Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: İslâm’da Hoşgörü ve Tolerans- 3  (Okunma sayısı 2618 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 26, 2010, 11:04:58 öö
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay



İslâm’da bu dini yadsıyanların durumu, o kişilerin Müslüman, çok tanrıcı ya da “ehl-i kitap” oluşlarına göre farklı biçimlerde değerlendirilir.

1- İnanmayı reddedenlerin durumu:

İslâm’da zorlama ve baskı yoktur ama bu özellikle kendi özgür buyrultusuyla Müslüman olmayı seçmiş bir kişinin istediğini yapmakta özgür olduğu anlamına gelmez.  Müslüman olduktan sonra uyulması zorunlu kurallar vardır. Kendilerine hem din olarak İslâm’ı seçen hem hiçbir engeli olmadığı halde kuralla uymayan ve koşulları yerine getirmeyenler, tolerans bir yana dursun, hoşgörü ile bile karşılanamaz. Böyle kişiler önce uyarılır, bir diğer deyişle dinin gereklerine uymaya çağrılır, bundan bir sonuç alınamazsa çeşitli cezalara çarptırılırlar.

Asıl büyük suç, Müslüman olduktan sonra dinden dönmektir. Kuran’da inancından dönenler yani “mürtedler” için hiçbir hoşgörü gösterilmeyeceği, onları büyük cezaların beklediği söylenir. Ancak bunun nasıl bir ceza olduğu açıklanmaz. Verilecek cezanın Allah katında belirleneceği söylenir. (Kuran’da bu böyleyse de, İslâm hukukunda çeşitli hadisler uyarınca bu kişiler için ölüm cezası öngörüldüğünü biliyoruz.)

Nisa Suresi’nin 89. ayetinde şöyle denir:

“Onlar sizin kendileri gibi kâfir olmanızı, böylece eş olmanızı isterler. Allah yolunda göç etmedikçe onlardan dost edinmeyin.”

Bu ayetin mürtedler için mi yoksa müşrikler için mi olduğu konusunda çok tartışılmıştır. Yaygın görüş, mürtedler için olduğu şeklindedir.

İslâm’dan dönenler için ölüm buyruğunun verildiği hadislerden birine göre; Hz. Muhammed, üç durumda İslâm kanı akıtılmasını serbest bırakmış:

1- İslâm’dan dönmek;
2-  Zina;
3- Kan davası dışında işlenen cinayet.

İslâmî fıkıhta dinden dönene ceza verilebilmesi için kişinin reşit olmuş, akıllı ve özgür olması da zorunlu tutulmuştur. İşte bu noktada bir hoşgörü öğesi var: çocuklar, akılsızlar ve köleler için…

Onları bir yana bırakıp genele bakacak olursak, demek oluyor ki İslam, Müslümanların dinlerinden kopmalarını hiçbir biçimde hoşgörüyle karşılamıyor, aksine suç sayıyor ve mutlaka cezalandırılmaları gerektiğini öngörüyor.

Yaptığım bu yorumda yanılabilirim. Bilgim yetersiz olduğu için siz beni hoşgörün ve doğrusunu belirtin ki ben de öğreneyim.

2- İnançsızların durumu:

İslâm hukukunda inançsız kişilere “müşrik” denir. Bu sıfat, Arap dünyasında İslâmiyetten önceki çok tanrıcı inançları olan ve putperestler için de kullanılırdı.

Başlangıçta, müşriklere karşı özenli bir tavır takınılması söz konusuydu. Onlardan kesinlikle uzak durulması istenirdi. Hicretten sonra ise bu tutum sertleştirildi. İslâm cemaatinin kendi kimliğini bulması süreci içerisinde, putperestlerle aralarındaki sınırlar kesin ve net olarak belirlendi.

Şimdi başlangıca değil, bir bütün oluşturması bakımından sonrasına bakalım.

İslâm’a göre müşrikler murdar kimselerdir. Onlarla evlenmek yasaktır. Bu iki cephe arasında dostluk kurmak caiz değildir.

Maide Suresi’nin 57. ayeti şöyle der:

“Ey müminler! Sizden önce kitap verilenlerden dininizi alaya ve eğlenceye alanları ve inkârcıları dost olarak benimsemeyin.”

