Masonlar.org - Harici Forumu

Inanc => Diger Inanclar => Mitoloji => Konuyu başlatan: karahan - Şubat 16, 2012, 07:45:47 ÖS

Başlık: Kara Athena
Gönderen: karahan - Şubat 16, 2012, 07:45:47 ÖS
Eski Mısır ve Masonluk

Martin Bernal’in Kara Athena’sını (1) okurken Masonluk ve Mısır bağlantısı yine karşıma çıktı. Ben de bunun üzerine geçen sayıdakine benzer bir biçimde Mısır ve Masonluk bağlantısı üzerine sözkonusu kitaptaki bilgileri kullanarak yazmaya karar verdim.

Kara Athena ile ilgili olarak yazımın sonunda ayrıca bir makale önereceğim ama kısaca açıklamak gerekirse Kara Athena 19. Yy’da tavan yapan Avrupa Merkezli Irkçılığa ve sözkonusu ırkçı tarih (Ari Modeli) görüşüne karşı 19. Yy’a kadar egemen olan “Eski Çağ Modeli’ni” savunuyor.

Kitap, Helen Uygarlığı’nın kökeninin Fenike ve Mısır olduğunu ve günümüz Yunanistan’ın, Mısır ve Fenikelilerce kolonileştirildiğini kanıtlarıyla tek tek ortaya koyuyor.

Örneğin bu konuda Heredot’tanörnek veriyor: "(...) Bu sözünü ettiğim Fenikeliler, Kadmosun yol arkadaşları, bu ülkeye yerleştikten sonra Yunanistana pek çok bilgi getirmişler ve özellikle yazıyı sokmuşlardır ki, ben Yunanların bunu daha önce tanıdıklarını sanmıyorum." (Kara Athena Syf 264)

Athena adı da, yazara göre Mısır Bilgelik Tanrıçası “Nt”den gelir ve o topraklara da siyah tenli Mısırlı kolonicilerle gelmiştir, bu nedenle Kara Athena’dır.

Yazarın iddiasına göre Yunanca’nın dörtte biri Fenike, Mısırca ve Samice kökenlidir.

Fazlasını merak edenler e öncelikle yazımın sonundaki “ Kara Athena: Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi?”(2) makalesini öneririm:

Sözkonusu kitap, Emperyalizmin tarihi nasıl çarpıttığına çok güzel bir örnek, gerçi benzer bir örneği de biz Sözde Ermeni Soykırımı Uydurmacası’nın imalatında da görüyoruz. Ermenistan’ın İlk Başbakanı Kaçaznuni (3), SSCB arşivleri (4), Osmanlı arşivleri ve son olarak İrlandalı Sosyalistlerin ortaya koyduğu İngiliz Belgeleri(5)gibi kanıtları Batı görmezden gelerek, Türkiye’yi akıllarınca yargılamaya ve meclislerinde yaftalamaya devam ediyor.

Bu yazı da ilginçtir, Emperyalist Batı’nın kendi içindeki ezoterik örgütlenmesine dair bir bakış açısı da sağlıyor. Batı, Doğu’yu sömürmek için önce kendi halkını sömürüyor sonra Doğu sömürüsünden elde ettiği imkanları Avrupa’da Sosyal Demokrasi ile ABD’de ise zenginleşme imkanları ile halkını uyuşturmak için kullanıyor. Batı emperyalizm’inin seçkinleri bunu yaparken kendi içinde ezoterik gelenek içerisinde örgütleniyor ve halkı da ezoterik yapının çift-katmanlı yöntemi ile yönlendiriyor.

Daha fazla uzatmadan Mısır üzerinden günümüze uzanacağımız yazıya başlıyorum.

ÜÇLÜ BİRLİK VE EZOTERİK YAPI

Kitabın 206. Sayfasındaki konu başlığı “ Mısır Dinin Kalıntıları: Hermesçilik, Neo-Platonizm ve Gnostizm”

Yazara göre, Mısır dininin kalıntıları “ Tanrı’ya bireysel ya da ezoterik tarikatlar içinde ulaşılabileceği “ inancı içindeki gruplarda yaşıyordu.

Bu gruplarda “ Tanrı’ya ulaşmak için, girişte gizlilik yemini edilmesi ve gizemli ergilenme( inisiyasyon) ayinleri yapılması” gerektiği inancı vardı. Ezoterik yapıya sahip oldukları için bilgilerin halka açılmasına karşıydılar, bilgi mürşidden müride bir silsile içinde ve uzun bir süreçte akmalıydı.

Yazarın bir tespiti de Antik Çağ’ın son dönemindeki “Üç Sayısı Saplantısı”.

Buna göre bu dönemde Gnostikler, Yeni-Platoncular ve Hermesçiler arasında varolan “Üçlü Birlik” inancı iki biçimde yorumlanıyordu.

Hristiyanlığın da dahil olduğu ilkine göre “ bir baba tanrı, babasının zekasını harekete geçiren bir oğul ve sözkonusu iki güç arasında köprü görevi gören üçüncü bir güç” vardı.

İkinci yorumda ise Yahudiler ve Hristiyanlarca tapılan tanrıya Demiurgos deniyordu ve asıl tanrının, Demiurgos adlı tanrının ardında gizli bir biçimde durduğuna inanılıyordu. Gizli Tanrı, Platonculuktaki yaratma eyleminin karşısındaki saf düşünce yani “İlk İlke “ idi. Üçlübirlikteki üçüncü üye ise Dünya’nın Ruhu, Tanrı Zihni, Canlı Madde” şeklinde farklı farklı adlandırılıyordu ancak temel işlevi hem iki güç arasında köprü vazifesi görmek hem de birbirlerini ayrı tutmak idi...

Gizli Tanrı sonsuz(külli) olduğu için sonlu (cüzi) ve sınırlı kavrama yeteneğine sahip olan insanlar O’nu kavrayamazdı. Surlu Maksimus sözkonusu inancıa temel olan anlayışı şöyle açıklıyordu:,

“ Zamandan ve ebediyetten ve varlığın akışından.. .daha yüce olan Tanrı, hiçbir yasa koyucu tarafından isimlendirilemez, hiçbir ses tarafından söylenemez, hiçbir göz tarafından görülemez. Fakat O’nun özünü idrakten aciz olan bizler, seslerin, isimlerin, resimlerin, dövülmüş altının, gümüşün, bitkilerin, ırmakların ve dağ zirvelerinin yardımından yararlanıyoruz çünkü O’nun bilgisine susuyoruz.” (Kara Atnena Syf.207)

Her ne kadar gizli Tanrı kavranamasa da, bu tür ezoterik oluşumlarda, seçkinlerin İlk Neden olarak da adlandırılan Gizli Tanrı’ya yaklaşabilecekleri inançları vardı.

İKİ KATLI FELSEFE

Yazarın 208. Sayfada değindiği “İki Katlı Anlayış” önemli bir konu zira günümüz dünyasını anlamamız için öğrenmemizin gerekli olduğu bir kavram ama önce Gnos’a bakmak gerekiyor.

Yazara göre Gnos kavramı “ insanın kendi kendini bilmesini sağlayan sezgisel bilgi edinmeyi“ açıklıyordu, ancak ezoterik tarikatlar Gnos sözcüğünü “ Seçkinler için Bilgi” olarak yorumluyor ve Gnos/Bilgi kavramını kendi inançlarına göre yeniden biçimlendiriyorlardı. Zira iki katmanlı felsefenin bir katmanında seçkinlerin bilgisi varken diğer katmanında halka sunulan batıl inançlar vardı

“ Aydınlanmış azınlık, eğitim, ahlaki ve dinsel açlışmalar ile Tanrı’ya yani Demiurgos’un ötesinde hiçbir şey görmeyen kitleler için gizli olan İlk Neden’e yaklaşabilirdi. İç dünyaya kapanış ve seçkincilik, ortodoks Yahudilik ve Hristiyanlığa tamamen yabancı olan başka bir özellikle de ilişkiliydi: insanın fiilen ya da potansiyel olarak Tanrısal olduğu inancı ...

... İnsanın Tanrı olabileceği düşüncesi, insanları ibadet edenin yardım, yol göstericlik...vb şeyler için dua ettiği din biçiminden, bu tür şeyler üzerinde kendisinin denetim sahibi olabileceği büyüye kolayca sevkedebilir. Yeni-Platoncu Plotinus’un dediği gibi ‘ Tanrılar bana gelmeli, ben onlara değil...’ Bu düşünce biçimi,Tanrı ile eşit olmanın ötesine geçmekte, O’nun üzerinde güç sahibi olmaya varmakta, hatta Tanrı’yı insanın yaratması raddesine ulaşmaktadır...” (Kara Athena Syf. 208)

Bir önceki yazımı ya da Kayıp Sembol’u okuyanlara “ insanın potansiyel olarak Tanrısal olduğu ve Tanrının insanların toplamı olduğu inancı” ile ilgili kısım tanıdık gelmiş olmalı zira Dan Brown’ın eserinin anafikriydi...

Görüldüğü üzere Dan Brown’ın sözde kayıp kelimesi, D. Brown’ın iddiasının aksine aslında evrensel bir kayıp kelimde değil sadece Mısır ve türevi inançların kayıp kelimesiydi...



 

KADER VE BÜYÜ

Yine tam bu noktada Papus’un Reenkarnasyon (6) adlı kitabında anlattığı Mısır’da “kaderi yönetme üzere yapılan büyü” ile ilgili kısmı da alıntılamak gerek ama önce konuyu başka ayrıntılarla iyice açmam gerek.

Mısır’ın ve masonluğun inisiyasyonlarında(7) Yıldızlar önemli bir yer tutuyordu.

M. Bernal’ın Batlamyus (Ptolemi) üzerinden yaptığı açıklama bize Mısırlıların piramitleri neden belirli yıldızlara göre ayarladıklarını dair kısa bir açıklama sunuyor:

“ ... Artık yıldızlara geri dönmek gerekirse: Bütün bu ‘güç anahtarlarında” yıldızlar önemli rol oynuyordu. Gerçi, birbirinden farklı bir dizi astronomik model bulunuyordu ama bunlardan en etkili olanı Mısır’da M.S. 2. yüzyılda, yani tam da eski dinden yeni kültlere geçiş döneminde yaşamış olan astronom Batlamyus tarafından oluşturulan model idi.

Batlamyus’a göre ‘ güneş, ay ve gezegenler ile sabit yıldızlar kendi küreleri içinde dünyanın çevresinde dönüyorlardı. Böylece ideal aleme ulaşmak için bunları aşmak gerekiyordu. Hermesçilik ile Yeni-Platonculuk ‘ruhların önceden var olması(Kalubela) ve metapsikosis yani ruhun bir vücuttan başkasına göçmesi gibi son derece Hristiyanlık dışı düşünceler de içeriyordu. Bu süreç, kürelerin ötesine geçmeyi gerektiriyordu...” ( Kara Athena Syf. 209)

Konun açığa çıkması için Bernal’ın tesbitine ek yapmamız gerek.

Ezoterik gelenekte insanın fizik bedenin yanı sıra astral (yıldızsal) bedenin de olduğu düşünülürdü. Bu nedenle Mısır inançlarında ve Mısır kökenli masonlukta da, tıpkı benzeri ekollerde olduğu gibi, kişinin öldükten sonra astral bedeni ile astral aleme doğduğu inancı vardır.(8)

Astral, “ yıldızsal” demektir. Ruhun, fizik bedeni, astral beden aracılığı ile yönettiğine inanılır. Rüya sırasında, günlük yaşamımız esnasında fizik bedenimizin sınırlamalarından doğan hareket kısıtlamasının aksine, mekanları rahat bir biçimde aşan astral bedenimizdir, ayrıca uyku sırasında bir an uyandığımızı sanıp, odanın ışığını açmayı denediğimizde veya etrafa seslenmeye çalıştığımızta, ışığı açamamızın veya sesimizin duyulmasınının sebebi o an kullandığımız bedenin, astral olması sebebiyledir.

