Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Saygın kişilikler....  (Okunma sayısı 8350 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 03, 2008, 11:37:44 öö
Yanıtla #20
  • Ziyaretçi

Gerçekten öyle Itzhak, devamını okumak için sabırsızlıkla bekliyorum.


Mayıs 10, 2008, 10:20:29 ös
Yanıtla #21
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 920
  • Cinsiyet: Bay

TOLERANS BUGDAYDIR EKTIGINIZIN FAZLASINI BICERSINIZ , LAKIN TOHUMU SECILMISLERDE OLAN BIR BUGDAYDIR Kİ SİZE VERİLENLE YETINMEK ZORUNDASINIZDIR....
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 12, 2008, 08:29:20 ös
Yanıtla #22
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 920
  • Cinsiyet: Bay

SEKILLERI ANLAMLANDIRAN,SEMBOLLERE AD KOYABILENDIR...SEMBOLLERE AD KOYABILEN ONLARI OKUMADAN BIR OMUR SUSABILENDIR...
« Son Düzenleme: Mayıs 12, 2008, 08:32:04 ös Gönderen: Itzhak »
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 12, 2008, 11:16:35 ös
Yanıtla #23
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 920
  • Cinsiyet: Bay

GERCEKLER ACI DEGILDIR..ACI OLAN HAYALLERINIZIN YIKILMASIDIR...
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 13, 2008, 11:59:04 ös
Yanıtla #24
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 920
  • Cinsiyet: Bay

                                                                                 
  'TÜRKİYE BARIŞINI ARIYOR'
                                                                              Yaşar Kemal'in Açılış Konuşması



.. Binaenaleyh, başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince, zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı, mevzuibahis olurken, onları da beraber ifade (etmek) lazımdır. Ifade olunmadıkları zaman, bundan kendi kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daimi varittir."
Gazi Mustafa Kemal (1923'te Izmit'te yaptığı basın toplantısından)