Mücâdile Suresi’nin 22. ayetinde de şunlar yazılıdır:

“Allah’a ve âhiret gününe inanan bir topluluğun, Allah ve peygamberine karşı gelen kimseleri sevdiğini göremezsin; isterse bunlar onları babaları, yahut oğulları, yahut kardeşleri, yahut da soy sopları olsun.”

Mümtehine Suresi’nin ilk ayetinde belirtildiğine göre; Müslümanlar, en yakın akrabaları bile olsa müşriklere yakınlık gösteremez:

“Eğer siz benim yolumda savaşmak ve benim hoşnutluğumu arayıp bulmak için yurdunuzdan çıkmışsanız, onlara nasıl dostluk gösterirsiniz?” 

Müşriklerle savaşılması ama bu savaşın büyük bir kararlılık içinde ve ölçülü bir düzeyde yürütülmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Bakara Suresi’nin 190-192. ayetlerinde şöyle deniyor:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Zulmetmeyin. Kuşkusuz Allah zulmedenleri sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurdunuzdan çıkardıkları gibi siz de onları yurtlarından çıkarın. …… Vazgeçerlerse onları bağşlayın.” 

Bu “aşırı gitme” sözüyle ne denilmek istendiği ise daha sonraki ayetlerde belirginleşir. Buna göre; kadınların, çocuk ve yaşlıların, barış önerenlerin, Müslümanlarla savaşmayanların öldürülmesi yasaktır. Nitekim Maide Suresi’nin 33.  ayeti şöyle der:

“Allah’a ve peygamberine savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranların cezası, ancak öldürülmek veya asılmak ya da elleriyle ayaklarının çaprazlama kesilmesi ya da yerlerinden sürülmeleridir.”

Buna karşın, Tevbe Suresi’nin 6. ayetinde, müşriklerin aman dilemesiyle bağlantılı olmak üzere bağışlayıcı bir hüküm yer almaktadır:

“Allah’a eş koşanlardan biri senden aman dilerse, o, Allah’ın sözünü dinleyinceye kadar kabul et.”

İslâm karşıtı yazında bu son derece savaşçı, özellikle müşriklere yönelik ayetler üzerine çeşitli yorumlar yapılmış, bunlara bakarak İslâm’ın hiçbir hoşgörüsü olmayan, son derece savaşçı bir din olduğu ileri sürülmüştür.

Sırf bir bütünün içinden parçaları çıkarılıp örnek olarak gösterilecek olursa öyle… Ancak bu bir demagoji yöntemidir. Kuran’ın bazı ayetlerinin hoşgörüsüz bir tutum yansıttığı yadsınamaz ama sırf bunlara bakılarak İslâm’ın baştan sona hoşgörüsüz olduğunu ileri sürmek de yanlışlığın dik âlâsıdır. (Gerçi ben de burada bütünün içinden parçacıklar almaktayım ama benimki öyle önemli düzeyde bir tartışma değil.)

İslâm’ın bir amacı bütün dünyada egemenlik sağlamak olduğuna göre; dinsizler tümüyle ortadan kalkmadan bu savaşımın son ermesi düşünülemez. Müslümanlardan beklenen, İslâm’ın dünya yüzünde tek egemen din haline gelişine dek savaşmaya hazır olmak, cihad etmektir. Barış, her zaman geçici bir durum olarak kabul edilir.

İmam Gazzalî ile ardılı İbn-i Teymiyye gibi İslâm bilginleri, Mekke’de indirilen ve iman ile ilgili ayetler ile Medine’de indirilen politik ve toplumsal nitelikli görevleri içeren ayetlerin birbirlerinden ayırt edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre bu ikinci aşama ayetler, ilgili dönem için geçerlidir, o zaman ile sınırlıdır ve daha sonraki dönemler ya da koşullar için söz konusu değildir. Bugün bile birçok İslâm din bilgini bunu öne sürer. Anlaşılması, kavranması gereken de budur.

İslâm’ın putperestler için tutumu ise, tüm dönemler için bellidir. Onlara, bırakınız toleransı, hiçbir şekilde hoşgörü bile gösterilemez; o yanlış ve saçma sapan inançlarıyla baş başa olarak özgürce yaşama hakkı tanınamaz. Müslümanların sonraki yıllarda Arap Yarımadası dışına uzanarak birçok değişik din ve inançtan olan insanlarla karşılaşması sonucunda, bir de bunların çoğunun “ehl-i kitap” olmadığı da anlaşılınca, hepsi birden yok edilemeyeceğine göre, İslâm’ın pratiği teorisinin aksine daha yumuşak davranmak zorunda kalmıştır. (Elbette bu tutumda, siyasî ve ekonomik etkenlerin de önemli rolü var.)

