Masonlar.org - Harici Forumu

Diger => Diger Konular => Konuyu başlatan: ANARCHOSA - Temmuz 16, 2018, 01:11:36 ös

Başlık: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 16, 2018, 01:11:36 ös
Biraz daha beyin cimnastiğinin zararı olmaz herhalde.

Forumda ve dahi, dışarısında pek çok kişi sınırsızca her şeyi istiyor, her şeye de lâyık olduğuna inanıyor.

Fakat bir şeyi diğer kişiye verip vermemeye isteyen değil, o şeye sahip olan karar verir. Doğru mu?

O halde ben 'şeyler' arasında en değerlisi olduğunu düşündüğüm bilginin - isteyen sır desin buna- kime verip kime verilmeyeceğine nasıl karar vereceğimiz üzerine fikir almak istedim...

Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Surgeus - Temmuz 16, 2018, 07:20:20 ös
Aynı soruyu yüzyıllar önce Pisagor’un da sormuş olması ne güzel değil mi Sevgili ANARCHOSA:)

S.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 16, 2018, 07:26:49 ös
Aynı soruyu yüzyıllar önce Pisagor’un da sormuş olması ne güzel değil mi Sevgili ANARCHOSA:)

S.

Doğru, ancak ona cevap verenler artık hayatta değil! Ben hayattakilerle tartışmayı ve onların fikirlerini almayı yeğlerim...
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Tık-Tik-Tak - Temmuz 16, 2018, 10:35:37 ös
Aynı soruyu yüzyıllar önce Pisagor’un da sormuş olması ne güzel değil mi Sevgili ANARCHOSA:)

S.

Yaşam, yanıtların ezberinden öte değerlerin keşfidir; çünkü yaşam ezberin edinimini umursamaz ve suallerini asla defa ve defa ayni şekilde,ayni kişilere sormaz.


Alıntı
Biraz daha beyin cimnastiğinin zararı olmaz herhalde.

Forumda ve dahi, dışarısında pek çok kişi sınırsızca her şeyi istiyor, her şeye de lâyık olduğuna inanıyor.

Fakat bir şeyi diğer kişiye verip vermemeye isteyen değil, o şeye sahip olan karar verir. Doğru mu?

O halde ben 'şeyler' arasında en değerlisi olduğunu düşündüğüm bilginin - isteyen sır desin buna- kime verip kime verilmeyeceğine nasıl karar vereceğimiz üzerine fikir almak istedim...


"Korkaklık ve kötülük" kavramları tam manası ile tanımlanır ve ardından genişletilir ise...

Bilgi,"Korkaklara ve kötülere" verilmemeli derim.

"Bilginin kime verilmesi uygun olur"; bu soruya nitelikleşen geleceğe doğru bir bakış gerektirdiği için tam bir cevabım olamaz; fakat bu konuda sadece, "iyi olmak yetmeye bilir" derim.Ya da ilk cevabımın tersi...

Sevgiler

Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Surgeus - Temmuz 16, 2018, 11:24:17 ös
Sevgili ANARCHOSA,

Hayatta olanların yorumlarını merak ediyorum . Lakin Süleyman mabedinin yapımında kime bilginin nasıl verildiği, kime verilmesi gerektiği nasıl planlanmıştı, isterseniz buna da daha sonra değinebiliriz...

Sevgiler
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: karahan - Temmuz 17, 2018, 03:44:02 öö
Bilgi güçtür.
Öyle bir güçlü ki bilginin bilgiyi veriş şekline göre kabuk yapıyor.
Mesela sn.surgeus'un aktardığı bilgi gerçek'midir,varsayimmidir ?
Gerçekliğini nasıl anlayacağız?
Bilgi bilimde olduğu gibi test edilirse doğru bilgi olur halbuki süleyman mabedi hikayesi teste muhtaç değilmi?
Göbeklitepe buluntularını arkeologların varsayimlamasi gibi bir şey değilmi?

Doğru bilgi nedir?
Kısının inandığımı?kişiye doğru bilgi diye verilenmi?
Bilgi talep edene arayana verilir her isteyene değil.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 17, 2018, 08:50:19 öö
Ben cevapları bir derlemek isterim:

1. Bilgi güçtür.
2. Korkaklara ve kötülere verilmemelidir.
3. Bilgiyi vermek için iyi olmak yetmeyebilir.
4. Bilgiyi veriş şekli önemlidir.
5. Verilen bilginin gerçekliği önemlidir. Gerçekliği test edilebilir olmalıdır.
6. Her isteyene değil arayana verilmelidir.

Gelen cevaplardan anladığım bu.

Öneri 1:
Birincisi bir tartışma tekniği olarak fikri bize kimin sunduğuna göre değil fikrin kendisine göre düşünelim. Güceniklikler sebebiyle laf yetiştirmek için değil, diyeceğimiz toplama bir artı sağlasın diye dinleyelim, düşünerek katkıda bulunalım. Derdimiz, 1+1'i 2 den fazla yapabilir miyiz, ona bakalım.
Öneri 2:
Forum Masonluk üzerine evet ama her şeyi bu konu özelinde düşünmek bizim bir gemi çapası gibi onun izin verdiği çapı aşamamamızı sağlar. Daha geniş düşünebiliriz, bunda bir engel yok. Kaldı ki işin gelip bağlandığı Süleyman Mabedi, Masonluğun başlangıcı değildir. Unutmayalım ki orayı bilgisi ile inşa eden masonlar demek ki daha önce inisiye olup aldıkları bilgileri ile bu işi yapmışlardı. O halde bilgi çok daha önceden vardı ve kime verileceği yine üzerinde düşünülerek kararlaştırılmıştı.


Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: karahan - Temmuz 17, 2018, 02:02:23 ös
Mabedi yapanlar demekki masonlar diye söze girersen bu bir kabul olur gerçeklik olmaz.
O mabedi masonların yaptığını düşünmek ve kabul etmek doğru bilgimidir?
Mesela yahudi lerde böyle düşünüyor mu?
Süleyman peygamber Mason'mudur?

Verebileceğimiz cevaplar oysa çok sınırlı.
Yanlış bilgi her şeyi masonluk ile ilintili hale getirmek ve bunu heves ile yapmaktır.
Güceniklik ile yazılmış bir yazı yok kimi ve neyi kast ediyorsanız konu ile alakası yok.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 17, 2018, 02:34:08 ös
O mabedi masonların yaptığını düşünmek ve kabul etmek doğru bilgi midir?
Mesela yahudi lerde böyle düşünüyor mu?
Süleyman peygamber Mason'mudur?

Her sözü kabullerden öte doğru bilgi peşinde değerlendireceksek bunu düzeltmeden olmaz.
Süleyman Yahudiler için 'peygamber' değil, 'kral'dır.

'Bence' mabedi veya herhangi bir yapıyı 'masonların' yaptığına şüphe yoktur. Ancak burada kast edilen spekülatif masonlar değil taş ustalarıdır. İlle mason diye isimlenmez tarihte. Yeri gelir Dionysos  yeri gelir Como ustaları olur.

Ancak ben açılan başlık peşinden gitmenin daha uygun olduğu kanaatindeyim.
Bilgi kime verilebilir, kime verilemez...
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: karahan - Temmuz 17, 2018, 02:42:44 ös
Zaten bilginin doğru bilginin peşindeyiz.Suleyman peygamber benim için peygamberdir yahudi olmadigim için öyle sordum.
3500 yıl önce yaşananlar bilgimidir yoksa bir öyle kabulmüdur.
2.dunya savaşı bir varsayım değildir saf bilgidir mabedin yapılışı nda anlatılan bilgi nedir?
Doğru bilgimi kabul edilmiş bilgimi?

Evet bilgi kime verilir?
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Surgeus - Temmuz 17, 2018, 02:53:42 ös
Bilgi, o bilgiye alıcılarının frekansları ayarlanmış kişilere verilir. Kişi bilgiyi kullanabilecek entellektüel müktesebata sahip değilse bilgi heba olabilir. Bilgi güvenilir kişiye verilir. Sır tutmasını tutabilecek kişiye verilir. En öenemlisi  bilgi arayana verilir.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 17, 2018, 03:10:21 ös
Müsaadenizle ben biraz açmak isterim.

Dolu bir kaba su dolduramazsınız, taşar.
Kap her zaman dolu olmayabilir. Ancak ben doluyum diyorsa! Yani ben her şeyi zaten biliyorum diyene bence bilgi verilemez... Bir kere bilmediğini bilene ya da en azından yeterince bilmediğini bilene verilmeli değil mi?

İkinci nokta için Yûnus yetişsin yardıma:

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır!

O halde ilim veya bilgi, kendini bilene mi verilmeli?
Gnothi Seauton... Her yere asmaya değer bir söz değil mi?
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: karahan - Temmuz 17, 2018, 03:11:46 ös
Bilgi kimin tekelinde?
Einsteine bilgi verilmismidir?bilgiyi arayıp bulmusmudur?

Cüneyd-i bağdadi derki ARAMAKLA BULUNMAZ lakin bulanlara hep ARAYANLARDIR.
Bu sözü hep kullanırım inandığım için.Bilgiyi arayan bulur.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 17, 2018, 05:21:05 ös
Bana verin bu düşünsel olayda bitsin.Sır tutmayı bilirim.Sadece bilgiye layık biri olup olmadığıma karar vermeniz gerekli saygılar.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 17, 2018, 06:11:05 ös
Bana verin bu düşünsel olayda bitsin.Sır tutmayı bilirim.Sadece bilgiye layık biri olup olmadığıma karar vermeniz gerekli saygılar.

Bana soracak olursanız bilgi öğrenmeyi isteyene verilmelidir.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Byr - Temmuz 18, 2018, 01:53:12 öö
Müsaadenizle ben biraz açmak isterim.

Dolu bir kaba su dolduramazsınız, taşar.
Kap her zaman dolu olmayabilir. Ancak ben doluyum diyorsa! Yani ben her şeyi zaten biliyorum diyene bence bilgi verilemez... Bir kere bilmediğini bilene ya da en azından yeterince bilmediğini bilene verilmeli değil mi?

İkinci nokta için Yûnus yetişsin yardıma:

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır!

O halde ilim veya bilgi, kendini bilene mi verilmeli?
Gnothi Seauton... Her yere asmaya değer bir söz değil mi?

"Cahil insan gülün güzelliğini görmez gider dikenine takılır" der Mevlana.Bu noktadan bir yere gelmek istersek, bilgi alıcısı olacak kişi dinlemeyi,dinlediğinden anlamayı,anladığından rasyonel sonuçlar almayı isteyen kişinin hakkı olmalı.
Gülün dikeni ile değil güzelliğini görüp anlamayı hedefleyene layıktır bence.
Çünkü;öznenin nesneyle doğru ilişkileri sonucun da ortaya çıkan değerin,doğru beyinlere aktarılmasıyla değeri artan fikirlerdir bilgi.
Bu yüzden Sayın ANARCHOSA nın bahsettiği gibi kendini bilene verilmeli fikrine tamamen katılıyorum
Saygılarımla
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 18, 2018, 09:02:31 öö
Bence bilgi aynı zamanda güçtür. Güç ise taşıması en zor yüklerdendir. Bir zehirdir. Panzehiri içimizde değilse bizi yer bitirir.
Tarih eline güç geçince karakteri değişen bir zamanın 'iyi bilinen insanları' ile doludur.

Güçten zehirlenenlere bir örnek:

Caligula! Bir Roma imparatoru Gaius Julius'a verilen isim. Saçları açılmaya başlayınca halka belli bir izin verilen yüksekliğin üzerinden kendi geçtiği yollara bakmayı yasaklamıştır! İnsanlara sırf izlemesi zevk verdiği için yaptırdığı işkencelerle meşhur olmuştur. İmparatora kim karşı durabilir? İstersem atımı bile senatoya seçtiririm diye iddialaşarak atını konsül seçtirmiştir. Atı için mermerden ahır (saray) altından yemlikler yaptırmıştır. Bu acımasız ve savurgan imparator, nasıl öldü dersiniz? Kendi komutanlarınca öldürülmüştür.

O halde güç ya da bilgi, onu taşıyabilecek kişilere mi verilmeli?
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 18, 2018, 09:08:40 öö
Bence bilgi, ışıktır. Ancak ışığın ana kaynağı Güneş gibi değil, bir mum alevi gibi cılız ve narin bir ışık.

Onu dikkatsiz eller taşırsa mumun alevi bir samanlıkta yangın çıkarabilir. Rüzgarlı bir yolda sönebilir.

O halde bilgi onu nerede taşımayı gerektiğini, nereden saklamanın gerektiğini bilence mi taşınmalıdır?

Bilgiyi çoğaltmanın yolu onunla başka mumlar tutuşturmaktır. O halde bilgi başka mumların parlaklığını kıskanmadan ışığını başkalarına taşıyabilence  mi taşınmalıdır?

Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: karahan - Temmuz 18, 2018, 01:56:56 ös
Bir örnekte ben vereyim bari,
Geçen yıl national geographic dizisi geneus da konu Einsteine idi izlemeyene tavsiye ederim.
Amerikaya gittiğinde Atom bombasını formüle ediyor ve bunu Amerikada kalabilmek için yapıyor.Engel olamıyor bomba yapılmasına lakin insanın bilgiyi işine geldiği gibi kullanmasına engel yok yaşamda.
Bilginin layık olana verilmeside sorunu çözmez kandırmayın kendinizi.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: malang - Temmuz 18, 2018, 01:59:21 ös
Bilginin ışığı gerçekten isteyene verilmelidir ve verilsin.

Saygılarımla.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Caliper - Temmuz 18, 2018, 03:42:27 ös
Bu konu ile ilgili küçük bir katkıda bulunayım;

Önceki Büyük Üstat En Muhterem Remzi Sanver'in kitabında bilgi ve bilginin kaynağıyla ilgili  bir bölüm var. Okumanızı tavsiye ederim.

Saygılarımla ve Sevgilerimle
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 18, 2018, 03:52:36 ös
Bu konu ile ilgili küçük bir katkıda bulunayım;

Önceki Büyük Üstat En Muhterem Remzi Sanver'in kitabında bilgi ve bilginin kaynağıyla ilgili  bir bölüm var. Okumanızı tavsiye ederim.

Saygılarımla ve Sevgilerimle

Sayın Caliper teşekkürler,

Acaba Önceki değil de Eski Büyük Üstat En Muhterem M. Remzi Sanver'mi demek istediniz? Bildiğim kadarıyla kendisi 2010-2013 yılları arasında Büyük Üstat idi. Sonra Ömer Köker görev aldı ve şimdi ise Bülent Akkan görev yapıyor.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 18, 2018, 04:02:10 ös
M.Remzi Sanver'in Işığı Arayanların Hikayesi kitabından 'Bilginin Peşindeki İnsan' kısmının alıntısıdır.


İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır

Yunus Emre

İnsanoğlu var olduğu günden bu yana kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini soragelmiş, kendisini kâinatın sonsuzluğu içerisinde bir yere yerleştirmeye, kâinatın ve kendi mevcudiyetinin sebebini, böylece de hayatın ve kendi hayatının manasını bulmaya çabalamış durmuştur.

Dilerseniz hakikati aramak diyelim bu bitimsiz çabaya.