20'nci yüzyıl insan soyuna yakışmayan olayların yaşandığı bir yüzyıldır. Kanlı iki dünya savaşı bu yüzyılda çıktı. Büyük soykırımlar bu yüzyılda yapıldı. Korkunç bir yüzyılı arkamızda bıraktık.
Birinci Dünya Savaşı'ndan geriye kalan insanlar savaştan önceki insanlar değildi. Korkulara teslim olmuş, kendine güveni kalmamış, yaratıcılığı, kişiliği zedelenmiş, umutsuz... Ikinci Dünya Savaşı'ndan kalanlar daha beter durumda. Hele 'Üçüncü Dünya Savaşı', yani Soğuk Savaş. Insanlığımızın canına okuyan bu... Insanlık bu savaşların yıkımından bütünüyle kurtuldu diyemeyiz. Bir de dünyayı bir ateş yumağı edecek atom savaşını beklemek... Savaşın ne zaman çıkacağını beklemek ölümü beklemek gibidir.
Bütün kötülükler yalnız savaşların sırtına mı yüklüyorsun diyeceksiniz. Elbette insanları mutsuz edenlerin hepsini savaşların sırtına yükleyecek değilim, ama çoğu savaşların işi. Savaşlar insanların ölüm fermanıdır, savaşlar üstünde yaşadığımız toprakların, doğamızın ölüm fermanıdır.
Bir yüzyılı arkamızda korkular içinde bıraktık, acılar içinde, ölümlere kanıksayarak. Ama bu yüzyılda insanlığımızı onurlandıran işler de yapıldı. Bu işler insanların yüzünü ağartan işlerdir. Insanlık yüzyılımızın yaptıklarıyla da övünebilir.
Avrupa gittikçe üç büyük savaşın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor. Kurtulacaktır. Bu kadar çaba boşuna gidecek değil. Avrupa Birliği boşuna kurulmadı. Ölümsüz barışlar için, kültürlerin birbirlerini aşılaması, birbirlerini beslemesi için kuruldu, savaşsız mutlu bir dünya olsun diye kuruldu. Barışa, güzelliğe, insana saygıya, insanın insanı aşağılamaması, sömürmemesine yollar açmak için kuruldu. Bu söylediklerim bir temenni değil, Avrupa Birliği'nin kurulmasının başlıca sebebi barıştır. Dokuzlar Avrupası 1973'te yayımladığı bildirgede şöyle diyordu:
"Yenildiklerini hissedenlerin yasal, siyasal ve manevi değerlerine saygıyı güvence altına almanın heyecanı .. ve geliştirilmiş bir toplum yaratma isteğiyle kurulan Avrupa, kendi kimliğini oluşturan temel öğeler olan temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, ekonomik ilerlemenin sosyal adalet amaçlı gerçekleşmesi ve insan haklarına saygı ilkelerini koruma umudunu taşır."
Işte Avrupa Topluluğu bu umuda sarılmıştı, çünkü üç korkunç, insanlığı yok edebilecek savaştan geçmişti. Savaşa girmeyen ülkeler de neredeyse giren ülkeler kadar savaştan etkilenmiş durumda. Bu üç dünya savaşı, dünyayı perişan eyledi. Tarih boyunca her savaş bir yıkım olmuştur. Yenenler de, yenilenler de, savaşların dışında kalanlar da aynı yıkımdan kurtulamamışlardır.
Bizim 25 yıldır süren düşük yoğunluklu çatışmalar denilen light savaşımıza gelince, birkaç kez tek taraflı ateşkes olmasına karşın bu savaşımız bir türlü bitmiyor. Nasıl, niçin bitmiyor? Bunda kimsenin bilmediği bir keramet olsa gerek. Birinci Dünya Savaşı dört yıl, Ikinci Dünya Savaşı altı yıl sürdü. Bizim 25 yıllık savaşımız ne kadar sürecek hiç belli değil.
Ülkemiz bu savaştan büyük zarara, kötülüğe uğradı. Savaşanlardan 30 bin kişi öldü. Korucu dedikleri sayısı 70 bini geçmiş sivil savaşçılar bulaştı ülkenin vicdanına. 5 bin köyün birçoğunun evleri yakıldı, insanları ülkenin birçok yerine dağıtıldı. Bir kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili meçhul cinayetler olağanlaştı, savaşın bir parçası oldu. Kürtlerin seçkin kişileri seçildi, faili meçhule kurban edildi. Devletin kurumlarının bir kısmını yozlaştırdı. Ikinci Dünya Savaşı'na girseydik bundan daha mı kötü olacaktı?
Bu savaş Türkiye'nin belini kırdı. Halkıyla savaşan bir ülke olduk. Gittikçe insanlık gözünde durumumuz kötüleşiyor. Hiçbir koşulda bize hak verilmiyor.
Dünya, bizim kadar, bizim durumumuzu gözlüyor. Gerillanın adını terörist koyduk . Bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur. Dışarıda önceleri, dağa çıkanların çıkmalarının sebebini bilmiyorlar, biraz da gerilla maceraları sanıyorlardı. Dağa çıkanların bir kısmı üniversitede okuyanlardı, üniversiteyi bitirenlerdi. Aşağı yukarı dağa çıkanların hepsi okuryazardı. Avrupa basını da bunlara bu kadar önem vermiyordu.
Artık bugünse dünya basını her şeyimizi biliyor. Dünyanın gözüne baka baka sürdürülecek bir savaş, bir ülkeyi çürütecek savaştır.
Bir de bu savaşa 100 milyar dolar gitti diyorlar. Istedikleri kadar desinler, doğru değildir. Giden para daha çok dolardır. Ya başka kayıplar, onların altından çok ülke kalkamaz.
Dünyadaki büyük uygarlıkların ana sebebini soracak olursak, yeşerdikleri toprakların dünyanın en verimli, iklim olarak yaşamaya en uygun topraklar olduğunu görürüz. Örneğin Mısır toprakları, Batı Anadolu, Mezopotamya toprakları... Doğu Anadolu toprakları, Güney Anadolu toprakları da bu toprakların içindedir, Batı Anadolu da, Doğu Anadolu da birçok uygarlığın beşiğidir. Doğu Anadolu topraklarının birçok uygarlığın beşiği olduğu gereğince bilinmiyor. Doğu Anadolu toprakları Mezopotamya uygarlıklarına yardım etmiştir. Fırat'ın, Dicle'nin yaptığı gibi...
Mezopotamya adını bu iki ırmaktan alır. Bu topraklar Urartu, Hurri gibi daha birçok uygarlıklara beşiklik etmiştir. Şimdi bu toprakların insanları yoksulluk içinde kıvranıyor. Bu savaştan önce bu toprakların insanları, her şeye karşın böyle yoksul, böyle bir ekmeğe muhtaç değillerdi. Savaşta sürülen köylülerin toprakları boşta kaldı. Hayvancılık bitti. Bahçeler kuruldu, arı kovanları boş kaldı. Korucular, köylerde geriye ne kalmışsa talan ettiler. Korucularla korucu olmayanlar arasında onulmayacak bir düşmanlık ortaya çıktı . Sürülmeyen köylere de yaşam zehir edildi.
Bir bölge nasıl her şeyiyle yokluğa mahkûm edildi. Otlu yaylalar, bereketli topraklar boş kaldı. Ko desinler Kel Ali'nin bağı var. Devletimiz savaş yapıyor. Halkı sürüp toprakları boş koymak... Sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünlerin aç sefil çocuklarını da ister istemez dağlara yollamak... Dağlara ne kadar delikanlı gitmiş, sayısını biliyor mu hükümet?
Bir de bu tutumdan Türkiye'nin ne kadar zararı oldu biliyor mu devlet? Bu şiddetin, bu savaşın Türkiye'ye ne kadar zararı oldu biliyorlar mı sayın savaşsever milliyetçilerimiz? Bu savaşta günler geçtikçe ne kadar tükendiğimizi, tükeneceğimizi, Allah için, bir düşünen var mı, nereye gidiyoruz, bir bilen var mı?
Bir insana, bir halka ne yaparsanız yapın, bir insanın, bir halkın onuruyla oynamayın. Bu benim gençliğimden bu yana, dilime pelesenk ettiğim sözümdür. Bizim yöneticiler, bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yöneticilerin, onlardan bağımsız korucuların halka yapmadıkları kalmadı. O kadar zulümler yaptılar ki, söylemeye dilim varmıyor.
Ülkemizde milliyetçi kisvesine bürünmüş ırkçılar var , onların da dillerine pelesenk ettikleri bir sözleri var: Türk'ün Türk'ten başka dostu yok . Bir ülke halkına bundan daha korkunç söz edilmez. Hele Kürtlere böyle sözler etmemelisin. Kürtler sana gücenir. Sevgili milliyetçi dostlara söyleyeyim ki, sevinsinler, rahat etsinler. Türk'ün Türk'ten başka dostu var. Gizli saklı değil. Malazgirt'ten bu yana Kürtler Türklerle dost . Bu, Kurtuluş Savaşı'na kadar sürmüş. Kimileri yazıyor, söylüyor ki Kürtler, Kurtuluş Savaşı'nda Türklerle birlikte olmasaydı bu savaş zordu.