Papus’a göre Masonlukta ölüm sonrası yaşanacak astral hal ilgili olarak astral alem için yapılan inisiyatik hazırlıkların kökeni de Mısır’dır.

“...Ölümün Kapıları, Mısır Dili’nde ‘Ro’ sözcüğü ile ifade edilir ki bu aynı zamanda ‘ siyah lekeleri olan baklalara’ da verilen isimdir; Mısırlıların ve Fisagorcuların, ölümün kapılarının ve Proserpina (Persephone’lin Latince adı) sırlarının ( misterleri) sembolü olan baklalardan çekinmelerinin ve tiksinmelerinin nedeni budur.

İnisiye deduble oluyor ( fizik bedeninden ayrılıyor) ve bu ölümünün kapılarından şuurlu biçimde geçiyordu. Yeniden geri dönüyor ve Güneş ile Ayın mevcudiyetlerinden ne kadar eminse, mezarötesi hayattan da o denli emin oluyordu...” ( Reenkarnasyon, Syf. 62)

Papus’a göre amacı ölüm sonrası astral aleme hazırlık olan sözkonusu inisiyatik(erginlenme) uygulamalar, ölüm sonrası inisiyelerin( müritlerin) işini kolaylaştırıyordu.

“..İntihar dışında, normal evrimde gerçekleşen ölüm hissi acı verici değildir. Bu his, su üzerinde kayıp giden bir gemideyken hissedileni andırır; İsis’in kayığı, Caron’un kayığı simgeleri ve astral planda hissedilenleri halka yansıtan bütün mitolojik fikirler buradan kaynaklanmıştır. Çağdaşlara göre bu his demiryoluna hiç sarsıntısız bir şekilde yapılan yolculuğu andırmaktadır.

Varlık, ölüm dediğimiz şeye maruz kalmış olduğuna inanmaz; uyuduğunu ve rüya görmekte olduğunu sanmaktadır...

...

Yeni astral organların bundan böyle evrimlerini ( trekamül, gelişim) sürdürecek oldukları planlara alışmaları gerekmektedir ve doğada sıçramalar olmadığından, bu yeni duruma uyum sağlama da, ruhun daha önceki evrimine (tekamül) bağlı olarakağır ağır gelişir.

İnisiyeler için (astral plana daha önceden gitmiş olanlar için) bu evrim süreci kaldırılmıştır ve zodyak kapılarından geçiş çok büyük kolaylıkla gerçekleşir. İnisiye olmayanlar ve kutsal olana karşı saygısız kişiler için ( bu plandan geçmemiş olanlar için evrim çok daha ağır gerçekleşir ve uyanış için yeryüzü zamanıyla bir aydan bir yıla kadar varan bir süre geçmesi gerekebilir. (Rose-Croix Maconnique/Gül-Haç masonluğu derecesinde (grad), bu durum, kırmızı odanın girişine ve çıkışına yerleştirilmiş olan iskelet ile belirtilmiştir.)...” ( Reenkarnasyon Syf. 68-69)

Papus ‘un çizdiğim sözleri çok ilginç; Gül-Haç derecine ulaşan kişilerin, sözkonusu derecede yaptıkları inisiyatik uygulamanın ölüm sonrası o kişilere kolaylık sağlaması...

Bir de Papus’un bu kişilere astral ile ilgili “ evrim/tekamülün kaldırılmış” olduğunu iddia etmesi husus u var. Papus, bu bilgiye hangi çalışmalarla varmış merak ediyorum. Papus’un kendisini ve benzeri inisiyelerin, diğer insanlardan, sırf işe yarar olduğu tartışmalı bir inisiyatik uygulama nedeniyle üstün görmesi, önceki sayfalarda bahsettiğim Plotinus’un kibrini hatırlattı bana...

Ama bu daha birşey değil, şimdi vereceğim “ anormal reenkarnasyon” örneği daha da çarpıcıdır.

Hatırlarsanız yüne üst sayfalarda Papus’tan “ kaderi büyü ile yönetmek “ ile ilgili örnek vereceğimi söylemiştim, İşte şimdi sıra o örneğe geldi.

“ ...Dünya üzerinde asırlar boyu mevcut olmuş bir anormal reenkarnasyon biçiminden daha söz etmemiz gerekiyor. Buna Mısırlılar’da ‘dublenin reenkarnasyonları’ adını veriyoruz.

Bu sır pek derinlemesine araştırılmamıştır ve şimdi bunun hakkında burada birkaç söz söylememiz gerekiyor.

Günümüzde büyüklüğünü henüz tam anlamıyla kavrayamamış olduğumuz Mısırlı, doğanın en korkunç güçleriyle yüzyüze mücadele etmek istemiş, böylelikle yeryüzünün manyetik kutbunu elli asırdan fazla bir süre Mısır’da kalmaya mecbur etmiştir; halbuki bu kutbun normal evrim süresi bir buçuk asırdır. Hatta, son derece iyi tanıdığı bu reenkarnasyon yasası ile de mücadele etmek istemiştir.

Bu amaçla Mısırlı, mumyalama yöntemi ile fizik bedeninin hücrelerini hareketsiz kılıyor, duble adını verdiği astralini, mumyanın mezara koyulmasından önce yapılan ayinler ile büyülüyor ve bu büyüleme vasıtasıyla da dubleyi mumyaya bağlıyor ve böylece ruhsal tekamülün bir bölümünü engelliyordu. Ruh, Tanrısal Planda normal olarak yerine getirmesi gereken bir dizi işlevini gerçekleştiriyor, Tanrı’nın doğasına iştirak ediyordu; ancak reenkarnasyon uzun bir süre erteleniyordu.

Mezar kentleri gerçekte astral varlıkların ikametgahlarıydı ve Mısırlı için bu astral yaşam, onun zihinsel yaşamından çok daha önemliydi.

Majik (sihirsel) afsunlar, mezarda yer alan yiyecekleri ve hizmetkarları işe yarar hale getiriyor ve böylece insanın Tanrısal buyruklara karşı bilinçli mücadelesi sorunu çözüme ulaşmış oluyordu. Biz, buna zoraki reenkarnasyon diyoruz....”( Reenkarnasyon, Syf 94-95)

Mısırlıların mumyalama yaparken gerçekte bu yönde düşünüp, düşünmediklerini bilemiyoruz zira Papus kaynak vermemiş ama Papus, döneminin ünlü masonlarından olduğundan, en azından Papus’un dahil olduğu masonik ekollerin bu yönde bir inanca sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Bu durumda M. Bernal’ın daha önce verdiğim tespiti doğru çıkıyor: “...Yeni-Platoncu Plotinus’un dediği gibi ‘ Tanrılar bana gelmeli, ben onlara değil...’ Bu düşünce biçimi, Tanrı ile eşit olmanın ötesine geçmekte, O’nun üzerinde güç sahibi olmaya varmakta, hatta Tanrı’yı insanın yaratması raddesine ulaşmaktadır...”

Kişilerin, toplukların inancı hoşgörü içinde karşılanmalı ama açıkçası Papus’un “ Zoraki Reenkarnasyon” dediği uygulama, bana göre kişisel kibirlerinin oluşturduğu bir efsane.

Zaten Papus’un önceki astral alem ile ilgili örneği de böyle temelsiz bir iddia izlenimi veriyordu, o yüzden işin masal kısmını geçip, Gül Haç bağlantısı üzerinden konuyu çift-katmanlı geleneğin siyasete yansımasına getireceğim.



 

SİYASET VE MASONLUK

Yazar 250. Sayfada “ Gülhaç Akımı: Protestan Ülkelerdeki Eski Mısır” başlığı altında şöyle bir tespitte bulunuyor:

“ Protestanlar da Mısır ve Hermesçilik ile ilgilenmeye devam ettiler. 17. Y.y.da Almanya, Fransa ve İngiltere’de ortaya çıkan gizlilik ustası Gül Haççılar, herhalde bağlantı içinde oldukları Bruno gibi seçkin kesim için “ gerçek “ bir din geliştiriyordu. Bu din görünüşe göre Katolikler ile Protestanlar arasında süren kanlı husumetlerden kaçınmak için tasarlanmıştı.

16. y.y. Hermesçileri gibi Gül Haççılar da, ya da onlar adına konuştuğunu iddia edenler de, toplumun gerçek, büyüsel ve bilimsel bilgiye sahip olan seçkin aydınlar zümresi tarafından yönetilmesini savunuyordu.

Böylece Mısır rahipler zümresinden Pythogorasçı biraderliklere, oradan da Platon Akademisi’ne uzanan –artık aşina olduğumuz- zinciri izlemiş oluyorlardı.

Bu bağlamda Frances Yates akla yakın bir iddiada bulunarak, 1650’lerde İngiltere^de Royal Society’yi (Kraliyet Akademisi) kuranların kafasındaki ‘Görünmez Heyet (İnvisible Collage)” düşüncesinin ardında bu Gül-Haççı kavramın yattığını belirtmiştir...” ( Kara Athena Syf. 250)

Ve bu konuda 18. y.y.’da uygun şartlar oluşur:

“ İngiltere’de 1680’lerde Hermesçi ve Gül-Haççı geleneklerden yeni, aynı ölüçede radikal bir güç ortaya çıktı. Yeni hareket iki katmanlı bir felsefeyi ve seçkin kesimin, kitlelerin dinsel patırtısının ötesine geçmesini savunuyordu. Kitlelilerin kendi özel inançlarının gereklerinin yerine getirilmesi hoş görülmeli fakat siyasal ve entelektüel iktidar, güvenli bir biçimde Aydınlanmış azınlığın elinde olmalıydı... Bu genel tavır 18. Y.y.daki İngiliz toplumu ile mükemmel bir uyum içindeydi...” (Kara Athena Syf 264)

Yazar 265. sayfada da masonluk ile ilgili yazılar okuyanların akıllarına gelen ilk sorulardan biri olan “masonların inancı nedir” sorusuna masonluk içinde de çift katmanlı bir yapı olduğunu ima ederek açıklıyor:

“ ...Radikal Aydınlanmacılığın bazı yönleri, saygıdeğer kabul edilen ve iki katmanlı felsefesi ile Yeni-Platonculuğunu (yeni bir biçim altında) muhafaza etmiş olan masonluk içinde yaşamaya devam etti. Yeni-Platoncu gelenekte olduğu gibi, masonlukta da sıradan insanlar, hatta masonluğun çoğu, kısmi bir inancı izliyor, fakat daha yüksek derecede olanlar Hristiyanlığı aşıyordu...” (Kara Athena Syf. 265)

Mason locaları, kendi inançları ile ilgili sorular sorulduğunda “ Tanrı’ya inanması kaydıyla” herkesi üye olarak alabileceklerini söylerler ve eklerler,” herkes kendi inancını devam ettirir, masonluk onlara ek olarak sadece evrensel kardeşlik ilkeleri ilgili inanç aşılar...”

Görüldüğü üzere bu ve benzeri açıklamalar, masonluğa, çift-katmanlı yapı özelliği veren ezoterik gelenek nedeniyledir. Masonluğun belirli seviyesine gelenlerin farklı bir inanca mensup oldukları ve bu inancın kökenin de Mısır olduğu aşikar.

Dan Brown, Kayıp Sembol adlı kitabında söz konusu inancı kitlelere duyurdu. Seçkinlerin (!) Mısır kökenli dininin, böyle patırtılı bir biçimde kamuoyuna üstelik ABD merkezli ve ABD’nin kuruluşunun gizemli kökenlerine atıfta bulunarak duyurulması ise ilginç.

Küreselleşme kapsamında bir yandan Ulus-Devletler yıkılırken diğer yandan yıkılan Ulus-Devlet nedeniyle ortaya çıkan boşluğu, seçkinler kendi denetimlerindeki Çok Uluslu Şirketler ve bunların beslediği (sponsor olduğu) Sözde Sivil Toplum Kuruluşları ile kendi siyasal uzantıları olan partileri aracılığı ile doldurmaya çalışıyorlar.