Bu merak bir kere düştü mü yüreğine hiç durur mu insanoğlu! Bu dikenli patikada bıkmadan, usanmadan yürümüş ve kafasındaki soruları cevaplandırmak için çeşitli yollar bulmuş kendisine: kâh din demiş bu yola, kâh felsefe; kimi zaman büyü olmuş sorularını cevaplandıran, kimi zaman da astroloji yahut simya. Ama bir husus hep aynı kalmış bu uğraşı içerisinde geçen asırlar boyunca: öncelikle bilgiyi elde etmeye çalışmış insanoğlu kafasındaki soruları cevaplandırabilmek için.

Ve insan öyle garip ki, asırlardır süregelen bu bilgiyi elde etme mücadelesi boyunca hem büyüyü kullanmış hem bilimi; hem simyayı hem kimyayı; bazen din ona yardımcı olmuş bu konuda, bazen de felsefe. Velhasıl birbirinden çok farklı yöntemleri hep o aynı temel hedefe yöneltmiş âdemoğlu.

Peki ama insanın bu kadar farklı, bazen de birbirine taban tabana zıt usullerle ele geçirmeye çalıştığı bu hazine, bu zihnine vurulmuş kilitleri açacağını umduğu anahtar nedir?

Sahi nedir bilgi? Nedir bilmek?

Bu derin soruya, olabilecek en saf şekilde yaklaşarak, çok basit bir tespitte bulunmak mümkündür: eğer ortada bir bilgi varsa, birisi birşeyi biliyor demektir; dolayısıyla bilginin var olabilmesi için, bir bilen bir de bilinene ihtiyaç vardır; bilene yahut bilmeye çalışana özne, bilinmeye çalışılana ise nesne diyeceğiz bundan böyle. İşte bilgi, bu bilinmeye çalışılan şeyin, yani nesnenin özelliklerinin, diğer bir ifade ile nesnel (objektif) gerçeğin, bilmeye çalışanın, yani öznenin yani insanın beynindeki yansımasıdır.

Ama konuyu sadece bu seviyede bırakmak ve bilgi edinme yöntemlerinin hepsini bir kefeye koyup, büyü ile fizik, yahut kimya ile simya arasında hiçbir ayırım yapmaksızın devam etmek, muhakkak ki insanoğlunu bugün erişmiş olduğu noktaya getirmiş olan akla haksızlık etmek olmaz mı?

Olur elbette ki. O halde gelin önce aklı tanımlayalım ve onu lâyık olduğu yere bir oturtalım.

Akıl, insanın, yukarıda sözünü etmiş olduğumuz objektif bilgiyi, belirli bir sistematik çerçevesinde, doğrulanabilir, yani nasıl elde edildiği başkalarına da izah edilebilir şekilde elde etmesini ve bu bilgiyi de başka bilgileri elde edecek şekilde değerlendirmesini sağlayan zihinsel yetenektir.[2]

Aklın bu gücü, temeline aklı alan bilgi edinme yöntemi olan bilimin yücelmesiyle neticelenmiş. Gerçekten de çağımızda bilim kadar saygı gören başka birşey yok. Herhangi bir iddiaya, bir düşünce tarzına yahut bir araştırmaya “bilimsel” sıfatını vermek, bu sıfata lâyık görülen şeye ayrı bir güvenilirlik, ayrı bir haklılık veriyor; bilimin ve uyguladığı yöntemlerin diğer hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar özel olduğuna inanılıyor.

Deterjan firmaları bile kendi ürünlerinin rakiplerininkinden daha beyaz yıkadığının “bilimsel” olarak ispatlandığını söyleyebiliyorlar; bunu yaparken aslında bu iddialarını sağlam temellere dayandırdıklarını, hattâ tartışılmaz hale getirdiklerini düşünmüyorlar mı? Daha da ilginci, en dindar çevreler bile, meselâ Kuran’ın bilim tarafından doğrulandığını, günümüzde artık bilim adamlarının da dini kabul ettiklerini söyleyerek kendilerine bilimden destek ararlarken aslında bilimi bir üst otorite olarak kabul etmiş olduklarını zımnen itiraf etmiyorlar mı?

Üstelik “bilim” kelimesinin bu şekilde kullanımı sadece medyaya ya da salt günü yaşayan insanlara has birşey değil. Okullarda, akademik çevrelerde velhasıl bilgi sanayiinin her türlü kolunda aynı yaklaşımı görmek mümkün. Uğraşı alanlarına siyaset “bilim”i yahut sosyal “bilim”ler derken, bu konudaki araştırmacılar aslında uyguladıkları yöntemlerin aynı, meselâ fizik gibi, geleneksel bilimlerinki kadar güvenilir ve verimli olduğunu ima etmeye çalışmıyorlar mı? Marksistler tarihî maddeciliğin bir “bilim” olduğunu ısrarla vurgulamıyorlar mı?

Velhasıl “bilimsel metodlarla” elde edilen sonuçların daha güvenilir olduklarına inanılıyor; ve bilim, bütün bilgi edinme yollarının en çok saygı duyulanı günümüzde. Bilimi bu kadar özel kılan ana unsur ise, temelinde aklın olması. Gerçekten de hakikati araştırma çabalarının içine aklı sokmuş insanoğlu bilim vasıtası ile. Aklı, elde ettiği bilgilerin ispatında, doğrulanmasında en önemli destek olarak almış böylece.

Burada ortaya çıkan bilimsel bilgi kavramını görüyoruz. Biraz evvel bilgiyi tanımlarken onu nesnel (objektif) gerçeğin öznenin beynindeki yansıması olarak tarif etmiştik. Fakat bu çok genel bir tanımdır zira söz konusu yansımanın ne şekilde ortaya çıktığını, neye dayandığını anlatmaz. Oysa ki “bilimsel bilgi” ifadesi, elde edilen bilginin kaynaklarını da içerir: bilimsel bilgi rasyonel ve ampirik yani akla ve deneye dayalı bilgidir. Bu iki özellik bilimsel bilginin doğrulanabilirliğini yani ispat edilebilirliğini ve objektifliğini yani bilinmeye çalışılan nesne dışındaki diğer bütün etkenlerden bağımsızlığını sağlar.

Esasen insanlık tarihinde gidebildiğimizce eskiye gidecek olursak, insanların, binlerce yıl önceden beri, sözlü kültürlerini gelecek nesillere ilettiklerini görüyoruz. Buna, mitos ve poeis yani efsane ve şiir kelimelerini yanyana getirerek türetilen bir sıfatla mitopoeik düşünce diyoruz. Eskiden bu iki kelime de bugünkü manalarında değillerdi. İkisi de, gerek ferdî gerekse de toplumsal gerçeğin, kendisini hikayeler ve şiirsel ifadelerle ortaya koymasıydı. Bunların hiçbirisi bir kişinin icadı değildi, toplumsal bir gerçeğin aksetmesiydi.

Bu devirlerde insan düşüncesinde, söylenen sözle gerçek arasında bir fark henüz yok. İnsan kendisi ile başkası, özne ile nesne arasındaki ayrımı henüz yapamamış. Dolayısıyla doğrulanabilir bilgi edinme süreci henüz başlamamış. Ne zaman ki insanoğlu özne ile nesneyi ayırdedebilmiş ve kendisi dışında kalan dünyayı nesne olarak değerlendirip ona doğru yönelmiş, akla dayalı ve objektif bilgi yani bilimsel bilgi edinme süreci başlamış.

Bunu başlatan ilk kahramanlar İsa’dan önce altıncı yüzyılda yaşayan Sokrates öncesi filozoflar: Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Anaksagoras, Herakleitos, Leukippos, Demokritos, Parmenides, Empedokles. Esasen insanlığın bildiğimiz tarihi içerisinde bilimsel bilgi edinme serüvenine ilk başlayışı, tabiatı anlamaya çalışan bu ilk düşünürler, bu aydınlık insanlar sayesinde olmuş.

Ne var ki İsa’dan önce altıncı yüzyılda başlayan bu aydınlığa yöneliş kesintisiz devam etmemiş. Savaş, işkenceler, taassup, engizisyon, toplu katliam gibi kelimeler insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuş ve insanlık on yedinci yüzyıla yine bilimsel olanla olmayan, fizikle metafizik arasında bir ayırım yapamaz halde gelmiş.

Neyin bilimsel olup neyin olmadığının ilk ciddi ayrımı Galileo, Newton gibi asrın büyük bilim adamları sayesinde yapılmaya başlanmış ve on yedinci yüzyıl, doğa bilimlerinin gösterdiği büyük ilerlemeden alınan destekle, “bilimsel bilgi”nin, ilham, iman, sezgi gibi diğer bilme usulleri karşısındaki tartışılmaz kabul edilen üstünlüğünün sistemleştiği yüzyıl olmuş. On yedinci asrın büyük felsefecisi Bacon’un şu sözleri, devrin filozoflarının bu konuya bakışlarını en iyi şekilde ortaya koymaktadır:

“Eğer tabiatı anlamak istiyorsak, yüzümüzü tabiata çevirmemiz gerekir; Aristoteles’in yazdıklarına değil!”

Bu ifadeler, Orta Çağ’ın karanlığından henüz kurtulmakta olan bir dünyada aydınlığın ayak sesleriydi. On yedinci yüzyılın aydınlık insanları, Orta Çağ tabiat bilimcilerinin eskilerin ve bilhassa Aristo’nun eserlerini ve de İncil’i bilimsel bilgi kaynağı olarak algılamalarını büyük bir hata olarak görüyorlardı. Galileo’nun, deneye dayalı bir bilim anlayışından doğduğu düşünülen büyük başarısı, gözlem ve deneyin bilginin kaynağı olduğu fikrini iyice yaygınlaştırdı. Kısacası duyu organlarıyla algılayamadıklarımız artık bilimin sahasının dışındaydı. Önemli olan gözlemlenen olaylardı; bu gözlemlerin kafamızda önceden kurmuş olduğumuz bir evren şemasına uyup uymaması ise hiç önemli değildi. Mühim olan, gözlemlenen olayların oldukları gibi kabul edilip, teorilerin onlara uyacak şekilde kurulmalarıydı. Kısacası kişisel fikir yahut tercihlerimizin bilimde yeri yoktu. Bundan dolayı da bilimsel bilgi objektif, ispat edilmiş ve güvenilir bilgiydi.

İşte bu yüzyılda, neyin bilimsel olup neyin olmadığı sorusuyla ilgilenen iki ana akımın Batı fikir hayatına girdiğini görüyoruz: rasyonalizm ve ampirizm. Bu akımlar öncelikle bilginin kaynaklarını tanımlamak ve bilimin sınırlarını buna göre çizmek yoluna gitmişler.

René Descartes tarafından sistemleştirilen ve onun o çok ünlü “düşünüyorum, o halde varım” (cogito ergo sum) cümlesi ile ifade edilen rasyonalizm, insanın kendisi ve içinde yaşadığı dünyayla ilgili bilgisinin kaynağını doğrudan doğruya insanın aklında ve mantık yürütme yeteneğinde arar. Duyu organları ile elde edilen deneysel bilgiye itibar etmez. Aklı insan bilgisinin tek dayanağı haline getirir. Dolayısıyla aklımızı ve mantığımızı kullanarak cevap veremeyeceğimiz soruları bilim alanının dışında bırakarak bilimin sınırlarını çizer.

Rasyonalizme göre insanın bugün sahip olduğu her bilgi, daha önceden sahip olduğu başka bilgilerden aklı ve mantık yürütme kabiliyetiyle çıkartılmak suretiyle elde edilmiştir.[3]

Velhasıl rasyonalizm bilgiyi bir nevi bir ağacın dallanıp budaklanması gibi görür: her bilgi temelinde yatan başka doğru bilgilerden akıl yolu ile çıkartıldığı için doğrudur. O halde hemen şu soru gelecek akla: peki ya bu ağacın kökündeki temel başlangıç bilgileri nasıl elde edilmiştir? Onların doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? İşte rasyonalizm bu noktada doğuştancılığı kabul etmek durumundadır: insan birtakım genel doğru önermelere, temel bilgilere sahip olarak doğar.

Bilginin kaynaklarının tanımlanması ve bilimin sınırlarının çizilmesine katkıda bulunan bir diğer fikir akımı da, Francis Bacon’un çalışmaları ile sistemleşen ampirizmdir. Ampirizmin temelinde, insanın gerçeği anlamaya çalışırken yalnızca duyuları ile algıladıklarına güvenmesi; gördüğü, işittiği şeyleri bu çabada temel alması yatar. Bilginin kaynağı akıl değil duyu organlarıdır. Ampirist düşünür John Locke’a göre rasyonalizmin savunduğu gibi doğuştan olan bilgilerden muhakeme yoluyla başka bilgiler üretmek söz konusu değildir zira insanda doğuştan bir bilgi olması söz konusu değildir; bilgiler ancak duyular vasıtası ile elde edilirler.

Ampiristler sadece rasyonalistlerin doğuştan bilgi varsayımını reddetmekle kalmadılar, onların bilginin tek kaynağı olarak gördükleri akla da şiddetli eleştiriler getirdiler. Bacon’a göre akıl birtakım dış etkenlerin tesiri altında safiyetini kaybetmiştir; dolayısıyla objektif ve doğrulanabilir bilgi elde etme işlevini gerektiği gibi yerine getirmesi, hele ki bu konuda temel alınması, yani “cogito ergo sum” diyebilmek mümkün değildir.

Bacon, insan aklının birtakım idollerden, diğer bir ifade ile putlardan kaynaklanan zaaflardan malul olduğunu ve bu sebeple safiyetini kaybettiğini öne sürer ve bu putları dört ana başlık altında toplar.

Bunlardan birincisi olan soy putları, insanoğlunun benmerkezciliği ve kendi  soyunu dünyanın merkezinde görmesiyle ilgilidir. İnsan, çevresindeki herşeyi kendisine yönelik gibi algılamaya eğilimlidir. Doğal afetlerin bir zamanlar tanrı buyruğundan çıkmanın bir cezası olarak görülmeleri buna örnektir. Halbuki insanın kendisini evrenin merkezi olarak görmesi, dünyaya başka gözle bakmasına ve evreni anlamasına manidir.

Bacon’un mağara putları olarak adlandırdığı etkenler ise, insanın kişisel özelliklerinden kaynaklanan zaaflardır. Acele karar vermek, kolay genellemelere gitmek ve dikkatsizlik gibi psikolojik özellikler veya eğitim kusurlarına, çeşitli bağımlılık ve alışkanlıklara bağlı kişisel eğilimler ve önyargılar buna örnek olarak verilebilir. Tiyatro putları, belirli dinî inançlara, felsefe sistemlerine yahut ideolojilere olan bağlılıklara Bacon’un verdiği addır. Bunlar bize, bizden önceki hemcinslerimizin miras bıraktıkları dogmalardır.

En nihayet çarşı putları, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinden kaynaklanırlar. Dil ve dilin içerdiği kavramların düşünce yapısı üzerindeki etkileri bu tür zaafların en önemlilerindendir. Başka bir deyişle, lisan, insanın içinde kopan fırtınaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan birtakım kavramları tam olarak ifade etmek ve karşısındakine nakletmekte yetersizdir. Üstelik insanın düşünce yapısı da kendisi tarafından suni olarak yaratılmış bu kavramların etkisi altında kalmakta, onların esiri olmaktadır. Kısacası lisan, aklın ve düzgün ifadenin önündeki bir engeldir.

