Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: İyimser Gelecek - Ozet  (Okunma sayısı 5189 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 13, 2011, 11:02:36 ÖÖ
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9543
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

Bir Kardesimin cikardigi ozettir.



İYİMSER GELECEK
 Editör: John BROCKMAN
(153 Düşünür Dünyanın Neden İyiye Gideceğini Yazdı)


SUNUŞ: YILLIK EDGE SORUSU
Edge demek üçüncü kültürün fikirlerinin yüceltilmesi, eylem içindeki bu yeni grup entelektüelin ortaya çıkması demektir. Bu entelektüeller çalışmalarını, fikirlerini kamuya sunmakta ve üçüncü kültürün düşünürlerinin çalışmaları ve fikirleri hakkında yorumlar yapmaktadır.
Edge’de sunulan fikirler spekülatiftir; evrimci biyoloji, genetik, bilgisayar bilimi, nörofizyoloji, psikoloji ve fizik gibi alanlarda gelinen sınırları temsil eder. Sorulan temel sorulardan bazıları şunlar:
Evren nereden geldi?
Hayat nereden geldi?
Zihin nereden geldi?

Üçüncü kültürden ortaya yeni bir doğa felsefesi, fiziki sistemleri anlamaya dair yeni yöntemler, kim olduğumuz ve insan olmanın ne anlama geldiğine dair temel  varsayımlarımızı sorgulayan yeni düşünme biçimleri ortaya çıkıyor.
Edge’in yıllık bir özelliği de dostum ve çalışma arkadaşım, sanatçı James Lee Byars tarafından 1971 yılında kavramsal bir sanat projesi olarak ortaya konulan Dünya Soru Merkezi (The World Questions Center) projesidir.
Amaç, dünyadaki en parlak yüz aklı bir odaya kilitleyip “kendilerine sordukları soruları birbirlerine sordurmaktı.”
Sonuç tam bir düşünce sentezi olacaktı. Ancak, fikir ve uygulama arasındaki yol tuzaklarla doludur. Byars, kendi kafasındaki parlak yüz aklı belirledi, her birini tek tek aradı ve kendilerine sordukları soruları başkalarına sormalarını istedi.
Sonuç: Yüz kişinin yetmişi onu telefonda bekletti.
Fakat 1997 ile beraber internetin çıkışı ve elektronik posta olanaklarının gelişmesi, Byars’ın büyük tasarısının gayet ciddi bir şekilde hayata geçirilmesine olanak tanır hale geldi. Edge’in her yılki baskısı için benim aklıma ya da yazıştığım kişinin aklına gece yarısı gelen bir soruya cevap vermelerini katılımcılardan talep ettim.
İşte 2007 Edge Sorusu:
Bir faaliyet ve bir zihin durumu olarak bilim temel olarak iyimserdir. Bilim, bazı şeylerin nasıl çalıştığını bulur ve dolayısıyla daha iyi çalışmasını sağlar. Haberlerin çoğu ya iyi haberdir ya da derinleşen bilgi ve eskiye göre daha verimli ve güçlü hale gelmiş araç ve tekniklerle daha iyi hale getirilebilir. Artık sınırlarına gelen bilim, çok daha iyi sorular soruyor.
Hangi konuda iyimsersiniz? Neden? Bizi şaşırtın!
John Brockman

 
Savaş Bitecek
JOHN HORGAN-Stevens Teknoloji Enstitüsü’nde Center for Science Writings Müdürü.
Ben savaşın; geniş çaplı, organize ya da grup şiddeti biçiminde tezahür eden savaşın tamamen son bulacağı konusunda iyimserim.
Bundan yirmi otuz yıl öncesine kadar, çok sayıda bilimci, savaşı devlet öncesi toplumlarda bulunmayan ve modern medeniyetin istenmeyen bir sonucu olarak betimleyen barışçıl mite inanırdı. Antropolog Steven LeBlacn, Constant Battles  (Daimi Savaşlar) adlı kitabında, ilkel, devlet öncesi toplumların çoğunun ara sıra savaştığına işaret ederek, bu mitin foyasını ortaya çıkarır. Bazı toplumlarda şiddetten kaynaklanan ölüm oranlarının en az yüzde 50’ye kadar çıktığı da görülmüştür.
Ama bu acımasız istatistikler, şaşırtıcı şekilde mutlu bir mesajı da barındırmakta: İşler iyiye gidiyor. İnanmak ne kadar zor da olsa insanlık olduğundan çok daha az vahşi. Charles Kurzman ve Neil Englehart’ın, 2006’da çıkan ve “Welcome to World Peace (Dünya Barışına Hoşgeldiniz)” adlı makalelerinde belirttiği gibi iki ya da daha fazla ülke arasındaki geleneksel savaşların son yıllarda daha da azaldığına işaret ediyor. Şimdi temel olarak gerilla savaşları, direnişler ya da siyaset bilimci John Mueller’in “savaş kalıntıları” dediği terörizmle mücadele ediyoruz. Son dönemde yaşanan başka olaylar da iyimser olunması için başka gerekçeler sunuyor.
Daha 1980’lerdeyken küresel nükleer soykırım tehdidiyle karşı karşıya idik. Daha sonra inanılmaz bir şekilde, Sovyetler Birliği dağıldı ve Soğuk Savaş da barışçıl bir şekilde sona erdi. Güney Afrika’da ırk ayrımcılığı, önemli bir şiddet olayı olmaksızın bitti ve insan hakları dünyanın başka yerlerinde ilerleme gösterdi.
Savaşı bitirmek için atılacak ilk ve en önemli adım, bunu yapabileceğimize inanmaktan geçiyor. Savaşın çok farklı sebeplerden kaynaklandığını ve barışın da böyle olabileceğini fark etmeliyiz. Final ödevlerinde öğrencilerimin çoğu savaş sorununa tek ve kolaycı bir çözüm önermek yerine akıllıca bir şekilde birden çok yaklaşım dile getirmişti. Önerileri arasında farklı ülkelerde demokrasinin desteklenmesi, BM’nin barışı koruma çabalarının geliştirilmesi, açlıkla mücadele ve eğitimin iyileştirilmesi, silah satışlarının kısıtlanması veya tamamen ortadan kaldırılması, çocuklarda başka kültürlere karşı hoşgörünün yeşertilmesi ve kadınlara yönetimde daha fazla rol verilmesi yer alıyordu.

Ahlaki Açıdan İlerliyoruz
SAM HARRİS-Nörobilim araştırmacısı; Letter to a Christian Nation (Hristiyan Bir Ulusa Mektup) adlı kitabın yazarı.
Ben, şu an ilerlediğimiz yoldan devam etmemizi daha olası görüyorum; Irkçılık, kendisine daha az yandaş bulacak; ABD’de kölelik tarihini düşünmek insanları hayrete düşürecek; gelecek nesiller bizim de ortak faydaya bağlılığımız konusunda nasıl çuvalladığımıza şaşıracak. Atalarımız bizi nasıl utandırdıysa, biz de torunlarımızı utandıracağız. İşte bu, ahlaki ilerlemedir.
Ahlakın kültürün basit bir ürünü değil, insanı sorgulamasının gerçek bir alanı olduğu inancı beni cesaretlendiriyor. Ahlak, doğru yorumlandığında insan ve hayvanların acı çekmeleriyle ilgilidir. İşte bu nedenle hareketsiz nesnelere karşı ahlaki yükümlülüklerimiz yok (ve tam da bu nedenle her ne kadar biz icat etsek de bilinci olan bilgisayarlara karşı böylesi yükümlülüklerimiz olacak).
Bir eylemin doğru mu yanlış mı olduğunu sormak aslında bunun birisi için daha fazla iyilik mi yoksa daha fazla acı mı yaratacağını sormak demektir. Buna dair doğru ve yanlış cevaplar olduğu konusunda fazla şüphe yok.
Bu ahlaka dair her soruya verilecek tek doğru cevap olacağı anlamına gelmez ama düpedüz yanlış yanıtlar yahut bazı uygun yanıtlar olacağı anlamına gelir.
Bir eylemin iyi ya da kötü olup olmadığını sormak bir maddenin sağlıklı mı sağlıksız mı olduğunu sormaya benzer: Yemenin sakıncalı olmadığı tabii ki çok fazla gıda vardır ama gıda ve zehir arasında biyolojik açıdan önemli (ve nesnel) bir ayrım var.
Buna göre biyolojiye dair sorulacak sorulara verilecek doğru ve yanlış cevaplar olduğu gibi ahlaki sorulara da verilecek doğru ya da yanlış cevaplar bulunur.
Bir başka deyişle bilim en derin mutluluğa yol açan psikolojik niyetleri ve sosyal pratikleri bize söyleyecektir.
Çünkü ben ahlaki gerçeklerin kültürün olumsallıklarını aşacağına inandığım için, insanlar da nihai olarak ahlaki yargılarında birbirine  yaklaşacaktır. Ne var ki Müslümanların karikatürler nedeniyle ayaklandığı, Katoliklerin AIDS’ten kırılan köylerde prezervatif kullanımına karşı çıktığı ve şu anda insanlığın iyi yanlarını birleştirmesi kesin olan tek “ahlaki” yargının “eşcinselliğin kötü kabul edilmesi” olduğu bir dünyada yaşadığımızın maalesef farkındayım. Demem o ki bir yandan ahlaki ilerlememizi takdir ederken, milyarlarca komşunun iyi ve kötü olana dair kafalarının ciddi biçimde karışık olduğuna inanıyorum. Belki de tahmin ettiğinden daha büyük bir iyimserim.

