Masonlar.org - Harici Forumu

Diger => Diger Konular => Konuyu başlatan: Farmakoloji - Mart 11, 2017, 04:45:00 ÖS

Başlık: IRKÇILIĞA KARŞI YENİ ANTROPOLOJİNİN ROLÜ.
Gönderen: Farmakoloji - Mart 11, 2017, 04:45:00 ÖS
Kutsal olanın yeniden keşfi insanın ve doğanın makineselliği olgusunu yok etmiştir.

XIX. yüzyıl ortalarına doğru pozitivist bilim, doğanın bir sonluluktan yoksun olduğunu, ruhun ve aklın organik fonksiyonlar olduklarını öne sürüyor. Darwin’in evrim teorisi doğanın ve insanın makineselliği olgusu için bir ana yol olmuştu. Dinsel yorumları demode etmiş ve organizmaların kökeninin, sadece doğal nedenlere başvurarak kolayca açıklanmasını sağlamıştı. XIX. yüzyılda, bilinen ilim, dinlerin, bu arada Hristiyanlığın da, sadece temelsiz değil, aynı zamanda genellikle bilimin gelişmesini engelledikleri için kültürel boyutta tehlikeli olduğunu savunuyordu. Dönemin entelektüel eliti içindeki yaygın görüşe göre, insanın sadece maddeden oluştuğu bilimsel olarak kanıtlanmıştı. XIX. yüzyılın ikinci yarısındaki bilginler için madde, bütün sorunları çözmekle kalmıyor, insanlığın geleceğini bir tarihten yoksun bırakarak sürekli bir gelişmeye indirgiyordu. Bilim sayesinde insan, madde üzerindeki bilgilenmesini ve efendiliğini hiç bırakmayacaktı. Bu gelişmeci mükemmelcilik için hiç bir son olamayacaktı. Bilime, bilimsel eğitime ve endüstriye duyulan bu coşkulu güven duygusundan, dinsel ve mesihçi bir çeşit iyimserlik çıkarılabilir. İnsan sonunda özgür, mutlu, zengin ve güçlü olacaktı. (Sovyetler bu sağlam temele oturtulmuş bilimsel teorileri artık açıklayabilir)


 irkcilik2

Böylece ekonomik ve teknik nedenlerin en büyük gelişme kaynağı olarak görüldüğü klasik akılcı yaklaşım açıkça ortaya konuluyordu. Kutsal olanın, insan evriminin temeline kaydırılması gerekiyordu.

Rene Guenon, Mircea Eliade, Gilbert Durand, Jorge Livraga gibilerinin araştırmaları, insanda din işlevinin rolünü anlamak için çok net bir rol oynar. Tarih öncesi araştırmacısı Jacques Cauvin, paleolitik çağ insanının, ölümün dinsel duygusunun su üstüne çıkmasının bir sonucu olduğunu savunur.

Neolitik çağ insanı ise, Tanrılar’ın farkına varılmasının bir sonucu olarak görülür.

Örneğin Murat Bey (Anadolu, İ.Ö. 8000) duvar resimleri, tarımın görülmeye başlamasından önce kurulan köylerin sakinlerinin, gereksindikleri her şeyi avcılık ve toplayıcılıkta bulduklarını, bu bolluk ve maddi olmayan gereksinmeler devrinde, önemli bir besin kaynağı haline getirmeden iki üç yüzyıl önce yabani boğalarla “İlgilenmeye” başladıklarını kanıtlar. Yani boğaların maddi olarak sömürülmesinden çok daha önce boynuzlarına tapınma vardı. Aynı araştırmalar, insanın bundan sonra geniş kalçalı, dişi görünümünde heykelcikler ya da modeller yaratmaya giriştiğini gösterir. Böylece toprağı işlemeye başlamadan yaklaşık üç yüzyıl önce, bolluk devrinde yaşadıklarından dolayı böyle bir ihtiyaç hissetmemeleri gerekmesine karşın bereket düşüncesiyle ilgilenmişlerdi. Bundan çıkarılacak sonuç, toplulukların kendi içlerinde, bazen dış gerçeklerden bağımsız olarak değiştikleri ve daha sonra dünyadaki hareketlerini değiştirdikleridir.

Neolitik devrimin kökeni ekonomik ya da toplumsal bir gerçek değil, daha çok, kozmik dengenin kırılganlığı karşısında daha bilinçli olan insan toplumunun iç değişimidir.

Kutsal olanın, bilinç tarihinde bir evre olmadığı, bilincin yapısını oluşturan bir öğe olduğunun yeniden keşfedilmesi, tarihin makinesel ve doğrusal olduğu görüşünü mahkûm eder. Aslında Auguste Comte ve onun izinden gidenler, insanlığın, üç bilgi düzeyinde (mitoloji/teoloji, metafizik/felsefe, akılcılık/ pozitivizm) geçirmesi gereken, doğrusal bir gelişme içinde birbirini izleyen üç durum algılıyorlardı.