Aklın bu zaaflarından dolayıdır ki ampiristler ve onları takip eden pozitivistler, bilginin kaynağı olarak duyu organlarını ve deneyi görmüşlerdir. Pozitivizmin kurucusu sayılan Auguste Comte her türlü bilginin deneye dayandığını, sosyal bilimlerin laboratuvarının ise tarih ve tarihî gerçekler olduğunu söyleyerek, sosyal bilimler ile tabii bilimler arasında bir yöntem farkı gözetmeyecek kadar ileri gitmiştir.[4] Keza ampiristlerden David Hume’un şu sözlerine ne demeli:

“Elimize bir kitap, diyelim ki bir ilâhiyat veya metafizik kitabı aldığımızda şöyle soralım: nicelikle veya rakamlarla ilgili soyut bir mantık içeriyor mu? Hayır. Gerçekle veya varoluşla ilgili deneysel bir mantık içeriyor mu? Hayır. O halde atın ateşe gitsin zira lafazanlık veya hayalden başka birşey içeriyor olamaz”.

Yani bütün din kitaplarını yahut şiir kitaplarını da ateşe atmak gerekiyor Hume’a göre.

Ampirizmin önemli bir sorunu, deneye verdiği önem neticesinde savunduğu tümevarımcı bilim anlayışıdır.[5]

Buna göre temelde bilim gözlemle başlar; sağlam duyu organlarına sahip bir insan etrafını gözler; yaptığı bu tek tek gözlemlerden sonuca varmaya çalışır. Bu yaklaşımın rasyonalist bilim anlayışından farkı, herhangi bir “doğru” ile yola çıkmıyor olmasıdır; oysa ki Descartesçı bilim anlayışında elde mevcut birtakım doğrular zaten vardır ve insan, aklı sayesinde, sahip olduğu mantık yürütme yeteneği ile tümdengelimlerde bulunarak yeni doğrulara ulaşır. Halbuki tümevarımcı yaklaşım doğruya sadece gözlemlerini değerlendirerek ulaşmaya çalışır; lâkin bu gözlemler genel doğrular değil, sadece duyu organlarına dayanan tespitlerdir.

Buna basit bir örnek olarak güneşi verebiliriz. Güneşin yarın sabah yeniden doğacağını rasyonalist yaklaşım elinde mevcut olan birtakım hazır doğrulardan istifade ile ispata kalkacaktır: meselâ elinde hazır bilgi olarak gezegenlerin hareketleri ve çekim kanunları varsa, güneşin neden yarın sabah yeniden doğacağını bunlardan yola çıkıp açıklama yoluna gidecektir. Oysa ki tümevarımcı anlayış bunu, tekrara itimat esasına dayanan kendi yöntemi ile inceleyecektir. Dolayısıyla “madem ki güneş bunca asırdır her sabah doğmuş, aksini gösteren bir tek örneğe dahi rastlanmamış, o halde güneş yarın sabah da doğacaktır” gibi bir ifade tümevarımcı yaklaşım tarzının kabul edebileceği bir ifadedir.[6]

İşte bu yaklaşım, bizzat ampiristlerin önderlerinden David Hume tarafından bile eleştirilmiş, hattâ buna tümevarım sorunu diye günümüze kadar gelen bir ad dahi takılmıştır. Esasen bütün mesele kuru gözleme ne kadar güvenilebileceğidir.

Bunu çok güzel ortaya koyan şirin bir hikaye vardır, “tümevarımcı horozun hikayesi”: Köylerden birinde tümevarımcı bir horoz yaşarmış. Bu horoz her sabah ötmesi ile beraber güneşin doğduğunu görürmüş; bu bir sene boyunca istisnasız her gün böyle devam etmiş; en sonunda tümevarımcı horoz güneşin kendi ötmesi ile beraber doğduğu neticesine varmış. Günlerden bir gün Noel sabahıymış. Horozumuz güneşi doğurmak üzere yeniden ötmüş, ne var ki bunu göremeden sahipleri onu alıp, akşam yemek üzere boynunu kesmişler.

Ampirist ve tümevarımcı yaklaşımı eleştirmek üzere uydurulmuş olan bu ve benzeri hikayeler aslında bir bilgeliği yansıtıyorlar ve bu felsefenin yumuşak karnı olan insan unsurunun ihmal edilmesi hususunu ince bir üslupla eleştiriyorlar. Gerçekten de, tümevarımcı felsefenin temel zaafı buradadır; bu fikirde olanların en ılımlıları bile bilimi insan unsurundan mümkün olduğunca soyutlanmış, bağımsız bir metod olarak görürler. Meselâ metodolojik monizme yani fen bilimleri ile sosyal bilimlerin yönteminin aynı olduğuna, esasen bilgiyi elde etmek için “bilim” denen tek bir “yöntem” olduğuna inanırlar; sorarsanız kendilerine “peki ama fen bilimlerinde laboratuarlarda deneyler yapmak mümkün, sosyal bilimlerde bunu nasıl temin edeceğiz?” diye, cevapları hazırdır: “sosyal bilimlerin laboratuarı tarihtir!”

İşte burada ampirizmin temel sorunu karşımıza çıkıyor. Ampiristler ve pozitivistler, bilgi edinme metodunun içine insanı katınca insanın zaaflarının o metoda aksettiğini görüp, bilimi tamamen bilim adamından yani insandan bağımsız bir yöntem olarak görmeye çalışmışlar, bilimsellikten çok bilimciliği savunmuşlardır. Hakikaten de gerek ampirizm gerekse de onun temelleri üzerine oturan pozitivizm, duyu organları ile algılamayı ve deneyi o kadar ön plana almışlardır ki onların anlayışında bilim birtakım kurallar yığınından ibarettir; bu kurallar bilim adamından bağımsızdırlar; onları uygularsınız, o kadar.

Bu yaklaşımın aslında insandan ne kadar olmayacak birşey talep ettiği ortadadır: belirli metodları, kendisinden hiçbir şey katmadan uygulayan bir makina olmak. Oysa ki büyük icatların, bilimsel gelişmelerin hepsi de kusurlarıyla, üstünlükleriyle, duygularıyla yaşayan; önyargılarıyla, zaaflarıyla hareket eden, hayaller kuran ve bunları gerçekle bağdaştırmaya çalışan ve bütün bunları çalışmalarına katan “insan”lar tarafından elde edilmemişler midir?

Üstelik bunun da ötesinde, böylesine mutlak, değişmez ve şaşmaz bir “metod” anlayışı, insanların zihinlerine öyle bir pranga vurur ki, ne bilimde ilerleme kalır ne de toplumda aydınlık; hattâ çağımızın Popper ve Hayek gibi büyük düşünürleri, böyle bir anlayışın siyasi anlayış olarak da ancak totalitarizmle birleşebileceğini ve toplumu baskı rejimlerine sürükleyeceğini savunmuşlardır.

Burada unutulmaması gereken husus, elimizdeki bilgi ile gerçeğin arasında daima bir set olduğudur: insanın kendisi. Bunu inkâr etmek kafamızı kuma gömmek olur. Biz ne kadar objektif yani nesnel yani sadece nesneye bağlı bilgiyi hedeflersek hedefleyelim, özne olmadan nesneyi düşünemeyiz ki. Sokrates öncesi filozoflardan Protagoras ne de güzel ifade etmiştir bunu:

“Herşeyin ölçüsü insandır!”

Yani gerçek de doğru da ona bağlı olarak tanımlıdır. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verecek olan da odur. Esasen doğru, yanlış gibi kavramlar da insanın ürünüdür. Eğer biraz daha ileri gidecek olursak bu, doğru da gerçek de yok demektir! Onun için de ampiristlerin bilimi objektif bir zemine oturtmaya yönelik endişelerinde haksız olduklarını söyleyemeyiz.

Tabii burada hemen akla takılan bir soru var: madem ki insan unsurunu bilimin dışında tutan düşünceleri şiddetle eleştirdik, bunu dahil edenlerin ise bizzat insanın zaafları ile malul olduklarını söyledik, o halde aklın zaaflarından malul olmayan ama aklı temel almaktan da uzaklaşmayan; duyu organlarını ve deneyin önemini inkâr etmeyen ama tümevarım sorununun tuzağına da düşmeyen; velhasıl akılcı, objektif ama tümevarımcı olmayan bir bilgiyi elde etmek mümkün müdür?

Bütün bilim felsefesi aslında bunu aramaktan ibarettir ve bu soruya gönül rahatlığı ile verilmiş bir olumlu cevap henüz elimizde yoktur. Kaldı ki bilimin dayandığı insan aklının bilim felsefecileri tarafından ortaya konan zaaflarına, bilimin bir çözüm getirmesini beklemek iyimserlik olur zira bu zaaflar bilimsel metoda da aksetmiş olduklarından, bu zaaflara sahip bir metodun bu zaaflara çözüm getirmesi mümkün olmayacaktır.

Bu ifadeler bilimin bir küçümsenişi değildir. Sadece, yöntemleri de kavramları da müspet ve menfi tarafları ile olduğu gibi görmemiz gerektiğini; bunları küçümsemenin de abartmanın da bizi hakikatten uzaklaştıracağını hatırlatmaktadır. Neticede bilim, arayan insanın hedefine ulaşmak için kullandığı bir yoldur. Ne mutlu ki bu hedefe ulaştıran tek yol değildir. Onun için de bu kısmın takip eden iki bölümü, bu “diğer yollara” ayrılmış durumda.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: LVX - Temmuz 18, 2018, 04:22:05 ös
Kainat öyle bir ahenk ile var olmuştur ki, bilgeliğe aç olan yolcunun, üstadı ile karşılaşması üstadın karar vermesi ile değil, bir tür kaderin kararı olduğunu düşünüyorum. Aslında çırak haricinde, üstadın kendisi de aktarım için arayıştadır, tekamülü için. Öyle denk geliyor ki göklerde ararken, karşında buluveriyor üstadı. Bir şekilde buluşturuyor. Kybalion kitabında çok güzel bir ifadeler vardır;

"Bilgeliğin dudakları anlamayan kulaklara kapalıdır."

"Öğrencinin kulakları işitmeye hazırsa, onları bilgelikle dolduracak ağız gelecektir”

“Üstad’ın ayak sesleri işitildiğinde, öğretisine açık olanların kulaklar sonuna kadar açılır.”

Bunun haricinde incilde şöyle bir ifade geçer;

İncil, Matta 7:8

“Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır."

Bu ifadelere bakılınca, arayışta olan yolcunun arayışa girdiğinde eğer ki buna hazırsa üstadın onu bulacağını aktarır.

Bilgi kime verilir, kime verilmemeli sorusunu cevaplamak zor aslında. Çünkü bilgiyi veren ne ustadır, ne de başka birisidir, kadersel bir süreç söz konusudur. Usta bilgiyi verse bile, çırak ilahi sistem tarafından izin verilmedikçe, o bilgiyi kısıtlı anlayacaktır veya anlayamayacaktır. Süreç, kişi ile ilahi sistem arasında işlemektedir.

Keramet formülde değil, kişinin kendisindedir. İstediği kadar herhangi bir yolun yolcusu olsun, isterse mason olsun. Masonluğun süreci yazılı ifadelerden ibaret değildir. Her cemiyette olduğu gibi inisiyasyon aşamaları vardır. Gerek tasavvufta da önce üstad ile rabıta söz konusudur. Daha sonra ilahi sistem ile inisiye edilir.


Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Spock - Temmuz 18, 2018, 05:07:48 ös
Acaba Önceki değil de Eski Büyük Üstat En Muhterem M. Remzi Sanver'mi demek istediniz? Bildiğim kadarıyla kendisi 2010-2013 yılları arasında Büyük Üstat idi. Sonra Ömer Köker görev aldı ve şimdi ise Bülent Akkan görev yapıyor.

"Önceki" terimi doğrudur. Biz şu anda görev yapmakta olan görevlilerden bir önce görev yapmış olan kardeşimiz için "Bir Önceki" unvanını kullanıyoruz. Ondan önce görev yapmış olan tüm kardeşlerimiz için ise "Önceki" unvanını kullanıyoruz. Bu nedenle En Muhterem Remzi Sanver, Önceki Büyük Üstattır.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Ex Oriente Lux - Temmuz 19, 2018, 03:05:31 öö
"Bilginin kime verilip;kime verilmeyeceğinin "bilgisine" kim sahiptir?"
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: karahan - Temmuz 19, 2018, 03:19:39 öö
"Bilginin kime verilip;kime verilmeyeceğinin "bilgisine" kim sahiptir?"

Nihayet güzel bir soru dolanmadan.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 19, 2018, 08:12:31 öö
Biraz daha beyin cimnastiğinin zararı olmaz herhalde.
Forumda ve dahi, dışarısında pek çok kişi sınırsızca her şeyi istiyor, her şeye de lâyık olduğuna inanıyor.
Fakat bir şeyi diğer kişiye verip vermemeye isteyen değil, o şeye sahip olan karar verir. Doğru mu?
O halde ben 'şeyler' arasında en değerlisi olduğunu düşündüğüm bilginin - isteyen sır desin buna- kime verip kime verilmeyeceğine nasıl karar vereceğimiz üzerine fikir almak istedim...

İlginç... Doğrudan cevaplar isteniyor. Halbuki bu başlık açılırken yukarıdakiler söylenmiş zaten.
Bu bir fikir cimnastiğidir denilmiş. Herkesin ortak katkıları ile şekilleniyor zaten. Burada kimsenin bilgiye sahip olduğu ve benzeri iddialar ya da miras bırakır gibi hukuken bunu almaya kimin hakkı vardır gibi kararlardan  bahsedilmiyor!

Açılışta söylendiği gibi pek çok kişi istiyor ama bunu istemeden önce hep birlikte aslında kimlere verilmelidir istenen, bunun şartlarını tartışalım denilmiş ve tartışılıyor.
Bence yapılması gereken verilecek bir katkı varsa bunu vermek, sonra da eksiksiz hepimizin çıkan ortalama sonuçlar üzerine ben acaba burada 'hep birlikte' oluşturduğumuz asgari koşullara sahip miyim diye değerlendirip özeleştirimizi yapmak olmalıdır. Bu öneri sadece hâricîleri kapsamamaktadır. Forum özelinde Masonlukta dahi bilgi dereceler silsilesi kapsamında verilir. Her bir derece (çırak hariç) edilen yeminler derece bilgisini hâricî ve derecesi uygun olmayanlardan saklamak yönündedir. Demek ki sadece tekris olmakta yetmiyor anahtarı eline almaya. O halde hep birlikte tarif ettiğimiz bilgiyi almaya hak eden miyim diye oturup düşünelim. Tefekkür sadece hücrede ve bir kere mi olur?
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 19, 2018, 08:22:35 öö
Bana verebilirsiniz eğer uygun görürseniz.Son kez yazıyorum Saygılar...
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Ex Oriente Lux - Temmuz 19, 2018, 02:40:00 ös
Örneğin; “ Evrensel genel geçer bir ahlak yasası vardır.” bir bilgi olarak nitelenebilir. Şu an bunu okuduğunuz üzere bu bilgiye sahipsiniz. Sizi herhangi bir düşünme eylemine sevk etti mi? Bir çaba göstermeniz gerekti mi? Yahut bu bilginin size bir fayda sağlayacağı konusunda ben yeterli yetkinliğe sahip miyim?