Sonu Gelmez Kötü Haber Akışının Kendisi Yanlış
CHRİS ANDERSON-Yıllık TED (Teknoloji, Eğlence ve Dizayn) Konferansı’nın küratörü
Şu anda içinde yaşadığımız köy her ne kadar küresel olsa da, içgüdüsel olarak hala aynı şekilde tepki veriyoruz. Devasa bir gösteri, ölüm, kan, bunlara bayılıyoruz. Tüm bunların tepesinde izleyici çekme rekabetinin güdülendiği bir medya ekonomisi de olunca sorunu daha da büyüyor. Yıllar geçtikçe medya patronları en fazla izleyici çeken hikayelerin basit insan dramları olduğuna iyice ikna oldular ki, bu alanda bir patlama söz konusu.
British Columbia Üniversitesi’ndeki İnsan Güvenliği Merkezi’nin yayınladığı bir raporda, dünyadaki silahlı çatışmaların on yıldan kısa bir süre içinde yüzde düştüğü ve çatışma başına kayıp sayısında da azalma görüldüğü bilgisi yer veriliyordu. Bu kadar önemli olmasına rağmen bu rapor fazla ilgi görmedi.
Wright’ın 2000 yılında yayınlanan (Sıfırdışı: İnsanlığın Kaderinin Mantığı) başlıklı kitabında insanın tarihine dair iyimser bakış açısına inanacak olursanız, bu iyileşme, işbirliğinin nihayetinde çatışmayı alt ettiği uzun dönemli (ve kabul etmek gerekir ki inişli çıkışlı) bir trendin parçasıdır.
Avcı-toplayıcı toplumlardaki şiddet olaylarında hayatını kaybettiği tahmin edilen erkeklerin oranı?  Yaklaşık yüzde 30, İki dünya savaşı ve iki nükleer bomba deneyimi yaşamış 20. yüzyılda vahşi bir şekilde can veren erkeklerin oranı? Yaklaşık yüzde 1. Peki ya 21. yüzyılda şimdiye kadar vahşi bir şekilde hayatını kaybetme eğilimi? Ciddi bir şekilde düşüyor.
Aslında trendlere dair analizlerin çoğu daha iyiye giden bir dünyaya işaret ediyor.
Bilimsel Düşünme ile Kültürümüzün Geriye Kalanı Arasındaki Yarık Küçülüyor
CARLO ROVELLİ-Marsilya’daki Üniversite de La Meditterrance’de fizikçi;
İyimser olduğumda insanların, rasyonel düşünmenin irrasyonel düşünmeye göre kendileri için daha iyi olduğunu giderek daha fazla fark ettiklerini düşünüyorumdur. Sürece bakıldığında, bilimsel düşünme derinlik olarak artıyor, geleneksel bir yüzeyselliği geride  bırakıyor ve kültürün geri kalan kısmıyla yeniden ilişki kuruyor ve insan deneyimi ile bilgi arayışının oluşturduğu karmaşayla başa çıkmayı öğreniyor. Bilimsel olmayan düşünme hala her yerde, fakat temellerini yitiriyor.
Bilimsel düşünmeyi göz ardı eden çağdaş bir filozof gerçeklikten kopmuştur ama giderek daha fazla sayıda kuramsal fizikçi de örneğin kuantum yerçekimini çözmek için temel “felsefi” sorunlara değinmekten kaçamayacağımızı idrak ediyor. Dahası artık daha fazla bilimci laboratuarın dışına çıkıp birileriyle konuşuyor.
On yıllardır savaşa girmemiş ülkeler var ve bu ülkeler aslında çoğunluğu teşkil ediyor. Bu, dünya tarihinde yeni bir şey,. Dini inancın ne kadar çokça bir kısmının anlamsız olduğunu fark edenlerin sayısı artmaya devam ediyor ve bu hiç şüphesiz hoşgörüsüzlüğü ve kavgacılığı azaltmaya yardımcı olacaktır.
Dini cephede de ilerleme var CNN’de son dönemde yayınlanan bir mülakatta Dalay Lama’ya, “Laik bir dünyada önemli bir dinin lideri olmak nasıl bir şey?” diye soruldu.  Dalay Lama gülümsedi ve modern dünyanın zengin seküler bir ruhani hayatı olduğunu görmekten mutluluk duyduğunu söyledi.
Dalay Lama, laik ruhani bir hayatın duygusal olduğu kadar entelektüel açıdan da zengin olduğunu dile getirdi. Daha sonra kendisine daha önceki Dalay Lama’ların reenkarnasyonu olduğuna inanıp inanmadığı soruldu. Bu defa güldü ve şöyle yanıtladı: Tabii ki ben Dalay Lama’yım. Ama önceki Dalay Lama’ların reenkarnasyonu olmak, onlar olmak demek değildir; onların geliştirdiği bir şeyi sürdürmektir.” Önemli dini liderlerin hepsi bu kadar mantıklı değil. Ama eğer birisi böyle olabiliyorsa, en azından iyimser olduğumuz anlarda diğerlerinin de öylelerini izleyeceğini ümit edemez miyiz?
Anaksimandros yağmurun Zeus tarafından gönderilmeyip güneşin buharlaştırıp rüzgarın taşıdığı su olduğunu söylediğinden bu yana yirmi altı yüzyıl geçti. Bilgili ve bilimsel düşünme biçimini temsil eden bilimsel yöntemi hayata geçirmeye yönelik mücadele, mevcut her hangi bir Tanrıdan daha derin, daha zengin ve daha iyidir. Üstelik ara sıra göründüğünün aksine hiç bir şekilde kaybolmuş değil.

Dinin Güçlü Mistikliğinin Yok Oluşu
DANİEL C. DENNETT-Felsefeci; Tufts Üniversitesi’nde profesör, Bilişsel Çalışmalar Merkezi Eş Müdürü;
O kadar iyimserim ki, dinin güçlü mistik yapısının yok olacağını görecek kadar yaşayacağımı düşünüyorum. Yirmi beş yıl içinde, neredeyse bütün dinler çok farklı olgulara dönüşmüş olacak ve hatta pek çok bölgede din, bugün hükmettiği kitlelere hükmedemez hale gelecek.
Tabii ki pek çok insan, belki de dünyadaki insanların çoğu, şiddet ya da hoşgörüden yoksun bir davranış biçimiyle dinlerine sarılacak. Ancak, dünyanın geri kalanı bu davranışın ne olduğunu anlayacak ve bu tip bir düşünce azalana kadar –ki bu kesinlikle olacak- bununla mücadele etmeyi öğrenecektir. İşte iyi haber bu
Kötü haber ise iklim değişikliği, temiz su konusunda giderek artan sıkıntı ve ekonomik eşitsizlik gibi karmaşık sorunlarla etkin bir şekilde mücadele etmek için bu mantıklı tavrın her zerresine ihtiyacımız olacağı gerçeği.
Yalnızca elli yıl önce sigara içmenin yüksek statü göstergesi olduğunu ve birisinden sigarasını söndürmesini rica etmenin kaba bir davranış olarak düşünüldüğünü hatırlayın. Artık sigara içmeyi topyekun yasaklama yanlışına düşmemek gerektiğini öğrendik çünkü hala ortada bir sürü sigara ve sigara kullanan insan var.
Ancak, sigara içmenin zararlı yanlarını belli sınırlar içine hapsedebildik. Artık sigara içmek çekici değil ve dinin de önce “al ya da reddet” şeklinde bir tercih meselesi, daha sonra da hiç çekici olmayacağı zamanlar gelecek. Eskiden kalma kurumlar hala dindar olacak mı yoksa dinler yok olma noktasına gelecek şekilde kendilerini değiştirecek mi? Bu tamamen dinin tanımlayıcı unsurları konusunda ne düşündüğünüze bağlı. Dinozorlar ortadan yok oldu mu yoksa nesillerini kuşlar olarak mı devam ettiriyor?
Ben dinde bu metamorfozun yaşanacağına neden eminim? Temel nedeni bilgi patlamasındaki asimetri. Bugünün dinci hareketlerinin, bizim neslimizin ve gelecek nesillerin gözlerini ve kulaklarını kapatmaya yönelik gösterdiği son ve umutsuz bir çaba söz konusu. Bu çaba işe  yaramayacak.
Kamuoyuna iyi yansıtılan her zafere karşılık –en bilinen örneklerle Bush yönetiminin evanjeliklerle dolup taşması, evde eğitim alanların sayısının artması, radikal İslam’ın yükselişi, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Rusya’da dinin abartılı “yükselişi”-daha az dramatik nice bozgunlar var. Örneğin gençler ebeveynleri ve büyükanne ve büyükbabalarının inancına artık sırt çeviriyorlar.
Bu değişen dinlerin, bağnaz çevreler tarafından eski dinler diye aşağılanması, bu tip insanların umutsuz itikadının temelinin ne kadar kırılganlaştığını gösterir. Dünya bu değişikler hakkında bilgilendikçe, eski biçimde inanmayı sürdürenlerin, çocuklarının ilgisini ve inancını cezbedebilmek amacıyla birtakım ilgi çekici, dikkat dağıtıcı unsurlar –ve tabii ki suçluluk duygusu- yaratmak için durmaksızın çalışması gerekecek.
Bu insanlar başarısız olacaklar ama geçiş süreci acısız olmayacak. Aileler dağılacak, nesiller birbirini sadakatsizlik ve daha kötü şeylerle suçlayacak: Gençler, büyüklerinin birtakım konulardaki kasıtlı yanlış anlamlandırmalarını keşfettiklerinde şaşkınlığa uğrayacak, büyükler de çocukları tarafından terk edilmiş ve ihanete uğramış hissedecekler. Bu kültürel dönüşümlerin yol açacağı kızgınlığı hafifsememeli, temel sonuçlarını tahmin etmeye çalışmalı ve bundan etkilenenlere yardım etmeye ve umut saçmaya hazır olmalıyız.
İhtiyacımız olan şeyse sabır, doğru bilgilendirme ve dünyadaki tüm dinler hakkında evrensel bir eğitim talebinde bulunmak. Bu, gezegenimizin kültürel mirasının devam eden yanları olarak benimseyeceğimiz hastalıklı olmayan din biçimlerinin gelişimini sağlayacaktır. Sonunda da gerçek bizi özgür kılacak.
İrrasyonellik (özellikle de Din) Hakkında Düzgün, Bilimsel Bir Anlayış
ANDREW RNOWN-The Guardian’da gazeteci; The Darwin Wars (Darwin Savaşları) adlı kitabın yazarı.
Herhangi bir şey konusunda aslında o kadar da iyimser değilim ama eğer medeniyet devam edecekse, genel olarak irrasyonellik özel olarak da dine dair düzgün, bilimsel bir anlayış geliştirmeliyiz.
İnançlar ve fikirler arasındaki ayrımı, bence bazen bu ayrımın sahibi Dan Dennett’ten daha ciddiye almalı. Dennett’in anlayışına göre inanç, bazı şeyler doğruymuş gibi inanma eğilimidir. Bilinçli olmak zorunda değildir. Dennett, çoğu insanın “inanç” adını verdiği, dünyaya dair bilinçli, tutarlı önermelere “fikir” diyor.
Bu anlamda dini inançla ilgili araştırma, dini fikirlere dair bir araştırmadan farklı olur: Dini “inanç” insanların batıl inançlara dayalı bir şekilde, bazı şeylere saygı göstererek, sapkınları da hor görür bir şekilde davranmalarına yol açan ve büyük ölçüde bilinçli olmayan mekanizmaları içerir; dini fikirler bu davranışa gösterilen sebeptir.
Her ikisini de anlamak durumundayız. Dindarların fikirlerinin, inançlarıyla uyuşması söz konusu olabilir ama bunun da her durumda ampirik araştırmayla ortaya konulması gerekir. Pek çok durumda ise bu ikisinin uyuşmadığı açıkça görülmektedir.
Entelektüelleri fikirlerinin yönlendirdiği varsayılıyor; bazılar gerçekten öyle. Ama aslında hepimiz inançlarımız ve önyargılarımızla hareket ediyoruz. Bilinçlilik konusunda araştırma yapan bir arkadaşın bir defasında acı bir şekilde “beyinle ilgili sorun şu: bir şeyin orada olduğu inancıyla bir yere gidersen, o şeyi orada bulmanız muhtemeldir” demişti.
Benzer bir şekilde, dini inançta özel bir nitelik arama niyetiniz olursa, muhtemelen bu özelliği bulursunuz. Sorun şu ki, bunun karşıtını bulmanız da muhtemel. Sonunu çözmek için, bizim önceden düşündüğümüz şeyi yanlışlayan kanıtları ciddiye alan ve karşıt kanıtlara, kendisini doğrulayan kanıtları tekrar ederek cevap veremeyen ciddi anlamda bilimsel yaklaşıma ihtiyacımız var. 
Bilimcilerin sunduğu çoğu şey de –özellikle de bazılarının sunduğu- dine ilişkin kendi bildiklerinin karşıtı olan kanıtları tamamen göz ardı ediyor.