Mustafa Kemal Paşa'nın büyük zekâsı bu zorluğu alt etti. Samsun'a çıktıktan sonra niçin kongreyi Karadeniz'de, haydi oralar deniz kıyısıdır, uygun değildir diyelim, Amasya'da, Ankara'da yapmadı? Niçin yapmadı? O büyük zekânın başka sağlam bir düşüncesi olmalıydı. Erzurum'da ordu müfettişinin emrinde olması gereken bir ordu vardı. Ordunun kumandanı Kazım Karabekir Paşa, ordu müfettişinin çağrısına geldi, emrinizdeyim Paşam dedi. Bundan sonra ordu müfettişinin yanında bir güç daha vardı. O da Kürtlerdi. Erzurum'da ona Kürtlerin mümessili olaraktan Hacı Musa geldi, onunla bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma kayıplara karışmış durumda.
50'li yıllardı, Nurullah Ataç arkadaşı Cevat Dursunoğlu ile beni de yemeğe çağırmıştı. Konuşurken söz Hacı Musa ağaya gitti. Yemekte bir arkadaş, Erzurum Kongresi üyesi Dursunoğlu'na, 'Paşanın Hacı Musa ile anlaştığı doğru mu?' diye sordu. Dursunoğlu, "Iyi ki Mustafa Kemal Paşa o anlaşmayı yaptı. Koçgiri isyanını bu anlaşma sona erdirdi" dedi. O zaman Millet Meclisi'nde 93 Kürdistan mebusu var. O 93 mebus bir bildiri yayımlıyor, savaş bitinceye kadar Mustafa Kemal Paşa'nın emrindeyiz diyorlar.
Bir de Lozan Konferansı var. Kürtler, Türkiye'yi değil de Ingilizleri tutsalardı, bugünkü durumları böyle mi olurdu? Bir de Sovyet ihtilalinden önce Kürtlerin bir kısmı Rus Kürtleriyle birleşmişler. Çoğuluk Osmanlılarla kalmış. Kürtler, Osmanlılarla kalmayıp Rus Kürtlerine gitselerdi, sonradan gelen Sovyetler bu büyük kitleyi bir Sovyet devleti yapamaz mıydı? Öyleyse bu kadar acıyı, yalnızlığı niçin kabul ettiler? Kürtler dünyadan habersiz miydiler? Bu devlet politikasına bakarsak onlar aptal oğlu aptallardı.
Bizim devlet büyüklerimiz, gazetecilerimiz, Irak'ta Kürtler bağımsız olurlarsa bu savaş sebebi sayılmalı diyorlar. Niçin? Irak'taki Kürtlerden size ne? Kim ne sanarsa sansın, ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostumuz varsa diyelim, o da güneyimizde petrol kuyularının üstünde oturan Irak Kürtleridir.
Böyle bir dostun olması birçok dosta bedeldir. Ne yazık ki onlar dostlarından o kadar kötek yemişler ki, yoğurdu üfleyerek içiyorlar. Irak Kürtleri, Kuzey Irak'ta bağımsızlık istemiyorlar. Çünkü bağımsızlık onların çıkarına değil. Canı yürekten fedarasyon istiyorlar. Federe bir devletin içinde olmak onların daha işine geliyor.
Kimi insanlar, devlet, basın hepsi birden Kürtler Türkiye'yi bölecek de bölecek. Belki de bir bildikleri var. Belki de onlar kimsenin bilmediği bir şeyleri biliyor. Belki bu şiddetin bitip eksilmeyeceğini biliyorlar, bilmiyorlarsa da istiyorlar. Ya da bu savaşın hiç bitmeyeceğini biliyorlar, ya da istiyorlar. Belki de hiç kimse hiçbir şeyi bilmiyor .
Bir savaş ne kadar düşük yoğunlukta da olsa gene savaştır. Savaşın sürmesini isteyen devlet çok güçlü de olsa gene kayıplar verir, yıpranır. Boşu boşuna savaş sürdürenlerin güçlerinin çok işe yaramadığını görüyoruz. Savaşın acısı herkesin yüreğindedir.
Kürtler barış istiyorlar. Onların bu istekleri candan, yürekten değilse, bir oyunsa çok çabuk anlaşılır. Kürtleri dışlayan milliyetçi ırkçılarımız var. Onlar her bir şeyi konuşmakta özgürdürler. Bu insanlar dünyadan, yurdunun insanlarından habersizlerdir. Halkımız demokrasiye can attığı halde demokrasi nimetine kavuşamadık. Böyle giderse biz demokrasi nimetine kavuşamayacağız. Çağımızda bir ülkenin demokrasiye kavuşması bir ülkenin onurudur.
Yıllarca önce ben, demokrasi, Kürt sorunundan geçer demiştim. Sen milyonlarca vatandaşının dilini yasakla, kendi diliyle yazacak okuyacak okulu da yasakla. Kendi dilini araştıracak, geliştirecek üniversiteyi de yasakla... Kürtler Lozandan azınlık olarak çıkmadı. Iyi ki azınlık değilmiş. Neredeyse Kürtlere yasaklanmayacak hiçbir şey bırakılmayacakmış.
Malazgirt'ten bu yana kardeş olduklar, Kurtuluş Savaşı'nda ülkelerinin kurtuluşu için birlikte çarpıştıkları, zaferde birlikte sevindikleri kardeşleri onları nasıl bir azınlık sayabilirdi. Kürtler kendilerini hiçbir zaman azınlık saymadılar. Hiçbir Kürt hiçbir zaman kendini azınlık saymadı. Insanlıktan mahrum kılındığı halde kendini azınlık saymadı. Sürgüne, aşağılanmaya, dilinin uydurma bir dil, 'kart kurt dili' olduğunu söyleyenlere bile biz azınlığız demedi. Çünkü onlar azınlık değil kardeştiler. Hiç kimse onları kardeşlikten ayıramaz. Bin yılın adı var.
Bu 80 yıldır yasaklar olmasaydı, Kürtlerin kardeşliği unutulmasaydı, yasaklara boğulmasalardı, bugün böyle konuşmak aklımıza gelmezdi. Türk halkı kardeşliği unutmadı. Kürtler aleyhine korkunç propagandalar yapıldı. Kürtler linçlere, sürgünken geldikleri bölgelerde tekrar sürgüne uğradılar. Birileri iç savaş tetiklemeye çok uğraştılar. Işte bu topraklarda birlikte yaşayanlar, bu kışkırtmalara izini vermediler. Bu, sevinç ve umut verici bir tutumdur. Bundan önce çok fırtınalar atlattık, bundan sonra varacağımız yere kısa yoldan varacağız.
Bir de Kürt dili yok diyenler var, türlü uydurmalara başvurarak, Kürtçe çok şiveli bir dilmiş! Ya bilmiyorlar, ya pişmiş aşa su katıyorlar. Kürt dili zengin bir dildir. Zengin dillerin çok şivesi olur, her bölgede, her yörede değişir.
Kürt dilinin zengin bir edebiyatı vardır. Yazılı edebiyatı olan diller yaşamını, uzun zaman sürdürür. Kürt dilinin büyük eski destanları vardır. Bugünkü dengbejler köy köy dolaşarak destanlarını söylüyorlar, yeni destanlar da yaratıyorlar. Eski destancılardan Abdale Zeyniki daha dillerde. Hem büyük bir destan anlatıcısı hem de büyük bir şair...
Fakiye Teyran da bir dengbejdir. 14. yüzyılda yaşamış. Müküs Emiri'nin oğlu. Divanları var. Eldeki ve daha dengbejlerin söyledikleri şiirleri daha dilden dile dolaşıyor. Şiirlerinin çoğu kuşlar üstüne. Ona, Türkçeye çevirsek Kuşların Fakisi ya da Kuşların Destancısı diyorlar. Bütün ömrü kuşlarla geçmiş.
Bugün dünyada yaşayan destancılar Kırgızistan'da, daha dillerde. Destancılara Manascılar diyorlar. Bu yüzyıla kadar Irlanda destancıları vardı. Irlanda da daha folklor çalışmaları var.
Çağımızda kültür sorunu yaşanıyor . Özellikle son yıllarda kültürler üstüne çok çalışmalar yapılıyor. Kültür sorunları ülkelerin baş sorunları, özellikle Avrupa ülkelerinde... Dünyanın kültüre gittikçe daha önem vermesi boşuna değildir. Insanı insan yapan kültürüdür. Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır. Insanlık her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür çiçeği, birini koparırsak insanlık bir kokudan, bir renkten yoksun kalır.
Emperyalizme kadar kültürler birbirlerini aşılamış, birbirlerini beslemişlerdir . Uygarlıklar da öyle... Tek başına kendini geliştirmiş ne bir kültür vardır dünyamızda ne de bir uygarlık.
Ülkemizin kendini, bilim adamlarından, aydınlarından sayan birtakım kişiler, çokkültürlülük olamaz diye kendilerini yırtıyorlar. Onlar büyük kültürlerin beşiği olan Anadolu'da böyle konuşuyor. Bu insanlar için konuşmak bize düşmez.
Emperyalizme kadar kültürler, ister istemez birbirlerini aşılıyordu. Emperyalizm, Rönesans'tan miras iki sözcüğü sahiplendi: ilkel ve üstün insan. Ve emperyalistler kendilerini haklı sayarak ilkel insanlara kültür ve uygarlık götürdüler.
Anadolu'ya gerçek bir demokrasiyi getirebilirsek Anadolu kültürleri gene birbirlerini aşılayacak. Anadolu'nun gene eski zamanlardaki gibi insanlık kültürüne zengin katkısı olacak.
Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse, bu önce evrensel insan haklarından, sonra da evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21. yüzyılda onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak yaşar.
Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek demokrasi ya da hiç .