Bizzatihi kendi görüşümdür: Eğer bir şeye ulaşmak için çabalamazsanız, o yolda emek sarf etmezseniz edindiğiniz birikimin, tecrübenin kıymetini bilemez; üzerine hiçbir şey ekleyemez ve yerinizde sayarsınız. Mesele cevaplar bulmakta değil; sorular sorarak daha derine inmekte ve yeni sorular aramakta.

Eğer bir yola çıkıyorsanız ve yol bittiğinde(!) vardım, yolda gördüklerimin,yaşadıklarımın bir ehemmiyeti yok  diyorsanız o yolu hiç gitmemişsinizdir.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: shemuel - Temmuz 19, 2018, 02:44:00 ös
Bilgi ehil olana verilmeli geri kalanı yer yüzünde gezinip dursun.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Fëanor - Temmuz 19, 2018, 05:22:32 ös
Bazen bilgi size verilir, siz anlamazsınız.. Düşünceniz özgür değildir, esaret altındadır. Daha da kötüsü bağnaz da olabilirsiniz. Ama bilgi verilmiştir.


Meşhur bir hikaye vardır, anlatılır. Belki biliyorsunuzdur (illa ağızdan ağıza farklılıklar gösterir). Lakin Chistopher Columbus 'un biyografisi kaynaktır hikayeye. Temel unsur aynıdır. Columbus Amerikayı keşfetmek için yaptığı seferlerin 4.'sünü yapmaktadır. 1504 yılında, biraz şansızlık, biraz tahta kurularının marifeti, üstüne fırtına filan derken Jamaika açıklarında gemisi kullanılamaz hale gelir. Kanolarla Columbus ve tayfası karaya çıkar. İki adamını kano ile 108 mil uzaktaki Hispaniola adasına yardım için gönderir (Hispanoila, Columbus 'un Haiti adasına verdiği isimdir). Bu arada adada zor günler geçirmekte, açlık ile savaşmaktadırlar. Adanın yerlileri ile bir tür barter ilişkisi kursalarda, tayfanın bir kısmı yerlilerden çalmaya başlar. Bu arada başını Porras adındaki denizcinin çektiği bir bölüm tayfa isyan ederler, kalan tüm kanoları alıp kaçmaya çalışırlar ve başarısız olurlar. Yerliler, isyan nedeniyle ciddi şekilde güç kaybeden Columbus 'dan yiyecek vermek için daha fazla kıymetli eşya istemeye başlar. Adada 6-7 aydır bulunan, kalan tayfası ile ciddi şekilde açlık çekmekte olan Columbus çareyi bir akşam bulur.

Columbus elindeki denizcilik haritalarından, astronomi cetvellerindeki bilgiden faydalanır. 28 Şubat 1504 'de Columbus yerlilerin şefine gider ve "yerlilerin düşmanca yaklaşımı ve abartılı istekleri nedeniyle hristiyanların tanrısının çok sinirlendiği, çok yakında kanlı bir ay doğacağını ve sonrasında da tanrısının bu ayı yutacağını" söyler. Yerliler homurdanır, Columbus arkasını döner ve gider. 1 Mart gecesi ay kıpkırmızı doğar. Yerliler korkudan pek çok yiyecek ve hediyelerle Columbus 'un yanına gelir.. Lakin gece yarısı olduğunda ay tutulması gerçekleşir. Yerliler Columbus 'u hristiyanların tanrısını ile konuşmasını başka cezalardan korumasını, ne isterse yapacaklarını söylerler. Columbus 'da konuşcağını söyler... Gece ilerledikçe tutulma biter, ay normala döner. Artık Columbus 'un yerliler ile sorunu yoktur, açlık ve hastalıklarla ilgili sorunları da çözmüştür. Gönderdiği adamlardan biri iki gemi satın alarak döner ve tüm tayfa kurtulur.


Sonuç; bilgi istemek güzel de, sen alabilecek misin?


(http://anomalyinfo.com/sites/default/files/images/Eclipse_Christophe_Colomb.jpg)
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: ANARCHOSA - Temmuz 19, 2018, 06:10:14 ös
Son dönemlerde bir başlıkta bu şekilde güzel fikir tartışması olmuş muydu?
Üstelik forumun mason üyeleri yazmıyor diye şikâyetlenenler olmaktaydı. Demek ki uygun usûl ve cezbeden konu olunca pekâla güzel bir tartışma olabiliyor, birbirimizin elinden tutup biraz ileri taşıyabiliyormuşuz!
Ben kendi adıma bu tartışmada pek çok şey öğrendim.

Daha önceki özete ekler oluştu:
Bilgi,bir yolda olduğunu ve yolun kıymetini bilenlere verilebilir. Bilgiyi  sonu olan bir menzil olarak görmeyecekler ve hazır olarak sunulacak bir yemek değil, bir emek ve uğraş meselesi olarak kavrayacaklara verilebilir.
Bilginin haydi otur yaz şeklinde aktarılamayacağını, dolayısıyla farklı yöntemlerle de kendisine iletileni, iletildiğinden başlayarak anlayacaklara verilebilir.
Bilgiyi işte bu bana bilgi verecek kişidir diye birini beklemeden, her yerden ve değişik şekillerde uğraşarak özümseyebileceklere verilebilir.
Verilmek üzere hazır halde bulunanlara verilebilir.
Ehline verilebilir.
Cevaplar için doğru soruları sorabilenlere verilebilir.

Benim çıkardığım notlar bunlar. Dahası da yazılanlarda mevcut elbette.

Bu başlık doygunluğa ulaşınca belki sonra kimler ve hangi yöntemlerle verebilir bu bilgi diye de tartışmak güzel olur. Ancak bence bilgiyi alan ne yapmalı peki bu edindiği ile diye de bir düşünmeli.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 19, 2018, 10:57:53 ös
Çok güzel yazılar yazmışsınız özellikle sayın ANARCHOSA. Zamanım yok bu aralar zamanım olduğunda okuyacağım tamamını  Saygılar sevgiler herkese.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Tık-Tik-Tak - Temmuz 20, 2018, 01:03:28 öö
Bilgi duyularımızın rasyonel tarafından yansıyan somut değerlerin köşe taşlarıdır.Aslında aslolanların doğumları, soyut gerçekleri hayal edilebildiklerinden sonra somutlaştırabilmelerinde saklıdır.

Duyularımız ile gördüğümüz,ya da duyularımız ile görünür hale gelmesini sağladığımız aletler,algının somut tarafıdır.

Bu evrendeki sonsuz örneklerden birini verir isek: Bir küp taşın görünen 3.köşesi somutttur; diğer 3.köşesini ise hayal etmeliyiz; bu hem lanetimiz,sınavımız ve  ayrıca lütfumuzdur.

Bilgi bir tarafımıza somut olarak aktarılabilir iken,diğer tarafımıza sezgi ile ulaşmalıdır ki,erginleşme doğru yapılabilsin.Ve yaradılışdaki 99.isim, eksik olan 2.isim ile birleşebilsin.


Bilgi, somut ve soyutluğun sonsuzluk dansıdır.4.melek 4.melake ve yetenek...5. ise; altın oranın,güzelliğin ve yaratıcılığın remzidir.Anlatımım somutluk, sizin anladığınız ise soyutluğunuzdur.Bu aslında, ezber ile sezginin bilgiye aşık olan lanetlenmişlerin ebedi dansıdır.Geri kalanların kelimeler ile ne kadar ifade edilebildiğini bilmiyorum; fakat bir gün onlarda bizlerce,bizim tarafımızca somutlaşacak...

Saygılar.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Byr - Temmuz 20, 2018, 02:54:09 öö
M.Remzi Sanver'in Işığı Arayanların Hikayesi kitabından 'Bilginin Peşindeki İnsan' kısmının alıntısıdır.


İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır

Yunus Emre

İnsanoğlu var olduğu günden bu yana kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini soragelmiş, kendisini kâinatın sonsuzluğu içerisinde bir yere yerleştirmeye, kâinatın ve kendi mevcudiyetinin sebebini, böylece de hayatın ve kendi hayatının manasını bulmaya çabalamış durmuştur.

Dilerseniz hakikati aramak diyelim bu bitimsiz çabaya.

Bu merak bir kere düştü mü yüreğine hiç durur mu insanoğlu! Bu dikenli patikada bıkmadan, usanmadan yürümüş ve kafasındaki soruları cevaplandırmak için çeşitli yollar bulmuş kendisine: kâh din demiş bu yola, kâh felsefe; kimi zaman büyü olmuş sorularını cevaplandıran, kimi zaman da astroloji yahut simya. Ama bir husus hep aynı kalmış bu uğraşı içerisinde geçen asırlar boyunca: öncelikle bilgiyi elde etmeye çalışmış insanoğlu kafasındaki soruları cevaplandırabilmek için.

Ve insan öyle garip ki, asırlardır süregelen bu bilgiyi elde etme mücadelesi boyunca hem büyüyü kullanmış hem bilimi; hem simyayı hem kimyayı; bazen din ona yardımcı olmuş bu konuda, bazen de felsefe. Velhasıl birbirinden çok farklı yöntemleri hep o aynı temel hedefe yöneltmiş âdemoğlu.

Peki ama insanın bu kadar farklı, bazen de birbirine taban tabana zıt usullerle ele geçirmeye çalıştığı bu hazine, bu zihnine vurulmuş kilitleri açacağını umduğu anahtar nedir?

Sahi nedir bilgi? Nedir bilmek?

Bu derin soruya, olabilecek en saf şekilde yaklaşarak, çok basit bir tespitte bulunmak mümkündür: eğer ortada bir bilgi varsa, birisi birşeyi biliyor demektir; dolayısıyla bilginin var olabilmesi için, bir bilen bir de bilinene ihtiyaç vardır; bilene yahut bilmeye çalışana özne, bilinmeye çalışılana ise nesne diyeceğiz bundan böyle. İşte bilgi, bu bilinmeye çalışılan şeyin, yani nesnenin özelliklerinin, diğer bir ifade ile nesnel (objektif) gerçeğin, bilmeye çalışanın, yani öznenin yani insanın beynindeki yansımasıdır.

Ama konuyu sadece bu seviyede bırakmak ve bilgi edinme yöntemlerinin hepsini bir kefeye koyup, büyü ile fizik, yahut kimya ile simya arasında hiçbir ayırım yapmaksızın devam etmek, muhakkak ki insanoğlunu bugün erişmiş olduğu noktaya getirmiş olan akla haksızlık etmek olmaz mı?

Olur elbette ki. O halde gelin önce aklı tanımlayalım ve onu lâyık olduğu yere bir oturtalım.

Akıl, insanın, yukarıda sözünü etmiş olduğumuz objektif bilgiyi, belirli bir sistematik çerçevesinde, doğrulanabilir, yani nasıl elde edildiği başkalarına da izah edilebilir şekilde elde etmesini ve bu bilgiyi de başka bilgileri elde edecek şekilde değerlendirmesini sağlayan zihinsel yetenektir.[2]

Aklın bu gücü, temeline aklı alan bilgi edinme yöntemi olan bilimin yücelmesiyle neticelenmiş. Gerçekten de çağımızda bilim kadar saygı gören başka birşey yok. Herhangi bir iddiaya, bir düşünce tarzına yahut bir araştırmaya “bilimsel” sıfatını vermek, bu sıfata lâyık görülen şeye ayrı bir güvenilirlik, ayrı bir haklılık veriyor; bilimin ve uyguladığı yöntemlerin diğer hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar özel olduğuna inanılıyor.

Deterjan firmaları bile kendi ürünlerinin rakiplerininkinden daha beyaz yıkadığının “bilimsel” olarak ispatlandığını söyleyebiliyorlar; bunu yaparken aslında bu iddialarını sağlam temellere dayandırdıklarını, hattâ tartışılmaz hale getirdiklerini düşünmüyorlar mı? Daha da ilginci, en dindar çevreler bile, meselâ Kuran’ın bilim tarafından doğrulandığını, günümüzde artık bilim adamlarının da dini kabul ettiklerini söyleyerek kendilerine bilimden destek ararlarken aslında bilimi bir üst otorite olarak kabul etmiş olduklarını zımnen itiraf etmiyorlar mı?

Üstelik “bilim” kelimesinin bu şekilde kullanımı sadece medyaya ya da salt günü yaşayan insanlara has birşey değil. Okullarda, akademik çevrelerde velhasıl bilgi sanayiinin her türlü kolunda aynı yaklaşımı görmek mümkün. Uğraşı alanlarına siyaset “bilim”i yahut sosyal “bilim”ler derken, bu konudaki araştırmacılar aslında uyguladıkları yöntemlerin aynı, meselâ fizik gibi, geleneksel bilimlerinki kadar güvenilir ve verimli olduğunu ima etmeye çalışmıyorlar mı? Marksistler tarihî maddeciliğin bir “bilim” olduğunu ısrarla vurgulamıyorlar mı?

Velhasıl “bilimsel metodlarla” elde edilen sonuçların daha güvenilir olduklarına inanılıyor; ve bilim, bütün bilgi edinme yollarının en çok saygı duyulanı günümüzde. Bilimi bu kadar özel kılan ana unsur ise, temelinde aklın olması. Gerçekten de hakikati araştırma çabalarının içine aklı sokmuş insanoğlu bilim vasıtası ile. Aklı, elde ettiği bilgilerin ispatında, doğrulanmasında en önemli destek olarak almış böylece.

Burada ortaya çıkan bilimsel bilgi kavramını görüyoruz. Biraz evvel bilgiyi tanımlarken onu nesnel (objektif) gerçeğin öznenin beynindeki yansıması olarak tarif etmiştik. Fakat bu çok genel bir tanımdır zira söz konusu yansımanın ne şekilde ortaya çıktığını, neye dayandığını anlatmaz. Oysa ki “bilimsel bilgi” ifadesi, elde edilen bilginin kaynaklarını da içerir: bilimsel bilgi rasyonel ve ampirik yani akla ve deneye dayalı bilgidir. Bu iki özellik bilimsel bilginin doğrulanabilirliğini yani ispat edilebilirliğini ve objektifliğini yani bilinmeye çalışılan nesne dışındaki diğer bütün etkenlerden bağımsızlığını sağlar.

Esasen insanlık tarihinde gidebildiğimizce eskiye gidecek olursak, insanların, binlerce yıl önceden beri, sözlü kültürlerini gelecek nesillere ilettiklerini görüyoruz. Buna, mitos ve poeis yani efsane ve şiir kelimelerini yanyana getirerek türetilen bir sıfatla mitopoeik düşünce diyoruz. Eskiden bu iki kelime de bugünkü manalarında değillerdi. İkisi de, gerek ferdî gerekse de toplumsal gerçeğin, kendisini hikayeler ve şiirsel ifadelerle ortaya koymasıydı. Bunların hiçbirisi bir kişinin icadı değildi, toplumsal bir gerçeğin aksetmesiydi.

Bu devirlerde insan düşüncesinde, söylenen sözle gerçek arasında bir fark henüz yok. İnsan kendisi ile başkası, özne ile nesne arasındaki ayrımı henüz yapamamış. Dolayısıyla doğrulanabilir bilgi edinme süreci henüz başlamamış. Ne zaman ki insanoğlu özne ile nesneyi ayırdedebilmiş ve kendisi dışında kalan dünyayı nesne olarak değerlendirip ona doğru yönelmiş, akla dayalı ve objektif bilgi yani bilimsel bilgi edinme süreci başlamış.