Son Bilimsel Aydınlanma
RİCHARD DAWKİNS-Evrimci biyolog, Oxford Üniversitesi’nde Bilimsel Anlayış Charles Simonyi Profesörü;
Ben fizikçilerin Einstein’ın rüyasını gerçekleştirerek, başka bir dünyadaki üstün yaratıklar bizimle iletişime geçip cevabı bize söylemeden önce, her şeyin nihai teorisini keşfedecekleri konusunda iyimserim.
Her ne kadar her şeyin teorisi temel fiziği bir kapanma noktasına getirecek olsa da, Darwin kendi derin sorusunu çözdükten sonra biyoloji nasıl gelişmeye devam ettiyse fiziğin de aynı yolu izleyerek gelişmeye devam edeceği konusunda iyimserim.
Her iki teorinin, birlikte evren ve biz dahil içindeki her şeyin varoluşu konusunda tamamen doyurucu, doğaya uygun bir açıklama bulabileceği konusunda iyimserim.
Bu nihai bilimsel aydınlanmanın din ve diğer çocuksu batıl inançlara vakti çoktan gelmiş ölümcül darbeyi vuracağı konusunda iyimserim.

Bilim ve Sihrin Çöküşü
MİCHAİL SHERMER-Skeptic dergisinin yayıncısı, Scientific American’ın aylık köşe yazarı
Bilimin sihir ve batıl inancı yenilgiye uğratıyor olması nedeniyle iyimserim. İnsanların neye inandığına dair anketlerden elde edilen verilere bakıldığında bu irrasyonel görünebilir. Örneğin, 2005’te Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı ankete göre, Amerikalıların yüzde 42’si “canlıların, mevcut halleriyle ezelden beri var olduğuna” inanıyor. Örneğin, 2002’de National Scientific Foundation (Ulusal Bilim Vakfı) tarafından yayınlanan inançlara dair oranlar (aşağıda) gibi başka batıl inançları da incelediğimizde, durumun daha da vahim olduğu ortaya çıkıyor.
Altıncı his      % 60
Ufolar         % 30
Astroloji      % 40
Şanslı Sayılar      % 32
Manyetik Terapi   % 70
Alternatif Tıp      % 88

Ne var ki tarihçilerin uzunca bir zamanı kapsayan görüşünü benimsiyorum: 17. yüzyıldaki bilimsel devrimden önce insanların neye inandığına bakacak olursak, iyimser olmak için çok fazla neden var. İnsanların, bilimin mumları yakmaya başladığı yalnızca dört yüz yıl önce neye inandığını bir düşünün.
Örneğin 16. ve 17. yüzyıl İngiltere’sinde neredeyse herkes büyücülüğe, kurt adamlara, cinlere, sihre, astrolojiye, kara büyüye, şeytanlara, adağa, takdir-i ilahiye inanırdı. Piskopos Latimer 1552’de şöyle yazıyordu: “Ne zaman başımız derde girse, hastalansak ya da bir şey kaybetsek hemen bilge insanlar diye addettiğimiz cadılardan, büyücülerden medet umuyoruz ve onlardan yardım ve rahat diliyoruz.”
Robert Burton da 1621’de (Melankolinin Anatomisi) adlı kitabında şöyle söylüyordu: “Büyücüler her yerde; cingöz adamlar, sihirbazlar ve iyi kalpli büyücüler her köyde ve ihtiyaç duyulursa beden ve zihnin bütün hastalıklarına çare olurlar.”
Alkol ve tütün, acı ve rahatsızlıkların giderilmesi açısından ne kadar önemli anestezik ilaçlarsa, batıl inanç ve sihir de talihsizliğin yok edilmesinin asli unsuruydu. Dönemin büyük Oxford tarihçisi Keith Thomas da 1971 tarihli klasik çalışması Religion and the Decline of Magic’te (Din ve Büyünün Düşüşü) şöyle yazmıştı: “Din, astroloji ve büyü insanlara gündelik sorunlarıyla ilgili olarak, talihsizlikten nasıl kaçınılabileceğini ve başlarına talihsiz bir şey geldiğinde bunun nedenini açıklamayı öğreterek yardımcı olma iddiasındaydı.”

Herkes üzerine bu muazzam etkiye sahip olduğu hakkında Thomas, şu sonuca varıyordu: “Büyü, etkin tekniklerin yokluğunda, endişelerin azaltılmasında daha az etkin tekniklerin kullanılması olarak tanımlanacaksa, o zaman hiçbir toplumun herhangi bir gün bundan kurtulamayacağını idrak etmemiz gerekir.” Batıl inançlılar her zaman bizimle birlikte olacak.
Darwin’den önce tasarım teorisi (bize saatçi argümanının veren William Paley’nin doğal teolojisi biçiminde) ortalıkta insanların oynayabileceği tek oyuncaktı; yani herkes hayatın Tanrı tarafından tasarlandığına inanıyordu. Bugün Amerikalıların (gelişmiş demokrasilerin en dindar ulusu) yarıdan azı ve dünyanın pek çok bölgesinde neredeyse herkes evrimi koşulsuz kabul ediyor. İşte ilerleme budur.
17. yüzyıla ait bir kitap, bilgili gözlemcilerin daha o zaman bile doğaüstü olan şeyleri inkar etmenin bütün sonuçlarını nasıl algıladığına dair şu yorumu bir düşünün: “Ateistler bu aralar çoğaldı ve büyücülük sorgulanıyor. Eğer ne mülkiyet ne de büyücülük olacaksa (şimdiye kadar genel olarak ve emin bir şekilde doğrulananın aksine) neden şeytanlar olduğuna inanalım ki? Eğer şeytanlar yoksa Tanrı da yok.”
Bilim, en sonunda yerinden etmeyi başardığı büyüden doğdu. 18. yüzyıla gelindiğinde astronomi astrolojinin, kimya simyanın, olasılık kuramı şans ve talihe inancın yerini alırken, şehir planlama ve toplumsal hijyen, hastalıkları azaltmış ve hayatın gaddar bilinmezlikleri daha az gaddarlaşmış ve daha az belirsizleşmişti.