Devletler küçülürken, yerküremizin seçkinlerinin sahibi oldukları Çok Uluslu Şirketler daha da büyüyor.

Devletlerin ve dolayısıyla Şirketlere karşı halkın gücü zayıflıyor, sözde sivil toplum kuruluşları da esasen Çok Uluslu Şirketler ya da seçkinlerin egemenliğindeki başka siyasal örgütlerce beslendikleri için yediğimiz yiyecek GDO’lu, soluduğumuz hava bol karbiondioksitli, kullandığımız ilaçlar şifa olmaktan öte ilaç şirketlerinın kar etmesini sağlayacak biçimde üretilmiş oluyor. Örnekleri uzatmama gerek yok sanırım, bunlar esasen hepimizin gözlemlediği acı gerçekler... Tüm bunları yaparken bir yandan da kendi Mısır kökenli dinlerini, Dan Brown gibiler üzerinden insanlığa barış ve kardeşlik getireceği vaadi ile dünyaya açıklıyorlar. Belki niyetleri tüm dinleri, kendi dinleri içinde eritmektir, Dan Brown’ın “ kayıp sembol” kavramını da bu bağlamda değerlendirmek gerek.

Söz konusu dinin Tanrısının bir de adı var anlaşılan; M.Bernal, 265. Sayfada, Masonların ,Tanrı için kullandıkları ada dair de bir açıklama yapıyor.


MASON TANRISI: YABULON

Buna göre Hermesçiler de olduğu gibi masonlarda da belirli bir dereceden aşağı olan üyelere Tanrı’nın büyüsel adı açıklanmıyor.

Aşağı derece üyelerden ve halktan gizlenen bu Tanrının adı Yabulon. Ve bu ad üçlübirliğe uygun olarak tasarlanmış

İlk hecesi İsrail Tanrısı Yahve’den Ya

İkinci hecesi Kenani Tanrısı Ba’al’den Bul

Üçüncü hecesi Yunanlılar tarafından Heliopolis olarak bilinen ve günümüzde Kahire’nin dış semti olarak varlığını sürdüren On (IWNV) kentinin adından.

Sözkonusu şehir mason efsanelerine göre eski bir Güneş Kültü Merkezi ve dolayısı ile öğrenim şehri, bu nedenle masonlarca ezoterik bilgeliğin timsali olarak görülüyor.

Hermesçilikte, Hermes’in kurduğu mükemmel bir kentten ( Citta del Sole/Güneş Kent) bahsedilmesi, ve sözkonusu kentin Bruno ‘da ve sonrasında Campanella’nın ütopyasında belirmesini sebebi bu efsane.

Yazar, Mason tapınaklarının, masonlarca Mısır tapınakları olarak görülmesinin ve “1 Abd Doları’ndaki” Mısır simgelerini de bu bağlamda değerlendirmek gerekli diyor...


saygılar

Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: Alşah - Şubat 17, 2012, 01:04:20 ÖÖ
       Sağolsun sayın karahan çok büyük emek sarfederek  okuduğu bir kitaptan alıntı yaparak bizlere sunmuş. Bu alıntıyı okuyunca, daha bir kaç gün önce sayın hypatia'nın aktardığı alıntı aklıma geldi.  Sayın hypatia'da "Mason efsaneleri" başlığı altında bir kitaptan aktarımda bulunmuş, sayın karahan ve diğer bazı katılımcılar sayın hypatia'nın alıntısında bir çok yanlılıklar bulduklarını, Mason'luk hakkında yanlış bilgiler içerdiği için eleştirilerde bulunmuşlar ve özellkle Mason'luğun efsanevi bir tarihinin olmadığı, l700'lü yıllardan önce Mason'luktan söz edilemeyeceği tarzında yazılar yazarak biraz da sorgulamalı eleştirilerde bulunmuşlardı.
       Ben bu yazıyı detaylarına girerek eleştirmeyeceğim . Ama görüyorum ki, Mason'lukla ilgili olarak yine Mısır'a kadar dayanan anlatılar mevcut. Yani burada da efsaneler konuşuyor. İşte bu olmuyor. Aynı mahiyette bir başkası yazınca acımasızca eleştirecek,okuyanları yanlış bilgilendiriyor diye kınayacaksınız,  ama kendiniz rahatça yazacaksınız.
       Sayın karahan, bu alıntının  arkasında mısınız ?
       Saygılar-sevgiler.
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: ADAM - Şubat 17, 2012, 08:41:23 ÖÖ

Sayın Karahan o aktarımının arkasında olsa da olmasa da be o yazıyla bağlantılı eleştirilerimi yönelteceğim.

Eleştiri olacak; yerme ye de küçümseme değil. Yazılanlar üzerine olacak, yazarıyla ilgili değil. Bizim bildiğimize göre yanlış yönü varsa doğru olanın belirtilmesine çalışılacak gene bize göre...

Burada sadece şunu şsöylemek gerek. Bir kitap yazılmış ve yayınlanmışsa, bunun içindeki bilgilerin ille de ve kisinlikle doğru olmasııııgerekmiyor. Kitaplarn yayınlanabilmesi bakımından bir doğruluk testinden geçirilip onay verilmesi gibi bir şey yok. Dolayısıyla falancanın yazmışq olduğu bir kitap çok tutmuş, çok satmış, çok beğenilmiş ve bir kaynak kitap olarak nitelenmiş olsa bile, bir başka açıdan yanlışlar içerebiliyor.  Bunu göz ardı etmemek gerek. Bir zamanlar elimizin altından eksik etmediğimiz birçok ansiklopedinin bile yer yer çok yanlış bilgiler içerdiğini bilmemiz gerek.

Bu sadece bir ara ileti oldu. Şimdilik zaman elvermiyor bu dediğimizi yapmaya. Ancak notu alnmıştır; zaman elverişli olduğunda yapılması gereken yapılacaktır.


 
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: karahan - Şubat 17, 2012, 05:42:21 ÖS
       Sağolsun sayın karahan çok büyük emek sarfederek  okuduğu bir kitaptan alıntı yaparak bizlere sunmuş. Bu alıntıyı okuyunca, daha bir kaç gün önce sayın hypatia'nın aktardığı alıntı aklıma geldi.  Sayın hypatia'da "Mason efsaneleri" başlığı altında bir kitaptan aktarımda bulunmuş, sayın karahan ve diğer bazı katılımcılar sayın hypatia'nın alıntısında bir çok yanlılıklar bulduklarını, Mason'luk hakkında yanlış bilgiler içerdiği için eleştirilerde bulunmuşlar ve özellkle Mason'luğun efsanevi bir tarihinin olmadığı, l700'lü yıllardan önce Mason'luktan söz edilemeyeceği tarzında yazılar yazarak biraz da sorgulamalı eleştirilerde bulunmuşlardı.
       Ben bu yazıyı detaylarına girerek eleştirmeyeceğim . Ama görüyorum ki, Mason'lukla ilgili olarak yine Mısır'a kadar dayanan anlatılar mevcut. Yani burada da efsaneler konuşuyor. İşte bu olmuyor. Aynı mahiyette bir başkası yazınca acımasızca eleştirecek,okuyanları yanlış bilgilendiriyor diye kınayacaksınız,  ama kendiniz rahatça yazacaksınız.
       Sayın karahan, bu alıntının  arkasında mısınız ?
       Saygılar-sevgiler.


sn.alşah

Benim herzaman tedirgin olduğum bir husus vardır önyargıdır oda sizde bana karşı sanırım bu var hayır hayır yok demeyin sakın var.Sanki aklınızın bir köşesine not bırakıp yermeye çalışıyorsunuz aslında bakış açınız doğru aynı şeyi başkası yapınca yanlış oluyorsa ben yapıncada yanlıştır ki haklısınız.

Benim üzüldüğüm şey sanırım yazılarımı okumadınız sn.hypatianın yazdığı ne konuyu eleştirdsim ben ne yazarı hakkında bir lafım yada itirazım oldu oradada net anlaşılamadım eleştirildim çaktırmadan ama cevap vermedim.Bakınız sn.hypatia nın açtığı konuya ilk ben cevap yazdım ben genelde eleştirel bir insan değilim sahip olduğum bilgiye o kadar güvenmem heleki bu insanlar başta sn.adam,sn.skullg.sn.mason sn.ceycet şimdi foruma pek katılmayan eski dostlarda sn.dino gibi arkadaşların bilgisi ile pek yanyana durmam o yüzden benim yazacağım eleştiri ancak hadsizlik ve çapsızlık olur.

sn.hypatia ile olan sorunumuz uslup ile ilgili idi,bu forumda çok değer verdişğim insanlar var sizde bunlardan birisiniz aynı şeyi sizin içinde dayanamaz yaparım.Sn.adamın konu,kitap ve içeriğe ilişkin yaptığı kendince doğru eleştirileri çürütmek yerine yazarı ve kitabı savunarak sn.adama yüklenince benim itirazım oldu aslında benle ilgili bir konuda yok ortada ama ben dostlarıma sadakat ve saygı gösteren ve gösterilmesini arzulayan biriyim sonra ikimizde kontrolden çıktık çünkü birbirimiz dinlemiyorduk olay bu kadar basit yani.

Ben yayınladığı yayını asla eleştirmedim sn.adama olan tavrını eleştirdim.Bu kadar uzun anlatmam gerekti çünkü okumamışsınız.

saygılar
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: gnothi - Şubat 17, 2012, 06:18:59 ÖS
Bu konuyu daha önceden sanki hatırlıyordum.
Bakınca buldum: http://www.derki.com/ezoterik/item/2043-eski-misir-ve-masonluk?tmpl=component&print=1 (http://www.derki.com/ezoterik/item/2043-eski-misir-ve-masonluk?tmpl=component&print=1)

Satırların yazarı Derya bey, sayın Karahan mıdır bilemiyorum, değilse kimden alıntıladığını yazsa en azından emeğe saygı adına daha iyi olabilirmiş diye düşünüyorum. Tamamen harici hayatta yaptığım işte sürekli telif haklarımızı korumak durumunda olmamdan geliyor bu hassasiyetim, lütfen sayın Karahan şahsına bir eleştiri olarak almasın bu yorumumu.

Önceki meseleye gelecek olursak, Sayın Karahan'ın alıntının arkasında olup olmaması kişisel bir sorun yaratmamalı diye düşünüyorum, bir şey eleştirilecekse zaten alıntılayan değil, alıntının içeriğidir. Eskilerin deyişiyle, zarf değil, mazruftur derdimiz ;)

Sevgi ve saygılarımla.
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: karahan - Şubat 17, 2012, 06:24:54 ÖS
Bu konuyu daha önceden sanki hatırlıyordum.
Bakınca buldum: [url]http://www.derki.com/ezoterik/item/2043-eski-misir-ve-masonluk?tmpl=component&print=1[/url] ([url]http://www.derki.com/ezoterik/item/2043-eski-misir-ve-masonluk?tmpl=component&print=1[/url])

Satırların yazarı Derya bey, sayın Karahan mıdır bilemiyorum, değilse kimden alıntıladığını yazsa en azından emeğe saygı adına daha iyi olabilirmiş diye düşünüyorum. Tamamen harici hayatta yaptığım işte sürekli telif haklarımızı korumak durumunda olmamdan geliyor bu hassasiyetim, lütfen sayın Karahan şahsına bir eleştiri olarak almasın bu yorumumu.

