Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Tapınakçıların Hazinesi - Çapkın François  (Okunma sayısı 2899 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 06, 2010, 03:22:52 ös
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay



Öncesi “Oyun İçinde Oyun” başlıklı bölümde…


Pierre d’Aumont ödevine çalışmak üzere gidince, Jacques de Molay nöbetçiden Geoffroy’un çağrılmasını istedi. Gelince, «Neye karar verdik ve neler yaptık, anlatmamı ister misin?» diye sordu.

Geoffroy, «Hayır!» dedi. «Bundan böyle herkes ne kadar az şey bilirse, hepimiz için o kadar iyi.»

Jacques, «Doğru!» diye onayladı. «Şimdi seninle başka bir işimiz var. Otur.»

Geoffroy yanına oturunca, «Sen iki önceki büyük üstadımızın yeğenini tanırsın, değil mi?» diye sordu.

«François de Beaujeu mu?... Hiç tanımaz olur muyum! Onu Normandiya’da kim tanımaz ki!»

«Evet o!... Şimdi nerededir dersin?»

«Ne bileyim ben!... Kim bilir hangi aşüftenin koynunda... Çapkının tekidir. Nerede olduğunu öğrenmek için Normandiyalı kadınlara sormalı.»

«Tamam, ne denli bir çapkın olduğunu ben de biliyorum. Onu iyi tanırım. Sorum ciddi. Onunla önemli bir işim olacak.»

«Ne zaman nerede olduğu bilinmez ama Gisors Kalesi’ni bir denemekte yarar var. Şu anda orada olmasa bile en azından belki nerede olduğunu bilirler.»

«Yani şimdi buradan hızlı bir haberci çıkarıp, Gisors’a bir mektup göndersek, eline ulaşır mı dersin?»

«Kesin bir şey söyleyemem ama deneyebiliriz.»

«Şu halde deneyelim. Ona benim için bir mektup yazdırıp gönder. Hemen bugün. De ki, büyük üstat seni çağırıyor. Çok önemli bir konu için, üstelik hemen ve her şeyi olduğu gibi bırakarak. Fakat mutlaka “çok önemli bir konu için” ve bir de “hemen ve her şeyi olduğu gibi bırakarak” sözünü kullan ki, gelsin. Yoksa umursamayabilir.»

Geoffroy, önce boş bulunarak «O uçkuru düşük maceracıyı ne yapacaksın ki?» diye sordu ama sorduğuna da pişman oldu. «Pardon!... Elbette bir bildiğin vardır. Bundan böyle hiçbir şey sormamalıyım.» diyerek yanlışını düzeltti.

Jacques, «Haberi alırsa mutlaka geleceğini sanıyorum. Söz vermişti. Şayet ondan isteyeceğim şeyi yapmayı kabul ederse, nasıl olsa sen de ister istemez öğreneceksin.» dedi.

Bunu derken gülüyordu. Şu durumda bile nasıl olup gülebildiğine kendi de şaştı kaldı.

Goeffroy, büyük üstada o mesajı niçin doğrudan kendisinin yazdırıp göndermediğini sormadı. Gerekmezdi. İstediğini yaptı. Haberciye de kendi eliyle verdi. Şöyle bir tembih geçti: «Eğer Gisors’a vardığın zaman kontun orada olmadığını söylerlerse, nerede olduğunu soracaksın. Her nerede olursa olsun onu bulup, mektubu kendisine ulaştıracaksın.»

* * * * * *

François de Beaujeu, akşamın hayli geç bir saatinde kaleye nefes nefese geldiği söylenen habercinin getirdiği mektubu aldı. Bir çırpıda okudu: “Çok önemli bir konu için... Hemen ve her şeyi olduğu gibi bırakarak” yazılmış olduğunu görünce, kalbi güm güm atmaya başladı.

Birkaç yıl önce, rastlantısal olarak bir araya geldiklerinde, Jacques de Molay ona tarikata girmesini önermişti. François, dünyanın tatlı yaşamından elini eteğini çekip kışlaya kapanacak ya da at üstünde oradan oraya koşturup gerektiğinde savaşacak, zor koşullar altında yaşayacak adam değildi. Kendisine hiç de uygun bulmadığı için, öneriyi nazikçe geri çevirmişti.

Jacques, «Böyle bir öneri alan herhangi bir genç soylu, sevincinden çıldırır. Kabul edersen, mutlaka amcanın ruhunu da ihya edersin.» diyerek, onu biraz da duygu sömürüsü yoluyla ikna etmeye çalışmıştı.