Seküler Hümanist Bir Ölüm
GEOFFREY MİLLER-New Mexico Üniversitesi’nde evrimci psikolog
Ölüm konusunda iyimserim. Dünyada yaşamın tarihi açısından bakıldığında ilk defa, bizim gibi bilinçli hayvanların iyi şekilde ölmesi mümkün. İyi bir ölüm, peşinden gidilmesi ve kabul edilmesi gereken bir şey, müthiş bir zafer.
İyi ölümle neyi kastediyorum? Afyonla yapılan ötenaziyi, ateş hattında kahramanca kendinizi feda etmenizi veya daha uzun yaşamaktan vazgeçip gönülsüzce yaşamınıza son vermenizi kastetmiyorum. Kişisel bir yok oluşla karşı karşıya kalmışken gözü pek, bilimsel olarak temeli olan varoluşsal bir cesaret ortaya koyan tarzda bir ölümü kastediyorum.
Tabii ki insanları ölümden kaçmaları için yönlendiren içkin korku ve tepkilerden kaçmanın imkanı yok. Beni boğmaya çalışırsanız kurtulmaya çalışırım. Bana ateş ederseniz çığlık atarım. Beyin kökü ve amigdalası, insan hayatını her ne pahasına olursa olsun koruma işini her zaman gereğince yapacaktır.
Sorun şu:
İnsanın beyin zarı ölümle nasıl yüzleşiyor?
Ölümcül dehşet anında havası alınan sufle gibi çöküyor mu?
Yoksa bireyin bilincinin son bulmasını, başka insan deneylerinde neredeyse tıpatıp bilinçliliğe sarsılmaz bir inançla mı karşılıyor?

Ben bu bin yıl içerisinde bilgili insanların bu ikinci bakış açısını hayatın sonuna doğru sürdürmeye dair gerçekçi bir şansı olacağı konusunda (ölümün neden olduğu acı ve paniğe rağmen) iyimserim.
Tanrısızlar (hayata güvenen benim gibi insanlar) ile Yüreksizler (ölümden, Tanrısızlardan, artık hayatta olmayacakları gelecekte devam eden hayattan korkan aşırı dinci sağcıların konuşan kafaları) arasında büyük bir ideolojik savaş yaşanıyor.
Ben bu savaşın sonucu konusunda da iyimserim çünkü insanlar zeka ve dürüstlüğe saygı duyuyor. İnsanlar, kendilerine iyi hayatlar yaşamayı ve iyi ölümler deneyim etmeyi öğretecek ahlak konusunda rol modelleri istiyor.

Bilim ile Din Arasındaki Savaş Yeni Işık Görecek
MARCELO GLEİSER-Dartmouth Koleji’nde fizik ve astronomi profesörü
Bilimle din arasındaki tartışmanın –ya da savaş mı demeli- yeni bir ışıkla aydınlanacağı konusunda iyimserim. Her iki tarafın da siperlerini daha da derinleştirmeye çalıştığı şu andaki kırılma, daha da kötüleşiyor.
Dini, kolektif halüsinasyon ya da geri zekalıca batıl inançlar olarak çöpe atan, bazıları Edge meslektaşlarımızca hazırlanan kitaplar, bilimin sınırları dışındaki insanlara basit bir mesaj iletiyor:
Biz bilimciler, din adamları kadar radikal ve katıyız; ne kadar net ve insanı ikna eden akılcı çıkarımlarımızla, ortadan kaldırmayı amaçladığımız hareketler kadar hoşgörüsüzüz.
Ben bir ateist olsam da, dini düşüncenin gerisinde olan şeyi unutmuyorum: çok basit bir şekilde umut. Evet, dünyada doğaüstü etkilere  inanmak ve hayatınızı muhafazakar tahminlere göre en az iki bin yıldan beri ortalarda görünmeyen Tanrıya adamak çılgınca. Ama bilimciler pek çok insanın, en azından bugün öğretildiği şekliyle bilimin sunamadığı ruhani bir rehbere ihtiyaç duyduğunu unutmamalı. Bilim soğuk, zor bir evrende yaşadığımızı, kendimize ve hayatımıza tamamen kayıtsız bir evrende yaşadığımızı gösterdi ve göstermeye devam ediyor.
İnsanların ruhaniliğe olan ihtiyacını görmezden gelmek nafile ve safça.
İnsanların bilimi karşılıklı anlayış ve hayata saygı göstermek açısından bir araç olarak görmeye başlamalarından umutluyum.
Hayatı ve onun mekanizmalarını ne kadar incelersek, onun ne kadar narin ve değerli olduğunu anlarız. Tabii ki başka yerde de hayat olabilir ve bu hayat daha da parlak olabilir.
Ne var ki, durum böyle bile olsa,hala bir süre kendimize saplanmış olma ihtimalimiz (bu gezegende ya da Güneş Sistemimizde bir komşumuzda) yüksek. Ya bilim bize bu tevazuu ve hayata saygıyı öğretecek ya da biz bu en değerli kozmik mücevheri berbat edeceğiz. Bilimcilerin, insanları inançlarından edip yerine bir şey vermemek yerine onlara bütün bunları öğreteceği konusunda iyimserim.

Kozmoloji Üzerine Saçmalıklar
PAUL STEİNHARDT-Fizikçi; Princeton Üniversitesi’nde Albert Einstein Bilim Profesörü.
Ben, evreni anlayışımızda önümüzdeki beş yıl içinde tarihi bir kopuş olacağı konusunda iyimserim ve bu kopuş, bin yılın en önemlilerinden birisi olarak hatırlanacak. Tarihsel olarak her yeni teknoloji büyük bir keşfin habercisi olmuştur. Dolayısıyla sadece beş yıl içerisinde en azından bir miktar önemli gelişme yaşanacak.
Karınlık maddenin doğrudan tespit edilmesi
Kademe kademe ilerleme yaşanan on yıllardan sonra fizikçiler sonunda, eğer pek çok fizikçinin şüphelendiği gibi WİMP’lerden (zayıf bir şekilde etkileşime giren parçacıklardan) oluşuyorsa karanlık madde parçacıklarını doğrudan tespit etmeye yetecek ilk detektörleri yapacak.

Karanlık enerjinin doğasının keşfi
İsimleri her ne kadar benzer gibi görünse de karanlık madde ile karınlık enerjinin tek ortak özelliği, her ikisinin de görünmez olması. Karanlık madde, yerçekimsel olarak birbirini çeken ve galaksilerin oluşmasını besleyen bulutlar halinde kümelenen büyük parçacıklardan oluşmaktadır.
Karanlık enerji ise yerçekimsel olarak kendini itmektedir ve böylece kendisini düzleme eğilimi içindedir. Bugün olduğu gibi baskın enerji biçimiyken, karanlık enerji evrenin genişlemesinin hızlanmasına yol açar.
Karanlık enerjinin kompozisyonu, temel fizik ve kozmoloji için derin sonuçlarıyla, bilimin en büyük gizemlerinden birisidir.
Büyük Patlama ve evrenin geniş çaplı kökeninin araştırılması
Evrenin 14 milyar yıl önce, bir Büyük Patlama ile oluştuğu, geleneksel olarak bilinen bir şeydir ve hızla gerçekleşen kat kat genişleme, evrenin büyük çaplı yapısını açıklıyor. Ne var ki son on yıla bakıldığında evrenin döngüsel modeli gibi alternatif ihtimallerin ortaya çıkışı görülüyor.
Döngüsel modelde Büyük Patlama başlangıç değil, daha ziyade trilyon yılda tekrar eden ve geçmişe uzanan bir olay, Sicim teorisiyle birtakım fikirleri paylaşan bu model, her patlamanın, üç boyutlu dünyamızla bir başka üç boyutlu dünyanın ekstra mekansal bir boyut boyunca çarpışması olduğunu öne sürüyor.
Her patlama, yeni bir genişleme dönemi, soğuma, galaksi oluşumu ve hayatı başlatan sıcak madde ve radyasyon yaratıyor ama uzay ve  zaman, patlamadan önce de vardı ve sonrada olacak.

