Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: BUDİZM VE ATEİSTLİK  (Okunma sayısı 1806 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ekim 25, 2010, 01:16:34 ös
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1741
  • Cinsiyet: Bay

Budizm ve Ateistlik

Kesin olan, zihnin hareketinin bilinenden bilinene doğru olduğudur. Teologlar her ne kadar  ‘iman’  fikrini haklı çıkartarak kalkıp bir de yüceltmek ve  ‘bilmeden inanmanın faziletlerini’  savunabilmek için aksini söylemiş olsalar da, zihin gerçekte bilinmeyene ulaşamaz. Çünkü gerçekte bilmediği bir şeyi düşünemez, bu imkânsızdır; düşünebileceğini söylemekse ancak bir aldatmacadır. Ama teolojide hep böyle olagelmiştir. Örneğin insan binlerce yıldır ebedi mutluluk adına Tanrıyı aramış; bulabildiğiyse sadece ondan mesaj veya vahiy getirdiğini söyleyenlere eleştirisiz inanma yükümlülüğünden başka birşey olmamış; bu ise insanı özlediği mutluluğa ve içsel dinginliğe ulaştıramadığı gibi üstelik bir de özgürce ve bilimsel düşünebilme yetisinin gelişimine de engel olmuştur. Sufîlik boyutu hariç bu dinler ve onların inançları, insanı daha sabit fikirli, daha hoşgörüsüz, daha teslimiyetçi, bağımlı ve aklını kullanmaktan alıkoyan; tabularla, yasaklarla hattâ korkularla karartılmış, hiç de sevecen olmayan olumsuz bir ruh haliyle başbaşa bırakmıştır.  Daha anlamsız olanıysa Tanrıyı bu dünyanın dışında bir yerlerde ebedi mutluluk, barış, özgürlük ve huzur hâli olarak aramak olmuştur. 

Budistler böyle bir fikrin peşinden koşmadıkları, ciddiye dahi almadıkları, bu konularda herhangi bir şeyi kanıtlamaya da çalışmadıkları için geleneksel dinlerin mensuplarınca ateistlikle suçlanmışlardır.  ‘Suçlanma’  sözcüğünü bilerek seçtik.  Yoksa kendisi gibi inanmıyor diye birileri  “suçlanabilir” mi?  Ateist olmak suç mudur, değil midir o bir yana; esasında klasik dinlerde aklı inancın önüne almak başlıbaşına suç sayılır, günahtır; hem de cehennemde yanmakla sonuçlanacak olan, hattâ yaşarken ölmeyi gerektirecek (katli vaciptir) kadar büyük bir suçtur.  Bu nedenledir ki bütün organize olmuş klasik inanç sistemleri özgürlükten, aklın özgürlüğünden korkarlar. Oysa ne ateistler, ne de budistler  “Tanrıya inananın katli vaciptir” dememişlerdir.  Aksine, bir biçimde ‘inananlar’, başka bir biçimde ‘inananlarla’, sırf öbür biçimde inandıkları için yüzlerce, binlerce yıldır savaşıp durmaktadırlar. Yani Tanrıya inanmış olmak da yetmemiş, üstüne üstlük bir de aynen kendisi gibi inanmış olma adetâ zorunlu kılınmıştır. Din savaşları insanlığın en büyük cehaleti ve maalesef bugün dahi sürdürülmekte olan en büyük ayıbı ve kitlesel bilinç noksanlığıdır.  Bu hazin durumun teorideki sorumlusu yine “insan”dır, ama pratikteki sorumluları dinadamları ile din siyasetçileridir. O nedenledir ki bir budist Tanrıyı aramaz; onun amacı önce kendini, sonra da toplumu ‘bilmek’, daha sonra her ikisini de sevecenlik ve merhametle ‘dönüştürmek’tir.  Kendini bilmeden, bulmadan gerçeği bilemeyeceğini, bulamayacağını bilir. Bu nedenle şüpheci, dogmasız; ama aynı zamanda da önyargısız ve barışçıdır.