Bunu başlatan ilk kahramanlar İsa’dan önce altıncı yüzyılda yaşayan Sokrates öncesi filozoflar: Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Anaksagoras, Herakleitos, Leukippos, Demokritos, Parmenides, Empedokles. Esasen insanlığın bildiğimiz tarihi içerisinde bilimsel bilgi edinme serüvenine ilk başlayışı, tabiatı anlamaya çalışan bu ilk düşünürler, bu aydınlık insanlar sayesinde olmuş.

Ne var ki İsa’dan önce altıncı yüzyılda başlayan bu aydınlığa yöneliş kesintisiz devam etmemiş. Savaş, işkenceler, taassup, engizisyon, toplu katliam gibi kelimeler insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuş ve insanlık on yedinci yüzyıla yine bilimsel olanla olmayan, fizikle metafizik arasında bir ayırım yapamaz halde gelmiş.

Neyin bilimsel olup neyin olmadığının ilk ciddi ayrımı Galileo, Newton gibi asrın büyük bilim adamları sayesinde yapılmaya başlanmış ve on yedinci yüzyıl, doğa bilimlerinin gösterdiği büyük ilerlemeden alınan destekle, “bilimsel bilgi”nin, ilham, iman, sezgi gibi diğer bilme usulleri karşısındaki tartışılmaz kabul edilen üstünlüğünün sistemleştiği yüzyıl olmuş. On yedinci asrın büyük felsefecisi Bacon’un şu sözleri, devrin filozoflarının bu konuya bakışlarını en iyi şekilde ortaya koymaktadır:

“Eğer tabiatı anlamak istiyorsak, yüzümüzü tabiata çevirmemiz gerekir; Aristoteles’in yazdıklarına değil!”

Bu ifadeler, Orta Çağ’ın karanlığından henüz kurtulmakta olan bir dünyada aydınlığın ayak sesleriydi. On yedinci yüzyılın aydınlık insanları, Orta Çağ tabiat bilimcilerinin eskilerin ve bilhassa Aristo’nun eserlerini ve de İncil’i bilimsel bilgi kaynağı olarak algılamalarını büyük bir hata olarak görüyorlardı. Galileo’nun, deneye dayalı bir bilim anlayışından doğduğu düşünülen büyük başarısı, gözlem ve deneyin bilginin kaynağı olduğu fikrini iyice yaygınlaştırdı. Kısacası duyu organlarıyla algılayamadıklarımız artık bilimin sahasının dışındaydı. Önemli olan gözlemlenen olaylardı; bu gözlemlerin kafamızda önceden kurmuş olduğumuz bir evren şemasına uyup uymaması ise hiç önemli değildi. Mühim olan, gözlemlenen olayların oldukları gibi kabul edilip, teorilerin onlara uyacak şekilde kurulmalarıydı. Kısacası kişisel fikir yahut tercihlerimizin bilimde yeri yoktu. Bundan dolayı da bilimsel bilgi objektif, ispat edilmiş ve güvenilir bilgiydi.

İşte bu yüzyılda, neyin bilimsel olup neyin olmadığı sorusuyla ilgilenen iki ana akımın Batı fikir hayatına girdiğini görüyoruz: rasyonalizm ve ampirizm. Bu akımlar öncelikle bilginin kaynaklarını tanımlamak ve bilimin sınırlarını buna göre çizmek yoluna gitmişler.

René Descartes tarafından sistemleştirilen ve onun o çok ünlü “düşünüyorum, o halde varım” (cogito ergo sum) cümlesi ile ifade edilen rasyonalizm, insanın kendisi ve içinde yaşadığı dünyayla ilgili bilgisinin kaynağını doğrudan doğruya insanın aklında ve mantık yürütme yeteneğinde arar. Duyu organları ile elde edilen deneysel bilgiye itibar etmez. Aklı insan bilgisinin tek dayanağı haline getirir. Dolayısıyla aklımızı ve mantığımızı kullanarak cevap veremeyeceğimiz soruları bilim alanının dışında bırakarak bilimin sınırlarını çizer.

Rasyonalizme göre insanın bugün sahip olduğu her bilgi, daha önceden sahip olduğu başka bilgilerden aklı ve mantık yürütme kabiliyetiyle çıkartılmak suretiyle elde edilmiştir.[3]

Velhasıl rasyonalizm bilgiyi bir nevi bir ağacın dallanıp budaklanması gibi görür: her bilgi temelinde yatan başka doğru bilgilerden akıl yolu ile çıkartıldığı için doğrudur. O halde hemen şu soru gelecek akla: peki ya bu ağacın kökündeki temel başlangıç bilgileri nasıl elde edilmiştir? Onların doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? İşte rasyonalizm bu noktada doğuştancılığı kabul etmek durumundadır: insan birtakım genel doğru önermelere, temel bilgilere sahip olarak doğar.

Bilginin kaynaklarının tanımlanması ve bilimin sınırlarının çizilmesine katkıda bulunan bir diğer fikir akımı da, Francis Bacon’un çalışmaları ile sistemleşen ampirizmdir. Ampirizmin temelinde, insanın gerçeği anlamaya çalışırken yalnızca duyuları ile algıladıklarına güvenmesi; gördüğü, işittiği şeyleri bu çabada temel alması yatar. Bilginin kaynağı akıl değil duyu organlarıdır. Ampirist düşünür John Locke’a göre rasyonalizmin savunduğu gibi doğuştan olan bilgilerden muhakeme yoluyla başka bilgiler üretmek söz konusu değildir zira insanda doğuştan bir bilgi olması söz konusu değildir; bilgiler ancak duyular vasıtası ile elde edilirler.

Ampiristler sadece rasyonalistlerin doğuştan bilgi varsayımını reddetmekle kalmadılar, onların bilginin tek kaynağı olarak gördükleri akla da şiddetli eleştiriler getirdiler. Bacon’a göre akıl birtakım dış etkenlerin tesiri altında safiyetini kaybetmiştir; dolayısıyla objektif ve doğrulanabilir bilgi elde etme işlevini gerektiği gibi yerine getirmesi, hele ki bu konuda temel alınması, yani “cogito ergo sum” diyebilmek mümkün değildir.

Bacon, insan aklının birtakım idollerden, diğer bir ifade ile putlardan kaynaklanan zaaflardan malul olduğunu ve bu sebeple safiyetini kaybettiğini öne sürer ve bu putları dört ana başlık altında toplar.

Bunlardan birincisi olan soy putları, insanoğlunun benmerkezciliği ve kendi  soyunu dünyanın merkezinde görmesiyle ilgilidir. İnsan, çevresindeki herşeyi kendisine yönelik gibi algılamaya eğilimlidir. Doğal afetlerin bir zamanlar tanrı buyruğundan çıkmanın bir cezası olarak görülmeleri buna örnektir. Halbuki insanın kendisini evrenin merkezi olarak görmesi, dünyaya başka gözle bakmasına ve evreni anlamasına manidir.

Bacon’un mağara putları olarak adlandırdığı etkenler ise, insanın kişisel özelliklerinden kaynaklanan zaaflardır. Acele karar vermek, kolay genellemelere gitmek ve dikkatsizlik gibi psikolojik özellikler veya eğitim kusurlarına, çeşitli bağımlılık ve alışkanlıklara bağlı kişisel eğilimler ve önyargılar buna örnek olarak verilebilir. Tiyatro putları, belirli dinî inançlara, felsefe sistemlerine yahut ideolojilere olan bağlılıklara Bacon’un verdiği addır. Bunlar bize, bizden önceki hemcinslerimizin miras bıraktıkları dogmalardır.

En nihayet çarşı putları, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinden kaynaklanırlar. Dil ve dilin içerdiği kavramların düşünce yapısı üzerindeki etkileri bu tür zaafların en önemlilerindendir. Başka bir deyişle, lisan, insanın içinde kopan fırtınaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan birtakım kavramları tam olarak ifade etmek ve karşısındakine nakletmekte yetersizdir. Üstelik insanın düşünce yapısı da kendisi tarafından suni olarak yaratılmış bu kavramların etkisi altında kalmakta, onların esiri olmaktadır. Kısacası lisan, aklın ve düzgün ifadenin önündeki bir engeldir.

Aklın bu zaaflarından dolayıdır ki ampiristler ve onları takip eden pozitivistler, bilginin kaynağı olarak duyu organlarını ve deneyi görmüşlerdir. Pozitivizmin kurucusu sayılan Auguste Comte her türlü bilginin deneye dayandığını, sosyal bilimlerin laboratuvarının ise tarih ve tarihî gerçekler olduğunu söyleyerek, sosyal bilimler ile tabii bilimler arasında bir yöntem farkı gözetmeyecek kadar ileri gitmiştir.[4] Keza ampiristlerden David Hume’un şu sözlerine ne demeli:

“Elimize bir kitap, diyelim ki bir ilâhiyat veya metafizik kitabı aldığımızda şöyle soralım: nicelikle veya rakamlarla ilgili soyut bir mantık içeriyor mu? Hayır. Gerçekle veya varoluşla ilgili deneysel bir mantık içeriyor mu? Hayır. O halde atın ateşe gitsin zira lafazanlık veya hayalden başka birşey içeriyor olamaz”.

Yani bütün din kitaplarını yahut şiir kitaplarını da ateşe atmak gerekiyor Hume’a göre.

Ampirizmin önemli bir sorunu, deneye verdiği önem neticesinde savunduğu tümevarımcı bilim anlayışıdır.[5]

Buna göre temelde bilim gözlemle başlar; sağlam duyu organlarına sahip bir insan etrafını gözler; yaptığı bu tek tek gözlemlerden sonuca varmaya çalışır. Bu yaklaşımın rasyonalist bilim anlayışından farkı, herhangi bir “doğru” ile yola çıkmıyor olmasıdır; oysa ki Descartesçı bilim anlayışında elde mevcut birtakım doğrular zaten vardır ve insan, aklı sayesinde, sahip olduğu mantık yürütme yeteneği ile tümdengelimlerde bulunarak yeni doğrulara ulaşır. Halbuki tümevarımcı yaklaşım doğruya sadece gözlemlerini değerlendirerek ulaşmaya çalışır; lâkin bu gözlemler genel doğrular değil, sadece duyu organlarına dayanan tespitlerdir.

Buna basit bir örnek olarak güneşi verebiliriz. Güneşin yarın sabah yeniden doğacağını rasyonalist yaklaşım elinde mevcut olan birtakım hazır doğrulardan istifade ile ispata kalkacaktır: meselâ elinde hazır bilgi olarak gezegenlerin hareketleri ve çekim kanunları varsa, güneşin neden yarın sabah yeniden doğacağını bunlardan yola çıkıp açıklama yoluna gidecektir. Oysa ki tümevarımcı anlayış bunu, tekrara itimat esasına dayanan kendi yöntemi ile inceleyecektir. Dolayısıyla “madem ki güneş bunca asırdır her sabah doğmuş, aksini gösteren bir tek örneğe dahi rastlanmamış, o halde güneş yarın sabah da doğacaktır” gibi bir ifade tümevarımcı yaklaşım tarzının kabul edebileceği bir ifadedir.[6]

İşte bu yaklaşım, bizzat ampiristlerin önderlerinden David Hume tarafından bile eleştirilmiş, hattâ buna tümevarım sorunu diye günümüze kadar gelen bir ad dahi takılmıştır. Esasen bütün mesele kuru gözleme ne kadar güvenilebileceğidir.

Bunu çok güzel ortaya koyan şirin bir hikaye vardır, “tümevarımcı horozun hikayesi”: Köylerden birinde tümevarımcı bir horoz yaşarmış. Bu horoz her sabah ötmesi ile beraber güneşin doğduğunu görürmüş; bu bir sene boyunca istisnasız her gün böyle devam etmiş; en sonunda tümevarımcı horoz güneşin kendi ötmesi ile beraber doğduğu neticesine varmış. Günlerden bir gün Noel sabahıymış. Horozumuz güneşi doğurmak üzere yeniden ötmüş, ne var ki bunu göremeden sahipleri onu alıp, akşam yemek üzere boynunu kesmişler.

Ampirist ve tümevarımcı yaklaşımı eleştirmek üzere uydurulmuş olan bu ve benzeri hikayeler aslında bir bilgeliği yansıtıyorlar ve bu felsefenin yumuşak karnı olan insan unsurunun ihmal edilmesi hususunu ince bir üslupla eleştiriyorlar. Gerçekten de, tümevarımcı felsefenin temel zaafı buradadır; bu fikirde olanların en ılımlıları bile bilimi insan unsurundan mümkün olduğunca soyutlanmış, bağımsız bir metod olarak görürler. Meselâ metodolojik monizme yani fen bilimleri ile sosyal bilimlerin yönteminin aynı olduğuna, esasen bilgiyi elde etmek için “bilim” denen tek bir “yöntem” olduğuna inanırlar; sorarsanız kendilerine “peki ama fen bilimlerinde laboratuarlarda deneyler yapmak mümkün, sosyal bilimlerde bunu nasıl temin edeceğiz?” diye, cevapları hazırdır: “sosyal bilimlerin laboratuarı tarihtir!”

İşte burada ampirizmin temel sorunu karşımıza çıkıyor. Ampiristler ve pozitivistler, bilgi edinme metodunun içine insanı katınca insanın zaaflarının o metoda aksettiğini görüp, bilimi tamamen bilim adamından yani insandan bağımsız bir yöntem olarak görmeye çalışmışlar, bilimsellikten çok bilimciliği savunmuşlardır. Hakikaten de gerek ampirizm gerekse de onun temelleri üzerine oturan pozitivizm, duyu organları ile algılamayı ve deneyi o kadar ön plana almışlardır ki onların anlayışında bilim birtakım kurallar yığınından ibarettir; bu kurallar bilim adamından bağımsızdırlar; onları uygularsınız, o kadar.

Bu yaklaşımın aslında insandan ne kadar olmayacak birşey talep ettiği ortadadır: belirli metodları, kendisinden hiçbir şey katmadan uygulayan bir makina olmak. Oysa ki büyük icatların, bilimsel gelişmelerin hepsi de kusurlarıyla, üstünlükleriyle, duygularıyla yaşayan; önyargılarıyla, zaaflarıyla hareket eden, hayaller kuran ve bunları gerçekle bağdaştırmaya çalışan ve bütün bunları çalışmalarına katan “insan”lar tarafından elde edilmemişler midir?

Üstelik bunun da ötesinde, böylesine mutlak, değişmez ve şaşmaz bir “metod” anlayışı, insanların zihinlerine öyle bir pranga vurur ki, ne bilimde ilerleme kalır ne de toplumda aydınlık; hattâ çağımızın Popper ve Hayek gibi büyük düşünürleri, böyle bir anlayışın siyasi anlayış olarak da ancak totalitarizmle birleşebileceğini ve toplumu baskı rejimlerine sürükleyeceğini savunmuşlardır.