François, «Amcam çok iyi bir şövalye idi, bilirim. Yıllarca büyük üstatlık yapmış olması, hatta şehit düşmesi bile bir şey değiştirmez. O başka, ben başka.» demişti. «Bana göre değil.»

Jacques de Molay, onu ikna etmenin olanaksızlığı üzerine «Tamam, peki. Senden hayır yok.» demişti. «Oysa şuna bil ki yüzlerce, belki binlerce genç, sırf aramıza katılmak, Tapınak Şövalyesi olabilmek için her şeye razıdır.»

François, az kalsın ağzından «Enayiliklerine doymasınlar.» diye bir söz kaçıracaktı. Kendini tuttu. «Amcama saygım büyük. O nedenle şanına yakışır bir mezar yaptırdım, biliyorsun. Fakat benden tarikata girmemi isteme; beni kadınlardan uzak kalmaya zorlama. Olmaz. Yapamam. Belki birkaç gün dayanır, sonra seni mahcup duruma sokabilirim. Benden başka her ne istersen iste, elimden gelirse yerine getirmeye hazırım.» demişti.

Jacques, «Zaten gönüllü olmayınca bu iş olmaz.» diyerek, bu konuyu bir daha açmamak üzere kapatmıştı. Fakat verdiği açık senedi de kaçırmak istememişti. Madem öyle, şimdi değil ama belki gelecekte ondan bir şey isteyebileceğini söylemişti.
«Her ne zaman istersen.» demişti François.

«Söz mü?»

«Söz.»

«Ya sözünden dönersen?... Ya o zaman kabul etmezsen?»

«Şimdiden, bilmeden, peşinen kabul.»

«Yemin et.»

«Neyin üstüne?»

«Her neyi kutsal biliyorsan.»

«Tamam... Meryem’in, Magdalena’nın, gelmiş geçmiş ve bundan sonra gelip geçecek tüm kadınların, özellikle Béatrice’in üzerine yemin ederim.»

Jacques şaşırdı. «Bu ne biçim yemin?» dedi. «Hadi Meryem ile Magdalena’yı anladık. Diğerleri ne oluyor?»

«Sen bana her neyi kutsal biliyorsan demedin mi?... Benim için kadınlar yeryüzünün en kutsal varlıkları.»

«Hepsi mi?»

«Hepsi.»

«Peki şu Béatrice kim?»

«Ah, işte onu hiç sorma... O en hasından bir içim şarap. Bir melek. Gülün en bulunmazı. Yeryüzünün en latif varlığı.»

Bu görüşmenin üzerinden yıllar geçmiş, bu arada hiç denk düşmemiş, birbirlerini görmemişlerdi.

François, Béatrice’in gönlünü çalabilmek için elinden geleni ardına koymamış, sonunda başarmış ama korktuğuna uğramıştı. Onu evlenmeden yatağa atamamıştı. Evlendikten sonra da karısı onu muma çevirmişti. Çapkınlık bir yana dursun, herhangi bir kadına yan gözle şöyle bir bakamaz bile olmuştu. Karısını çok sevdiği için, uslanmak zorunda kalmıştı. «Zaten artık yaşım da ilerledi. Durulmalıyım. Tek bir kadına bile zor yetişiyorum.» diye kendi kendini avutarak, hızlı günlerini unutmaya çalışmıştı.

Tüm bunlar bir anda gözünün önünden akarak geçiverdi. Oda hizmetçisine, hemen seyisine haber göndermesini, atının hazır edilmesini söyledi.

Hizmetçi şaşırmıştı. «Gece gece!» diye söylendi.

François, hizmetçinin dediğini duymuştu. Sinirlendi. «Evet, ne olmuş? Sana ne? Hemen atımı hazırlasınlar.» diye çıkıştı.

Alelacele giyindi. Karısı geceliğini giyip, başlığını takmış, yatmaya hazırlanıyordu. Kocasının giyindiğini görünce, önüne dikildi. «Nereye gidiyorsun böyle gece gece?»

Sanki hizmetçiyle söz birliği etmişler gibi... Bir de karısını azarlamak istemedi. Kılıcını kuşanırken, «Şu anda bana hiçbir şey sorma.» dedi. «Hemen yola koyulmam gerekiyor, o kadar. Ha, belki birkaç gün gelemem. Merak etme.»