Bir tarafta nöro-patolojik bir durum, hattâ katı kurallar, ritüeller ve yasakların gölgesindeki toplumsal çıldırmışlık ve delilik hâli; öbür yanda tek kuralı doğanın nedensel sürekliliği olan, yaşam’a ve topluma karşı sürekli bir duyarlılık, merhamet, hoşgörü, sevecenlik ve huzur hâli...  Bu nedenle katı bir dinselin zihninde genel anlamda yaratıcılık yanında, sanatsal anlamda güzellik ve estetik düşüncesi de kalmamıştır.  Siz hiç katı dinsel bir üst düzey ressam, heykeltraş ya da mimar gördünüz mü?  Ya da depremlere, su taşkınlarına ‘takdir-i ilahi’ diyebilen gerçek bir bilim adamı?  Çünkü böyle biri bilimselliğinin yanında giderek farkındalık yeteneğini de yitirmiştir.  Bunun sonucunda doğru bakış, doğru gözlemleme, akıl-zihin ilişkisi sonucu oluşabilecek doğru yorumlama ve çıkarımlama, alışılmış ve bilinenin dışında farklı (en azından  ‘lateral’  ve  ‘analitik’) düşünebilme yeteneği ve daha başka türlü gerçeklikler ve güzelliklerin de olabileceği veya yaratılabileceği; hattâ insanda bu yeteneğin zaten mevcut olduğu fikri de yitirilmiştir.

Budizme göre  “insanlar neye ve nasıl Tanrı dediklerini bilmeden Tanrıdan sözetmektedir”ler.  Bugünkü zihinleri dünün bilgi, yaşantı, algılama ve fikirlerinin sonucudur.  Yani nasıl koşullandırılmışlarsa öyle bilir, öyle  “inanırlar”.  Eğer başka türlü koşullandırılmış olsalardı başka biçimde inanacaklardı. O halde vicdanlı, merhametli, adaletli, hoşgörülü ve yardımsever olunduktan sonra herhangi bir dine de, kişileştirilmiş ve klişe bir Tanrı inancına da gerek yoktur.  Onlara göre,  “böyle bir Tanrı kavramıyla uğraşmak, yaşamı tümüyle ve salt gerçekliğiyle kavrama ve yaşamı doğruya, iyiye, güzele doğru değiştirme çabasına katkı sağlamayacak, aksine zihinlerin bulanmasına neden olacak”tır.

Budist literatüründe de terim açıklamalarında da  ‘Tanrı’  sözcüğüne rastlayamazsınız. Aynı durum Tao, Zen ve Konfüçyüs felsefesi için de geçerlidir. Öyle ki  ‘Oxford Dictionary of Buddhism’  dahi  ‘God’  terimini şöyle açıklamıştır:  “Budizm ateistiktir ve bir  ilâhi varlığa  ya da  yaratıcı Tanrı’ya inanmaz”  (s. 101).  Doğrudur ama, onun yerine  ‘evrensel varoluş’u koyar; kaba anlamdaki ateistler ise onu da kabul etmezler.
Buda’nın özgün öğretisi daha da ileri giderek  an-attâ  veya  an-atman  kavramıyla  ‘ruh da yoktur’  der. Sonra da açıklar;  ‘no-self’  yani kendinize özgü, kişisel, sabit ve değişmeyen-etkilenmeyen, salt kendiniz için  ‘yaratılmış bir ruhunuz yoktur’  açıklamasıyla konuyu sonlandırır.

Monoteist dinlerde bilmeden inanmaya dayalı idrak-dışı Tanrı inancının oluşturduğu şiddetli ve dehşetli bir korku ile zihinler koşullandırılmakta, sonra da ona kayıtsız şartsız ve sözde en yüce duygularla, mutlak bir sevgi ile (ya da sevgi sandıkları başka bir şeyle) bağlanmaları istenmektedir ki bizce bu tersine oluşum doğal olmadığı gibi, zorla dayatılmasıyla da anlamsızdır, tutarsızdır, akıldışıdır; içsel huzuru ve koşulsuz içebakışı yokeden başlıbaşına bir ıstırap nedenidir.  Böylesine şiddetli bir endişe nedeni olan, kritik edilemez, cezalandırıcı, var veya yok edici, kâinatın sahibi ve mutlak hakimi, her şeye kendisi karar veren, kaza ve kaderi tayin eden Tanrı inancı, insanların bütün yaşamlarını altüst eden; özgür düşünmelerini engelleyen; iradelerini yok eden; aydınlanabilmelerini imkansız kılan; giderek kendilerini âciz ve zavallı görmelerine neden olan; gerçek sevgiyi bulmalarını engelleyen; doğaya, dünyaya ve olaylara farklı açılardan bakabilmelerini imkânsızlaştırarak inananlarını akıldışılığa, bilimdışılığa iten bir koşullandırma haline gelmiştir.