Nitekim Medine’den başlayarak kendileriyle zımmî (koruma) anlaşması yapılmış olan gayri müslimler, devlete ayrı bir vergi ödüyordu ve sırf bu nedenle belli dönemlerde onların isteseler de İslâmiyete toplu geçişlerine engel olunmasına bile çalışılmıştır. (Yorum yok!)

3- Diğer dinlerden olanların durumu:

İslâm dini, doğduğu yer ve tarih bakımından başlangıçta Yahudi ve Hıristiyan inançlıları ile ilişkiye geçmiştir. Başlangıç dönemlerinde inen ayetlerde bu dinlere karşı hayli hoşgörülü söylemler yer alır.

Önceleri, Yahudiler ile Müslümanlar arasında pek fazla fark gözetilmez. Bakara Suresi’nin 135-136. ayetinde olduğu gibi:

“Ey Muhammed! Onlara «Doğruya yönelmiş olan ve Allah’A EŞ KOŞANLARDAN OLMAYAN İbrahim’in dinine uyarız.» de. «Allah’a; bize indirilen kitaba, İbrahim’e, İshak’a, İsmail’e, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya Rableri tarafından peygamberlere verilenlerce onları birbirlerinden ayırt etmeyerek inandık.”

Yahudiler ile Hıristiyanlar dinlerine bağlı kalmakta ısrar edince, önce Yahudiler ile uğraşılır. Kendi dinlerinin en doğrusu olduğunu savunan Yahudilere, çeşitli ayetlerle yanlışlıkları gösterilir. “Ehl-i kitap” olan inançlılara karşı takınılan bu tavırda, önce İslâm topluluğunun kendi kimliğini vurgulama gereği belirleyici olur. Yiyecek ve içeceklerde farklılık koymak, namazda kıble olarak Kudüs yerine Kâbe’yi seçmek, İbrahim’in Müslüman olup bunun Tevrat ile İncilin yollanmasından önce olduğunu söylemek, araya belirleyici fark koymanın örneklerinden bazılarıdır.

Aradaki farklar açıkça ortaya serilince, bu kez onlarla araya bir mesafe koymak yoluna gidilir. Maide Suresi’nin 51. ayeti şöyle der:

“Ey müminler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlarla dost olursa kuşkusuz o da onlardandır.”

Yurdumuzda yakın bir geçmişte bu ayeti bir bez pankart üzerine yazarak camide görünür bir yere asan imam, basın ve yayın organlarında koparılan kıyamet üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nca görevinden alınıp, kendisine kınama cezası verildi. Oysa bu imam yalnızca Kuran’dan alıntıladığı bir ayete cemaatin dikkatini çekmişti. Yaptığı bu işin içinde kuşkusuz bir art niyeti olsa gerek; bunu kestirmek de zor değil, o ayrı. Ancak teorik olarak sadece Kuran’dan bir ayet yansıtmıştı. Öyle olunca sorun nerede?

Maide Suresi’nin 82. ayetinde de şöyle denir:

“İnsanlardan insanlara en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve Allah’a eş koşanları bulursun. İnananlara sevgi bakımından en yakın olanları da «Biz Hıristiyanız.» diyenleridir.”

Bu ayet, her şeye karşın Hıristiyanlara başlangıçta sıcak bakılmakta olduğunu gösterir. Daha sonra özellikle İsa’nın “Tanrı’nın oğlu” sayılması ile bağlantılı Hıristiyan inancına ise şiddetle karşı çıkılır. Nisa Suresi’nin 157. ayeti şöyle der:

“İnkâr etmeleri, Meryem’e büyük iftirada bulunmaları ve «Biz Allah’ın Peygamberi Meryem Oğlu İsa Mesih’i öldürdük.» demeleri yüzünden cezalarını buldular. Halbuki onu öldürmediler ve asmadılar da. Onlara öyle göründü. Zaten ayrılığa düştükleri şeylerde gerçekten kuşkudadırlar.”

Bu bağlamda bir de Maide Suresi’nin 17. ayeti var:

“«Allah ancak Meryem oğlu Mesih’tir.» diyenler, andolsun ki  gerçekten kâfir olmuşlardır.”