Yerçekimsel dalgaların doğrudan tespiti
Elektronik dalgalardan başka bir şey kullanan evrendeki ilk pencere, önümüzdeki beş yıl içerisinde açılacak, On yıllar süren gelişmelerin ardından Lazer Girişimölçer Yerçekimsel Dalga Gözlemevi (LIGO), Livingston  (Louisiana) ve Hanford’da (Washington) birer detektörle yerçekimsel dalgaları doğrudan tespit etmek ve astronomide yeni bir çağ başlatmak yönünde bir şans var.
Bu gözlemevi (LIGO), evrenin erken dönemlerinde üretilenden daha güçlü yerçekimsel dalgaları (galaksimizde nötron yıldızlarının ve kara deliklerin şiddetli çarpışması sonucu ortaya çıkan dalgalar gibi) tespit etmek üzere tasarlandı.
Ne var ki bu cephe henüz o kadar yeni ve bakir ki, evreni algılayışımızı yeniden değerlendirmemize neden olabilecek ve keşfedilmeyi bekleyen, güçlü ve beklenmedik kozmik yerçekimsel dalga kaynakları olabilir.
Temel fizikte atılımlar ve karanlık maddenin doğrudan üretimi
İsviçre’nin başkenti Cenevre’deki CERN araştırma merkezinde bulunan LHC, bu yıl faaliyete geçecek. Bu tesiste, Büyük Patlama’dan sonraki ilk piko saniye içerisinde meydana gelen çarpışmaların aynısını üretebilecek güçlü bir parçacık hızlandırıcı var. Dolayısıyla temel fizik araştırmasının, yeni olguların beklendiği önemli bir enerji eşiğinden geçmesi söz konusu olabilir. Örneğin fizikçiler, sicim teorisiyle de uyum gösteren yeni bir “süper simetrik” parçacıklar spektrumu ve aynı zamanda karanlık maddeyi içeren WIMP’ler (zayıf bir şekilde etkileşime giren parçacıklar) keşfetmeyi umuyor.
Bunun etkisi çok derin olacak. Şu anda evrenin kompozisyonun yüzde 5’inden daha azını anlıyoruz.; uzay, zaman, madde ve enerjinin nasıl yaratıldığını anlayamıyoruz. Dahası evrenin nereye gittiğini de tahmin edemiyoruz. Gelecek beş yıl içerisinde, bu konulardan birisi ya da daha fazlasının tarihi bir şekilde çözümüne tanık olabiliriz.
Kozmik Ufkumuzun Ötesinde Ne Var?
ALEXANDER VİLENKİN-Tufts Üniversitesi’ndeki Kozmoloji Enstitüsü’nün Müdürü
Evrenin ne kadar uzağını görebildiğimizin bir sınırı var. Kozmik ufkumuz, Büyük Patlama’dan bu yana ışığın kat ettiği mesafeyle belirleniyor. Bundan daha uzaktaki nesneler, ışıkları Dünya’ya ulaşmadığı için gözlemlenemiyor.
Ancak, evren ufukta son bulmuyor ve soru da şu:
Ufkun ötesinde ne var?
Aynı evrenden daha fazlası mı var yani daha fazla yıldız ve galaksi mi söz konusu?
Yoksa evrenin uzak kısımları bizim buralarda gördüklerimizden çok mu farklı?
Ben bu soruya cevap verebileceğimiz ve her ne kadar küçük bir kısmını gözlemleyebilsek de bir bütün olarak evrenin yapısını anlayabileceğimiz konusunda iyimserim.
Daha yakın zamana kadar kozmologlar en basit varsayıma inanıyor, yani evrenin homojen olduğu düşüncesini dile getiriyordu. Bir başka deyişle evrenin her yerde az çok aynı göründüğünü düşünüyorlardı.
Ancak, kozmoloji ve parçacık fiziğinde son dönemde yaşanan gelişmeler nedeniyle bu görüşte ciddi bir revizyon oldu ve bilimimizin geleceği konusunda ateşli bir tartışma başladı. Bu yeni bakış açısına göre evrenin çoğu,  adına şişen evren denilen patlayıcı, hızlandırılmış bir genişleme durumunda, Bizim kendi lokal bölgemizde (yani, gözlemlenebilen evrende) şişme safhası on dört milyar yıl önce sona erdi ve genişlemeyi sağlayan enerji elementer parçacıklardan oluşan sıcak bir ateş topunu tutuşturdu. Bu zaten Büyük Patlama dediğimiz şey. Evrenin uzak bölgelerinde sürekli olarak başka Büyük Patlamalar yaşanıyor ve farklı özelliklere sahip bölgeler üretiyor. Bu bölgelerin bazılar bizimkine benzer, bazıları ise farklı.
Herhangi bir bölgenin özellikleri, doğanın sabitleri dediğimiz niceliklerle belirleniyor. Bunların arasında parçacık kütleleri, Newton’un sabitleri (yerçekiminin kuvvetini kontrol edenler) ve daha başkaları da var. Bizim bölgelerimizdeki sabitlerde neden gözlemlediğimiz değerler olduğunu bilmiyoruz.
Bazı fizikçiler bu değerlerin biricik olduğunu ve nihayetinde bir temel teoriden elde edileceğine inanıyor. Ne var ki, şu anda doğanın temel teorisi olabilme konusunda elimizdeki en iyi aday  olan sicim teorisine göre sabitler bir dizi farklı değerler alabilir.
Olası bütün tiplerin olduğu bölgeler de dolayısıyla ebedi şişme sırasında üretiliyor. Evrene dair ya da söylendiği üzere çoklu evrene dair bu tablo, doğanın sabitleri hakkında uzunca zamandır devam eden gizemi, yani bu sabitlerin hayatın ortaya çıkışı için neden uyumlu olduğunu açıklıyor.
Sebep şu: Akıllı gözlemciler, ancak sabitlerin sadece ve sadece şans eseri hayatın evrilmesi için doğru olduğu yerlerde mevcutlar. Çoklu evrenin geri kalan kısmı kıraç ama oralarda da bundan şikayet edecek kimse yok.
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


Ocak 13, 2011, 11:06:38 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9543
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

Ne de Olsa Önemsiz Değiliz
MAX TEGMARK-MIT’de fizik doçenti; araştırmacı
Berrak bir gecede yukarı doğru bakarken, kendimizi önemsiz hissetmek kolaydır. Hayatlarımız mekansal olduğu kadar zamansal olarak da küçük.
Eğer bu 14 milyar yıllık kozmik tarih bir gün olarak ayarlansaydı, o zaman yüz bin yıllık insanlık tarihi dört dakika, yüz yıllık bir insan ömrü de 0,2 saniye olurdu. Gururumuzu inciten bir başka şey de o kadar da özel olmadığımızdı.
Darwin bize hayvan, Freud ise irrasyonel olduğumuzu öğretti.
Artık makineler bizden daha güçlü. Daha geçen Aralık ayında Deep Fritz, satranç şampiyonumuz Vladimir Kramnik’ten daha zeki olduğunu gösterdi. Bunlar yetmiyormuş gibi kozmologlar, evrenin en geçerli maddesinden yapılmadığımızı buldu.
Bununla ilgili ne kadar fazla şey öğrendiysem, kendimi daha önemsiz hissettim. Ne var ki son yıllarda kozmik önemimiz hakkında gederek daha fazla iyimserleştim.
Açık bir şekilde eğer atomlar insanları yapmak için bir araya getirebilirse, fizik yasaları da aynı zamanda hissedebilen hayatın daha ileri biçimlerinin yapılmasına izin verebilir. Ancak bu tip ileri düzey varlıklar yalnızca iki adımlı bir süreçte oluşabilir: Öncelikle akıllı varlıklar sadece doğal seçilimle evrilir; ardından kendilerini daha da geliştirebilecek daha ileri  düzeyde bilinç oluşturarak ölmeyi tercih ederler.
Bizimkisi kadar gelişmiş bir evrimleşmiş hayatın oldukça az olduğunu tahmin ediyorum. Evrenimizde sayısız başka güneş sistemleri var ve bunların pek çoğu bizimkinden milyarlarca yıl yaşlı.
Enrico Fermi, eğer ileri düzeyde medeniyetler bunların çoğunda geliştiyse, demek ki bazılar bizden çok avantajlı durumda diye dikkat çektikten sonra soruyor: O halde nerede bunlar? Hepsinin düşük profilde kalmayı tercih ettiği açıklamasına itibar etmiyorum.
Ölüm yolunu değil de sonunda hayat yolunu seçersek, uzak bir gelecekte kainatımız hayat dolu olacak ki bunu kökleri de bizim burada ve şu anda yaptıklarımıza götürülebilecek.
Bizim hakkımızda ne düşünülecek bilmiyorum ama eminim önemsiz birileri olarak hatırlanmayacağız.

Cesaret, Çünkü Yarın Daha Kötü Olacak!
GEORGE F. SMOOT-Kozmolog, Lawrance Berkeley Ulusal Laboratuarı, Berkeley’de fizik profesörü: Nobel ödülü sahibi.
“Cesaret, çünkü yarın daha kötü olacak.” Bir şekilde bu söz, yıllar önce duyduğum ilk andan bu yana benim şiarım olmuştur.
Dikkatli bir değerlendirme ve yılların deneyimi, uzun dönemli geleceğin pek parlak olmadığını gösteriyor. Entropi artmaya devam edecek ve kainatın ısı ölümü (aslında yanlış bir adlandırma, çünkü kullanılabilir enerjinin donuk, soğuyan bir kaos ortamında azalması anlamına geliyor) dünyanın kaçınılmaz sonu.
Yavaş yavaş soğuyan bir köz halini alıp Güneş Sistemi’ni soğuk bir karanlık haline bırakmadan önce enerjisi biten güneş ölüm sancıları çekerken, denizleri kaynattıktan sonra dünyayı içine alacak dev kızıl bir yıldız gibi genişlerken bu, enerji krizinden sıyrılabilirsek bizi bekleyen kader.
Modern dünyamızda maddi kazanım ve siyasi güç, en fazla bilimsel ve teknik bilgiyle çalışkan, üretken bir çalışma etiği olan eğitimli işgücüne sahip toplumlarda oluyor. Bu tip toplumlar ekonomik ve askeri başarı ile büyük vergi gelirlerine sahip oluyor.
•   Dünyaya insanlardan yaklaşık yüz kat daha fazla egemen olan dinozorlar kadar başarılı olma ümidini bize bu kültür ve bilgi mi sunuyor?
•   İnsanlar bu gezegeni sürüngenlerle paylaşabilir miydi?
•   Peki ya akıllı makineler ve gelişmiş, evrim geçirmiş varlıklar? Onlar gezegeni bizimle paylaşır mı?
Evrendeki her fiziksel süreç, termodinamiğin ikinci yasasını izler. Yani, her süreçte entropi söz konusudur (bilgi ve faydalılık kaybına denk düşen bir bozulma ölçümü), evrenin geneli için artacaktır.
Hiçbir süreç evrenin entropisini azaltmaz; yalnızca tamamen geri çevrilebilir süreçler bunu değiştirmeden bırakır. Bütün canlı varlıklar ve insanların yapmış olduğu makineler evrenin entropisini arttıran süreç araçlarıyla işler. Kimse “zarar verme” düsturuyla yaşayamaz. İnsanın arzu edilebileceği en iyi şey, “en az zararı ver” olabilir.
Geniş kozmik kargaşaya rağmen insanlar hala büyük, ihtişamlı şeyler yapıyor: Medeniyetler kurup hastalıklara çare buluyor ve sosyal adalet mücadelesi veriyor. Bunlar iyi ve insana ilham veren inançlar ve umut sağlayabilir.
Ben daha Spartalı bir yaklaşımı benimsiyorum: İnsan, bir şeyler başarabilmek, bir toplum ve sorunsuzca işleyen bir kültür oluşturabilmek için cesarete ihtiyaç duyar.
Çalışmalarıma ve sağlığıma yatırım yapıyorum. Uzun, sağlıklı ve üretken bir hayat düşüncesiyle emeklilik planıma cömert bir şekilde para yatırıyorum. Makaleler yazıp gönderip, bir sonraki nesli eğitip onlara bir şey öğreterek geçiriyorum.
Neden böyle yapıyorum? Çünkü kendinize ve başkalarına yatırım yapmak gelecek için umuttur. Sürekli yaşanan çılgınlıklar silsilesine rağmen, yakın geleceğe, daha iyi bir kültür ve topluma doğru insanlığın uzun ve zahmetli ilerleyişinin bir parçası olarak bakıyorum.