Önceki meseleye gelecek olursak, Sayın Karahan'ın alıntının arkasında olup olmaması kişisel bir sorun yaratmamalı diye düşünüyorum, bir şey eleştirilecekse zaten alıntılayan değil, alıntının içeriğidir. Eskilerin deyişiyle, zarf değil, mazruftur derdimiz ;)

Sevgi ve saygılarımla.



sn.gnothi

Bahsettiğiniz alıntı meselesi bu forumda çok gündeme geldi biz çok üstünde durmadık ama sizde haklısınız emeğe saygıdır lakin kimi yazacağım olaya öyle girdiğin zamanda iş hadis külliyatına gider hani vardır ya hadiste o şundan duymuş oda bundan rivayet etmiş bilgi sanki böyle bir şey ilginç gördümü paylaşıyorsun hep merak eder dururum çokta cevap bulamadım bilginin gerçek sahibi kim acaba diye.

not:yazdığınız forumu bende sıkı takip ederim alıntı oraya ait lakin benim aldığım yerde oradan alıntılamış

Saygılar
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: Alşah - Şubat 17, 2012, 11:24:23 ÖS
       Sayın karahan, önce şunu belirteyim, ön yargı ifadenizi asla kabul edemem. Bu sonuca nasıl vardığınızı da anlamış değilim. Yanlız polemik olmaması nedeniyle çok fazla detaylara girmeyeceğim. Ama sözünü ettiğim konu hakkında gerek diğer katılımcıların ve gerekse kendi yorumlarınızı bir kez daha gözden geçirirseniz, sanırım bana hak vereceğinizi düşünüyorum.
        Saygılar-sevgiler.
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: ADAM - Şubat 18, 2012, 05:20:37 ÖS

Henüz bu başlık altındaki yazının eleştirisine girişmedim ama Sayın gnothi'in sözüne takıldım.

Emeğe saygı....

Peki ama o emek sonucunda ortaya çıkmış üretim birçok yanlışlık içeriyorsa, bu yanlışlar dolaylı olarak başka yanlışlara da yol açıyorsa ne olacak? Saygı duyacak ve göstereceğiz diye, yanlışların yanlışlıını, hiçbir dayanağı olmayan iddiaların geçersizliğini, saçma sapan lafların tutarsızlığını belirtmeyecek miyiz?

Hoşumuza gitmeyen, beğenmediğimiz, tutmadığımız kendi inanç ve benimseyişlerimize uymayan hatta karşıt bir yönelim gösteren söz ve yazıları toleransla karşılayabiliriz. Bunlar davranışsal bir niteliğe bürünüyorsa hoşgörüyle karşılayailiriz. Böylece emeğe saygıyı ortaya sermiş oluruz. Fakat bunu göz göre göre yanlışlar için yapabileceğimizi, yapmamızın uygun düşeceğini sanmam.

Şunu da unutmamak gerek. Şayet ben bir yazıyı eleştiriyorsam, benim eleştirim de bir emek ürünüdür. Üstelik hiçbir alıntısı olmadığı için daha da emek yoğundur.

 
   
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: gnothi - Şubat 18, 2012, 06:43:03 ÖS
Sn ADAM,

Umarım "emeğe saygı" derken en azından alıntı yapılan platformun veya kişinin adının belirtilmesinden bahsettiğimde hemfikirizdir sizinle. Kesinlikle alıntı yapılan fikir neyse kıyasıya eleştirilmelidir, söyleyecek bir sözümüz varsa. Hele sizin gibi bir bilgi ummanı kişinin eleştirileri her zaman faydalıdır, şahsi fikrimce.

Yoksa emek harcanmış diye her hangi bir yaratım eleştirilemeyecek olsa, bilimsel ilerlemeden söz etmek mümkün olmazdı tarih boyunca.
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: ADAM - Şubat 19, 2012, 10:28:30 ÖÖ


Forumda ara sıra birbirine pek benzer bir durumla karşılaşıyoruz:

Bir üyemiz, bir kitaptan aktarımda bulunuyor, ya doğrudan ya da özetleyerek…  O aktarımın çerçevesinde Masonluk ile bağlantılı birtakım sözler yer alıyor; özellikle Masonluğun kökeni, tarihi, felsefesi, öğretisi ile bağlantılı anlatımlar….

Neden olmasın! Olacak elbette; olsun! Bu forumun işlevlerinden biri de o.

Ancak bir bakıyorsunuz ki o kitap baştan sona gerçekleri içermiyor. Sanki bilimsel araştırma sonucuymuş gibi anlatılan şeylerin birçoğunun aslında bir varsayım ya da kurgu olduğunu, dayanaktan yoksun bulunduğunu görüyorsunuz.

Bu elbette sırf Masonluk konusu için özel değil, genel geçerli bir durum.

Bu işin asıl kötü yanı, o kitabın belki de çok değerli bilgiler içermesi ama yanlış bilgilere hatta uydurmacalara da yer vermek suretiyle kendi kendini güvenilmez kılması.

Doğrusunu bildiğiniz bir konunun orada yanlış aktarıldığını görünce; doğru mu yanlış mı olduğunu bilmediğiniz, bilgilenmek istediğiniz bir konuda o kitabın diğer anlatılarını da güvenilmez buluyorsunuz ister istemez.

Böyle bir durumdan ötürü o anlatımı alıp buraya getiren forum üyesi dostumuzu kusurlu bulmak gibi bir tutum takınamayız. Ancak ona sorabiliriz, bu anlatımların arkasında duruyor mu yani bu anlatımların doğru olduğunu savunuyor mu diye…

Bu, “evet” diye yanıtlaması hayli zor bir sorudur çünkü onun da konuya alıntı yapmış olduğu yazar kadar hâkim olmasını gerektirir.

Kendinden bu denli emin olan bir kişi elbette eleştirilmekten hiç çekinmez ve “Buyurun, bu yazının neresinin yanlış olduğunu gösterin.” diyebilir, der tüm özgüveniyle.

Şimdi bu yazıyı bize getiren Sayın Karahan’a bu yazıyla bağlantılı olmak üzere bu soruyu soralım mı, sormayalım mı?

Bana kalırsa sormayalım. Çünkü burası kişi eleştirme yeri olmamalı.

Nitekim zaten Sayın Karahan bu anlatımını olabildiğince objektif bir tarzda ortaya koymuş. Üstelik aktarıp anlattıkları, Masonluk ile herhangi bir bağlantısı olmaksızın bir başka başlık altında da irdelenmekte bu forumda.

Anlatımlarda beni asıl ilgilendiren nokta, Masonluk ile yapılan bağlantılar.

Konu “Eski Mısır ve Masonluk” diye bir alt başlık ile başlamasına karşın, uzunca bir bölümde Masonluk ile bağlantılı herhangi bir söz ile karşılaşmıyoruz. Genelde din özelde Hıristiyanlık ile bağlantılı anlatımların değerlendirmesini (gerekiyorsa eleştirisini)  yapamam. Bu, o konuları çok iyi bilenlerin işi olmalı.

Masonluğa nerede geliyoruz? “Kader ve Büyü” başlıklı alt bölümde.

Burada adı geçen, üzerinde özenle durulan bir kişi var: Papus… 

İşin içine Papus yani Dr. Gerard Encausse girince Masonluktan mı söz edeceğiz, Masonluğa benzer bir başka dizgeden mi, yoksa tarihte yer yer ve zaman zaman görülmüş olan yozlaştırılmış/başkalaştırılmış Masonluk uygulamasından mı (Martinizm ve Manyetik Masonluk gibi), bunu da göz önüne almak gerek.

Masonluğuna tarihinde çok değişik akımların yer almış olduğunu, bunun sonucunda yüzlerce rit kurulduğunu, ancak 20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde tüm bunların ayıklanıp bir durulma ve belirginleşmenin sağlandığını da bilelim.

Burada öyle bir söz söyleniyor ki… Mısır’ın ve Masonluğun inisyasyonlarında yıldızlar önemli bir yer tutuyormuş!...

Antik Mısır’daki çeşitli ekollerin inisyasyonlarında yıldızların önemli bir yer tuttuğuna ilişkin bir ileri sürüşü Masonluk ile hiç bağdaştırmadan irdeleyebiliriz. Fakat burada bir de Masonluk ile bağlantılı inisyasyonlarda da yıldızların önemli bir yer tuttuğu söyleniyor. Ardından da astral konularla bağlantılı anlatımlara geçiliyor.

Kusura bakmayın ama MASONLUKTA BÖYLE ŞEYLER YOK.

MASONLUKTA BİLİMSEL YÖNTEM VAR, AKIL VAR, BİLGELİK VAR.

Böyle şeyler başka kurumların, başka öğreti sistemlerinin öğeleri olabilir belki ama Masonluğun değil.

Böyle şeylerin Masonluğa mal edilmesi için birtakım girişimlerde bulunulmuş, bazı ritler kurulmuş tarihte. Onlar tarihte kalmış. Üstelik Masonlukta pek küçük bir yer tutabilmiş.

20. yüzyıl başlarının ünlü okültist masonlarından Papus lakaplı Dr. Gerard Encausse’un yapmaya çalışmış olduğu ancak pek genç yaşta öldüğü için gerçekleştiremeden bıraktığı uğraşı işte böyle bir şey.

Zaten o yüzden şu alt bölümün başlığı çerçevesinden büyü sözcüğü geçiyor ya…

Papus’a göre Masonlukta ölüm sonrası yaşanacak astral hal ilgili olarak astral âlem için yapılan inisiyatik hazırlıklar varmış ve bunların kökeni Mısır imiş.

Bu düşünü Papus’un önerdiği tarzdaki Masonluk için geçerliydi o dönemde. Aslında ona Masonluk tarzı bile değil, Martinizm demek çok daha uygun. Masonlukta, Antik Mısır öğretileriyle yakın bağlantısı olan Misraim-Memfis Riti’nde bile ölüm sonrası yaşanacak astral hal diye bir şey yok.

Böyle bir konu Masonluğun düşünsel/inançsal ilkelerinden birinin “ruhun ölümsüzlüğü” olması gerektiğini ileri süren masonik sitemlerde bile yer bulan bir benimseyiş, bir tutum, bir öğreti değil.

Dr. Gerard Encausse’un öğretisi hatta Martinizm, Masonluğun niteliğini yansıtan bir örnek olarak gösterilemez çünkü değil.

Her ezoterik kurumun Masonluk ile bir ilgisi, bir bağlantısı yok. Hele okült nitelikli bir öğretisi olan kurumların hiç yok. Belki içlerinden kimisi paramasonik (Masonluğa benzer) olarak nitelenebilir ama hepsi o kadar.

Masonlukta böyle şeyler yok. Yazıda değinilen, ritlerde birbirinden farklı olabilen Gül+Haç (Rozkrua) derecesinde hatta daha ileriye geçen ritlerin sonraki derecelerinde de yok.

Yok!

Masonlukta olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme çabalarının karşısında hayrete düşüyorum.

Masonlukta böyle şeyler olsa masonların kaleme almış olduğu o çok ayrıntılı, ciltler dolusu kitaplarda olurdu. Örneğin bu forumda bile adından hayli söz edilmiş olan ünlü masonlar araştırıcı yazarlardan Albert Pike’ın litürji çalışmalarında yer alırdı.

Yok!

Niçin yok?

Masonlukta böyle şeyler yer almadığı için.

Fakat Masonluk ile bağlantısı olmayan varsayımcıların, okültizme çok meraklı olanların, bunu Masonluk ile bağdaştırmak için ellerinden geleni yapanların kitaplarında var.

İnanılası mı?

Masonluktan hiç söz etmeseler ve böylece kendi kendilerinin güvenilirliğini yitirmeseler olmaz sanki.

Bunu niçin yapıyorlar?

Çünkü bir başka şeyden söz ettiğinizde (örneğin kendisinize asal benzeştirme alanı olarak Altın Şafak dizgesini aldığınızda) bunu çok kişi hiç duymamış, ilgili alanları dışında, hiçbir flaş ya da magazin değeri olmayan, sansasyon yaratmaya elvermeyen bir kurumdan söz edince yeterince ya da beklediğiniz ilgiyi çekemiyorsunuz. Günümüzde Masonluk okur yazarlığı olan hemen herkesin iyi kötü ilgilendiği, merak ettiği bir konu.