Dinsel bir kişi, bütün yaşamı boyunca bir kez bile şüpheye düşmeden, kendisine dayatılmış şekilde inanmaya zorlanacak; kayıtsız koşulsuz bir biçimde, konulmuş olan kuralları harfiyen izleyecek; sonunda o dinin cennetine giderek kısacık dünya yaşamındaki edimlerinin sonucu olarak ebedi âlemde, bir daha hiçbir şey üretmeksizin sonsuz bir süre için tüketici olarak mükâfatlandırılmış olacaktır.  Bütün bunlar budizme göre evrendeki nedensellik yasasına aykırıdır; çünkü herşey değişir, gelişir; hiçbir şey tamamen yokolmaz ama her bileşik olanın, yani bileşenlerden oluşmuş bütün varlıkların bir sonu vardır; herşey nasıl nedensellikle varolmuşsa yine genel nedenselliğin doğal sonucu olarak, başka bir şeye dönüşmek üzere yok olacaktır.  Budizme göre, bizim sadece çok küçük bir kısmını görüp algılayabildiğimiz bu evrenin ve bu dünyanın dışında hem sınırsız hem de mutlak, öyle rezerv halde tutulan bir ebedi âlem yoktur. Bu nedenle hiç değişmeyen, hiçbir şeyden etkilenmeyen, saf, mutlak ve sonsuz bir ruhtan da, her şeyi istediği gibi düzene koyan, kadir-i mutlak bir Tanrıdan da sözedilmesi anlamsızdır.

İnsan korktuğu bir şeyi özgür ve katışıksız bir biçimde sevemez. Burada kastedilen lâyıkıyla, doğrudan, saf, riyâsız, gerçek sevgidir ki; bu da ancak doğru görmekle, her türlü koşullandırılmadan arınmış olarak şefkat, hoşgörü ve merhametle birlikte varolabilmesi mümkün olan bir hâlin adıdır. Gerçek sevgide korkunun yeri yoktur ve olmamalıdır da.  “Seveceksin” buyruğuyla bir anlamda  ‘dayatılmış’, içinde zorunluluk ve korku katışıklığını taşıyan bir duygu, öyle adlandırılmış olsa da gerçekte saf bir sevgi olamaz.  Demek ki bir başka ciddi sakınca da sevginin böyle birşey olduğunu sanmaya başlamak ve giderek bu yanılgıyla koşullandırılmaktır.  O nedenledir ki skolastik dinlerde çıkarsız ya da karşılıksız saf sevgiyi  istediğiniz kadar arayın, bulamazsınız.  Çünkü sürekli birşeyler isteyeceğiniz ezeli-ebedi bir varlıkla ilişkilerinizi her zaman sıcak tutmalısınız; kaldı ki o “efendi”, sizse “kul”sunuz.  İtaat edin, boyun eğin, sadık olun ki o da sizi kayırsın ve sonunda da mükâfatlandırabilsin.

Çoklarına göre dua, Tanrıya  ‘kendisi için’  ne yapması gerektiğini söylemek, adetâ  ‘hatırlatmak’; bu arada onun tarafından gözetilip korunması ve tercihlerinde, diğerleri yanında ve onlara  ‘rağmen’  kendisine  ‘öncelik verilmesi’  talebi; ya da ona, sanki o sizi bilmiyormuş gibi kendinizle ilgili olumlu telkin ve tavsiyelerde bulunma gibi bir bencillik ve adetâ bir tür densizlik hâlini almıştır. Dua gerçekte bu olmamakla birlikte, nedense kulluk duygusunun yakarış ve ibadetle tamamlanacağı varsayıldığından, çoğunlukla böyle anlaşılmaktadır. Aksine dualar, Tanrısal yolda her zaman yürümekte olduğunuzun idraki ve yaradılışa karşı şükran duygularınızın en özlü ifadesi olmalıdır. Sürekli yaşayan, değişim ve gelişim içerisindeki evrene her an yeniden ve şuurla katılmak olmalıdır. Sadece başımız sıkıştığında veya belirli sürelerle,  ‘her şeye gücü yeten’  o  ‘en yüce makam’dan  yardım alma ve ayrıcalık isteme maksadıyla yapılan ritüelik, kodlanmış yakarışlar dua değil  ‘talep’tir; bir bakıma âcizliğin kabulüdür, sorumluluklarımızdan sıyrılabilme arzusudur, teslimiyet ve kaderciliktir...  O nedenledir ki taocular, budistler, Zen izdeşleri ve doğa dinlerinin mensupları bu anlamda ibadet etmezler. Keza sufî ibadetlerinin içeriği de sofularla softalarınkinden oldukça farklıdır. Çünkü ister sesli ister sessiz yapılmış olsun, hiçbir  ‘koşullu’  ibadetin zihnin temizlenmesini ve aklın arındırılmasını temin edemeyeceğine inanırlar.


ALINTI / A.Kerim SOLEY
Ben"O"yum,"O"ben değil...


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
2 Yanıt
1997 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 23, 2014, 12:13:24 öö
Gönderen: Sade
1 Yanıt
3913 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 23, 2010, 09:39:49 ös
Gönderen: Prenses Isabella