www.3sutun.com dan alınmıstır...
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 14, 2008, 12:04:57 öö
Yanıtla #25
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 920
  • Cinsiyet: Bay

PAPA BENOIT XVI VE PATRIK BARTHOLOMEUS I ' UN BASIN BILDIRISI ORIJINAL METIN


VOYAGE APOSTOLIQUE DU PAPE
BENOÎT XVI
EN TURQUIE
(28 NOVEMBRE - 1er DÉCEMBRE 2006)
DÉCLARATION COMMUNE
ENTRE LE PAPE BENOÎT XVI
ET LE PATRIARCHE BARTHOLOMAIOS I


"Voici le jour que le Seigneur a fait, qu'il soit notre bonheur et notre joie" (Ps 117, 24)!

La rencontre fraternelle que nous avons eue, nous, Benoît XVI, Pape de Rome, et Bartholomaios I, Patriarche oecuménique, est l'oeuvre de Dieu et en quelque sorte un don venant de Lui. Nous rendons grâce à l'Auteur de tout bien, qui nous permet encore une fois, dans la prière et l'échange, d'exprimer notre joie de nous sentir frères et de renouveler notre engagement en vue de la pleine communion. Cet engagement nous vient de la volonté de notre Seigneur et de notre responsabilité de Pasteurs dans l'Eglise du Christ. Puisse notre rencontre être un signe et un encouragement pour nous à partager les mêmes sentiments et les mêmes attitudes de fraternité, de collaboration et de communion dans la charité et dans la vérité. L'Esprit Saint nous aidera à préparer le grand jour du rétablissement de la pleine unité, quand et comme Dieu le voudra. Nous pourrons alors nous réjouir et exulter vraiment.