Fırlayıp çıktı. Karısını öpmedi bile. «İsterse onu aldattığımı sansın.» diye düşündü. Hatta aklına bir başka şey takıldı. «Sahi, benim gibi biri nasıl olur da bunca yıl karısını hiç aldatmaz?... Bu aşk mı, yoksa yaşlılığın başlangıcı mı?»

Mektubu getiren haberciye, gece burada kalıp dinlenmesini, Paris’e ertesi gün dönebileceğini söyledi. Habercinin canına minnetti. Zaten işini başarmıştı. Ödülü hak etmişti. Hemen geri dönmesi istenmemişti. Kalabilirdi. Karnı çok acıkmıştı. Burada nasıl olsa ona bir tas çorba veren çıkardı.

François, atına atladı. Seyisini de arkasına takarak, Paris’e doğru sürdü.

* * * * * *

François Paris’e vardığında öğle olmuştu. Tapınakçıların karargâhını biliyordu; dosdoğru oraya yöneldi.

Ortalık sessizdi. Çevrede hiç kimse görünmüyordu; atını alacak biri bile yoktu.

Attan inip arkasından çekerek ana kapıya doğru yürüdü.

Kapının iki yanına birer muhafız dikilmişti. Bellerinde bir kılıç, bir ellerinde mızrak diğerinde kalkan, dimdik duruyorlardı. François onlara doğru yaklaşırken hiç ilgilenmediler bile.

François, muhafızlardan birinin yanına kadar giderek, kim olduğunu ve büyük üstadı görmek istediğini söyledi.

Muhafız pek oralı olmadı. Hiç kıpırdamadan, «Şimdi yemek zamanı. Çek git! Daha sonra, uygun bir zamanda gel.» dedi.

François şöyle bir durdu. Bir soyluya edilecek laf mıydı bu? Muhafız kendini bir şey mi sanıyordu? Belki de at üstünde durmadığı için küçümsemişlerdi. Acaba kim olduğunu ayrıntılı olarak mı anlatmalıydı. Amcasından mı söz etmeliydi?.. «Şimdi bu muhafıza çıkışsam mı yoksa dediğini mi yapsam daha iyi?» diye düşündü. Tavır koymayı daha uygun buldu.

Olabildiğince yüksek sesle, «Bana bak asker!» diye bağırdı. «Ben Gisors’dan geliyorum. Beni büyük üstat çağırdı. Hemen gelmemi bildirdi. Benim acelem yok. Dediğin gibi, çekip gider daha sonra gelirim. Belki de gidince hiç gelmem. Fakat büyük üstadın acelesi var. Beni hemen görmek istiyor. Yemek zamanı falan anlamam. Korkarım o da anlamaz. Kim olduğumu bildiğin halde beni içeriye almadığını söylediğimde, başına gelecekleri var sen düşün. Şimdi gidip haber veriyor musun, yoksa az önce münasebetsizce dediğin gibi çekip gideyim mi?»

Bunu öyle buyurgan bir ses tonuyla söylemişti ki, muhafız korktu. Zaten adamın kılığından kıyafetinden aristokrat olduğu belliydi. Durup dururken başına iş açmaktansa, bir kez daha nereden geldiğini sordu. François tekrar etti: «Gisors. Fakat sen orayı bilmezsin. Normandiya.»

Muhafız yine anlayamamıştı ama bu kez anlamış göründü. «Şimdi sen bana bak.» dedi. «Kimin nesi olduğunu bilmiyorum. İçeriye gidip ilgililere haber vermeye çalışacağım. Fakat dediğin doğru çıkmazsa elimden kurtulamazsın. Hem öyle orta yerde de durup durma. Atı şuraya bağla. Yanda bekle.»

François, muhafızın “şuraya” diye gösterdiği yere bakmadı bile. Atın bağlanması gerekiyorsa, bunu ona yaptırırdı ama sırası değildi. Kılını kıpırdatmadı. «Haydi git. Bekliyorum.» dedi.

Muhafız içeriye doğru, birine seslendi. Bir diğer muhafız, sol eliyle kılıcının kınına yapışmış olarak, koşarak geldi. Beriki, elindeki mızrak ile kalkanı onun eline tutuşturdu.

Her ikisine birden, «Buna dikkat edin. Gözden kaçırmayın. Savuşmaya kalkarsa bırakmayın. Bir gidip geleyim de onunla paylaşacak kozumuz var.» dedikten sonra, şimdi yemekhaneye dönüştürülmüş olan büyük salonun yolunu tuttu.