Nörobilim Toplumumuzu Geliştirecek

MARCO İACOBONİ-Los Angeles’taki California Üniversitesi Transcranial Magnetic Stimulation Laboratuarı’nda nörobilimci.
Son yirmi yılımı nörobilim araştırması yaparak geçirdim. Uzun bir hikayeyi kısıtlamak açısından, son dönemde yapılan nörobilim araştırmalarından ortaya çıkan bir kavram, insanların empati için donatıldığını belirtiyor.
Beynimizde, bir diğer insanı basit, dolayımsız ve otomatik bir şekilde anlamamızı sağlayan hücreler var. Ancak, eğer nörobiyolojimiz bizi empati için donanımlı kılıyorsa, o zaman neden dünyamız gaddarlıklarla dolu?
Bu açık paradoksun açıklaması muhtemelen şöyle: Bizi empati için donanımlı kılan nörobiyolojik mekanizmalar düşünme öncesi, otomatik ve örtülü düzeyde çalışıyor. Toplumlarımız düşünülmüş, düşünmeye dair ve açık söylemler üzerine inşa ediliyor.
Örtülü ve açıktan olan zihinsel süreçler nadiren kesişir; gerçekten de sıklıkla birbirinden ayrışırlar. Belki de bu yüzden düşünme düzeyinde işleyen dini ve siyasal inanç sistemleri, her ne kadar nörobiyolojimizin bizi bir araya getirmesi gerekse de bizleri böylesine güçlü bir biçimde ayırabiliyor.
Gerçekten de empatiye dair  sinirsel mekanizmaların nasıl işlediğini insanlar sezgisel olarak anlıyor. Öyle görünüyor ki insanlar beyinlerinin nasıl çalıştığını, bu konu kendilerine anlatıldığında “fark ediyor.” Sonunda, düşünme öncesi düzeyde zaten “bildiklerini” dile getirebiliyorlar.
Empati kurmaya yatkın doğamızın açık bir şekilde anlaşılmasını bir noktada, toplumlarımızı baskı altında tutan ve bizi yok etmekle tehdit eden inanç sistemlerini çözeceği konusunda iyimserim.

Petrol Rezervlerinin Tepe Noktaya Ulaşıp Sonra Azalmasının Yol Açacağı Zorluklar
BRİAN GOODWİN-Biyolog, Schumacher Colhage, Devon, İngiltere; How the Leopard Changed İts Spots (Leopar, Desenlerini Nasıl Değiştirdi?) adlı kitabın yazarı.
Petrol rezervlerinin zirve yapıp ardından azalmaya başlaması ve yaklaşık 200 yıl süren ucuz enerji çağının sona ermesiyle ortaya çıkacak zorluklara bir tür olarak tepki verebilmemiz ve evrimimizde yeni bir kültürel safhaya geçebileceği konusunda iyimserim .
Doğayı kültürden ayırmamızın neden faydalı ama tehlikeli bir varsayım olduğu açıklığa kavuşan bilim kültüründe de bir değişim başladı. Bu fark, her ne kadar modern bilimde nesnel olanı öznel olandan ayırmak için yapıldıysa da –yani doğanın güvenilir bilgisinin insan yaratıcılığının nevi şahsına münhasır ifadesinden- artık bu faydalı olma durumunu aştı ve bizi, doğayı bizim dışımızda, kendi amaçlarımız için kullanacağımız bir gerçeklik olarak görmeye teşvik ediyor.
Ne var ki, biz doğayız  ve doğa da kültür: Bilinç ya da dil gibi evrimin bize armağan ettiklerinden ayrı olmayan gerçekliğin geri kalan kısmını yöneten ilkelerin içerisine yerleşmiş durumdayız ve bu ilkeleri yansıtıyoruz.
Dolayısıyla aynı evrim macerası içerisine katılan kişileriz. Bu görüş ilk olarak, kuantum mekaniği bize doğanın bütüncül olduğunu, bağımsız ve nesnel unsurlara nedensel olarak ayrılamayacağını ve “öznel” gözlemcilerin de bu gerçekliğe katkıda bulunduğunu gösterdiğinde fizikte ortaya çıktı. Şimdi de biyolojide organizmayı yapanın genom değil hücrelerin içinde ve arasında yer alan, genlerdeki bilgiyi seçici bir biçimde okuyup anlamlandıran moleküler element ağları olduğunu öğreniyoruz. Şu anda bu yaratıcı yapının doğası anlamaya çalışıyoruz.
Burada önemli olan, ilişkisellik ve ağ kurma. Hangi yenilebilir, sürdürülebilir enerji süreci kullanılırsa kullanılsın ( güneş, rüzgar, su, biyoyakıt ya da başka şeyler, bu kombinasyon coğrafi bölge ve biyobölgeye göre değişir) bu, toplumun bileşenlerini doğal dünyaya karşı eylemlerinde sorumlu ve yerel koşullara da duyarlı bütüncül bir ilişkiler modeliyle bağlantılandıracak bir ticaret sisteminin temelini oluşturacak.
Bu yerel topluluklar birbiriyle ticaret yapacaktır ama kendi farklılıklarını muhafaza edecek ve böylece mevcut küresel ilişkilerin homojenleşmesinin tersine çeşitlilik hem içkin hem de değerli kalacak.

Fayda ve Maliyetin Değişen Oranı
COLİN BLAKEMORE-Oxford Üniversitesi’nde Waynflate Profesörü.
Biz ebeveynlerimizin eylemlerinin sonuçlarıyla bir arada yaşamak zorunda olacağız, bizim çocuklarımız da bizim eylemlerimizin sonuçlarıyla bir arada yaşamak zorunda olacak. Mesele, çocuklarımıza yaşamaya değer bir dünya bırakıp bırakmayacağımız değil.
Embriyonik kök hücre  araştırmalarıyla ilgili olarak ilerlemenin önündeki engeller ekonomik değil ahlaki. Bir yandan biyomedikal bilim, hücre ölümsüzlüğü vaat ediyor –kırılan bir kemiğin kendisini ya da kalkan bir derinin kendisini tedavi etmesi durumunun, hasar görmüş bir beyin, kalp ya da pankreas içinde geçerli olma ihtimali doğuyor.
Diğer yandan ise özellikle de ABD’de ve bazı Avrupa ülkelerinde önemli bir siyasetçi ve dini liderler korosu (daha spesifik olmak gerekirse, Katolikler ve köktenci Protestan liderler) başka hayatların çıkarları için hayatın alınması olarak gördükleri şeye sert bir şekilde karşı çıkıyorlar. Argümanların dengesi iklim değişikliğine kıyasla oldukça farklı görünse de, meselenin özü, ilginç bir şekilde yine sezginin, bilimin soğuk rasyonalitesi üzerindeki gücüne dayanıyor.
Bu tip çalışmalara karşı çıkan bir lobicinin, on günlük emrriyolordan kök hücreler çıkarılmasını, “küçük bebeklerin bağırsaklarının alınması” şeklinde tanımlamadığını duymuştum. Bu tip görüşlerde, hayatın, rahme düşmeyle beraber başladığı savunuluyor. Pek çok bilimci de kesinlikle, iğneden daha küçük bir pre-implantasyon embriyonun bırakın iç organları, tek bir sinir hücresi olmaksızın bir insan olarak değerlendirilemeyeceğini savunur. Hayatın başlangıç noktasını tanımlamak bir doğma değil, toplumsal fikir birliği meselesi,
Nobel ödüllü dostum Eric Kandel’in de söylediği gibi, “Hayat, çocuklar üniversiteyi bitirip köpek öldüğünde başlar.”
Dünün ahlaki öfkesi, bugünün gerek duyulan kötülüğü ve yarının da ortak faydası olabilir.
Üzerinden çok geçmedi, Londra’daki Moorfields Göz Hastanesi, yeterince olgunlaşmış fotoreseptör hücreleri (kök hücre ile tamamen oluşmuş rod ve kon hücreleri arasında bir yapı), farelerin gözüne nakletmek suretiyle farelerin tekrar görmesini sağladı. Sinir-yapıcı hücrelere nakledilmesi sayesinde de felç geçirmiş farelerin durumunda iyileştirme sağlandı.
Nakledilmiş kök hücrelerin yardımıyla, hasar görmüş insan omuriliğinin tedavi edilmesi yolunda ilk önemli adımlar atılacak. Bunun sağlayacağı muhtemel faydalara dair kanıtlar hızla artıyor.
Henüz ortada bir mucize yok ama umutlar ufak ufak damlıyor ve 2007’de çağlaması muhtemel. Hayattaki hastalara yardım etmemenin ahlaksızlığının, asla doğmayacak olanları korumanın iyiliğine ağır basacağı konusunda iyimserim.