1. Nous avons évoqué avec gratitude les rencontres de nos vénérés prédécesseurs, bénis par le Seigneur, qui ont montré au monde l'urgence de l'unité et qui ont tracé des sentiers sûrs pour y parvenir, dans le dialogue, la prière et la vie ecclésiale quotidienne. Le Pape Paul VI et le Patriarche Athénagoras I, pèlerins à Jérusalem sur le lieu même où Jésus Christ est mort et ressuscité pour le salut du monde, se sont ensuite rencontrés de nouveau, ici au Phanar et à Rome. Ils nous ont laissé une déclaration commune qui garde toute sa valeur, soulignant que le vrai dialogue de la charité doit soutenir et inspirer tous les rapports entre les personnes et entre les Eglises elles-mêmes, "doit être enraciné dans une fidélité totale à l'unique Seigneur Jésus Christ et dans un respect mutuel de leurs propres traditions" (Tomos Agapis, 195). Nous n'avons pas non plus oublié l'échange de visites entre Sa Sainteté le Pape Jean-Paul II et Sa Sainteté Dimitrios I. C'est précisément durant la visite du Pape Jean-Paul II, sa première visite oecuménique, que fut annoncée la création de la Commission mixte pour le dialogue théologique entre l'Eglise Catholique romaine et l'Eglise Orthodoxe. Celle-ci a réuni nos Eglises dans le but déclaré de rétablir la pleine communion.

En ce qui concerne les relations entre l'Eglise de Rome et l'Eglise de Constantinople, nous ne pouvons oublier l'acte ecclésial solennel reléguant dans l'oubli les anciens anathèmes qui, durant des siècles, ont affecté de manière négative les rapports entre nos Eglises. Nous n'avons pas encore tiré de cet acte toutes les conséquences positives qui peuvent en découler pour notre marche vers la pleine unité, à laquelle la Commission mixte est appelée à apporter une contribution importante. Nous exhortons nos fidèles à prendre une part active dans cette démarche, par la prière et par des gestes significatifs.

2. Lors de la session plénière de la Commission mixte pour le dialogue théologique qui s'est tenue récemment à Belgrade et qui a généreusement été accueillie par l'Eglise orthodoxe serbe, nous avons exprimé notre joie profonde pour la reprise du dialogue théologique. Après une interruption de quelques années, due à diverses difficultés, la Commission a pu travailler à nouveau, dans un esprit d'amitié et de collaboration. En traitant le thème "Conciliarité et autorité dans l'Eglise" au niveau local, régional et universel, elle a entrepris une phase d'étude sur les conséquences ecclésiologiques et canoniques de la nature sacramentelle de l'Eglise. Cela permettra d'aborder quelques-unes des principales questions encore controversées. Nous sommes décidés à soutenir sans cesse, comme par le passé, le travail confié à cette Commission et nous accompagnons ses membres de nos prières.

3. Comme Pasteurs, nous avons tout d'abord réfléchi à la mission d'annoncer l'Evangile dans le monde d'aujourd'hui. Cette mission, "Allez donc, de toutes les nations faites des disciples" (Mt 28, 19), est aujourd'hui plus que jamais actuelle et nécessaire, même dans les pays traditionnellement chrétiens. De plus, nous ne pouvons pas ignorer la montée de la sécularisation, du relativisme, voire du nihilisme, surtout dans le monde occidental. Tout cela exige une annonce renouvelée et puissante de l'Evangile, adaptée aux cultures de notre temps. Nos traditions représentent pour nous un patrimoine qui doit être partagé, proposé et actualisé continuellement. C'est pourquoi nous devons renforcer les collaborations et notre témoignage commun devant toutes les nations.

4. Nous avons évalué positivement le chemin vers la formation de l'Union européenne. Les acteurs de cette grande initiative ne manqueront pas de prendre en considération tous les aspects qui touchent à la personne humaine et à ses droits inaliénables, surtout la liberté religieuse, témoin et garante du respect de toute autre liberté. Dans chaque initiative d'unification, les minorités doivent être protégées, avec leurs traditions culturelles et leurs spécificités religieuses. En Europe, tout en demeurant ouverts aux autres religions et à leur contribution à la culture, nous devons unir nos efforts pour préserver les racines, les traditions et les valeurs chrétiennes, pour assurer le respect de l'histoire, ainsi que pour contribuer à la culture de la future Europe, à la qualité des relations humaines à tous les niveaux. Dans ce contexte, comment ne pas évoquer les très anciens témoins et l'illustre patrimoine chrétiens de la terre où a lieu notre rencontre, en commençant par ce que nous dit le livre des Actes des Apôtres, évoquant la figure de saint Paul, Apôtre des nations. Sur cette terre, le message de l'Evangile et l'ancienne tradition culturelle se sont rejoints. Ce lien, qui a tant contribué à l'héritage chrétien qui nous est commun, demeure actuel et portera encore des fruits dans l'avenir, pour  l'évangélisation  et  pour  notre unité.

5. Notre regard s'est porté sur les lieux du monde d'aujourd'hui où vivent les chrétiens et sur les difficultés auxquelles ils doivent faire face, en particulier la pauvreté, les guerres et le terrorisme, mais également les diverses formes d'exploitation des pauvres, des émigrés, des femmes et des enfants. Nous sommes appelés à entreprendre ensemble une action en faveur du respect des droits de l'homme, de tout être humain, créé à l'image et à la ressemblance de Dieu, du développement économique, social et culturel. Nos traditions théologiques et éthiques peuvent offrir une base solide de prédication et d'action communes. Nous voulons avant tout affirmer que tuer des innocents au nom de Dieu est une offense envers Lui et envers la dignité humaine. Nous devons tous nous engager pour un service renouvelé de l'homme et pour la défense de la vie humaine, de toute vie humaine.