Ben şimdi Türkiye’de bir kitap yazayım… Masonluğun kökenine Oğuz Destanı’nı yerleştireyim. Bakın ne kadar çok ilgi çeker. İnsanlar o kitabı alıp okur. Masonluğu öğrenmek için değil, Oğuz Destanı’nda Masonluğun nasıl yer tutuğunu ve nasıl olup da oradan kök aldığını merak ettikleri için.

Ben böyle bir kitap yazıp yayınlarsam Masonluk ile Oğuz Destanı bağdaşmış mı olur?

Yıllar sonra belki bir üyemiz bu forumda benim o kitaptan aktarımlar verebilir. Böylece Masonluğun kökeni Orta Asya Türklerine bağlanabilir.

Böyle bir anlatım, öteki varsayımsal köken bağlantılarından daha yanlış sayılmayabilir.



Bu noktada durup az nefes alayım. Sonra yine devam ederim gerekirse. Bir sonraki alt başlık “Siyaset ve Masonluk”.

Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: karahan - Şubat 19, 2012, 11:18:35 ÖÖ
       Sayın karahan, önce şunu belirteyim, ön yargı ifadenizi asla kabul edemem. Bu sonuca nasıl vardığınızı da anlamış değilim. Yanlız polemik olmaması nedeniyle çok fazla detaylara girmeyeceğim. Ama sözünü ettiğim konu hakkında gerek diğer katılımcıların ve gerekse kendi yorumlarınızı bir kez daha gözden geçirirseniz, sanırım bana hak vereceğinizi düşünüyorum.
        Saygılar-sevgiler.


sn.alşah

Ben sn.hypatianın yazısı ile ilgili bir yorum yapmadım çünklü benimde ilk okuduğum kitaplardandır yazdıkları benim yorumlarım hep başka neden içindi şimdi artık yazmaya gerek kalmadı.Sn.adam eleştirilerini ve inanmadığı bölümleri yazdı siz ise işe önce aklınızda kalan bölümden başlıyorsunuz sn.hypatia ile olan münakaşamızı burada örnek gösteriyorsunuz.sizde sn.adam gibi yapsanız anlayacağım kaldıki sn.adam kitabın içeriğini eleştirdi buralarda yanlış bilgi var dedi tıpkı bana yaptığı gibi ki haklıdır sebeblerinide ortaya koyuyor burada yanlış olan bir şey yok beni hedef almıyor beni eleştirmiyor sen bunu nasıl yayınlarsın demiyor yaptığı başka bir şey onun.Sizdende aynını bekliyorum sizin polemikle beslenen bir yapınız yok.Lütfen kara atenayı eleşbenim öyle etkin yazma üslubum yok sadece yazı enteresan geldi bana forumdada daha önce açılmamış sanırım değişik bir yön vermek istedim foruma o kadar.

Yazıyı yayınlamış olmak hoşuma gitmesi değişik bulmam onun arkasında durmamı gerektirmez .Tıpkı okuduğumuz bir sürü kitabın doğru olmadığı yanlış bilgiler içerdiğini kabul ettiğimiz gibi buradaki yanlışlarıda nitekim işi bilenler ortaya koyuyorlar.

saygılar
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: karahan - Şubat 19, 2012, 12:39:40 ÖS
AÇIK MEKTUP: 'Kara Atena'*
Sayın Martin Bernal;

"Eski Yunanistan uydurmacası nasıl imal edildi?" alt başlıklı kitabınız, oldukça ilginç, Samir Amin'in "Avrupa Merkezcilik" ve Edward Said'in "Oryantalizm" isimli çalışmalarının yanına koyulacak değerdeki kitabınızın bir çok yönden tarihçi ve düşünürlere ilham verici, kışkırtıcı tezleri var.

Adeta 'küresel bir resmi ideoloji' haline getirilmiş olan 'Batı uygarlığı' masalının 'Eski Yunan' efsanesine dayalı köken iddiası neredeyse bütün dünyada eğitim müfredatlarının değişmez ezberi durumunda. Batı merkezli tarih ve dünya görüşünün 'bilimsel' kılıflı tezler ve bunlara dayalı kitap, film, belgesel, v.b. malzemelerle süslenen propaganda tasallutu altında, çok az insan zihnini yalanlara karşı koruyabiliyor. Üstelik bizim gibi batıcılığın kraldan çok kralcılık olarak sergilendiği ülkelerde 'kral çıplak' demenin mümkün olan tek yolu, batıya körü körüne düşman olmak ya da bütünüyle reddetmek olunca, yalan ile gerçeği ayırmak daha da zorlaşıyor. Oysa Batı merkezli tezleri sorgulamak ve alternatif gerçeklikleri gün ışığına çıkarmak için topyekün batı düşmanlığı gibi "Batılı" bir davranış yerine, hikmeti ve hakikati aramak gibi daha makul ve soğukkanlı bir tutuma ihtiyaç var.

Bay Bernal, 'Kara Atena', işte bu makul yöntem için örnek teşkil edecek özellikte bir çalışma. Avrupa merkezci bakış açısının 'Avrupa, Batı, Uygarlık' gibi kendi üzerine kurguladığı imajın esaslı bir sorgulamasını yapıyor. Kabaca, Grek - Roma ve Yahudi-Hıristiyan geleneği ve kültürü üzerinde yükseldiği iddia edilen 'Batı Uygarlığı' masalının bu genel kabul görmüş kökenlerinin sorgulaması, çarpıcı sonuçlar ortaya çıkarmış. Her şeyden önce, Antik Yunan - Roma - Yahudilik - Hıristiyanlık - Aydınlanma - Kapitalizm şeklinde çizilen ve bütün batı dışı toplumlardan ileri ve üstün olarak sunulan Batı uygarlığının tarihi gelişim şemasının bütünüyle yalanlardan ibaret olduğunu ileri sürüyorsunuz. Bu çerçevede 'Antik - Helen' uygarlığının, gerçekte 18. yüzyılda kiliselerinde dahil olduğu Avrupa entelektüel çevrelerinde Yunanistan'ın Osmanlı'ya isyanı ile başlayan süreçte ortaya atılıp geliştirildiği ve daha sonra yine kilise çevreleri ile çatışma içinde olan Gülhaç Tarikatı - Masonluk mahfillerinin 'Eski Mısır' kaynaklı tezlerini reddetme çabası içinde olgunlaştığını belirtiyorsunuz. Buna paralel olarak, daha genelde, Almanya'nın ırk temelli kendini inşa sürecinde 'Saf - Ari' ırkın kökeni olarak, İngiltere'nin de sömürge amaçları için yerli halkla bağ kurmak amacıyla birlikte inşa ettikleri 'Hind - Avrupa' kültürü, dili, Aryan Uygarlığı gibi tezlerinde benzer ideolojik amaçların ürünü olduğunu vurguluyorsunuz. Britanya'yı 1701 - 1901 yılları arasında yöneten Alman kökenli Hanover Hanedanı'ndan Kral George II tarafından İngiltere ve Almanya arasında kültür köprüsü olması amacıyla 1734 yılında kurulan Gottingen Üniversitesi çevresinde geliştirilen bu tezler, ırkçılık ve sömürgeciliği meşrulaştırıcı bir Doğu - Batı, kültür, uygarlık ve tarih kurgusuna dayanıyor.

Öte yandan Napolyon'un Mısır Seferi ile başlayan süreçte ise Fransa'da 'Mısır' merkezli başka bir kurgu üretiliyor. Fransız İhtilali ve Napolyon üzerindeki etkileri tartışılmayan Gülhaç Tarikatı ve spekülatif masonluğun eski Mısır dini, hermetizm, Mısır gizemleri, tapınak ve sembollerine olan bağlılıkları, 19. yüzyıla kadar Fransız entelektüelleri çevrelerinde Mısır'ı Batıda gören ve Batının kökeni olarak algılayan tezleri canlı tutuyor.
19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde bu tezler, bugünkü ortalama Avrupa Merkezci Batı Uygarlığı masalında ittifak ediyor. Batı ve Batılılar üstün ari ırktan, Hind Avrupa dili konuşan, parlak Antik Yunan Uygarlığı'nın yeniden doğuşunu simgeleyen ileri kapitalist uygarlığının yaratıcıları olarak kendi imaj masallarını tamamlıyorlar. Ve Türkiye dahil, dünyanın bütün çocukları bu masalları okullarda ezberliyor. Aydınları bu yalanlar üzerine fikirler geliştiriyor, siyasetçileri bu uydurmaların hayranı oldukları ölçüde iktidar olabiliyor.

Bay Bernal, kitabınızda bu masalları enine boyuna, örnekleri ve tarihi gelişimi ile sorgularken, Eski Yunan'ın Mısır ve Fenike kaynaklı olduğunu, esasen Antik Yunan Uygarlığı olarak anlatılan inançlar, kültür, mimari, felsefe ve dil'in büyük ölçüde M.Ö. 2100 ile 110 yılları arasında Yunanistan'ın Mısır kolonisi olduğu dönemde üretilmiş olduğunu ileri sürüyorsunuz. Yine Platon dahil birçok yunan filozofunun Mısır'da eğitim gördüğünü, Yunanca'nın üçte birinin Eski Mısır ve Sami dillerine ait kelimelerden oluştuğunu, Girit, Mykene ve İyon (Anadolu) kültürlerinin de aynı etkinin ürünü olarak geliştiğini belirtiyorsunuz. Bu noktada, dikkat çekici birkaç hususa işaret etmem gerekiyor.

Öncelikle, kilise desteğiyle ve Yunanistan'ı Osmanlı'dan koparma sürecinde gelişen Antik Yunan hayranlığının karşısına, ısrarla Mısır - Fenike modelini ve nedense Arapça ve Aramice'yi atlayıp sadece 'İbranice'ye vurgu yaparak 'Sami' kökeni öne çıkarıyorsunuz. Bu tavrınız, 'köklerimde biraz Yahudilik de var' dediğiniz kişisel eğiliminizin ürünü gibi görünüyor. 'Sami' kavramını, Sami halklarının binde birini dahi oluşturmayan ( hatta sami oldukları bile tartışmalı) 'Yahudiler'e karşılık olarak kullanmanız, Mısır ve Fenike'yi de aynı bağlamda bir tür Yahudiler'in etkilediği ve hatta yönettiği uygarlıklarmış gibi sunmanız bir hayli kuşku uyandırıcı doğrusu. Bu noktada, Yahudilerle Elenler arasında, Yahudilikle Hıristiyanlık arasında, Gülhaç Tarikatı-Masonluk geleneği ile Kilise arasında ve Katolisizm ile İngiliz Protestanlığı arasındaki çelişki ve çatışmaların, Yahudiler - Gülhaç Tarikatı - İngiliz Protestanlığı'nın Katolisizme karşı ittifakının, bu tarih tezleri ve köken iddiaları konusundaki farklılıklarla ilgisi üzerinde soru işaretleri beliriyor. Sonuçta, tarafların birbirleri hakkında öne sürdüğü iddialar, Batı dışı toplumlar için bir tür zengin bilgi malzemesi sunuyor. Ancak, öte taraftan Batı da bu konularla ilgili her hareketlenmenin bahsi geçen çelişkiler ve tarafları ile ilgili bir özel amacı içerdiğini unutmadan, bu malzemeleri değerlendirme gereğini vurgulamak gerekiyor.

Son dönemde, gündem oluşturan "Da Vinci Şifresi" isimli kitabın ve ona cevap niteliğindeki 'Tutku' isimli filmin, bu saflaşma ve tarihsel çatışmanın Post-Modern örnekleri olduğu düşünülürse, Eski Yunanistan uydurmacasının haklı ve doğru eleştirisinin de, son tahlilde 'özel' bir manası olduğunu düşünmemek için bir neden bulunmuyor.