Özetle, denen şudur: Yahudiler de Hıristiyanlar da yoldan sapmıştır. Bütün bunları cezalandıracak olan Allah’tır. Zamanı geldiğinde. Müslümanlara ise, sabırla beklemeleri önerilir. Ancak Allah’tan gelen ayetlerle, Bedir savaşında müşriklere yardım eden Benî Nadir kavminin cezalandırılmasına karar verilir ve uygulanır. Bunu diğer Yahudi kavimlerinin cezalandırılması izler.

Benzer bir gelişme Kuzey Arabistan’ın fethi sırasında yaşanır. Hıristiyanlar ile kılıç kılıca savaşılır. Ardından beklenen ayetler iner. Tevbe Suresi’nin 29. ayeti gibi:

“Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla, Allah’ın ve peygamberin haram kıldığını haram saymayanlarla Hak dinini kabul etmeyenlerle, boyunlarını büküp cizye verene kadar savaşın.”

Müslüman olmayanların küçük düşürülmesi, aşağılanması öngörülmüştür. Bu konuda İslâm bilginleri pek katıdır. Gayri müslimlerin “cizye” denilen vergilerini öderken bile aşağılanmalarını buyuran yöntemler uygulanmıştır. Hatta birçok Kuran yorumcusu, cizyenin özel olarak gayri müslimlerin aşağılanması amacıyla konduğunu söyler. Buna karşın hukukçu ve devlet adamlarından bu vergiyi verenlerden onları aşağılayıcı bir tutumla alınmasına karşı çıkanlar da olmuştur.


Tüm bu özetleme üzerine şöyle bir yorum yapmama izin verin:

İslâm, kendini en yetkin, en olgunlaşmış ve tam din olarak tanımlamaktadır. Bu tanım, diğer inançları eşdeğer ve eşit görmeyi istese de, bunu olabildiğince zorlaştırmaktadır. Bu tutum, İslâm’ın, Müslümanlığı kabil etmeyenlerle ilişkisini belirleyen, kendi kendisine verdiği bir özel misyondur. Bu tanım diğer inanışları eşdeğer görmeyi ortadan kaldırdığı için, tolerans söz konusu olamaz.

Bu eşit olmayan başka bir dine bağlananları hor görme, öteki dünyaya ilişkin olmaktan çıkıp tüm Müslümanlarca bu dünyadaki bir kültür olarak benimsenmektedir.

Benimsenen bu kültürün ışığı altında, konu İslâm hukukunu ilgilendirmeye başlamıştır. İslâm, mürted ve müşriklerle eşit ve eşdeğer koşullarda bir arada yaşamayı düşünmemektedir.

“Ehl-i kitap” için bir ölçüde tolerans değil ama hoşgörü söz konusudur. Gerçi onlar da öteki dünyada cezalarını çekecektir ama inançsızlardan farklı bir konumları vardır; en azından bir dine bağlanmışlardır; yanlış da olsa bir tür Tanrı inançları vardır. Bu diğer dinlerden olanlara ancak İslâm’ın koruyucu egemenliğini kabul etmek ve zorunlu bir vergi (cizye) ödemek koşuluyla yaşam hakkı tanınır. İslâm hukuku, bu koşullarıyla onları, korunan, yaşamalarına izin verilen ama Müslümanlarla eşit görülmeyen, sadece hoşgörü gösterilen topluluklar olarak tanımlar.

Anımsatayım: Ara sıra güncelden söz etmekte olsam da, tüm bu deyişlerim Orta Çağdaki İslâm için geçerli; sonrası için de ne denli geçerli olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu ve benim bu çalışmamın kapsamının dışında.



ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
13 Yanıt
19197 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 01, 2013, 02:46:20 ös
Gönderen: Spock
36 Yanıt
20419 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 23, 2012, 10:20:17 öö
Gönderen: Masor1976
4 Yanıt
3731 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 17, 2010, 04:53:27 ös
Gönderen: martı
1 Yanıt
2871 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 17, 2010, 05:08:10 ös
Gönderen: martı
0 Yanıt
2321 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 17, 2010, 10:02:54 öö
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
5551 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 23, 2010, 08:54:46 ös
Gönderen: sun
0 Yanıt
2489 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 24, 2010, 09:54:20 öö
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
3069 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2010, 11:31:49 öö
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
2456 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 31, 2010, 12:05:46 ös
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
7391 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 20, 2010, 02:44:50 ös
Gönderen: Mozart