarına felâketler yağdırır. Buna karşılık Yahudilerden kimisi de Tanrı’ya sırt çevirip, onları yola getirmek için gönderdiği peygamberleri hor tutar. Tanrı’nın “meshedilmiş” kulları olan kralları bile onun sözünü dinlemeyerek günah işler. Örneğin Kral Saul, Tanrı’nın Amaleklileri yok etmesine ilişkin buyruğuna uymaz; Kral Davut ise bir Hittî olan Uriya’nın karısı Bat-Sheba’yı baştan çıkarır ve ordusunun komutanı Yoab’a, «Uriya’yı şiddetli cenkte ön diziye koyun ve onun yanından çekilin ki, vurulsun da ölsün.» der.
   
Ben burada Yahudi dininin tarihçesinden çok Yahudi halkının tarihçesini anlatıyor gibiyim. Bundan ötürü biraz sıkıntı duyuyorum ama yapabileceğim bir şey pek yok. Çünkü bu iki tarihçe iç içe, üst üste; birbirinden ayrılamıyor. Zaten Tevrat da bir tarihçe kitabından başka bir şey sayılmaz.
   
Mısır’da önceleri rahat bir yaşam süren İsrailoğullarının, zamanla huzurları kaçar. Tevrat dışı kaynaklar, özellikle bu huzursuzlukları M.Ö.1580 yılında Mısır’da iktidarı ele alan 19. sülâlenin (Firavunlar hanedanı), kendinden önceki hanedan olan Hiksosların tersine bir ulusallaştırma politikası izlemesine bağlar. O döneme ilişkin belgelerde, Mısır’da büyük tapınaklar inşa eden bu hanedandan 2. Ramses zamanında Mısır ve çevresinde kurulan kentlerin yapımında İbranî kabilelerinin çalıştırıldığı belirtilir. Böylece tarihsel kaynaklar da Tevrat’taki anlatımların bir bölümünü kısman doğrulamaktadır ama hepsini değil. Hiksosların gözdesi olan Yahudiler, yeni hanedanın egemenlik döneminde yaklaşık 300 yıl kadar bir süre zulüm ve sömürü altında yaşar.

Tarihsel kaynaklara göre Orta Doğu’nun Filistin bölgesinde İsrailoğulları adında bir topluluğun görülmesi, M.Ö. 13. yüzyıl sonlarına rastlar. 2. Ramses’in oğlu Mernepta’nın yazıtının düzenlendiği M.Ö. l220 yılı sonrasında, Yahudiler de Filistin civarında ölüm-kalım savaşı vermektedir. Mernapta, Filistin’de elde ettiği bir zafer nedeniyle yönetiminin beşinci yılında diktirdiği anıtta, Aşkelon (Askalân) ve Gezer gibi Filistin kentleriyle birlikte yakıp yıkarak bıraktığı kentlerden söz ederken, İsrail halkına da değinir. Anıttaki bilgiler, o bölgede yapılan arkeolojik bulgularla da uyum göstermektedir.

Zaten bir tarihsel bilginin doğru olduğuna ancak iki ayrı kaynaktan desteklenmesi durumunda güvenebiliyoruz.

Filistin’de İsrailoğulları, Yeşu’dan sonra bir devlet haline gelip sağlam temeller üzerine oturuncaya kadar geçen karmaşa döneminde bazen kavimler, bazen kabile reisleri bazen de kendilerini yenilgiye uğratarak egemenlikleri altına alan hükümdarlar tarafından yönetilir. Yahudi tarihinde belli bir döneme imzalarını atan hükümdarlar hiçbir zaman İsrailoğullarının tümü tarafından onaylanmamıştır. Fakat bu dönemlerin en önemli özelliği, Yahudilerin de dağınık toplumlardansa merkezî bir yönetimin yararının yavaş yavaş anlamaya başlamalarıdır.

Güçlü ordular karşısında hep ezilen ve zaman zaman Filistinler gibi çevredeki ulusların etkisi altına giren İsrailoğulları, Filistinliler’e karşı başarı kazanan peygamber Samuel’in kişiliğinde yetenekli bir yöneticinin neler yapabileceğini anlar ve ondan kendilerine bir kral seçmelerini ister. Bu arada Kenan ülkesi yani vaat edilmiş topraklar Yahudilerin 12 kabilesi arasında paylaştırılmıştır. Sınırlarının nereden nereye uzandığı Tevrat’ta uzun uzadıya betimlenir.