Yaklaşan Güneş Enerjisi Patlaması
OLİVER MORTON-Nature dergisinin haber ve yorum baş editörü
Benim şu andaki iyimserliğim güneş enerjisiyle alakalı. Meseleyi basit bir şekilde koymak gerekirse, Güneş Dünya’ya, insanlığın bir yılda kullandığı enerjiden daha fazlasını bir saatte sağlıyor. Fosil yakıt kategorisi dışında kalan yakıtlardan nükleer olmayan –biyokütle, hidroelektrik, rüzgar- büyük oyuncular sonuç olarak güneşle harekete geçiyor. Güneş enerjisinin çevrilmesi –fotovoltaik hücreler ve onların gelecekteki analogları- de bunların arasında yerini alacak ve bu alanın dışındaki insanların hayal edebileceğinden çok daha hızlı bir şekilde sözkonusu teknolojileri geçecek. 2025’e kadar bir, şansımız varsa iki trewattlık güneş enerjisi ve karbondioksit emisyonlarında azalma bekliyorum.
Bu iyimserliğin merkezi, California, Cömert ve ileri görüşlü mali destekler sonucunda son on yıllar boyunca Alman ve Japonların güneş sanayileri kuruldu.
Yeni materyaller ve yeni materyal-işleme teknikleri, düzenlenen fotovoltaik kapasitenin maliyetinin önümüzdeki birkaç yıl içinde yarıya indirilmesine olanak tanımalı. Bu sağlanırsa, sonrası için gelişme kaydedilmesinin önü açılır.
Rüzgar enerjisi, nükleer enerji ve barajların kurulması köklü bir biçimde ucuzlamayacak ama bu durum, güneş enerjisi kapasitesi için mümkün olacak. Güneş enerjisi, pencerelerden giyime kadar yeni uygulamalar sayesinde fiziksel ve metaforik olarak da daha esnek olacak.

İlerlemenin Gerçekliğini Kabul Edeceğiz
KEVİN KELLY-Wired dergisinin sorumlu editörü
Aklı başında hiçbir kimse, bu gezegen üzerindeki olumsuzluklar yığınını göz ardı edemez. Kötüye giden bir ekonominin, eşitsizliğin, savaşın, yoksulluğun ve cehaletin, dünyadaki milyarlarca insanın vücut ve ruhlarının hastalıklı ve kötü yanlarından kaçmak mümkün değil.
Haham Zalman Schacter-Shalomi’nin  bir defasında söylediği gibi “Dünyada kötüden çok iyi şeyler var ama aradaki fark fazla değil.”
Beklenmedik bir şekilde, elinizde bileşik faizin gücü varsa, ihtiyacınız olan bütün şey “fazla değildir” ki, bu da kültürdür. Medeniyet birikimi yapılabilmesi için dünyanın her gün yalnızca yüzde 1 (ya da bunun onda biri kadar) daha iyi olması gerekir. Yıllık olarak tahrip ettiğimizden yüzde 1 daha fazla üretirsek ilerleme kaydederiz.
Benim bildiğim hiç kimse gelecekte yaşamanın bir yolunu bulmadı. Belki bir gün yüz yıl sonra gelecekte tatil yapmamıza olanak tanıyacak ucuz zaman makineleri icat edeceğiz.
Şu anda, gelecekte-bugünden yalnızca biraz iyi olan yerde yaşamak istersek yapabileceğimiz en iyi şey dünyadaki en ileri görüşlü şehirde yaşamak olacaktır. Şehirler, geleceğin meydana geldiği, artan seçenekler ve olasılıkların bulunduğu mekanlardır.
Her gün kırdan kente bir milyon insan gidiyor ki, bu mekandan ziyade zamanda bir yolculuk, bu göçmenler gerçekten de yüzlerce yıl ilerliyor ve Ortaçağ’a benzer köylerden 21. yüzyıla yayılan kentsel bölgelere yerleşiyor.
Geçmişe gitmek için pek çok fırsatımız var ama çok az sayıda insan gerçekten de orada yaşamak istiyor.
Bunun yerine, dünyada her yerde, bütün tarihsel dönemlerde, bütün kültürlerde milyarlarca insan “biraz daha fazla seçeneği” barındıran bir gelecek için, olabildiğince hızlı bir koşuşma içerisine girmiştir.
Neden mi? Çünkü gelecek geçmişten biraz da olsa iyidir. Ve yarın bugünden biraz daha iyi olacak.

Şehirler Yoksulluğa Çare Oluyor
STEWART BRAND-Whole Earth Catalog’un kurucusu,
Kentleşme oranı şu anda her hafta 1,3 milyon yeni kent sakini civarında ki, bu da yılda 70 milyona tekabül ediyor ve göründüğü kadarıyla da bu oran artış gösteriyor.
Dünya 1800’de yüzde 3, 1900’de yüzde 14 kentliydi ve şu anda da yüzde 50 oranında kentli. Muhtemelen de gelecek yirmi otuz yıl içerisinde bu oran yüzde 80’e doğru gidecek ki söz konusu oran, 20. yüzyılın ortasında bu yana gelişmiş ülkeler için durağanlaşma noktası demek oluyor.
Şehre gidişin neredeyse tamamı gelişmekte olan dünyada (gerçi kırsal kesim gelişmiş dünyada da boşalmaya devam ediyor) yaşanıyor. En fazla yoksulluğun olduğu ve en büyük doğum oranlarının dünya nüfusunu 6,5 milyara taşıdığı yer, gelişmekte olan dünya.
İşte iyimserliğim bu yüzden. Şehirler yoksulluğa çare oluyor. Şehirler aynı zamanda, neredeyse insanlar kente gittiği anda doğum oranlarını aşağı çekiyor. Şehre gitmenin özgürleştirdiği kadınlar, kadın başına 2,1 olan nüfusun sürdürülmesine eşit doğurganlık oranı sayesinde, doğum oranlarını düşürüyor.
Gelişmekte olan dünyada, nüfusu 10 milyonun üzerinde olan megakentlerde ya da 20 milyondan fazla nüfuslu hiperkentlerde yoksulluk, felaket kadar görünür olacak.
Küreselleşme ve kentleşme, birbirine vurgu yapan iki olgu. Köylere ulaşamayan tıbbi yardım bugün kent varoşlarına erişiyor.

Hedonizme Ait Denge Noktası Yükseltilebilecek
NANCY ETCOFF-Harvard Tıp Fakültesi ve Üniversitesinin Akıl/Beyin/Davranış Girişimi’nde psikolog
Mutluluk bilimi, mutluluk seviyelerinin sağlık ve servetteki muazzam değişikliklere dayanacak kadar uzun süreli olduğunu gösterdi. Buna göre hayat değişiyor ama biz değişmiyoruz. Bu bilim, mutlulukla ilgili büyük bir genetik bileşen olduğunu ortaya koydu. İnsanların mutluluğa dair bir dayanak noktası var ve bu, kısmen nesilden nesile aktarılabilir kişilik özelliklerinin (dışa dönüklük ya da nevrotiklik gibi) etkisi altında.
İnsanların sürdürülebilir mutluluk bulabileceği çeşitli yollar ortaya çıkaracağı konusunda iyimserim. Ancak, yüzeyin daha da altlarına inmemiz ve her şeyi açıklayan formüllere direnmemiz gerekiyor.
Bir örnek vereceğim. Sıklıkla atıf yapılan bazı araştırmalara göre evli çiftler, bekarlara (hiç evlenmeyenler, boşananlar, dullar ve birlikte yaşayanlar) göre daha mutlu. Bekarların içinde bulunduğu grup geniş ve giderek genişliyor. 2002 itibariyle ABD’de 86 milyon bekar vardı; 18 yaş üstü yetişkinlerin yüzde 40’tan fazlası bekar, Bu oran, 1970’te yüzde 28’di. Bu kitlesel demografik değişim, bizi artan bir mutsuzluğa mı mahkum ediyor? İnsanları mutluluklarını arttırmaları için evlenmeye teşvik mi etmeliyiz?
İnsanlar pek çok sebep için evleniyor ama sadece onların mutluluğunu düşünelim. Yapılan son bir araştırma kapsamında, uzun süreler boyunca çok fazla insan izlendi. Araştırmada, ortalama insanın evliliğe adapte olduğu saptandı; ilk yıl ya da ikinci yıldan sonra kadın, evlilik öncesine göre daha mutlu değildi (verilerin bir başka analizi de adaptasyonun tam olmadığını ancak mutluluğun 0-10 skalasında 0,115 gibi ufak bir artış gösterdiğini ortaya koydu).  Ortalamaların ötesine bakıldığında ise, bazı insanların önceki mutluluk düzeylerine döndüğü, bazılarının çok daha mutlu olduğu ve bir o kadar insanın da, evlilik öncesine kıyasla daha mutsuz bir duruma düştüğü gözlemlendi.
Her ne kadar bu veriler, evliliğin yılmaz savunucularını hayal kırıklığına uğratabilecek nitelikte olsa da, hem evliler hem de bekarlar için iyi haber niteliği taşıyor.
Veriler, evliliğe sırt çevirmeye yönelik demografik eğilimlerin, giderek mutsuzlaşan bir topluma delalet etmediği yönünde. Başka kanıtlarla beraber bakıldığında bu veriler, mutluluk için önemli olan şeyin, ilişkinin medeni durumu değil kalitesi olduğunu ortaya koyuyor.

