Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Cemal Süreya, 'Bir kapalı yer vardır, o da bizim gönlümüz'  (Okunma sayısı 556 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 11, 2021, 01:01:36 öö
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1837

`Bir kapalı yer vardır, o da bizim gönlümüz'






"'Şiire hayatını koymuş mu?' diye sorarmış. Bu sorunun 'devrimci şaire' yöneldiğini hiç unutmayacağız. Ve hiç yorulmayacağız 'Serasker' Sokak’ta Cemal Süreya’yı aramaktan."

İmran Aydın Tali

1991 tarihli bir yazıda1 şöyle soruluyor: “Cemal Süreya neyi biliyordu?” Divan ve Halk Şiiri’ni biliyordu örneğin. Kendi şiirini kurarken önceki biçimleri reddetmemiş, onlardan faydalanmayı bilmişti. Maliye müfettişi idi; matematik, iktisat, ekonomi bilirdi. Geçinmek için devlet dairesinde kullandığı bu bilgilerin, şiir yazarken Marksist olanlarını rehber edinirdi. Coğrafya bilirdi. Çok sevdiği ülkesini, hani derler ya, avcunun içi gibi, işte öyle. Sosyal bilimler ve felsefe bilgisi onun yazdığı her üründe kendini belirgin olarak gösterirdi.

Tarihe, mitolojiye, efsanelere özel bir ilgisi vardı. Bugünkülerin yaptığı gibi mistik havuzlarda yüzerek ruhunu dünyadan ve dünyevi olandan arındırmak için değil; geçmişin masallarını ders alınacak meseller biçimiyle aktarmak, “kendine bir insan edinmek” için.

“aldandı papadanmış gibi gelen mektuba / mızrağını geçirdi içinden bir flütün”. Cemal Süreya, bir yuvarlak masa şövalyesinin onu ölüme götüren yasak aşkını çok dokunaklı bulduğu için değil, dinin giderek siyasallaştığı “papalar” düzeninin göğsüne mızrağı geçirmek için yazmıştı Tristram’ı.

“Serhas’ın askerlerine gümüş zincirlerle dövdürdüğü” suyun bu ucundan taa öbür ucuna çıktığı yolculuk, bize “bir kentin dışardan görünüşü”nü anlatırken, kentin içine doğru biz sözü de taşıyordu. Aruz veznini Türkçe’ye ilk uygulayan Kadı Burhanettin’in arkadaşlarını “ağuya ve küçük tatlara alıştırması” kişisel ilginin çok ötesindeydi. “evli bir kadınla rakı içerken” Mitridat’tan söz etmesini, işine öyle gelenler sadece “rozet gibi göğse takılmış cesaretle” ya da “her kadını biraz annesi gibi sevmesiyle” açıklayabilir. Bundan yirmi iki sene evvel söylendiği gibi: “Cemal Süreya’nın aşk şiirlerinde, imgelerin sırtlanıp taşıdığı erotizmi başat görenler, ‘kötülüklerin büsbütün egemen olduğu namussuz bir çağ’la zedelidir.”2 Biz, Tabanca isimli o şiirde “sigara içenlere ateş etmeyiniz”, “ben Mitridat’tan söz ettim siz etmeyiniz” dizelerinde düne dair bir “eylemsizliği” değil, bugüne dair bir “eylem”e yapılan çağrıyı görüyoruz.

Elbette Cemal Süreya’nın “dilde yangın çıkarırken” ve “çağdaş şiiri getirip kelimeye dayandırırken” imgeye, şiirin bir birimi olarak sözcüğe, biçime, kendine özgü bir şiir dili kurmaya verdiği önem ortadadır. Fakat şöyle söylüyordu aynı Cemal Süreya: “İmge, anlatılan’ı ve insan değerlerini sıkı kollamalıdır.” Düzyazılarında bile şiir anlayışını bir kenarı bırakmayan, hele şiirleri üzerine açıklayıcı ifadelerde bulunmayı hiç sevmeyen şairimizin, öz ve biçim ilişkisini “diyalektik materyalizmin” yöntemiyle kurduğunu görmek isteyen gözler için, tek başına bu tanım dâhi yeterli olacaktır.

Başa dönecek olursak, aynı yazı soruya şöyle cevap verir: “en önemlisi, dünyaya bakmasını ve görmesini biliyordu.” “Cemal Süreya böyleydi işte, gözleri görmekle doymazdı, kulakları işitmekle dolmazdı.” Dünyaya bakmasını ve görmesini bilmek… Bu cümleler onun şiirde başardığı şeyin tam ifadesine yaklaşmıştı ama ne yazık ki ayan beyan bir gerçeğin üzerinden atlamak, yazıyı idealist bir çözümlemenin içine çekecekti: “Cebinizde yeni yazılmış bir şiirle karşı kaldırımdan geçin, Cemal Süreya bu şiiri duyumsar. Cemal Süreya’nın şiirsel anten ve radarları metafizik düzeyde duyarlıydı, bir şiir medyumuydu.”

Cemal Süreya’nın dünyaya sosyalizmin penceresinden baktığını söylemekten çekinildiği anda, onun şiiri üzerinde idealist / metafizik bir çözümlemeye yönelmekten başka bir yol kalmaz. Cemal Süreya’nın otuz birinci ölüm yıl dönümünde biz daha yüksek sesle söylemeliyiz ki; o bir Sosyalistti, o Marksist bir aydındı. Kurduğu sıra dışı şiir dilinde, şeyleri birbiriyle ilişkilendirirken diyalektik materyalizmin yöntemlerini kullanırdı. Evet, nesnelliğe gerçekçilikten ziyade romantik bir tutumla yaklaşırdı. Fakat biraz eşelemeye başlayınca, onun Marksist yöntemi şiirinde yeni bir biçimle uygulayarak yarattığı her imgenin, işçi sınıfı safında “izdüşümler” bıraktığı görülecektir. Başka bir ifadeyle, Cemal Süreya’nın şiiri burjuva romantizmine değil işçi sınıfının temsil ettiği “iyiye ve güzele” içkindir.