Dua okunuyordu. Çekine çekine kapıya en yakın oturan şövalyenin kulağına eğildi ve dışarıda olanları aktardı. Şövalye, kısık sesle «Ne dedin? Anlayamadım.» deyince, tekrarladı.

«Peki. Ben çaresine bakarım. Sen yerine dön.»

Büyük üstat tam karşıda, avlunun öteki ucunda oturuyordu. Ona ulaşması zordu. Beri yandaki Geoffroy de Charnay’a daha yakındı. Belini bükmüş bir halde ilerleyerek sokuldu. Muhafızın kendisine dediklerini becerebildiği ölçüde tekrarladı.

Geoffroy, «Nereden gelmiş?» diye sorunca, «Doğrusu pek anlayamadım ama galiba Normandiya’da bir yerden.» dedi.

Geoffroy, «Ne?» diyerek birdenbire ayağa kalkınca, orada bir hareket gören papaz duayı kesti. Herkes âdeta put kesilmiş, ona bakıyordu. Geoffroy başıyla büyük üstada «Gitmek gerek.» der gibi işaret etti. Jacques de Molay, önemli bir şey olduğunu anladı. Papaza, «Peder, siz devam edin. Bizim önemli bir işimiz çıktı.» diyerek kalktı.

Geoffroy’a «Ne oluyor? Gelmiş mi?» diye sordu.

«Galiba.»

«Neredeymiş?»

«Ana girişte.»

«Gidelim.»

Muhafız, kapıda bekliyordu. Gelenleri görünce yana çekildi; sonra peşlerine takıldı. Büyük üstat dışarıya çıkarak François ile kucaklaşınca, sanki dünya muhafızın başına yıkıldı. Geoffroy da François ile selamlaştı.

François, büyük üstat ile kol kola içeriye girerken, muhafıza bir göz attı. Durdu. «Korkma asker! Sen görevini yaptın.» dedi. «Fakat sana ceza. Şu atı al, götür. Bir güzel de doyurup tımarla.»

Muhafız, «Baş üstüne efendim.» diyerek koştu. Atı çekerek ahıra doğru yollandı. «İstediği bu olsun!» dedi kendi kendine. Ucuz atlatmıştı.

Jacques, Geoffroy’a, «Sen yemeğe dön. Kimse huzursuz olmasın. Ben François ile çalışma odasına geçip görüşeceğim.» dedi. «Bize oradan yiyecek bir şey getirsinler. François yoldan geldi. Karnı acıkmıştır.»

François «Aç değilim ama susuzluktan neredeyse ölmek üzereyim.» dedi. Birlikte içeriye girdiler. Jacques ona su testisi ile maşrapayı gösterdi. François, maşrapaya boş verip testiyi kafasına dikti. Lıkır lıkır içti. Bir an duraklayıp şöyle bir nefes aldı. Biraz daha içti.

«Sahiden çok susamışsın.» dedi Jacques.

«Şaka ettiğimi mi sandın. Saatlerden beri yoldayım. Acele çağırdığın için hemen, koşa koşa geldim. Sözümü tuttum.»

* * * * * *



Sonrası “Gizli Emanet” başlıklı bölümde.

« Son Düzenleme: Aralık 09, 2010, 02:54:33 ös Gönderen: dogudan »
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Ocak 07, 2010, 04:07:48 öö
Yanıtla #1
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 879
  • Cinsiyet: Bay

Gerçekten çok sürükleyici bir hikayeymiş. Devamını merakla beklemekteyim Sn.Adam


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
2 Yanıt
3608 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 04, 2011, 03:26:57 ös
Gönderen: Mustafa Kemal
2 Yanıt
3807 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 04, 2011, 04:07:02 ös
Gönderen: Mustafa Kemal
2 Yanıt
4610 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 07, 2010, 09:12:37 ös
Gönderen: ozak1977
2 Yanıt
3675 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 04, 2011, 03:47:54 ös
Gönderen: Mustafa Kemal
2 Yanıt
4252 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 03, 2011, 03:22:37 ös
Gönderen: Mustafa Kemal
2 Yanıt
4805 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 04, 2011, 05:35:22 ös
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
4152 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 12, 2010, 10:14:29 öö
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2852 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2010, 08:33:52 öö
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2431 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 23, 2010, 02:22:06 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2568 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 25, 2010, 10:27:27 öö
Gönderen: ADAM