Burada unutulmaması gereken husus, elimizdeki bilgi ile gerçeğin arasında daima bir set olduğudur: insanın kendisi. Bunu inkâr etmek kafamızı kuma gömmek olur. Biz ne kadar objektif yani nesnel yani sadece nesneye bağlı bilgiyi hedeflersek hedefleyelim, özne olmadan nesneyi düşünemeyiz ki. Sokrates öncesi filozoflardan Protagoras ne de güzel ifade etmiştir bunu:

“Herşeyin ölçüsü insandır!”

Yani gerçek de doğru da ona bağlı olarak tanımlıdır. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verecek olan da odur. Esasen doğru, yanlış gibi kavramlar da insanın ürünüdür. Eğer biraz daha ileri gidecek olursak bu, doğru da gerçek de yok demektir! Onun için de ampiristlerin bilimi objektif bir zemine oturtmaya yönelik endişelerinde haksız olduklarını söyleyemeyiz.

Tabii burada hemen akla takılan bir soru var: madem ki insan unsurunu bilimin dışında tutan düşünceleri şiddetle eleştirdik, bunu dahil edenlerin ise bizzat insanın zaafları ile malul olduklarını söyledik, o halde aklın zaaflarından malul olmayan ama aklı temel almaktan da uzaklaşmayan; duyu organlarını ve deneyin önemini inkâr etmeyen ama tümevarım sorununun tuzağına da düşmeyen; velhasıl akılcı, objektif ama tümevarımcı olmayan bir bilgiyi elde etmek mümkün müdür?

Bütün bilim felsefesi aslında bunu aramaktan ibarettir ve bu soruya gönül rahatlığı ile verilmiş bir olumlu cevap henüz elimizde yoktur. Kaldı ki bilimin dayandığı insan aklının bilim felsefecileri tarafından ortaya konan zaaflarına, bilimin bir çözüm getirmesini beklemek iyimserlik olur zira bu zaaflar bilimsel metoda da aksetmiş olduklarından, bu zaaflara sahip bir metodun bu zaaflara çözüm getirmesi mümkün olmayacaktır.

Bu ifadeler bilimin bir küçümsenişi değildir. Sadece, yöntemleri de kavramları da müspet ve menfi tarafları ile olduğu gibi görmemiz gerektiğini; bunları küçümsemenin de abartmanın da bizi hakikatten uzaklaştıracağını hatırlatmaktadır. Neticede bilim, arayan insanın hedefine ulaşmak için kullandığı bir yoldur. Ne mutlu ki bu hedefe ulaştıran tek yol değildir. Onun için de bu kısmın takip eden iki bölümü, bu “diğer yollara” ayrılmış durumda.

Sayın ANARCHOSA
Eski Büyük Üstat En Muhterem M.Remzi SANVER'in kitabından yaptığınız alıntı ile bilginin ışığından faydalanma bakış açımı tamamen değiştirdi.
Ve konuya ilk yazdığım yorumun ne kadar yüzeysel kaldığını anladım.
İnsanoğlunun varoluşundan bu yana bilginin varoluşunu,gelişimini ve aktarılmasını gayet mükemmel bir şekilde açıklamış.Bu arada Sokrates öncesi ve şu güne kadar ismini duymadığım filozoflar hakkında kısa kısa da olsa bilgi edinmeye çalıştım, notlarımın arasın da devamı araştırılacak filozoflar olarak yerini aldı.Ampirizm in ne olduğunu bilmiyordum ve pozitivizm ile çeliştikleri hakkında en küçük bir bilgim yoktu.Bilgi kaynaklarının tanımlanmasın da ampirizm ile yep yeni bir ufuğa sahip olduğumu söylemek en net cümlelerimden birisi olur.Ayrıca bir antikçağ Yunan felsefi olan mito poetik düşünüş ile de alıntınız sayesin de tanıştım.Teşekürlerimi lütfen kabul edin
Konu başlığı da amacına kısmen de olsa hizmet ediyor bence"Bilgi kime verilmeli,kime verilmemeli"
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: 38 - Temmuz 20, 2018, 05:00:46 ös
   Birazda bilginin türü ile alakalı olabilir mi sorunuzun cevabı Sn Anarchosa? Gündelik bir bilgi belki herkese verilebilir, ancak mesleki bilgiler-ki buna sırlar da dahil-herkese verilebilir mi? Gerekli bir bilginin gereksiz ya da alakasız kişilere verilmesinin anlamı var mı ya da anlatana zarar vermez mi?

   Birde kafa kası gelişimi ile de alakalı olabilir mi sorularınızın cevabı? İşitmeyen birine Tchaikovsky dinletmenin bir anlamı var mı?

   Bunları yazınca ezoterik sistemler geldi aklıma. Bilginin dereceye göre verilmesi ile alakalı; Ergin olmayan birine kuantum fiziğini anlatmanın gereği var mı?

Başlığa dönecek olursak:

Forumda ve dahi, dışarısında pek çok kişi sınırsızca her şeyi istiyor, her şeye de lâyık olduğuna inanıyor.

Bu sadece bir sanı. İnsan herşeye kendini muktedir görmek ister ve herşeyi merak eder ve her bilgiyi alabileceğini ve anlayabileceğini sanar. Kendini bilmek ile alakalıdır konu.

Fakat bir şeyi diğer kişiye verip vermemeye isteyen değil, o şeye sahip olan karar verir. Doğru mu?
Cümlenizde ki virgülden sonraki kişi ile virgülden önceki kişi aynı kişi gibi geldi bana. "Şeye" sahip olan kişi zaten diğer kişiye o "şeyi" verip vermemeye istekli ya da isteksiz olan kişidir. Burada yazdığınızı ben tam olarak anlayamadım. Eminim sizde benim burada yazdığımı anlamamışsınızdır:)

O halde ben 'şeyler' arasında en değerlisi olduğunu düşündüğüm bilginin - isteyen sır desin buna- kime verip kime verilmeyeceğine nasıl karar vereceğimiz üzerine fikir almak istedim...
İşte burada bir itirazım olacak. Bilgi ile sır aynı şey gibi düşünmüşsünüz. Bence sır bilginin türlerinden biridir ya da sır, bilgi kümesinin içindeki küçük bir kümedir. O halde o bahsettiğimiz "şey" sır kümesine girecek bir bilgi ise; o sır türünde ki bilgi kimine göre kimseye verilmez, çünkü sır paylaşılmaz, kimine göre ise sadece bu sırrı koruyabilecek ve vakti geldiğinde sırrı verenin aleyhine kullanmayacak kişilere verilir. Yani bu sır olan bilgi, kimine göre hiç kimseye verilmez, kimine göre ise herkese verilmez. Ben sır olan bilginin taşıyabilecek olana verilmesinden yanayım. Bu kişinin kim olacağına ise bazen aklıma, çoğu zaman ise vicdanımın sesine göre karar veriyorum.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 20, 2018, 06:13:35 ös
Forumda bu konu ile ilgili  yazılanların tamamını okumadım henüz vakit ayırmadım.Mason değilim ama derine dalma tecrübem var.Sizin vereceğiniz sırrın bana zarar vereceğini zannetmiyorum ki eğer layik görürseniz sır tutmasını da bilen biriyim.Karar siz üstadlara kalmış herkese en derin saygılarımla...Belkide mason olmak böyle birşeymiş diyeceğim.Değişik bir tecrübe olurdu benim şahsım adıma.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Byr - Temmuz 20, 2018, 11:32:46 ös
Forumda bu konu ile ilgili  yazılanların tamamını okumadım henüz vakit ayırmadım.Mason değilim ama derine dalma tecrübem var.Sizin vereceğiniz sırrın bana zarar vereceğini zannetmiyorum ki eğer layik görürseniz sır tutmasını da bilen biriyim.Karar siz üstadlara kalmış herkese en derin saygılarımla...Belkide mason olmak böyle birşeymiş diyeceğim.Değişik bir tecrübe olurdu benim şahsım adıma.

Sayın MUT
Bende sizin gibi bir hariciyim forumda oldukca yeniyim.Foruma üye olmadan önce okuyarak merakımı gidermek üzerine site de çok fazla araştırma yaptım.Bir harici olarak şu anki kanaatim Masonluğu önce anlamak gerektiğidir.Masonlukla ilgili bilgi kaynağı olarak en doğru yerde olduğunuzu belirtmek isterim.Masonluğun ne olduğu ile ilgili yanlış bilgiye geçit vermeyen bir yazar grubu var forumun ve bu biz hariciler için gerçekten Masonluğu anlamak isteyenler için muhteşem bir değer.Sitenin sağ üst köşesinde yazan "Masonluk Masonlardan öğrenilmelidir"sözünün hakkını veren seviyeli bir topluluğun içindeyiz.
Elbette forumdaki yazıların hepsini okumamız oldukca zaman alacaktır.Bu site bizlere Mason olacağımızın garantisini vermez ama gerçekten anlayarak kendi iç yolculuğunuza başladığınız da bilginin peşinden gitmeye başlayacaksınız ve bunun tekâmülünü hissedersiniz ve bence kendinizi yeniden yapılandırdığınızın farkına varırsınız.Nacizane tavsiyem kamil insan olma yolunda forumdan daha cok faydalanmaya çalışmanız.
Bahsini ettiğiniz "sır"eminim ki siz Mason olmadan size aktarılmaz ki bu çok doğal bir olgu.Gerçekten Mason olmayı istiyorsanız Mevlananın bir sözünü aktarmak isterim size
"Kapı açılır sen yeter ki vurmayı bil.Ne zaman bilmem ama sen o kapı da durmasını bil"
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: karahan - Temmuz 21, 2018, 02:10:53 öö
Özellikle mason arkadaşların sözlerine bir diyeceğim yok,malum olanı diyorlar bu arada istekli arkadaşlar var sn.mut gibi tavsiyem ona bilgi vermeyin.
Işın şakası bir yana bu karar kimsenin ne elinde nede tekelindedir.Bilgi bir yaşam formudur ve paylaşınca değer bulur.Dunyada belkide en çok çalınan şeydir bilgi.
Belki bu forumda bir şekild e hepimiz bilgi hırsızıyız.
Filmlere konu olmuştur özellikle casusluk filmlerine keyifle izleriz ana temanın farkına bile varmadan.
İnsan doğası güce karşı koyamaz bilgi =güç ise iste orda sır olmazz.Insandan daha sır ne olabilirki okunası ehlini arayacaksın vermek için.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Ex Oriente Lux - Temmuz 21, 2018, 06:13:23 öö
Forumda bu konu ile ilgili  yazılanların tamamını okumadım henüz vakit ayırmadım.Mason değilim ama derine dalma tecrübem var.Sizin vereceğiniz sırrın bana zarar vereceğini zannetmiyorum ki eğer layik görürseniz sır tutmasını da bilen biriyim.Karar siz üstadlara kalmış herkese en derin saygılarımla...Belkide mason olmak böyle birşeymiş diyeceğim.Değişik bir tecrübe olurdu benim şahsım adıma.

Matta 7:7-11
"Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır."
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 21, 2018, 11:01:32 öö
Bir örnekte ben vereyim bari,
Geçen yıl national geographic dizisi geneus da konu Einsteine idi izlemeyene tavsiye ederim.
Amerikaya gittiğinde Atom bombasını formüle ediyor ve bunu Amerikada kalabilmek için yapıyor.Engel olamıyor bomba yapılmasına lakin insanın bilgiyi işine geldiği gibi kullanmasına engel yok yaşamda.
Bilginin layık olana verilmeside sorunu çözmez kandırmayın kendinizi.
Kesinlikle katılıyorum.Ama bilginin gizli bir usül ile verilmesi bu sorunu çözer bence.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 21, 2018, 11:22:13 öö
M.Remzi Sanver'in Işığı Arayanların Hikayesi kitabından 'Bilginin Peşindeki İnsan' kısmının alıntısıdır.


İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır

Yunus Emre

İnsanoğlu var olduğu günden bu yana kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini soragelmiş, kendisini kâinatın sonsuzluğu içerisinde bir yere yerleştirmeye, kâinatın ve kendi mevcudiyetinin sebebini, böylece de hayatın ve kendi hayatının manasını bulmaya çabalamış durmuştur.

Dilerseniz hakikati aramak diyelim bu bitimsiz çabaya.

Bu merak bir kere düştü mü yüreğine hiç durur mu insanoğlu! Bu dikenli patikada bıkmadan, usanmadan yürümüş ve kafasındaki soruları cevaplandırmak için çeşitli yollar bulmuş kendisine: kâh din demiş bu yola, kâh felsefe; kimi zaman büyü olmuş sorularını cevaplandıran, kimi zaman da astroloji yahut simya. Ama bir husus hep aynı kalmış bu uğraşı içerisinde geçen asırlar boyunca: öncelikle bilgiyi elde etmeye çalışmış insanoğlu kafasındaki soruları cevaplandırabilmek için.

Ve insan öyle garip ki, asırlardır süregelen bu bilgiyi elde etme mücadelesi boyunca hem büyüyü kullanmış hem bilimi; hem simyayı hem kimyayı; bazen din ona yardımcı olmuş bu konuda, bazen de felsefe. Velhasıl birbirinden çok farklı yöntemleri hep o aynı temel hedefe yöneltmiş âdemoğlu.

Peki ama insanın bu kadar farklı, bazen de birbirine taban tabana zıt usullerle ele geçirmeye çalıştığı bu hazine, bu zihnine vurulmuş kilitleri açacağını umduğu anahtar nedir?

Sahi nedir bilgi? Nedir bilmek?

Bu derin soruya, olabilecek en saf şekilde yaklaşarak, çok basit bir tespitte bulunmak mümkündür: eğer ortada bir bilgi varsa, birisi birşeyi biliyor demektir; dolayısıyla bilginin var olabilmesi için, bir bilen bir de bilinene ihtiyaç vardır; bilene yahut bilmeye çalışana özne, bilinmeye çalışılana ise nesne diyeceğiz bundan böyle. İşte bilgi, bu bilinmeye çalışılan şeyin, yani nesnenin özelliklerinin, diğer bir ifade ile nesnel (objektif) gerçeğin, bilmeye çalışanın, yani öznenin yani insanın beynindeki yansımasıdır.

Ama konuyu sadece bu seviyede bırakmak ve bilgi edinme yöntemlerinin hepsini bir kefeye koyup, büyü ile fizik, yahut kimya ile simya arasında hiçbir ayırım yapmaksızın devam etmek, muhakkak ki insanoğlunu bugün erişmiş olduğu noktaya getirmiş olan akla haksızlık etmek olmaz mı?

Olur elbette ki. O halde gelin önce aklı tanımlayalım ve onu lâyık olduğu yere bir oturtalım.

Akıl, insanın, yukarıda sözünü etmiş olduğumuz objektif bilgiyi, belirli bir sistematik çerçevesinde, doğrulanabilir, yani nasıl elde edildiği başkalarına da izah edilebilir şekilde elde etmesini ve bu bilgiyi de başka bilgileri elde edecek şekilde değerlendirmesini sağlayan zihinsel yetenektir.[2]

Aklın bu gücü, temeline aklı alan bilgi edinme yöntemi olan bilimin yücelmesiyle neticelenmiş. Gerçekten de çağımızda bilim kadar saygı gören başka birşey yok. Herhangi bir iddiaya, bir düşünce tarzına yahut bir araştırmaya “bilimsel” sıfatını vermek, bu sıfata lâyık görülen şeye ayrı bir güvenilirlik, ayrı bir haklılık veriyor; bilimin ve uyguladığı yöntemlerin diğer hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar özel olduğuna inanılıyor.