Bay Bernal, bu ihtiyat payı ile birlikte, 'Batı Uygarlığı' masalına içerden ve çok sağlam darbeler indiriyorsunuz. Müslümanlar üzerinden tanıdıkları Yunan, Doğu'dan devşirilen Hıristiyanlık, Sömürgecilikle Asya'nın, Amerika'nın ve Ortadoğu'nun bütün beşeri, maddi ve manevi zenginlikleriyle geliştirilen endüstri devrimi, aynı süreçte insanlığın bütün kadim bilgelikleriyle tanışarak gelişen bilimsel - teknolojik devrimler, kiliseye karşı Doğu bilgeliğinin izinde gelişen Aydınlanma felsefesi, hepsinin toplamında oluşan ünlü 'Batı Uygarlığı' masalı işte bu. Mükemmel olan tek yanı tüm bu hırsızlıkların örgütlenişi… Olumlu yanı ise, tarihsel akışı hızlandırmış olmak. Takdir etmek lazım, yorgun, statikleşmiş ve totolojik bir tekrar içinde çürümekte olan Batı dışı dünyayı uykusundan uyandırıp yeniden harekete geçmeye zorladı. 'Batı'nın insanlık adına tek olumlu ve ilerici rolü de, işte bu.
Bay Bernal, doğrusu bu kitabı bir doğulu, örneğin bir Türk yazmış olsaydı, kimse ciddiye almaz, yüzüne bile bakmazdı. Ama siz bir İngilizsiniz ve İngilterede uzun süredir varolan bir eleştirel bilim geleneğinin içinden geliyorsunuz. Bu nedenle, kitabınız başta Yunanistan olmak üzere, batıda büyük tepkilere neden olmuş. Bir çok reddiye yazılmış. Ama yinede, ileri sürdüğünüz sorgulama yöntemi ve savların çürütülmesi mümkün olamayınca, suskunlukla geçiştirilmeye çalışılmış. Ülkemizde de, üzerinde durulduğunu söylemek zor. Oysa, 'küreselleşen dünyada, tamda AB'ye girmek üzereyken' ya da 'Kıbrıs sorunu vesilesiyle AB'cileri suçlarken, bu kitap çok lazım olabilirdi. Galiba, bizim ulusalcılarda, Avrupacılar ve Amerikancılar kadar 'batı yalanlarına teşne durumdalar..Her iki tarafta, nedense bu kitabı görmezden geldi. Oysa en azından Yahudi muhiplerinin işine yarayabilir, tutku filmine karşı yeniden gündem yapabilirlerdi.
Neyse, bay Bernal, ben acizane senin kitabından da cesaret alarak uzun süredir amatörce savunduğum ve üzerinde çalışılarak bilimsel çerçeveye oturtulması gerektiğine inandığım 10 büyük batı yalanını bu vesileyle paylaşmak istiyorum. Tabii ki henüz olgunlaşmamış ve en az batılı yalanlar kadar ispatlanabilir ya da yanlışlanabilir bir takım iddialarım bunlar. 'Kara Atena'yı da sayarsak, Bay Bernal, tüm dünyayı istila eden bu Batı Uygarlığı yalanının üzerinde bina edildiği 10 büyük yalanı sıralamaya çalışalım:
1-Tarihöncesi İnsan telakkisi:
Avrupa merkezli antropoloji ve arkeoloji çalışmalarının soyutladığı ilkel insan telakkisi, sosyal evrim süreci ile batılı beyaz adamı en gelişkin tür olarak yorumlayan insan anlayışının meşrulaştırılmasına dönük bir başlangıç öyküsüdür.
Bu bağlamda, tarihöncesi, ilkel toplum, sosyal evrim, ırkların ve dillerin oluşumu gibi konulardaki batılı tezlerin büyük bir kısmı bilim dışıdır. Anglo Sakson, Alman ve Fransız antropoloji ve arkeolojisi, özellikle 18. yüzyılda başlayan bu sözde bilimsel araştırmaların sömürgecilikle bağlantılı amaçları bağlamında değerlendirilebilir.
Yazının bulunuşundan önceyi ifade eden ve insanın ortaya çıkışı ve gelişmesine dair ortaya atılan her tezin, son tahlilde hipotez olma dışında bir şansı yoktur ve bu manada yanlışlanması yada doğrulanması mümkün olmadığı için, bilimin değil, inancın ölçüleri geçerlidir. Batılı tezler, bilimsel süsü verilmiş modern hurafe ve efsanelerden ibarettir. Bu konularda isteyen istediği başlangıç öyküsüne inanabilir ve hiçbir öykü diğerinden daha üstün, bilimsel ya da doğru addedilemez. İlerde bir gün 'zaman makinesi' türü icatlar olupta bu meşhur fantezi gerçekleşirse, sadece o zaman bu konuya dair bilimsel ve gerçekçi tezler gündeme gelebilir. Bunun dışında tarihöncesine ait tüm batılı tezler, laf-ı güzaftan ibarettir.
2- Antik çağ yalanları:
Genellikle yazının bulunuşundan İsa'nın doğumuna kadar olan dönemi ifade eden antik çağa dair batılı tarih okuması, tamamen yalanlardan ibarettir. Bu döneme ilişkin uygarlığın doğuşu ve kökeni başlıklı tüm tezler, sözü bir şekilde 'üstün ve yüce batı uygarlığı'na bağlamak için icat edilmiştir.
Antik çağa dair arkeolojik çalışmaların arka planı, arkeologların çalışma teknikleri, bulguları yorumlama tarzları ve şablonlarını doğrulama amaçlı okuma biçimleri, son derece gülünç ve hatta çocukça niyetlerin dışavurumu gibidir. Bir ev veyamezar kalıntısından, bütün bir döneme dair son derece ayrıntılı sonuçlar üretebilen batılı arkeologların hayal gücü, psikologlar için orijinal malzemeler sunabilir.
3- Eski Yunan uygarlığı:
'Üstün ve yüce Batı uygarlığı'nın antik kökeni olarak sunulan Helen- Grek- Yunan efsanesi, bay Bernal'in hacimli çalışmasının da gösterdiği gibi, tamamen bir uydurmacadır.Yunan uygarlığı olarak sunulan bütün malzeme, Mezopotamya- Akdeniz havzasının, özellikle Sümer-Babil, İran, Mısır, Fenike ve Anadolu'nun Mora yarımadasındaki etkilerinden ibarettir. Eski Yunan'ın, bugünkü Yunanistan'dan hiçbir farkı yoktur. Yani, Küçük ve etkisiz birkaç şehir devletinden ibarettir. Yunan filozofları olarak bilinen bütün isimler, Mısır, İran ve Anadolu'da üretilmiş bilgi ve felsefenin kayda geçiricisidirler. Ki çoğu yunanlı bile değildir. Yunancayı tarihe taşıyan Büyük İskender'in seferleri olmuştur. M.Ö 300 lü yıllardaki İskender fetihleri sayesinde bütün Ortadoğu ve Asya bilgeliği Yunanca dilinde kayda geçirilmiştir. Eski Yunanın tek önemi budur.
4-Pagan Mitoloji:
Mitoloji, çoğunlukla eski Yunan eksenli ve çoktanrılı-pagan kültür ve inançların
kutsal kitabı muamelesi yapılan bir alandır. Bugün de edebiyat, siyaset, sinema
ve belgesel konusu olarak sıkça kullanılan ve daha çok eski yunan mitolojisi
olarak işlenen temalar, semboller ve efsaneler, esasen bütün Ortadoğu'ya ait
masallaşmış halk söylenceleridir. Büyük çoğunluğu, Homeros'un Odyssea ve İlyada
isimli kitabına dayanır. Ki bu kitabın aslı ve Homeros'a ait olup olmadığı da
tartışmalıdır. Daha da önemlisi, mitoloji, başka bir açıdan antik dönemlerin
bilimselliği olan astronominin şifreli dilidir. Dönemin bilginleri, tıpkı bugünkü
ileri teknoloji sahipleri gibi, sahip oldukları bilgiyi herkesten gizleyerek,
kendi kurumsal otoritelerini sağlamışlardır. Din adamları-rahipler sınıfı olarak
bilinen bu bilginler, aslında siyasal iktidarların ortağı olan bugünkü bürokrat-aydın
sınıfa benzer bir konuma sahiptirler. Bu manada, astronomi bilgisini halka astroloji
( büyü ve fal ) olarak sunmuşlardır. Öte yandan batılı bilginlerin eski çağ
toplumları için çok tanrılı şablonlar kullanmaları da ilginçtir. Her antik kalıntının
başına gidip, buldukları yazıtlar ve heykellerden, o toplumların inandıkları
tanrıların sülalesini çıkartmaları, batılı pagan bilinçaltının tarihe ve tüm
insanlığa mal edilmesi çabasını yansıtmaktadır. Gerçekte ise, mitolojik tanrılar
olarak sunulan isimler ve sembollerin tanrıları değil, kahramanları, önemli
kişileri ve kralları ifade ettiği söylenebilir. Yani eski insanlar, buldukları,
gördükleri, korktukları, ya da bilmedikleri her şeye tanrı diye tapan aptal yaratıklar
değildir. Aksine tıpkı bugünkü gibi, büyük devlet adamlarına, ünlü kişilere, saygı
duydukları sanatçı ya da bilgelere perestij etmekteydiler. İnsanoğlu, tarihin
ilk dönemlerinden beridir, daima tek bir tanrıya inanmıştır. O tanrının ismi
ya da görüngüsü farklı olabilir. İlahi dinler, insanlara birden fazla tanrıya
inanmayın derken, ilahlık iddiasında bulunan yani insanlara hükmeden, mülklerini
ve zihinlerini çalarak kullaştıran siyasi otorite sahiplerine boyun eğmeyin
demektedir. Bunu teolojik düzeyde, Allahtan başka bir şeye olağanüstü güç yada
işlevler atfedilmesi de dahildir. Ki bu manada bugün diktatörler, kutsal devlet,
kutsal mezar ve kişilere aşırı perestij veya ideolojilere dogmatik bağlılık,
tamda mitolojik bir hadisedir ve eski çağlardakinin hemen hemen aynısıdır. Batı
bilinçaltı, Kelt-Germen barbarlığının pagan izlerini tarihe uyarlanan bir şablona dönüştürmüştür.
Mitoloji, esasen antropoloji, astronomi ve sosyal psikolojidir.

5- Roma imparatorluğu ve Batı:
Roma imparatorluğu, batının politik ideası olarak yorumlanır. Roma çağı ve düzenine
olan ilgi 18. ve 19. yüzyıldaki karmaşa ve çatışmalar döneminde güç, düzen ve istikrar
ihtiyacı nedeniyle batılı tarih panteonunda idealaşmıştır.
Mezopotamya-Akdeniz havzasının en batısındaki imparatorluk düzeni olarak Roma ile,
batının ve Katolik kilisesinin idealaştırdığı Roma efsanesi arasında ciddi farklar
vardır.
Her şeyden önce, Anadolu kökenli Etrüskler tarafından kurulan Roma ile bugünkü
batılı toplumların etnik ve kültürel olarak bir ilişkisi yoktur. Aksine, bugünkü
Avrupalıların ataları olan Germenler, Normanlar, Vizigotlar, Saksonlar, Roma'nın
kuzeyli barbarlar dediği baş düşmanlarıdır. Bugünkü Avrupa'nın tarihi, M.S 476
yılında Batı Roma imparatorluğunun yıkılışı ile başlar.
Bu bağlamda, Grek-Roma mirası söylencesi de bir yalandan ibarettir. Roma'nın
gerçek mirası Doğu Roma- Osmanlı imparatorluğu çizgisinde devam etmiştir. Avrupa
Birliğini ya da ABD küreselliğini Yeni Roma düzeni olarak yorumlayan yaklaşımlarında
yansıttığı gibi, bu Roma mirasına sahip çıkma çabası tamamen politik meşruiyet
ve köken arayışının ifadesidir.