Nous avons profondément à coeur la paix au Moyen-Orient, où notre Seigneur a vécu, a souffert, est mort et est ressuscité, et où vivent, depuis tant de siècles, une multitude de frères chrétiens. Nous désirons ardemment que soit rétablie la paix sur cette terre, que se renforce la coexistence cordiale entre ses diverses populations, entre les Eglises et entre les différentes religions qui s'y trouvent. Pour cela, nous encourageons l'établissement de rapports plus étroits entre les chrétiens et d'un dialogue interreligieux authentique et loyal, en vue de lutter contre toute forme de violence et de discrimination.

6. Actuellement, devant les grands dangers concernant l'environnement naturel, nous voulons exprimer notre souci face aux conséquences négatives pour l'humanité et pour la création tout entière qui peuvent résulter d'un progrès économique et technologique qui ne reconnaît pas ses limites. En tant que chefs religieux, nous considérons comme un de nos devoirs d'encourager et de soutenir tous les efforts qui sont faits pour protéger la création de Dieu et pour laisser aux générations futures une terre dans laquelle elles pourront vivre.

7. Enfin, notre pensée se tourne vers vous tous, les fidèles de nos Eglises présents partout dans le monde, Evêques, prêtres, diacres, religieux et religieuses, hommes et femmes laïques engagés dans un service ecclésial et tous les baptisés. Nous saluons en Christ les autres chrétiens, les assurant de notre prière et de notre disponibilité au dialogue et à la collaboration. Avec les paroles de l'Apôtre des Gentils, nous vous saluons tous: "A vous, grâce et paix de la part de Dieu notre Père et du Seigneur Jésus Christ" (2 Co 1, 2).

Phanar, le 30 Novembre 2006.

  Benedictus PP. XVI                                                                                                                                 Bartholomaios I
                                             

www.3sutun.com dan alınmıstır..
 

« Son Düzenleme: Mayıs 14, 2008, 12:08:02 öö Gönderen: Itzhak »
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 14, 2008, 12:28:15 öö
Yanıtla #26
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 920
  • Cinsiyet: Bay