Deterjan firmaları bile kendi ürünlerinin rakiplerininkinden daha beyaz yıkadığının “bilimsel” olarak ispatlandığını söyleyebiliyorlar; bunu yaparken aslında bu iddialarını sağlam temellere dayandırdıklarını, hattâ tartışılmaz hale getirdiklerini düşünmüyorlar mı? Daha da ilginci, en dindar çevreler bile, meselâ Kuran’ın bilim tarafından doğrulandığını, günümüzde artık bilim adamlarının da dini kabul ettiklerini söyleyerek kendilerine bilimden destek ararlarken aslında bilimi bir üst otorite olarak kabul etmiş olduklarını zımnen itiraf etmiyorlar mı?

Üstelik “bilim” kelimesinin bu şekilde kullanımı sadece medyaya ya da salt günü yaşayan insanlara has birşey değil. Okullarda, akademik çevrelerde velhasıl bilgi sanayiinin her türlü kolunda aynı yaklaşımı görmek mümkün. Uğraşı alanlarına siyaset “bilim”i yahut sosyal “bilim”ler derken, bu konudaki araştırmacılar aslında uyguladıkları yöntemlerin aynı, meselâ fizik gibi, geleneksel bilimlerinki kadar güvenilir ve verimli olduğunu ima etmeye çalışmıyorlar mı? Marksistler tarihî maddeciliğin bir “bilim” olduğunu ısrarla vurgulamıyorlar mı?

Velhasıl “bilimsel metodlarla” elde edilen sonuçların daha güvenilir olduklarına inanılıyor; ve bilim, bütün bilgi edinme yollarının en çok saygı duyulanı günümüzde. Bilimi bu kadar özel kılan ana unsur ise, temelinde aklın olması. Gerçekten de hakikati araştırma çabalarının içine aklı sokmuş insanoğlu bilim vasıtası ile. Aklı, elde ettiği bilgilerin ispatında, doğrulanmasında en önemli destek olarak almış böylece.

Burada ortaya çıkan bilimsel bilgi kavramını görüyoruz. Biraz evvel bilgiyi tanımlarken onu nesnel (objektif) gerçeğin öznenin beynindeki yansıması olarak tarif etmiştik. Fakat bu çok genel bir tanımdır zira söz konusu yansımanın ne şekilde ortaya çıktığını, neye dayandığını anlatmaz. Oysa ki “bilimsel bilgi” ifadesi, elde edilen bilginin kaynaklarını da içerir: bilimsel bilgi rasyonel ve ampirik yani akla ve deneye dayalı bilgidir. Bu iki özellik bilimsel bilginin doğrulanabilirliğini yani ispat edilebilirliğini ve objektifliğini yani bilinmeye çalışılan nesne dışındaki diğer bütün etkenlerden bağımsızlığını sağlar.

Esasen insanlık tarihinde gidebildiğimizce eskiye gidecek olursak, insanların, binlerce yıl önceden beri, sözlü kültürlerini gelecek nesillere ilettiklerini görüyoruz. Buna, mitos ve poeis yani efsane ve şiir kelimelerini yanyana getirerek türetilen bir sıfatla mitopoeik düşünce diyoruz. Eskiden bu iki kelime de bugünkü manalarında değillerdi. İkisi de, gerek ferdî gerekse de toplumsal gerçeğin, kendisini hikayeler ve şiirsel ifadelerle ortaya koymasıydı. Bunların hiçbirisi bir kişinin icadı değildi, toplumsal bir gerçeğin aksetmesiydi.

Bu devirlerde insan düşüncesinde, söylenen sözle gerçek arasında bir fark henüz yok. İnsan kendisi ile başkası, özne ile nesne arasındaki ayrımı henüz yapamamış. Dolayısıyla doğrulanabilir bilgi edinme süreci henüz başlamamış. Ne zaman ki insanoğlu özne ile nesneyi ayırdedebilmiş ve kendisi dışında kalan dünyayı nesne olarak değerlendirip ona doğru yönelmiş, akla dayalı ve objektif bilgi yani bilimsel bilgi edinme süreci başlamış.

Bunu başlatan ilk kahramanlar İsa’dan önce altıncı yüzyılda yaşayan Sokrates öncesi filozoflar: Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Anaksagoras, Herakleitos, Leukippos, Demokritos, Parmenides, Empedokles. Esasen insanlığın bildiğimiz tarihi içerisinde bilimsel bilgi edinme serüvenine ilk başlayışı, tabiatı anlamaya çalışan bu ilk düşünürler, bu aydınlık insanlar sayesinde olmuş.

Ne var ki İsa’dan önce altıncı yüzyılda başlayan bu aydınlığa yöneliş kesintisiz devam etmemiş. Savaş, işkenceler, taassup, engizisyon, toplu katliam gibi kelimeler insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuş ve insanlık on yedinci yüzyıla yine bilimsel olanla olmayan, fizikle metafizik arasında bir ayırım yapamaz halde gelmiş.

Neyin bilimsel olup neyin olmadığının ilk ciddi ayrımı Galileo, Newton gibi asrın büyük bilim adamları sayesinde yapılmaya başlanmış ve on yedinci yüzyıl, doğa bilimlerinin gösterdiği büyük ilerlemeden alınan destekle, “bilimsel bilgi”nin, ilham, iman, sezgi gibi diğer bilme usulleri karşısındaki tartışılmaz kabul edilen üstünlüğünün sistemleştiği yüzyıl olmuş. On yedinci asrın büyük felsefecisi Bacon’un şu sözleri, devrin filozoflarının bu konuya bakışlarını en iyi şekilde ortaya koymaktadır:

“Eğer tabiatı anlamak istiyorsak, yüzümüzü tabiata çevirmemiz gerekir; Aristoteles’in yazdıklarına değil!”

Bu ifadeler, Orta Çağ’ın karanlığından henüz kurtulmakta olan bir dünyada aydınlığın ayak sesleriydi. On yedinci yüzyılın aydınlık insanları, Orta Çağ tabiat bilimcilerinin eskilerin ve bilhassa Aristo’nun eserlerini ve de İncil’i bilimsel bilgi kaynağı olarak algılamalarını büyük bir hata olarak görüyorlardı. Galileo’nun, deneye dayalı bir bilim anlayışından doğduğu düşünülen büyük başarısı, gözlem ve deneyin bilginin kaynağı olduğu fikrini iyice yaygınlaştırdı. Kısacası duyu organlarıyla algılayamadıklarımız artık bilimin sahasının dışındaydı. Önemli olan gözlemlenen olaylardı; bu gözlemlerin kafamızda önceden kurmuş olduğumuz bir evren şemasına uyup uymaması ise hiç önemli değildi. Mühim olan, gözlemlenen olayların oldukları gibi kabul edilip, teorilerin onlara uyacak şekilde kurulmalarıydı. Kısacası kişisel fikir yahut tercihlerimizin bilimde yeri yoktu. Bundan dolayı da bilimsel bilgi objektif, ispat edilmiş ve güvenilir bilgiydi.

İşte bu yüzyılda, neyin bilimsel olup neyin olmadığı sorusuyla ilgilenen iki ana akımın Batı fikir hayatına girdiğini görüyoruz: rasyonalizm ve ampirizm. Bu akımlar öncelikle bilginin kaynaklarını tanımlamak ve bilimin sınırlarını buna göre çizmek yoluna gitmişler.

René Descartes tarafından sistemleştirilen ve onun o çok ünlü “düşünüyorum, o halde varım” (cogito ergo sum) cümlesi ile ifade edilen rasyonalizm, insanın kendisi ve içinde yaşadığı dünyayla ilgili bilgisinin kaynağını doğrudan doğruya insanın aklında ve mantık yürütme yeteneğinde arar. Duyu organları ile elde edilen deneysel bilgiye itibar etmez. Aklı insan bilgisinin tek dayanağı haline getirir. Dolayısıyla aklımızı ve mantığımızı kullanarak cevap veremeyeceğimiz soruları bilim alanının dışında bırakarak bilimin sınırlarını çizer.

Rasyonalizme göre insanın bugün sahip olduğu her bilgi, daha önceden sahip olduğu başka bilgilerden aklı ve mantık yürütme kabiliyetiyle çıkartılmak suretiyle elde edilmiştir.[3]

Velhasıl rasyonalizm bilgiyi bir nevi bir ağacın dallanıp budaklanması gibi görür: her bilgi temelinde yatan başka doğru bilgilerden akıl yolu ile çıkartıldığı için doğrudur. O halde hemen şu soru gelecek akla: peki ya bu ağacın kökündeki temel başlangıç bilgileri nasıl elde edilmiştir? Onların doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? İşte rasyonalizm bu noktada doğuştancılığı kabul etmek durumundadır: insan birtakım genel doğru önermelere, temel bilgilere sahip olarak doğar.

Bilginin kaynaklarının tanımlanması ve bilimin sınırlarının çizilmesine katkıda bulunan bir diğer fikir akımı da, Francis Bacon’un çalışmaları ile sistemleşen ampirizmdir. Ampirizmin temelinde, insanın gerçeği anlamaya çalışırken yalnızca duyuları ile algıladıklarına güvenmesi; gördüğü, işittiği şeyleri bu çabada temel alması yatar. Bilginin kaynağı akıl değil duyu organlarıdır. Ampirist düşünür John Locke’a göre rasyonalizmin savunduğu gibi doğuştan olan bilgilerden muhakeme yoluyla başka bilgiler üretmek söz konusu değildir zira insanda doğuştan bir bilgi olması söz konusu değildir; bilgiler ancak duyular vasıtası ile elde edilirler.

Ampiristler sadece rasyonalistlerin doğuştan bilgi varsayımını reddetmekle kalmadılar, onların bilginin tek kaynağı olarak gördükleri akla da şiddetli eleştiriler getirdiler. Bacon’a göre akıl birtakım dış etkenlerin tesiri altında safiyetini kaybetmiştir; dolayısıyla objektif ve doğrulanabilir bilgi elde etme işlevini gerektiği gibi yerine getirmesi, hele ki bu konuda temel alınması, yani “cogito ergo sum” diyebilmek mümkün değildir.

Bacon, insan aklının birtakım idollerden, diğer bir ifade ile putlardan kaynaklanan zaaflardan malul olduğunu ve bu sebeple safiyetini kaybettiğini öne sürer ve bu putları dört ana başlık altında toplar.

Bunlardan birincisi olan soy putları, insanoğlunun benmerkezciliği ve kendi  soyunu dünyanın merkezinde görmesiyle ilgilidir. İnsan, çevresindeki herşeyi kendisine yönelik gibi algılamaya eğilimlidir. Doğal afetlerin bir zamanlar tanrı buyruğundan çıkmanın bir cezası olarak görülmeleri buna örnektir. Halbuki insanın kendisini evrenin merkezi olarak görmesi, dünyaya başka gözle bakmasına ve evreni anlamasına manidir.

Bacon’un mağara putları olarak adlandırdığı etkenler ise, insanın kişisel özelliklerinden kaynaklanan zaaflardır. Acele karar vermek, kolay genellemelere gitmek ve dikkatsizlik gibi psikolojik özellikler veya eğitim kusurlarına, çeşitli bağımlılık ve alışkanlıklara bağlı kişisel eğilimler ve önyargılar buna örnek olarak verilebilir. Tiyatro putları, belirli dinî inançlara, felsefe sistemlerine yahut ideolojilere olan bağlılıklara Bacon’un verdiği addır. Bunlar bize, bizden önceki hemcinslerimizin miras bıraktıkları dogmalardır.

En nihayet çarşı putları, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinden kaynaklanırlar. Dil ve dilin içerdiği kavramların düşünce yapısı üzerindeki etkileri bu tür zaafların en önemlilerindendir. Başka bir deyişle, lisan, insanın içinde kopan fırtınaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan birtakım kavramları tam olarak ifade etmek ve karşısındakine nakletmekte yetersizdir. Üstelik insanın düşünce yapısı da kendisi tarafından suni olarak yaratılmış bu kavramların etkisi altında kalmakta, onların esiri olmaktadır. Kısacası lisan, aklın ve düzgün ifadenin önündeki bir engeldir.

Aklın bu zaaflarından dolayıdır ki ampiristler ve onları takip eden pozitivistler, bilginin kaynağı olarak duyu organlarını ve deneyi görmüşlerdir. Pozitivizmin kurucusu sayılan Auguste Comte her türlü bilginin deneye dayandığını, sosyal bilimlerin laboratuvarının ise tarih ve tarihî gerçekler olduğunu söyleyerek, sosyal bilimler ile tabii bilimler arasında bir yöntem farkı gözetmeyecek kadar ileri gitmiştir.[4] Keza ampiristlerden David Hume’un şu sözlerine ne demeli:

“Elimize bir kitap, diyelim ki bir ilâhiyat veya metafizik kitabı aldığımızda şöyle soralım: nicelikle veya rakamlarla ilgili soyut bir mantık içeriyor mu? Hayır. Gerçekle veya varoluşla ilgili deneysel bir mantık içeriyor mu? Hayır. O halde atın ateşe gitsin zira lafazanlık veya hayalden başka birşey içeriyor olamaz”.

Yani bütün din kitaplarını yahut şiir kitaplarını da ateşe atmak gerekiyor Hume’a göre.

Ampirizmin önemli bir sorunu, deneye verdiği önem neticesinde savunduğu tümevarımcı bilim anlayışıdır.[5]

Buna göre temelde bilim gözlemle başlar; sağlam duyu organlarına sahip bir insan etrafını gözler; yaptığı bu tek tek gözlemlerden sonuca varmaya çalışır. Bu yaklaşımın rasyonalist bilim anlayışından farkı, herhangi bir “doğru” ile yola çıkmıyor olmasıdır; oysa ki Descartesçı bilim anlayışında elde mevcut birtakım doğrular zaten vardır ve insan, aklı sayesinde, sahip olduğu mantık yürütme yeteneği ile tümdengelimlerde bulunarak yeni doğrulara ulaşır. Halbuki tümevarımcı yaklaşım doğruya sadece gözlemlerini değerlendirerek ulaşmaya çalışır; lâkin bu gözlemler genel doğrular değil, sadece duyu organlarına dayanan tespitlerdir.

Buna basit bir örnek olarak güneşi verebiliriz. Güneşin yarın sabah yeniden doğacağını rasyonalist yaklaşım elinde mevcut olan birtakım hazır doğrulardan istifade ile ispata kalkacaktır: meselâ elinde hazır bilgi olarak gezegenlerin hareketleri ve çekim kanunları varsa, güneşin neden yarın sabah yeniden doğacağını bunlardan yola çıkıp açıklama yoluna gidecektir. Oysa ki tümevarımcı anlayış bunu, tekrara itimat esasına dayanan kendi yöntemi ile inceleyecektir. Dolayısıyla “madem ki güneş bunca asırdır her sabah doğmuş, aksini gösteren bir tek örneğe dahi rastlanmamış, o halde güneş yarın sabah da doğacaktır” gibi bir ifade tümevarımcı yaklaşım tarzının kabul edebileceği bir ifadedir.[6]

İşte bu yaklaşım, bizzat ampiristlerin önderlerinden David Hume tarafından bile eleştirilmiş, hattâ buna tümevarım sorunu diye günümüze kadar gelen bir ad dahi takılmıştır. Esasen bütün mesele kuru gözleme ne kadar güvenilebileceğidir.