6- Antik Mısır, Yahudilik ve Masonluk:
Antik Mısır'a dönük ilgi ve hayranlığın iki farklı kanalı vardır. İlki, Yahudilerin
Musa efsanesini kendilerine mal edişinin çürütülmesini engellemektir. Yahudiler,
M.Ö. 500'lü yıllarda Tevrat'ı yazarak o döneme kadar Ortadoğu'da varolan bütün
dinsel ve siyasi gelişmeleri kendilerine mal etmiştir. En önemlisi, peygamberleri
ve dini sahiplenmeleridir. Gerçekte, Mezopotamya ve Mısır tarihinde hiçbir önemleri
olmayan, hatta bölgeye sonradan gelen bu topluluk, tıpkı bugünkü gibi fitne
ve fesat çıkardığı zaman sürekli dışlanmış ve sürülmüştür. M.Ö 500'lü yıllarda
Pers kralı Kyrus, bugünkü Anglo Saksonların siyaseti gibi, bu tüccar ve dağınık
topluluğu hem kullanmak hem de denetim altında tutmak için Filistin'e yerleştirmiştir.
İşte bu dönemde Yahudi bilginleri ve siyasetçileri, İran, Babil ve Mısır'dan öğrendikleri
tüm efsane ve bilgileri derleyerek Tevrat adı altında İbranice dille kayda geçirmişlerdir.
Böylece kendilerin çok daha üstün olan toplulukların tarihten silinmesine rağmen
varolmaya devam ettikleri bilinmektedir. Yahudilik, bu sayede Zerdüşti, Arami, Babilli,
Mısırlı peygamber ve öğretilerinin adıymış gibi kendini bugüne taşıyabilmiştir.
Gerçekte İbrahimî gelenek ve Musa ile, Yahudiliğin hiçbir alakası yoktur. İlahi
din, Musa mesajı olarak Kuran'ın Hanifler dediği, tarihi kayıtların Esseniler, Sabiiler, Samaritanlar olarak tanımladığı
Musevi gelenekler üzerinden İsa'nın ve daha sonrada İslam'ın doğuşuna kadar Yahudilerden
bağımsız bir çizgide gelmiştir. İşte bu nedenle, Yahudiler, gerek Kudüs'le gerekse
de Mısır'la olağanüstü ilgilidir. Zira buralardaki kazılarda gerçek peygamber
öğretileri ile ilgili kayıtların çıkmasından kaygılıdırlar. Tıpkı Ölü Deniz
yazmalarının Hristiyan iddialarını boşa çıkarması gibi, Süleyman tapınağı ya da
Mısır piramitlerindeki buluntuların da Yahudi yalanlarını ortaya çıkarmasından
endişe etmektedirler. Bu amaçla, hem Kudüs'te, hem Mısırda hem de bütün Ortadoğu'daki
arkeolojik kazılar, çoğunlukla Yahudilerce yürütülmekte ve finanse edilmektedir.
İkinci Mısır hayranlığı kanalı ise, Gülhaç tarikatı ve masonlara aittir. Bunlarda
aslında Eski Mısır inanç ve bilgeliğinin sürdürücüsü olduklarını iddia etmektedirler.
Bu çerçevede, Eski Mısır'ın bilimsel bilgilerini ve keşiflerini, hermetik sırlar
halinde ve şifreli kalıplar içinde devam ettirmektedirler. Bir çok bilimsel
keşfin ve icadın bu tarikatlara üye bilim adamları tarafında yapıldığı bilinmektedir.
Bruno, Copernik, Newton gibi bir çok kaşif bilim adamı, hermetik sırların izinde
güneş merkezli evren biliminin yasalarını geliştirmişlerdir. Güneş merkezli
kozmoloji, Mısır'dan öğrenilmiştir.
Yahudiler ve masonların Mısır ilgisi, tıpkı eski Mısırda olduğu gibi, bilim
adamlarının Mısır etrafında piramitlerin sırrı, sfenks efsaneleri, büyü ve gizli
bilgiler gibi, sıradan insanların gözünü bağlayacak popüler kılıfların altına
saklanarak sürmektedir. Gerçekte aradıkları, Mısır'ın uygarlık sırları değil,
kendi varoluş ve devamlılık sırlarıdır.

7- Hind imgesi ve Ari ırk yalanı:
Hindistan'ın sömürgeleştirilmesi sürecinde ortaya atılan Hind-Avrupa ilişkisi,
bu bağlamda Hind-Avrupa dil grubu, Aryan ırkı, kavimler göçü gibi tartışılmaz
kabul edilen şablonlar, bir başka meşhur yalanlardır.
Britanya kraliyet sarayı ve Doğu Hind kumpanyasının finanse ettiği bilimsel
çalışmaların ürünü olan bu tezler, tamamen sömürgeci amaçların ürünüdür. özellikle
18. yüzyılda Göttingen üniversitesi çevresi ile başlayan Hind ve Ari ırkı eksenli
araştırma ve tezler, bugünkü Hind- Avrupa- Aryan bağlantılı yaklaşımların temelini
atmıştır. Büyük İskenderin fetihleri sırasında meydana gelen büyük kültür karışımının
ürünü olan dil ve etnik benzerliklerden yola çıkarak, üstün beyaz ırk, üstün
Aryan kavimleri ve üstün çekimli diller şeklindeki teoriler geliştirilmiştir.
Sanskritçe ile batı dilleri arasındaki bu benzeşimlerin Hind-Avrupa dil ailesi
olarak modellenmesi ve bu model üzerinden batılıların sömürme amacıyla hedefe
aldıkları her ülkede bir Hind-Avrupa dili ve topluluğu bulmaları söz konusu
olmuştur. Geçmişte Hindistan, daha sonra İran, Ermeniler ve şimdi de Kürtler
ve Kürtçe üzerinde aynı iddialar sergilenmektedir. Uygarlıkların Sami (yani
Yahudi?)lerle Arilerin diyaloğundan doğduğu ve geliştiğini öne süren Yahudi-
Hristiyan Batı ittifakı yanlısı tezlerde, daha özel düzeyde bu ittifakı geri
kalan tüm dünyaya karşı meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
Esasen Dil grupları ve Dil ailelerine dair tezler, son derece kuşkulu ve bir
çok izaha muhtaç eksiklikleri olan ideolojik teorilerdir. 1800'lü yılların başlarında
ortaya atılan bu tezlere karşı, bugün Sauessur, Chomsky gibi çağdaş dil bilimciler,
açıkça olmasa da ima yoluyla bu küresel resmi ideolojinin en 'bilimsel' iddialarına
gölge düşürecek araştırmalar ve tezler geliştirmiştir. Ancak açıkça ve cesurca
bu dil ailesi saçmalıklarını eleştirmek ve politik maksatlarını ifşa etmek hala
tabudur. Bu tabuya karşı başka dil ailesi modelleri ( Ör. Öntürkçe) geliştirerek
aynı saçmalıkta iddialarla mücadele etmeye çalışan alternatif ırkçılıkların
da ötekinden bir farkı yoktur.

8- Hristiyanlık: Pavlus-Roma ittifakı:
Batı, Hristiyanlık denilen bir dine inanır. Bu din , İsa peygamber tarafından
vazedilen İseviliğin çarpıtılmış biçimidir. Hristiyanlık ve İsevilik iki farklı
dindir. İsevilik, ilahi din geleneğinin devamı olarak Museviliğin ihyası şeklinde
ortaya çıkmış ve hem Yahudiliğe hem de Roma paganizmine karşı gerçek evrensel
tevhid öğretisini tashih etmiştir. İseviliğin, tıpkı Musevilik gibi devamı ve
son hali İslam'dır.
Hristiyanlık ise, Pavlus tarafından kodifiye edilerek Roma devletine ihale edilmiş
tamamen politik bir akımdır. M.S 320'li yıllarda, Pavlus'un amacı doğrultusunda
Roma bu akımı resmi ideolojisi yapmış ve doğu eyaletlerinde sağlayamadığı düzen,
istikrar ve itaati bu yolla sağlayabilmiştir. Hristiyanlık, daha sonra Kilise
yoluyla batının bütün politik ve ekonomik yönelimlerinin ideolojik aracı olma
misyonu üstlenmiştir. Bu misyon, doruk noktasına sömürgecilik döneminde ulaşmış
ve farklı mezheplerin temsil ettiği farklı kavimlerin politik ihtirasları bu
öğretinin diliyle kendini meşrulaştırmıştır.
Doğu kiliseleri, kısmen de olsa İseviliğe dair izler taşımakla birlikte, Hristiyanlığın
resmi konsül kararlarına bağlılıklarını görünürde de olsa sürdürmektedirler.
Ancak açık olan şudur ki, Hristiyanlık, asla İsevilik değildir. İseviliğin sembollerini
kullanan, kendine özgü yarı pagan bir dindir. Müslümanlar, özellikle ezilen
dünyada, bu gerçeği ve ayrımı vurgulayan bir tebliğ faaliyetine girişmek zorundadırlar.
Latin Amerika, Hristiyanlıktan arındırılmalı ve İsevileştirilmelidir. Hristiyanlık,
İsa adına uydurulmuş bir batılı pagan yalanıdır.
9- Doğu ve Batı imajı:
Oryantalizmin ısrarlı çabaları ile tüm dünyaya kabul ettirilen Doğu ve Batı
imajı başka bir büyük yalandır.
Bu yaklaşıma göre, özetle, Batı; akıl, bilim, teknoloji, birey, özgürlük ve ilerlemedir,
Doğu ise, ruh, duygu, metafizik, gelenek, dinsellik ve despotizmdir, şeklinde
kategorileştirilen doğu ve batı algılamasının arka planı üstün batı uygarlığı
masalının en önemli malzemesidir. Gerçekte, batı olarak sayılan tüm özellikler
doğuda, doğu olarak sayılan özelliklerde batı da vardır. Yani bu tür genellemeler,
hiçbir bilimsel ve etik ölçüye uymayan iddialardan ibarettir. Örneğin, Doğuda
birey ve toplumla, batıda birey ve toplum telakkileri farklı olabilir. Ama bundan
yola çıkıp, doğu toplumcu, batı bireyci gibi sonuçlara ulaşmak, uygarlık düzeyi olarakta batıyı ölçü alıp bu sonuçlar
üzerinden doğuyu uygarlaştırmak gerektiğini eklemek içindir. Aynı şey, diğer
doğu batı imajları içinde geçerlidir. Mesela, Batı da büyüye inanır, rafine
bir totaliterlik vardır, dindar ve seküler cemaatçilik orada da egemendir. vb..Sentez
ve terkib özelliği nedeniyle, oryantalist doğu ve batı imgelerinin tümüyle işlevsiz
olduğu Anadolu, Osmanlı, Türkiye coğrafyası, ya da Avrasya bölgesi, bu doğu
ve batı kategorik ayrımlarının ne kadar uydurma olduğunun en büyük ispatıdır.
Oryantalist bir uydurma olan doğu ve batı imajı, maalesef, doğulu aydınlar tarafından
bile kabul görmüştür. Bu imajın sahteliğini vurgulamak yerine, aynen kabul ederek,
sadece tersinden doğunun üstünlüğünü ileri süren bir ideolojik mücadele içindedirler.
Oysa bu ayrımı kabul etmek, batı uygarlığı yalanını kabul etmektir. Doğu ve
batı, bir yön ve kültürel farklılık manasında masum ve gerçekçi kültürel farkların adı
olabilir. Tıpkı dünyanın her bölgesinin bir dğiğer bölgesiyle hatta kendi çevresiyle bir şekilde farklılıklar içermesi gibi.