Yunan öncesi ve arkaik dönemlerin geleneksel düşüncesinin Tanrı, İnsan ve Doğa yönünde olmak üzere üç araştırma yönü vardır. Bu yönlerden her birinin de kendi yapıları ve kendi metotları vardır. Akılcı yaklaşımla tanrısalın varlığını kanıtlamak istemek, batı düşüncesinin indirgemeci ikiliğinin tipik bir arzusudur. Söz konusu olan, bu üç sınıflamanın (mitik, felsefi ve bilimsel) eşzamanlılığını uyumlu bir şekilde eski haline getirebilmektir.

Türün tek olduğu düşüncesi ırkçı önyargıları yok eder.

irkcilik3Wilheme Schmidt’in çalışmalarından bu yana birçok etnolog en arkaik halklarda ilkel bir Tanrısallık inancının var olduğunu doğruladı. İnsan türünün tek olduğu düşüncesi, dilbilim, antropoloji, sosyoloji gibi diğer disiplinlerde de “de facto” olarak kabul edilir ama din tarihçisi bu birliği daha yüksek veya daha derin düzeylerde algılama ayrıcalığına sahiptir ve böyle bir deneyimin onu zenginleştirip değiştirebilme olasılığı vardır. Bugün tarih, ilk kez gerçekten evrensel, kültür de dünyevi olmuştur. Paleolitik çağdan bu yana, insan, tarihi, bölgesel veya ulusal yorumlamaları ne olursa olsun, hümanist eğitimin ortasında yer almaya çağrılmıştır. Kültürün dünyevi hale getirilmesine yönelik bu çaba içinde, dinler tarihi en önemli rolü üstlenip, evrensel anlamda bir kültürün geliştirilmesine katkıda bulunabilir.

Teoriden uygulamaya geçiş, gerçeğin ayırdında olmayı gerektirir.

Oysa gerçek, tinsel (spiritüel), psişik ve maddeseldir. Teorileri soğuk bir şekilde uygulayarak gerçeği hor görmek, dehşete yol açar ve başarısızlığı getirir. Hayvanca hareket edilemez. Beyinle eller arasında yürek vardır. Yürek bütün hareketleri, sadece görüleni değil, aynı zamanda görülemeyen ama var olanının da dâhil edildiği bir boyuta yerleştirir çünkü gerçeklikte her şeyin tinsel bir içeriği olduğu olgusu vardır. Gerçek canlıdır. İstatistiklerin, eğrilerin, düzlemlerin bunu tamamen göz ardı etmesine rağmen bunlar, gerçeği şu veya bu yöne saptıramaz. Bu yüzden düzlemler kendilerini ilgilendirenlerden ve onları yaşayacak olanlardan gelmelidir.

Bizler ne yazık ki, çoğunlukla çok az hoşgörülü olan katı zihniyetimizin ve kendi gerçeğimizi başkalarınınkiyle aynı çizgiye getirmek istememizin kurbanıyız. Oysa birbirine eşdeğer birçok gerçeklik düzeyi vardır.

Başkalarını anlamak, daha gerçekçi bir duyarlılık geliştirmek demektir. Irkçılık başkalarına yaklaşamama sorunudur.

Doğal ve sağlıklı bir dostluk alışverişi olduğu zaman farklılık doğal karşılanır. Bunu anlamak için bir çocuk bahçesine bakalım. Burada bütün renklerden, bütün sosyal kökenlerden çocuklar vardır. Ve sürtüşmelerin tek kaynağı geçimsiz kişiliklerdir. Düş dünyası sınırsız olan çocuk, çok sayıda farklılık algılar. Bu noktada anne-babaların tepkisi çok önemlidir. Çocuğun farklılığının ne olduğuna ilişkin sorduğu soruları yanıtlamamaları durumunda çocuk, üzerinde konuşulamayacak kadar ciddi bir şeyin söz konusu olduğunu düşünecektir. Bu şekilde geleceğin ırkçılarını biz yetişkinler yaratmış oluruz.

En önemli şey birlikte var olma durumudur. Çocuklar bunu duyarlılıklarıyla doğal olarak yaşar. Yetişkinin daha çok sorunu vardır: İnsanın ortak kökenleriyle ilgili fazlasıyla bilgiye sahiptir, ancak bu bilgilerin sonucu sıfırdır çünkü bunlar yaşanmamış şeylerdir.

Bugün, masalların çoğu görsel işitsel yollarla, isimsiz gözler ve sözler aracılığıyla iletilir. Bilgilendirme kampanyaları robotlar tarafından yürütülmektedir. Hiç bir duyarlı noktaya dokunulmamaktadır. Geriye kalan her şey slogan düzeyinde kalmaktadır. “Bir Beyaz bir Siyah’a eşdeğerdir”. Entelektüel olarak bu kolaydır ama yaşanması gereken şey gerçekliktir. Bir insan, bir siyahla karşılaştığında sloganı tekrarladığında, yüreğine hiç dokunmamışsa, kendi önyargılarının, alışkanlıklarının gücüyle çarpılır ve bu güce karşı insanlık boyutu yok edilmiş bilginin elinden hiçbir şey gelmez. Gerçek bir değişim sadece birey boyutunda, yürek boyutunda gerçekleştiği zaman oluşabilir.

Bunun yolu gerçekçi ve sabırlı bir bireysel değişimden geçer; Kendisinin yaşamadığını başkalarına yaptırmaya çalışmak olanaksızıdır.

Antropolog yazar Fernand SCHWARZ