Biz Cemal Süreya’ya baktığımızda hayatının büyük bölümünde örgütlü mücadele vermiş sosyalist bir aydın görüyoruz. Dönemin Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon teftiş ettiği darphanede hiçbir eksik bulamamasına rağmen, sırf kurumun müdürü Cemal Süreya solcu olduğu için raporuna “Darphaneyi gezdim, pis buldum.” yazınca “Evet o gün darphane gerçekten pisti, ama tarihinde ilk kez ve bir-iki saat.” cevabını vererek görevinden ayrılacak kadar başı dikti. Zaten Ergenekon, yine sırf zorluk çıkarmak için kapalı yerleri görmek istemişti. Bakan otomobiline binerken seslenmişti Süreya: “Beyefendi bir kapalı yer daha vardı ama onu size gösteremeyiz.” ve eklemişti: “O da bizim gönlümüz.”3 Evet, romantizmdi onunki. Ama başkaldıran, isyan eden, yön gösteren, kavgaya çağıran devrimci bir romantizmdi. Aynı romantik tutum Nâzım’da da yok mudur? Bu memleketin komünistleri olmasa, sermaye sınıfının Komünist Nâzım’ı “romantik bir aşk şairi” ilân etmesi kaç dakika sürecektir? Gönlü devlet bakanlarına ve bankalara değil, işçi sınıfının safına açılan sosyalist bir aydının, karşı cephesindeki sınıf tarafından yalnızca romantik bir aşk şairi olarak gösterilmesine daha fazla müsaade edemeyiz. Cemal Süreya’dır ki; yıllar sonra darphane tarihinin ilk grevinde, grev çadırında işçilerin yanında yerini alacaktır, eski darphane müdürü olarak. Cemal Süreya’dır ki; “anası satılsın burjuvazinin” demekle yetinmemiş, fenerine “uğru yeşil, tatlı pembe” sürerek safını seçmiş, bu safın “yanında ne ki Koç’lar, Sabancı’lar” diyerek sermaye sınıfının temsilcilerini tek tek isim vererek karşısına almak cesaretini gösteren nadir bir duruş sergilemiştir. Bugün o sınıfı ikirciksiz karşısına alanların, kendi sınıfının şairini de sahipleneceği bilinmelidir.

Engels’in ünlü “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” çalışmasını Türkçe’ye ilk kazandıran Cemal Süreya idi. Dersim sürgünüydü ve “tarih öncesi köpekler havlıyordu.” O, devlet bakanlarının kirletmesinden sakındığı gönlünde, tarihin bütün sürgünlerinin acısını çekiyordu: “öpüşlerin türlüsünden elhamra” idi “saçlarını tarasa baştan başa rumeli”. Rumeli’den sürülmekle sevgilinin taranmış saçlarından sürülmek arasında bir bağıntı olmasa; günlerce yolculuktan sonra onları bir köye atan trenin tarihsel rayları İngiliz emekçilerinin kavgasına varmasa, 1980 Darbesi’nin ardından bin bir zorlukla yayımlanmaya çalışılan illegal dergilerin toplantılarına neden katılsındı? Özal’la birlikte neo-liberal dönem açılırken ve bir takım sol çevreler üzerinde liberal ideoloji hakimiyet kurmaya başlarken, karşılarında aydınlanmacılığın bayrağını ilk açanlardan birisi olacaktı. Biliyoruz ki çok daha fazlasını planlıyordu ama küçük bir hesap hatası, ardından vakur ve naif bir “üstü kalsın”.

Otuz bir yıl sonra Cemal Süreya’yı bir kez daha selamlarken, Özdemir İnce’den öz-biçim-dil arasındaki ilişkiye dair şairin Marksist özünü son derece isabetli tarif eden şu tanımı paylaşalım: “Evrenin ve nesnelerin dilini insanların diline çevirmek ve insanların dilini daha çok insanlaştırmak. Cemal Süreya, insanların arasında kendi lehçesiyle konuşuyordu ve insanlar onu anlıyordu.”1

Ne vakit genç bir şairden bahsetseler: “Şiire hayatını koymuş mu?” diye sorarmış. Bu sorunun “devrimci şaire” yöneldiğini hiç unutmayacağız. Ve hiç yorulmayacağız “Serasker” Sokak’ta Cemal Süreya’yı aramaktan.2 Çünkü biliyoruz ki; uykulu gözlerle dikeldiğimiz bir parmaklığın önünde, “tarih öncesi köpekler”in çenesini parçalamış parmaklar tarafından bize uzatılan zarfın içinde, sevgisini pazara çıkarmamış bir gönlün “izdüşümler”iyle tanışacağız.

Alıntılar ve Kaynaklar:
1) Özdemir İnce, Tabula Rasa (İmge Kitabevi, 2011)
2) Asaf Güven Aksel, Sola-Bakan Portreler (Yazılama Yayınevi, 2017)
3) Nursel Duruel, A’dan Z’ye Cemal Süreya (YKY, 2003)
- Cevdet Yüceer, Bir Şiirde Dolaşmak (Mimas Yayınları, 2018)
- Özdemir İnce, Şiir ve Gerçeklik (İmge Kitabevi, 2011)

https://sol.org.tr/haber/bir-kapali-yer-vardir-o-da-bizim-gonlumuz-23458