Ama iki ayrı ve bir birinin zıddı uygarlık telakkisi olarak yorumlanması başka bir iştir. Doğu
ve batı arasındaki kültürel farklar doğunun da batının da kendi içindeki kültürel
farklardan daha keskin değildir. Ki bu doğaldır. Ama, batı uygarlığını doğudan
kopartıp, ayrı, özgün ve üstün kılmak için uydurulan doğu ve batı imajları,
doğal değil, yapay ve kötü niyetli bir yalandan ibarettir. Nitekim bugün yürütülen tüm emperyalist program, tıpkı geçen yüzyıldaki sömürgeci program gibi, bu ayrıma ve içerdiği uygarlaştırma iddiasına dayanılarak yürütülmüştür.
10- Batı, kapitalizm ve Modernlik:
Batı ile özdeşleştirilen modernlik; endüstri devrimi, bilimsel-teknolojik keşifler,
reform ve aydınlanma süreçlerinin hasılasıdır. Ancak bu süreçler, batı dışı
dünyanın, Ortadoğu, Asya ve Amerikanın yerli kültür ve uygarlıklarının ürünüdür.
Avrupa, sadece bu evrensel birikimde mükemmel hırsızlık yoluyla mekanı olarak
yer tutmuştur.
Modernlik, tıpkı M.Ö 7 binli yıllardaki Neolitik tarım devrimi gibi evrensel bir sıçramadır.
Mezopotamyadaki tarım devrimi, o dönemin bir çok bölgesinde yaşanan değişimlerin
bir sentezi ve birikimi halinde gelişmiştir. Modernlikte aynı şekilde Akdeniz'de
gelişmiştir. Ancak sadece Avrupa'ya mal edilebilecek tek şey, kapitalizmdir.
İnsan emeği ve doğanın sömürüsüne dayalı sermaye merkezli bu düzen, evet, batıya
aittir. Ancak modernlik, insanın akla, bilgiye ve yeteneğine dayalı daha ileri
bir uygarlık aşaması olarak, bütün insanlığa aittir.
Batı ve modernliğin farklı olgular olduğu, daha doğrusu özgün bir batı uygarlığı olmadığı
ve modernliğin mekanı olması nedeniyle batının modern uygarlığın sahibi ve yaratıcısı
gibi davranmasının bir insanlık suçu olduğu açıktır. Bu manada, batı dışı
modernliklerin gelişmesi ve yeni katkılarla uygarlığın gelişmesi için, önce
bu batı merkezli uygarlık-modernlik-çağdaşlık yalanının tasallutundan çıkmak
gerekmektedir. Bilim, akıl, teknik, özgürlük, piyasa, demokrasi, insan hakları,
dünyanın her yerinde ve her toplumda insan olmak hasebiyle kökleri bulunan evrensel
araçlardır. Batı, bu değerlerin sahibi gibi davranarak dünyaya pazarlamaktadır.
Oysa denilebilir ki bat, sadece kapitalizmin sahibidir ve insanlık bir gün kapitalizmi sahibine
iade edecektir. Gerçekte, kapitalizm, akıldışı, piyasa düşmanı, Tekelci yani
birey karşıtı, şirket manasında cemaatçi, imtiyaz ve üstünlüklere dayalı, eşitlik, adalet ve özgürlük
düşmanı bir sistemdir. Peki böyle bir sistem, nasıl sayılan modern değerlerin
de sahibi olduğunu ileri sürebilir? Aksine, modernlik, kapitalizmin ve batının
yenilmesi ve yıkılmasının en önemli silahıdır. Üçüncü dünya aydınları, yıllarca
batıcılıkla batı düşmanlığı dışında bir modernlik perspektifi geliştiremedikleri
içindir ki, bu değerler batıya tapulanmış, batıda dünyaya hiçbir şekilde sahip
olmadığı bu değerleri satarak geçinmeye alışmıştır. Batını geçim kapısını elinden
alarak kapitalizmiyle baş başa bırakmak, batı dışı dünyanın ve batıdaki anti
kapitalist unsurların en önemli entelektüel uğraşı olmak durumundadır.
Evet bay Bernal, 'Büyük yalanları' daha da çoğaltmak ve günümüzdeki yalanlarla
artırmak mümkün. Şimdilik bu temel yalanlar, en azından batıya dair bir fikir
oluşturmaya yeter. Esasen, ülkemizdeki gavur kayırıcıların, çağdaşçı batı ajanlarının biraz da olsa
namuslu olanlarının uyanması için bu yalanlar yeterli. Ama, dertleri ülkemizi
ve toplumumuzu gönüllü sömürge yapmak olanlar için ne dersek boş. Üstelik batıyı
AB yüzüyle yeni keşfeden eski doğucuların neo batıcılığı sayesinde, batıcıların taze bir
kendine güven dönemi yaşadığı günümüzde, bu daha da zor.
1204 yılında Latinler, kutsal haçlı savaşı adı altında Bizans'ı işgal etmiş,
yakıp yıkarak yağmalamış, kiliselerde rahibelere tecavüz etmiş ve 80 yıl boyunca
bin bir zulüm ve barbarlıkla Doğu Romayı yönetmişlerdi. O dönemde en moda akım
neydi bilirsiniz; Latin hayranlığı. İşgalcilerle uzlaşan Bizans soyluları Latince
okullar açma , Latin kültürünü öğrenme ve yayma yarışına girmişlerdi. Mezhep
değiştirip Latin Katolikliğine geçiyor, geçmişlerini ve Ortodoksluğu aşağılıyor,
Latin müziği, Latin yemekleri, Latin giysilerini moda yapıyorlardı.
Şimdi, bütün dünya gibi, ülkemiz de nerdeyse iki yüz yıldır bemzer bir süreci bu kez batılılaşma adıyla yaşıyor.
Bin yıldır insanlığın başına bela olan batılı barbarlığın engellenmesi ve yok
edilmesi mücadelesi de sürüyor. Bu nedenle, önce teoride batı uygarlığı yalanlarını
deşifre etmek, pratikte ise kapitalizmi tarihe gömmek gerekiyor. Bu insanlık
çapında ve insanlık için en kutsal, en önemli ve hayati bir davadır. Bu dava
için, niyetin başka olsa da, önemli malzemeler sunan kitabın için sana müteşekkiriz.
Siz Yahudiler, bay Bernal, ve tapınakçılar, Protestanlar, Katolikler, Avrupalılar ve Amerikalılar,
aranızda her konuda kavgaya devam edin, bu noktada elimizden gelen her şeyi
yapmaya hazır olduğumuzu bilmenizi isterim. Yeter ki, bir birinizle uğraşın,
bir birbirinizin kirli çamaşırlarını açıklayın ve bizden, tüm insanlıktan uzak
durun..

*Kara Atena, Martin Bernal, Kaynak yay. İst, 1998.

Ahmet özcan dan alıntı
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: Alşah - Şubat 19, 2012, 11:57:16 ÖS
        Sayın ADAM'ınhemen hemen bütün anlatılarına katıldığımı müteaddit defalar açıklamıştım. Aramızda bazen ince nüanslarda farklılıklar oluyorsa da, böyle durumlarda da genelde aklın yolunu bulup sorunu şahsen çözdüğümü düşünüyorum. Bilmediğim konular da da kendisinin  bilgilerinden azami derecede istifade etmiş biriyim.
        Son yazısında gayet güzel saptamalarda bulunmuş. Yanlız bir ifadesi hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığım için o ifadesi hakkında kendisinin görüşlerini istirham edeceğim.
        İfadesi şu ; "MASONLUKTA BİLİMSEL YÖNTEM VAR, AKIL VAR, BİLGELİK VAR". Evet bunlara katılmamak zaten mümkün değil. Şimdi benim merak ettiğim ;  ritüellerin uygulanmasında da  "Bilimsel yöntem, Akıl ve Bilgelik" ön planda bulundurulmakta mıdır?
        Saygılar-sevgiler.
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: ADAM - Şubat 27, 2012, 06:09:01 ÖS


Say Karahan’ın bu aktarımı üzerine birtakım yorumlarda bulunmaya devam etmek istiyordum. Onun için de bu aktarımı bir yana ayırmıştım.

Sıra SİYASET VE MASONLUK başlığını taşıyan bölüme geldi.

Şimdi bunu neresinden tutacak, neresini nasıl eleştireceksin?

Eğer dinlerin Avrupa’daki tarihini, Protestanlığın Lit-herist ve Calvinist ayrıntılarını, Rozkrua ya da Gül+Haç olayını, Katolik Kilisesi’nin tümüne karşı tutumunu, 30 yıl Savaşları’nı, o tarihlerde İngiltere’de olup bitenleri ve bunlarla bağlantılı diğer birçok tarihsel/sosyolojik/dinsel konuyu hiç bilmiyorsanız sorun yok; anlatılanlara inanıverirsiniz geçer gider.

Zaten hep öyle olmuyor mu?

Hep yeterince bilgili olmayanlar biraz süslü püslü anlatımlara kanıp, o işlerin gerçeğinin öyle olduğunu sanmıyorlar mı?

Hatta bu kadarla da kalıp, kraldan çok kral yandaşı gibi o yanlışların doğruluğunu savunmaya girişmiyorlar mı?

Sayın Karahan’ın bu aktarımının kapsamında, konulara ön yargılı ya da pek dar bir açıdan bakıldığı için, eleştirmekle başa çıkılamayacak denli çok yanlış var.

Üstelik bir romanda anlatılanlar bile sanki bir gerçek olay gibi yansıtılmış.

Arkasından bir de masonların tanrısından söz ediliyor; “aşağı derece” (!!!) masonlardan saklanırmış bu. Belli bir ileri derecenin ritüelinde geçmekte olduğu doğrudur da, orada simgesel bir nitelik taşımaktan başka hiçbir işlevi olmayan bu sözcükten yola çıkılarak nasıl öyle bir yorum yapılabildiğne ancak hayret edilir.

Şu son yıllarda pek ünlenmiş romancı Dan Brown’dan sanki bir masonik otoriteymiş gibi söz edilerek ve arkasına alışılagelmiş bulunduğumuz bir dünya spekülasyonun eklenmesiyle nereye varılmak isteniyor acaba?…

Sayın enelsır fırsatını bulsa ve bir de böyle bir kişiyle Masonluk ile bağlantılı konular üzerinde röportaj yapsa ne güzel olurdu…

Sayın Karahan bu yazılanların doğruluğunu savunmadığı sürece ben ayrıntısal eleştiriye girmek gibi bir zahmeti üstlenmek istemem. Onun için, kendi açımdan bu başlık ile ilgilenmeye şimdilik son veriyorum.


Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: karahan - Şubat 27, 2012, 06:20:40 ÖS
Sn.Adam
Anlatılanların tabiki doğru olduğunu sanmıyorum anlatılan konudaki bilgiler beni çok aşar yapabileceğim ve benimde tarzım bütünden çıkaracağım öz olur bu anlatıda ne diyor ne anlatmayı hedefliyor eğer anlamakta zorlanıyor isem öze inemiyorum özü yakalayamıyorum oda sıkıcı oluyor.Bu konuyu okuduğumda böyle bir konunun ve kitabın varlığından bile haberim yoktu konu aşırı ilgimi çekti o yüzden paylaştım.Benim ölümüne savunacağım derecede bilgi konusu değil bunlar.Ama şu bir gerçekki bilgi özde ne kadar iyi ise kötü bilgide o derece sakat ve defolu duruyor hemen sırıtıp kendini ele veriyor peki bu iyi bilgi ve kötü bilgi akışını nasıl anlayacağız ve yapacağız.

Kaldıki ben eski harunzedeyim ilk okuduğum kitaplar ve belgeseller bende anısı çok bana verdiği zehirden sonra tv yıldızı oldu .Çoğu zaman kendimle dalga geçip kendimi bu forumda sıkçada kınarım peki benim günahım ne bencede benim sormam gereken soru bu.

saygılar
Başlık: Ynt: Kara Athena
Gönderen: Melina - Haziran 07, 2013, 02:10:43 ÖÖ
Kara Athena kitabını Lise yıllarımdayken okumuştum.. Batı'yı diğer medeniyetlerden her yönüyle üstün tutan ve bu bağlamda Batı emperyalizmini ve sömürgeciliği esas alan bir kitaptı.

Ben de, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşılabilmesi açısından Batılılaşma'yı esas almak bakımından yazarla hemfikirim. Her ne kadar tasvip edilmese de, kapital arttıkça sömürgeciliğin mevcudiyetinden söz etmek kaçınılmaz olacaktır.