DOĞRU DÜŞÜNMEMİZİ ENGELLEYEN GÖLGELER


Necdet ERSOY

                                                                                                             I

  Düşünmek bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimizdir. “düşünüyorum, öyleyse varım ” diyerek düşünme yeteneğimizi varlık sebebimiz sayarız. Tanrının bize bahşettiği bu çok önemli yeteneği acaba gerektiği gibi değerlendirebiliyor muyuz? Düşünüp doğru sonuca ulaşmaya çalışırken bizi etkileyen bir yığın unsurun farkında mıyız? Işığımızı kesen, gerçeği arayan bizlerin yolunu karartan bir takım gölgelerin etkisinden kurtulabiliyor muyuz? Bu sorulara olumlu cevap verebilmemiz ne yazık ki pek mümkün değil. O halde bu gölgelerin neler olabileceğine bir bakalım:Düşünce sistemimizi harekete geçirdiğimizde bizi etkileyen en önemli unsur kendi kimliğimizdir.  Erkeksek, kadın Hakları konusuna bakışımız, kadınların bakışının tam tersidir. Asla kendimizi onların yerine koyarak düşünemeyiz. Gencizdir, yaşlıların bizi hiç anlamadığından yakınırız. Yaşlıysak, “Ben gençliği bilirim, ya siz yaşlılığı bilir misiniz” diye şarkı bile yazarız. Bir kız yeterince güzel değilse ona göre fiziğin önemi yoktur. Asıl güzellik insanin aklinin içindedir. Birinin patron, birinin işçi olduğu bir üretim alanında en sağlıklı çalışma ve üretim tarzına ulaşabilmek için tek bir doğru olduğu  halde, taraflar, konuya kendi işçi ve patron kimliklerinin gölgesinde yaklaştıkları için, doğru fikre ulaşacaklarına greve veya lokavta giderler.
Yabancı dil bilen üniversite hocaları, üniversitede eğitimin geçerli bir yabancı dilde yapılmasını savunurken, yabanca dil bilmeyen hocalar ”biz tercüman mı yetiştireceğiz yoksa doktor, mühendis mi?” Diye karşı çıkarlar. Bilgisayarı çok iyi kullanabilen bir yönetici, kurumunda her Şeyi bilgisayar ortamına taşımaya çalışırken, bilgisayarın tuşuna bile basamayan bir başkası bunu gereksiz görür, “Biz bu işleri hep Facit’le yapardık” 
                                                                                                         --------
                                                                                                             II 
gibi komik bir itirazda bulunur. İnsanın donanımı veya konumu, bunlardan soyutlanarak düşünebilmeyi ve doğruya ulaştırmayı zorlaştırır.
İnsan aklının üzerindeki en koyu gölge dini inançlardır. Aynı tanrının farklı dinlerine iman etmiş insanlar, birkaç bin yıldır neden birbirlerinin kanını döker dururlar. Bu gün bile en liberal ülkelerin anlı şanlı yöneticileri, ihtilaflara çözüm üretirken din gölgesinden kurtulamazlar. Dünyanın en güncel ihtilaflarının temelinde ekonomi vardır mutlaka ama, dinin gölgesi asıl ihtilafı din çatışması haline dönüştürmektedir. İnsan, doğru düşünceyi üretmeye çalışırken ne yazık ki kendini bu koyu gölgenin etkisinden kurtaramaz. Asırlardır insanlar bazı ideolojilerin peşine takılıp gitmişlerdir. İdeolojileri, eğilip bükülmeyen dogmalar haline getirip, karşı fikirleri tartışmasız reddetmek, insanlığa yakın tarihimizde ne büyük acılar çektirmiştir. Oysa bir çok büyük düşünürün bile, bir dönem peşinden koştuğu bir ideolojiyi terk edip, tam aksi bir fikre yöneldiğini görüyoruz. Demek ki düşünme yetenekleri gelişmiş, düşünceleri hiçbir Şeyin etkisinde kalmaması gereken bu yetkin düşünürler bile gölgelerden kendilerini koruyamıyorlar.
Bir çok ünlü sanatçı, yazar, ideolojilerini  sanatın önüne koyduklarında etkinlikleri ve sanatın güzelliği gölgelenir. Bu sanatçılar ve edebiyatçılar çok daha geniş kesimlere ulaşabilecekleri halde, sadece kendi yoldaşları veya dava arkadaşları tarafından okunmak ve izlenmek gibi dar bir kulvara kendilerini hapsederler. Vermeye çalıştıkları mesajlar, yaymaya uğraştıkları fikirler, hep o ideolojinin gölgesinde ve etkisinde kalır ve evrensel olabilecekleri halde ya bölgesel ya da yüzeysel olmaya mahkum olurlar.
Genel hüsnükabuller, ulusallaşmış sevgiler, şöyle veya böyle vurulmuş damgalar bizi tek istikamette düşünmeye şartlandırır. Mesela Mevlana hakkında ne düşünürüz? Olumsuz 
                                                                                                       -------
                                                                                                          III
tek bir şey düşünmeyiz. Hatta onu Hazreti Mevlana diye anar, hazret zırhına sokarız. Mevlana ve diğer erenlerin yazdıklarını, söylediklerini, yaptıklarını hiç irdelemeden en güzel örnekler diye ortaya sereriz. Peki nerede bu tezin antitezi. Paradoks gibi gelse de, biri çıkıp “Bu mistikleri bu milletin başına kim musallat etti” dese, çıkacak tartışma, bazı bulutların, gölgelerin dağılmasını, biraz daha aydınlığa çıkılmasını sağlayarak, gözden kaçmış ayrıntıların fark edilmesi sonucunu doğurmaz mi? Hem, tezimizde sağlamsak bir antitezle birlikte tartılıp ne kadar ağır olduğumuzu kanıtlamış olmaz mıyız?Biz insanlar özellikle sanatçılara ve devlet adamlarına bazı damgalar vururuz ya da vurulmuş damgaları tartışmasız kabul ederiz. Artık o insanların gerçek kimlikleri önemini yitirir ve biz onları sadece o damgalarıyla birlikte değerlendiririz. Mesela ünlü Şairlerimiz Necip Fazıl ve Nazım Hikmet’in alınlarındaki damgalar neyin nesidir? Sadece bu damgalar yüzünden bahsini ettiğimiz bu şairlerin birini severek okuduğu halde diğerinin tek bir şiirini bile bilmeyen çoktur. Hitler veya Mussolinin alınlarındaki kanlı faşist damgalarını görmezden gelerek tarafsız bir gözle onları yeniden değerlendirebilir miyiz?  Özgürlük savaşçısı olarak bildiğimiz halk kahramanları, gerçekten halklarına mutluluk ve refah sağlayabilmişler midir? Yoksa kendileri için oluşturdukları karizma dışında sonuç sadece kan ve gözyaşı midir? Doğru cevaplar ne yazık ki bazı gölgelerin altındadır.
En güzel bayrak bizim bayrağımızdir. Evrensel estetik kurallar bir yana milli duygularımız bizi böyle düşünmeye sevk eder. Bizim takım çok iyi oynadığı halde hakem hataları yüzünden kazanamaz. Penaltı verilen pozisyon bir taraftara göre yüzde yüz haklı, diğer taraftara göre hakem faciasidir. Ulusallaşan sevgiler 
                                                                                                          ---------
                                                                                                              IV

ve fanatikleşen taraftarlık bizim salim düşünmemizi gölgeler.
Geçmişte olmuş olayların yarattığı sendromlar bizim bir yerlere bağlanıp kalmamıza sebep olur. Aklımızı oradan kurtaramayız. Savaş, işgal ve soykırım olaylarının yarattığı sendromlardan ne ülkeler ne insanlar kurtulabilmektedir. Yeni cumhuriyetimiz uzun süre kapitülasyon sendromu yaşamıştır. Ermeniler bunca yıl geçmiş olmasana rağmen sözde bir soykırım kurgusunun önünde yuvarlanıp gitmektedirler. Oysa yakın geçmişte birbirlerine büyük zararlar vermiş Amerika ile Japonya, Fransa ile Almanya bu sendromları aşmış birbirlerine ekonomik partner olmuşlardır.
Doğru düşünmek için bilgilerimizden yararlandığımız halde bazen de  bilgilerimizin gölgesinde kalırız. Zararlı bakterilere benzeyen bu bilgiler, bizim aklımızı içten içe kemirir. Bilmiyorum Şu küçük hikaye meramımı anlatmaya yararlı olur mu:

Bir Hıristiyan genç ile bir Yahudi genç çok iyi arkadaşmışlar. Bir gün Hıristiyan olan, Yahudi olan arkadaşını dövmeye başlamış. Şaşkına dönen Yahudi, sebebini sorduğunda arkadaşı; “siz bizim peygamberimizi çarmıha germişsiniz” demiş. Yahudi “ama o 2000 yıl önceydi” deyince, “olsun ben yeni öğrendim” demiş diğeri.
Bir de kendimle ilgili bir örnek vermek istiyorum:

 Ben Egeliyim, Aydin’lıyım. Okuyup öğrendiklerim bir yana kurtuluş savaşı öncesi gerçekleşen Yunan işgali ile ilgili olarak büyüklerimden dinlediğim hikayeler beni öyle etkilemiş ki ben asla bir Yunan adasına veya Yunanistan’ın herhangi bir yerine gitmem. Benim yurdumu işgal etmiş insanların ülkesini ziyaret edip onlara bir yararım dokunmasını istemem. Tavernalarda çalınan Yunan müziklerinden rahatsız olurum. IŞIĞI üzerime tutuyorum, üzerimdeki gölgelerin farkına varıyorum, ama gölgeleri dağıtamıyorum . Bir türlü olaya karşı tarafın gözüyle bakamıyorum. Ama bu konuda <>gayret gösteriyorum ve sanırım bir gün bu gölgelerden kurtulacağım. 
                                                                                                  -----------------
                                                                                                            V
Uzmanlık alanlarımız ve mesleklerimizin de bizi gölgelediği olur. Hepimizin öyle veya böyle bir mesleği vardır. Bir konuyu değerlendirirken mesleğimiz de bizi gölgeler. Bir askere göre öncelikle işin savunma ve güvenlik yönü düşünülmelidir. İşin ekonomisi kolaylıkla göz ardı edilebilir. Bir hukukçu için adalet bütçeden en büyük payı almalıdır. Mühendisler için yatırım ve kalkınma ön plandadır. Fukaralıkta ne savunma olur ne adalet çalışır ve anayasalar arada bir delinse de bir şey olmaz. Doktorlar önce sağlık, eğitimciler önce okul der. Hasılı neyimiz varsa onun bir gölgesi var ve bizi etkiler.  Gölgeler ve örnekler çoğaltılabilir. Bu durumda gerçeğe ulaşmamızı engelleyen gölgelerden nasıl kurtulacağız. “güneşi görmek istiyorsan gölgeden çık” demiş Konfiçyüs. İyi güzel de insan aklının üstündeki gölgeler ağaç gölgesi gibi değil ki birkaç adim atarak kurtulalım. Bu gölgeler benliğimize işlemiş, biz nereye gidersek gidelim bizi izliyor. Çare kendini bilmek, üstümüzdeki, içimizdeki gölgeleri de bilmektir. Kendimizi bilmek için üzerimize tutacağımız bir ışığa ama gölge yaratmayan bir ışığa ihtiyacımız var. Aklımızı ve düşüncelerimizi, bu gölgesi olmayan ışık sayesinde gölgelerden kurtaracağız.

www.3sutun.com dan alınmıstır...
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 17, 2008, 12:06:55 öö
Yanıtla #27
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 920
  • Cinsiyet: Bay


TÜM İNSANLIK TARİHİNİN ÖZETİ


Tüm insanlık tarihini 60 yaşında bir insan olarak düşünelim;ve bu 60 yaşındaki insan ( yani insanlık tarihi bugüne kadar nelerden ne kadar hızla geçmiş ve neler yapmış buna birlikte bir göz atalım.


Bu insanımızda ilk zeka belirtisi 7 yaşında iken ortaya çıkmıştır.
7 yaşına kadar insanımız tam bir hayvan olarak yaşamıştır.
7 yaşında taş yontmayı öğrenmiş ve 25 yaşına kadar da sadece bunu yapmıştır. Yaptığı aletleri avlanmakta kullanmıştır.
25 yaşında “ATEŞİ” keşfetmiştir. Müthiş bir buluş.
54 yaşına kadar bunlarla yetinmiştir.
55 yaşında ölülerini gömmeye başlamıştır. Bu çok önemli bir belirtidir. Çünkü; “ insanın, insanlığını keşfetmesidir.”
Kendini diğer canlılardan ayırıyor ve ölülerine sahip çıkıyor.
55-58 yaşları arasında toprağı işlemeye, hayvanları ehlileştirmeye başlıyor ve tekerleği keşfedip komün halinde barınaklarda yaşamaya başlıyor.
59 yaşında madenleri keşfedip yararlanmaya başlıyor.
60’a varmak için yaşadığı son 12 aylık dönemin 8.nci ayında alfabeyi buluyor.
10.ncu ayında İlyada’yı yazıyor.
10.ncu ayın 25.nci gününde tek Tanrılı dinleri keşfediyor, yani; Musevi, Hıristiyan, Müslüman vs. oluyor.
Geriye bir ayı kalıyor. Artık her şey bugün gördüğümüz her şey bu bir aya sığıyor.
Bakın bu bir ayda neler oluyor?
Son ayın son 5 gününe bakıyoruz.



ikinci gün matbaayı buluyor.
Dördüncü günün akşamı buharlı makinaları buluyor.
Beşinci günün sabahı, buharlı makinaları sanayi’ye uyguluyor. ve SANAYİ DEVRİMİNİ yapıyor.
Yine aynı gün işler hızlanıyor. Dinamoyu, motoru yapıyor.
60 yaşın son üç saatinde, telgraf, telefon, radyo ve televizyonu icat ediyor.
60 yaşın son 30 dakikasında uzayda dolaşmaya başlıyor, bilişim teknolojisini geliştiriyor.


Sakın ölecek diye beklemeyin. Son saniyede insan kopyalamayı keşfedip, kök hücre üretmeye başlıyor. Yani neredeyse ölümsüzlüğü keşfediyor.
Görüldüğü gibi değişim ve dönüşüm insanlık tarihinin son günlerinde inanılmaz bir ivmeye ulaşmıştır.
İnsanlık tarihi 60 yıllık ömrünün son iki yılında ;
TARIM DEVRİMİ’ni Son gününde; SANAYİ DEVRİMİNİ gerçekleştirmiştir.


www.3sutun.com dan alınmıstır...
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 17, 2008, 01:02:50 öö
Yanıtla #28
  • Ziyaretçi

Sevgili Itzhak bunlar ne kadar guzel paylasimlar.''Tesekkurler..''