Bunu çok güzel ortaya koyan şirin bir hikaye vardır, “tümevarımcı horozun hikayesi”: Köylerden birinde tümevarımcı bir horoz yaşarmış. Bu horoz her sabah ötmesi ile beraber güneşin doğduğunu görürmüş; bu bir sene boyunca istisnasız her gün böyle devam etmiş; en sonunda tümevarımcı horoz güneşin kendi ötmesi ile beraber doğduğu neticesine varmış. Günlerden bir gün Noel sabahıymış. Horozumuz güneşi doğurmak üzere yeniden ötmüş, ne var ki bunu göremeden sahipleri onu alıp, akşam yemek üzere boynunu kesmişler.

Ampirist ve tümevarımcı yaklaşımı eleştirmek üzere uydurulmuş olan bu ve benzeri hikayeler aslında bir bilgeliği yansıtıyorlar ve bu felsefenin yumuşak karnı olan insan unsurunun ihmal edilmesi hususunu ince bir üslupla eleştiriyorlar. Gerçekten de, tümevarımcı felsefenin temel zaafı buradadır; bu fikirde olanların en ılımlıları bile bilimi insan unsurundan mümkün olduğunca soyutlanmış, bağımsız bir metod olarak görürler. Meselâ metodolojik monizme yani fen bilimleri ile sosyal bilimlerin yönteminin aynı olduğuna, esasen bilgiyi elde etmek için “bilim” denen tek bir “yöntem” olduğuna inanırlar; sorarsanız kendilerine “peki ama fen bilimlerinde laboratuarlarda deneyler yapmak mümkün, sosyal bilimlerde bunu nasıl temin edeceğiz?” diye, cevapları hazırdır: “sosyal bilimlerin laboratuarı tarihtir!”

İşte burada ampirizmin temel sorunu karşımıza çıkıyor. Ampiristler ve pozitivistler, bilgi edinme metodunun içine insanı katınca insanın zaaflarının o metoda aksettiğini görüp, bilimi tamamen bilim adamından yani insandan bağımsız bir yöntem olarak görmeye çalışmışlar, bilimsellikten çok bilimciliği savunmuşlardır. Hakikaten de gerek ampirizm gerekse de onun temelleri üzerine oturan pozitivizm, duyu organları ile algılamayı ve deneyi o kadar ön plana almışlardır ki onların anlayışında bilim birtakım kurallar yığınından ibarettir; bu kurallar bilim adamından bağımsızdırlar; onları uygularsınız, o kadar.

Bu yaklaşımın aslında insandan ne kadar olmayacak birşey talep ettiği ortadadır: belirli metodları, kendisinden hiçbir şey katmadan uygulayan bir makina olmak. Oysa ki büyük icatların, bilimsel gelişmelerin hepsi de kusurlarıyla, üstünlükleriyle, duygularıyla yaşayan; önyargılarıyla, zaaflarıyla hareket eden, hayaller kuran ve bunları gerçekle bağdaştırmaya çalışan ve bütün bunları çalışmalarına katan “insan”lar tarafından elde edilmemişler midir?

Üstelik bunun da ötesinde, böylesine mutlak, değişmez ve şaşmaz bir “metod” anlayışı, insanların zihinlerine öyle bir pranga vurur ki, ne bilimde ilerleme kalır ne de toplumda aydınlık; hattâ çağımızın Popper ve Hayek gibi büyük düşünürleri, böyle bir anlayışın siyasi anlayış olarak da ancak totalitarizmle birleşebileceğini ve toplumu baskı rejimlerine sürükleyeceğini savunmuşlardır.

Burada unutulmaması gereken husus, elimizdeki bilgi ile gerçeğin arasında daima bir set olduğudur: insanın kendisi. Bunu inkâr etmek kafamızı kuma gömmek olur. Biz ne kadar objektif yani nesnel yani sadece nesneye bağlı bilgiyi hedeflersek hedefleyelim, özne olmadan nesneyi düşünemeyiz ki. Sokrates öncesi filozoflardan Protagoras ne de güzel ifade etmiştir bunu:

“Herşeyin ölçüsü insandır!”

Yani gerçek de doğru da ona bağlı olarak tanımlıdır. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verecek olan da odur. Esasen doğru, yanlış gibi kavramlar da insanın ürünüdür. Eğer biraz daha ileri gidecek olursak bu, doğru da gerçek de yok demektir! Onun için de ampiristlerin bilimi objektif bir zemine oturtmaya yönelik endişelerinde haksız olduklarını söyleyemeyiz.

Tabii burada hemen akla takılan bir soru var: madem ki insan unsurunu bilimin dışında tutan düşünceleri şiddetle eleştirdik, bunu dahil edenlerin ise bizzat insanın zaafları ile malul olduklarını söyledik, o halde aklın zaaflarından malul olmayan ama aklı temel almaktan da uzaklaşmayan; duyu organlarını ve deneyin önemini inkâr etmeyen ama tümevarım sorununun tuzağına da düşmeyen; velhasıl akılcı, objektif ama tümevarımcı olmayan bir bilgiyi elde etmek mümkün müdür?

Bütün bilim felsefesi aslında bunu aramaktan ibarettir ve bu soruya gönül rahatlığı ile verilmiş bir olumlu cevap henüz elimizde yoktur. Kaldı ki bilimin dayandığı insan aklının bilim felsefecileri tarafından ortaya konan zaaflarına, bilimin bir çözüm getirmesini beklemek iyimserlik olur zira bu zaaflar bilimsel metoda da aksetmiş olduklarından, bu zaaflara sahip bir metodun bu zaaflara çözüm getirmesi mümkün olmayacaktır.

Bu ifadeler bilimin bir küçümsenişi değildir. Sadece, yöntemleri de kavramları da müspet ve menfi tarafları ile olduğu gibi görmemiz gerektiğini; bunları küçümsemenin de abartmanın da bizi hakikatten uzaklaştıracağını hatırlatmaktadır. Neticede bilim, arayan insanın hedefine ulaşmak için kullandığı bir yoldur. Ne mutlu ki bu hedefe ulaştıran tek yol değildir. Onun için de bu kısmın takip eden iki bölümü, bu “diğer yollara” ayrılmış durumda.


"Velhasıl rasyonalizm bilgiyi bir nevi bir ağacın dallanıp budaklanması gibi görür: her bilgi temelinde yatan başka doğru bilgilerden akıl yolu ile çıkartıldığı için doğrudur. O halde hemen şu soru gelecek akla: peki ya bu ağacın kökündeki temel başlangıç bilgileri nasıl elde edilmiştir? Onların doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? İşte rasyonalizm bu noktada doğuştancılığı kabul etmek durumundadır: insan birtakım genel doğru önermelere, temel bilgilere sahip olarak doğar."Hangi temel bilgilere sahip olarak doğuyoruz.Bunu hiç sorguladınız mı?
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 21, 2018, 11:25:04 öö
"Bilginin kime verilip;kime verilmeyeceğinin "bilgisine" kim sahiptir?"
Bilgi sahibi olan kişi yada bilgi sahibi olan bir kişi topluluğunun lideri.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 21, 2018, 11:31:50 öö
Bazen bilgi size verilir, siz anlamazsınız.. Düşünceniz özgür değildir, esaret altındadır. Daha da kötüsü bağnaz da olabilirsiniz. Ama bilgi verilmiştir.


Meşhur bir hikaye vardır, anlatılır. Belki biliyorsunuzdur (illa ağızdan ağıza farklılıklar gösterir). Lakin Chistopher Columbus 'un biyografisi kaynaktır hikayeye. Temel unsur aynıdır. Columbus Amerikayı keşfetmek için yaptığı seferlerin 4.'sünü yapmaktadır. 1504 yılında, biraz şansızlık, biraz tahta kurularının marifeti, üstüne fırtına filan derken Jamaika açıklarında gemisi kullanılamaz hale gelir. Kanolarla Columbus ve tayfası karaya çıkar. İki adamını kano ile 108 mil uzaktaki Hispaniola adasına yardım için gönderir (Hispanoila, Columbus 'un Haiti adasına verdiği isimdir). Bu arada adada zor günler geçirmekte, açlık ile savaşmaktadırlar. Adanın yerlileri ile bir tür barter ilişkisi kursalarda, tayfanın bir kısmı yerlilerden çalmaya başlar. Bu arada başını Porras adındaki denizcinin çektiği bir bölüm tayfa isyan ederler, kalan tüm kanoları alıp kaçmaya çalışırlar ve başarısız olurlar. Yerliler, isyan nedeniyle ciddi şekilde güç kaybeden Columbus 'dan yiyecek vermek için daha fazla kıymetli eşya istemeye başlar. Adada 6-7 aydır bulunan, kalan tayfası ile ciddi şekilde açlık çekmekte olan Columbus çareyi bir akşam bulur.

Columbus elindeki denizcilik haritalarından, astronomi cetvellerindeki bilgiden faydalanır. 28 Şubat 1504 'de Columbus yerlilerin şefine gider ve "yerlilerin düşmanca yaklaşımı ve abartılı istekleri nedeniyle hristiyanların tanrısının çok sinirlendiği, çok yakında kanlı bir ay doğacağını ve sonrasında da tanrısının bu ayı yutacağını" söyler. Yerliler homurdanır, Columbus arkasını döner ve gider. 1 Mart gecesi ay kıpkırmızı doğar. Yerliler korkudan pek çok yiyecek ve hediyelerle Columbus 'un yanına gelir.. Lakin gece yarısı olduğunda ay tutulması gerçekleşir. Yerliler Columbus 'u hristiyanların tanrısını ile konuşmasını başka cezalardan korumasını, ne isterse yapacaklarını söylerler. Columbus 'da konuşcağını söyler... Gece ilerledikçe tutulma biter, ay normala döner. Artık Columbus 'un yerliler ile sorunu yoktur, açlık ve hastalıklarla ilgili sorunları da çözmüştür. Gönderdiği adamlardan biri iki gemi satın alarak döner ve tüm tayfa kurtulur.


Sonuç; bilgi istemek güzel de, sen alabilecek misin?


([url]http://anomalyinfo.com/sites/default/files/images/Eclipse_Christophe_Colomb.jpg[/url])


Anladım.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Tık-Tik-Tak - Temmuz 22, 2018, 12:59:22 öö
Forumda bu konu ile ilgili  yazılanların tamamını okumadım henüz vakit ayırmadım.Mason değilim ama derine dalma tecrübem var.Sizin vereceğiniz sırrın bana zarar vereceğini zannetmiyorum ki eğer layik görürseniz sır tutmasını da bilen biriyim.Karar siz üstadlara kalmış herkese en derin saygılarımla...Belkide mason olmak böyle birşeymiş diyeceğim.Değişik bir tecrübe olurdu benim şahsım adıma.

Matta 7:7-11
"Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır."

Sayın Ex Oriente Lux;

Karmaşık fakat günahsız bir zihne itafen yazdığınız bu teşfik dolu yazı; yetersize kendince yersiz anlamlar katmasını sağlıyacak olan iradenin sadece bir başka suretinden ibarettir.Sizinde bildiğiniz üzere,bu kadar temelsizlere çatıyı göstermek onların günahsızca bocalayan sezgilerinin ateşine atılmış bir art niyet eseridir.

Yaşamda ki tüm acılar, doğru sanılan yanlışlara kalben inananların,hatta bu yanlışlara sözcü olduğunu sananların elinden oldu.

Bu durumdan doğarak yeşeren bu teşfik dolu yazıyı, şahsın durumu ve yazanın yazdığı kişi hakkında ki yetersiz bilgisi yüzünden dolayı, tasvip etmediğimi belirtmek isterim.

Sevgiler.

Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: karahan - Temmuz 22, 2018, 03:49:51 ös
Anlatım çok hoş olmuş.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Temmuz 22, 2018, 09:36:11 ös
Yukarda anladım dedğim şey bana zarar veriyor ama bu nasıl bir durum.
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Ex Oriente Lux - Temmuz 22, 2018, 10:21:04 ös
Forumda bu konu ile ilgili  yazılanların tamamını okumadım henüz vakit ayırmadım.Mason değilim ama derine dalma tecrübem var.Sizin vereceğiniz sırrın bana zarar vereceğini zannetmiyorum ki eğer layik görürseniz sır tutmasını da bilen biriyim.Karar siz üstadlara kalmış herkese en derin saygılarımla...Belkide mason olmak böyle birşeymiş diyeceğim.Değişik bir tecrübe olurdu benim şahsım adıma.

Matta 7:7-11
"Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır."

Sayın Ex Oriente Lux;

Karmaşık fakat günahsız bir zihne itafen yazdığınız bu teşfik dolu yazı; yetersize kendince yersiz anlamlar katmasını sağlıyacak olan iradenin sadece bir başka suretinden ibarettir.Sizinde bildiğiniz üzere,bu kadar temelsizlere çatıyı göstermek onların günahsızca bocalayan sezgilerinin ateşine atılmış bir art niyet eseridir.

Yaşamda ki tüm acılar, doğru sanılan yanlışlara kalben inananların,hatta bu yanlışlara sözcü olduğunu sananların elinden oldu.

Bu durumdan doğarak yeşeren bu teşfik dolu yazıyı, şahsın durumu ve yazanın yazdığı kişi hakkında ki yetersiz bilgisi yüzünden dolayı, tasvip etmediğimi belirtmek isterim.

Sevgiler.

İnsanlar, hayatta her şeyi doğru veya yanlış olarak değerlendirmekte özgürdür. Karşımdaki insanın yetkin yahut yetkin olmadığı hususuna karar verecek mercii ne benim ne de bir başkası. Bilakis alıntıladığım metin sorgulamayı gerektiren ve insanı düşünmeye iten bir metin. Bu bir davet yahut icabet değildir.

Hülasa yazdıklarım benim fikir tezahürümdür, katılmamak yahut aksi kanaatte olmak sizin bileceğiniz bir durumdur. Buna saygı duyarım. Yazdıklarınız tanrısal bir bakış açısıyla yazılmış izlenimi verse de eleştiriye gebedir. Ancak bu tip eleştirilerde bulunmak ne haddimdir ne de böyle bir uğraşın içine girmem. Hayatta herkes için bir yol vardır ve bu seçim kişinin kendisine aittir.
Sitede adımın alrında yer alan Mason ibaresi olmasaydı; bu yanıtın alıntılanarak böyle bir eleştiriye de maruz kalmayacağı kanaatindeyim.
SS

Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Zennn - Aralık 02, 2018, 12:00:12 öö
Bence her türlü bilgi "vicdanı" olanla paylaşılmalıdır. 
 
Başlık: Ynt: BİLGİ KİME VERİLMELİ, KİME VERİLMEMELİ?
Gönderen: Mut - Şubat 01, 2020, 05:29:22 ös
Diyelim ki size özel bir bilgi verildi 100 de 100 doğru mudur?Bu sorunun cevabını vermenizi ve beni aydınlatmanızı temenni ediyorum.

NOT:Sizden biri olduğumu reddeden bir kişiyim bilginize.Bunun kendi içimde çeşitli sebepleri mevcut ve bu sebepler;
Yazılan yazılar arasında ters üçgen çıkması bunun temel nedeni herkese saygılar.