M.Ö. 10. yüzyılın başlarında krallığa getirilen Yahuda (Judah) kabilesinden Davut, uzun çatışmalar sonucunda Kudüs’ü Yebusîlerin elinden alır ve burasını kendisine başkent edinir. (Oysa Kudüs Benjamin kabilesine aittir ve daha sonra bundan ötürü İsrailoğulları arasında sorunlar baş gösterecek, Yahuda ve Benjamin hanedanları birbirine girecek, Benjaminler Musa’nın getirdiği dini açıkça yadsıyacak ve sonunda kutsal topraklardan kovulacaklardır.) Davut kentin iç kalesinin yakınındaki Moriah Dağı’nda, İbrahim’in İshak’ı kurban etmek için seçtiği yerin bitişiğinde Ahit Sandığı’nın konulacağı bir tapınak yaptırmaya girişir. Ancak Tanrı onun bu tapınağı yapmasına izin vermez ve bu iş M.Ö. 10. yüzyıl ortalarında oğlu Süleyman’a (Solomon - Şlomo) kalır.

Kral Süleyman’ın yaptırıp içine Ahit Sandığı’nı yerleştirdiği tapınak, tüm Yahudilerin yaşamında önemli bir merkez olur. Tarihte “Tek Tanrı” adına yapılmış ilk tapınak olarak nitelendirildiği için, üç semavi dinin inananları için önemli bir simge niteliği edinmiştir.

Kimileri de bununla ilgili olarak bir başka görüş ileri sürerek, bu tapınağın aslında sadece Musa’nın dinine inananlar için olmadığını, özellikle Baal inancını benimseyenlerin de bu tapınağa kabul edildiğini, böylece İsrailoğulları arasında bir türlü dinmek durulmak bilmemiş olan inanç çekişmesine son vermeyi amaçladığını belirtir.

sevgiler...saygılar...
yenilmek te iyidir, mühim olan her seferinde yenilsende , daha iyi olarak yenildiğini bilmektir


Temmuz 18, 2013, 09:58:36 ös
Yanıtla #9
  • Mason
  • Orta Dereceli Uye
  • *
  • İleti: 155
  • Cinsiyet: Bay


Belki de yahudi kalmak yahudi olmaktan daha zor ancak yaptığım araştırmalar yahudi olmak isteyen insanları zor bir yolun beklediği yönünde.

Türkiye'de sonradan yahudi olamıyorsunuz çünkü ilgili kurum burda bulunmuyor.

Yani sizin yahudi olduğunuzu kanunen kabul edecek bir kuruma ihtiyacınız var.

Bu bir yönüyle bana değişik geldi çünkü bildiğimce Tevrat'ta sonradan yahudi olmak isteyenlerin hoşgörü ve kolaylıkla kabul edilmesini salık veren emirler var(Kesin olmamakla birlikte hatırladığım bu)

Bir kurumun manevi bir olguya karar vermesi bana bir nebze garip gözüktü,sonuçta kendini yahudi hisseden,Tevrat'ı dini kitabı olarak kabul etmiş bir insan yahudi olabilir gibime geliyordu.

Belki de dinlerinin böyle korunacağını düşünüyorlardır,kim bilir?

Saygılarımla.
Memento Mori


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
43 Yanıt
34069 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 30, 2007, 11:06:15 ös
Gönderen: shemuel
8 Yanıt
4578 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 05, 2007, 03:09:14 ös
Gönderen: Hamlet
YAHUDİ HAZARLAR

Başlatan shemuel « 1 2 3 4 » Yahudiler

36 Yanıt
27389 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 10, 2008, 12:14:50 öö
Gönderen: blossom
2 Yanıt
8632 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 07, 2007, 09:59:57 ös
Gönderen: shemuel
62 Yanıt
36840 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 25, 2017, 11:26:01 öö
Gönderen: gfeenatre
9 Yanıt
12452 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 01, 2017, 05:40:52 ös
Gönderen: gfeenatre
2 Yanıt
5608 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 21, 2015, 02:32:51 ös
Gönderen: ARARAT
4 Yanıt
3750 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 11, 2014, 01:42:22 ös
Gönderen: kerberos
2 Yanıt
2474 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 05, 2015, 09:41:48 ös
Gönderen: Risus
0 Yanıt
1922 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 10, 2015, 02:25:47 ös
Gönderen: Nestor