Romantik Aşk
HELEN FİSHER-Rutgers Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde öğretim üyesi
Ancak, atalarımız yaklaşık 10 bin yıl önce yerleşik hayata geçmeye başlayıp tahıl tarlaları ve dayanıklı evler gibi taşınmaz mallar edinince, sosyal bağlarını güçlendirme ihtiyacı duydular. Bunun için kızınızı benim oğlumla evlendirmekten daha iyi ne yol olabilir ki? Ve bu evliliklerin de sürmesi gerekiyordu. Bazı tarım toplumlarında istediğiniz her hangi birisine aşık olabiliyordunuz ama “doğru” kişiyle, “doğru” akrabalık bağları olana ve “doğru” sosyal, ekonomik ve siyasi bağları olanlarla evleniyordunuz.
Endüstri devrimin başlamasıyla beraber görücü usulü evliliklere dair yaygın gelenek erimeye başladı. Erkekler ve kadınlar fabrikada çalışmak üzere tarlayı terk edince, bu bağlantılar sürdürmeye artık ihtiyaç duymuyorlardı. Eşlerini kendileri seçebilirdi.
Bugün bu hareket, dünya genelindeki iki önemli eğilim sayesinde hız kazanıyor: Ücretli işgücünde kadınların artış göstermesi ve yaşlanan dünya nüfusu Milyonlarca yıl boyunca kadınlar iş diye meyve  sebze toplamaya giderdi ve eve, akşam yemeğinin önemli bir kısmıyla geri dönerdi. Kadınlar ekonomik, cinsel ve sosyal olarak güçlüydü.
Sabanın icat edilmesiyle, kadınlar ekonomik bağımsızlıklarının önemli bir kısmını yitirdi. Ancak, kadınlar tekrar işe dönüp de eve para getirmeye başladıkça, ekonomik özerkliklerini ve sevgilileriyle eşlerini seçmeye dair o yılların yeteneğini yeniden kazanma sürecine girdiler.
Yaşlanan dünya nüfusu, yüksek boşanma ve yeniden evlenme oranları, Viagradan kalça ekleminin değiştirilmesine kadar modern icatlarla kadınları (ve erkeklerin) artık kendi eşlerini bulma, yani Çinlilerin deyimiyle “özgür aşk” yapma konusunda zamanı, fırsatı ve sağlığı var.
Voltaire “Evlilik, korkaklara açık tek maceradır” diye yazmıştı.
Bugün giderek daha fazla erkek ve kadın bu maceranın tadını çıkarma fırsatına –yani tutkuyla sevdikleri birisiyle hayat geçirme fırsatına- sahip oluyor. Bu şekilde insanlık, çok eski zamanlardan gelen insan ruhumuzla büyük ölçüde uyumlu bir geleneği yeniden kazanıyor.

Kanser Kök Hücreleri ve Yeni Kanser Tedavileri
STUART A. KAUFFMAN-Calgary Üniversitesi, Biyokompleksite ve Bilişim Enstitüsü müdürü.
Geçtiğimiz birkaç yılda, kanser kök hücresi denen şeyin kanser hastalığında önemli bir rol oynadığına dair kanıtlar arttı. Normalde toplam tümörlü kütlenin yüzde birini hatta daha da azını oluşturan bu hücreler, sınırsız çoğalma potansiyeline ve kanserin büyümesini kontrol etme yetisine sahip gibi görünüyor.
Üstelik, kanser kök hücreleri metastaza da dahil edildi. Lösemi, akciğer, bağırsak, prostat, göğüs, deri, yumurtalık ve sinirsel kanserlerde bulunduğu belirlendi. Bütün kanserli hücrelerde var olabilirler. Keşifleri kanser biyolojisinin geride kalan elli yılının en önemli keşfi olabilir. Kanser kök hücreleri yakın gelecekte tamamen yeni kanser tedavilerinin önünü açacak gibi görünüyor.
Kanser kök hücrelerini yok etmeden sadece kanserli tümör kütlesini temizleme durumunda hastalığın neredeyse mutlaka tekrar nüksedeceği artık açık bir gerçek haline geldi. Dolayısıyla sayıları giderek artan araştırmacılar –bu gruba ben de dahilim-  dikkatlerini artık birbirleriyle ilintili üç noktaya odaklanıyorlar:
1)   Kanser kök hücrelerini seçerek öldürmeyi başaran bir yol bulmak.
2)   Kanser kök hücrelerinin çoğalmasını durduracak bir  yol bulmak.
3)   Kanser kök hücrelerini kötücül olmayan hücre tiplerine dönüştürecek bir yol bulmak.

Kanseri basit bir hastalık olarak görmek aptalca olsa da ben inanıyorum ki kanser-kök hücre tedavisi sayesinde, önümüzdeki yirmi otuz yıl içinde kanser tedavisi alanında büyük bir ilerleme sağlama şansımız oldukça yüksek. Bir dizi yaklaşım var.
Örneğim bugün siRNA adında yeni bir keşif kullanarak belirli bir gende bulunan mesajcı RNA’nın protein ürününe dönüşmesini “engellemek” mümkün. Başka moleküler biyoloji tekniklerini kullanarak herhangi bir geni aşırı belirlemek de mümkün. Bu moleküler teknikler, araştırmacıların kanser-kök-hücresinin davranışını kontrol  eden belli genlerin faaliyetlerini bozmayı denemelerinin sağlayacak ve bir seferde yukarıda sözünü ettiğim üç hedefe birden ulaşmaları sağlayabilecek.
Farklı hastalardaki aynı “kanser”, farklı gen mutasyonları alt setleri biriktirmiş olabilir; bu da tüm kanser hastalarında işe yarayacak tek bir sihirli silah bulmak konusundaki umutlarımızı suya düşürebilir.
Kanser-kök-hücre tedavisinin sağlayacağı olanaklar sayısız ve dünya bilim toplumu hızla bu alandaki potansiyelin farkına varıyor. Bu çabanın ileride “büyük biyoloji”! haline geleceğini vurgulamak önemli. Çünkü yüksek-girdi çıktılı görüntüleme ve genetik mikrodiziler kullanarak gen aktivitelerinin temel kalıplarının sınanması gibi yöntemler çok pahalı. Yeterli kaynağa ihtiyaç var.

İnsan Epigenom Projesi
JİLL NEİMARK-Bilim Muhabiri.
Çeşit çeşit harita var, eskiden de vardı. Öyle bir harita ki tek yumurta ikizlerinin neden tamamen aynı olmadığını, biri şizofreninin pençesine düşerken diğerine neden hiçbir şeyin olmadığını açıklayabiliyor. Öyle bir harita ki annenizin yediklerinin sizin sağlığınızı (hatta sizin çocuklarınızın ve onların çocuklarının vs.) tehlikeye atabileceğini ya da aksine size faydalı olabileceğini söyleyebiliyor. Öyle bir harita ki, genetik kaderimizin nasıl sevgi ya da vitamin gibi evrensel nitelikte şeylerle değiştirilebileceğini gösterebiliyor.
Bu harita, İnsan Epigenom Projesinin (Human Epigenome Project, HEP) yani İnsan Genom Projesinin bir sonraki aşamasıdır. En az Apollo uzay programı ya da Manhattan Projesi kadar cüretkar bir proje.
Elizabeth Bishop’un “Harita” adlı erken dönem klasik şiiri şu dizeyle başlar: “Toprak suyun içinde yalan söyler, gölgesi yeşildir.” Epigenomun içindeki ikili sarmal tıpkı suyun içindeki toprak gibidir. Epigenom, yaşamın gizini taşıyan sarmal halindeki yılanı baştan çıkaran flüt gibidir. Yılan sese tepki verir ve yukarı doğru doğrulmaya başlar. Geno boyunca uzanmış uzun bir biyokimyasal belirteç demeti yani epigenom çevresel işaretlere tepki verir ve geni kapatır ya da açar, faaliyetin negatif ya da pozitif yönde olacağını belirler. İşe kaderimizin önemli bir kısmı burada yatmaktadır.
2003 yılında Duke Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Randy Jirtle oldukça geniş yankı uyandıran deneyi sonucunda, anneye hamilelik öncesi ya da sırasında bazı şeyler ekleyerek yavru farenin gen faaliyetlerinin değiştirilebildiğini gösterdi. Sarı kürklü bir fare yani yavrusu da doğal olarak kürklü olacak bir fare B12, folik asit, betain ve kolin destekli bir besin paketiyle beslenmiş ve sonucunda farenin kahverengi kürklü yavruları olmuştur.
Hatta bu yavrunun yavrusu da kahverengi kürklü olmuştur. Genler değişmedi ama görünümleri değişti ve bu değişim en azından iki nesil boyunca devam etti. Meyvelerde kullanılan mantar ilacı sıçanların sperm anormalliği yaşamalarına neden olmaktadır ve bu anormallik en az dört nesle kadar etkisini göstermektedir. Bu veriler bize doğanın nasıl işlediğine dair bakış açısı sağlamaktadır. Görünen o ki yiyeceklerimizdeki herhangi bir değişiklik, mevsimsel bir olay olmakla kalmıyor, etkisini belirli bir süre sürdürüyor.
Texas Üniversitesi’nin Galveston’daki Tıp Birimi’nden gelen haberlere göre emzirmek, genetik olarak sürekli tekrarlayan kulak hastalıklarına yatkın olan çocukları koruyor.
Araştırmacılar kulak hastalıklarına eğilimin aile içinde devam ettiğini ve iki gen varyantındaki hatalıktan sorumlu geni tespit ettiler. Bu gen bağışıklık sistemindeki ateşe ve iltihaba neden olan işaret moleküllerini arttırmaktadır. Bu gen emzirme sayesinde dikkate değer derecede susturulabilmekte, böylece çocukluktan çok sonra, yani çocuk emmeyi bıraktıktan çok sonra bile tekrarlayan enfeksiyonlardan korunmuş oluyor.
Berkeley’deki California Üniversitesi’nde Aralık ayında yapılan bir çalışmada su pirelerinin gen görünümlerinin sudaki kirliliğe bağlı olarak değiştiği görülmüştür.
Epigenetik bize farklı bir harita sunmaktadır. Bu haritaya isteğimize göre daha yakından ya da daha uzaktan bakabiliriz. Pek çok renge ve sokak isimlerine sahip bu haritada istediğimiz gibi gezinebilir, gideceğimiz yönü kendimiz belirleyebilir, varacağımız hedefleri değiştirebiliriz. Belki de gen o kadar da bencil değildir, belki sadece duyarlıdır.
Elizabeth Bishop’un şiirinin son dizelerinin dediği gibi “Daha hassastır haritacının renkleri tarihçininkinden.” Epigenom tüm zamanların en güzel , en hassas ve incelikli haritası olabilir.

Sağlıklı ve Üretken Bir Hayat Sürüp Yüz Yaşımızı Aşabileceğiz
LEO M. CHALUPA-Davis’teki California Üniversitesi’nde nörobiyoloji ve oftalmoloji profesörü
Bu yüzyılın ortalarına gelindiğinde insanların sağlıklı ve üretken bir hayat sürüp yüz yaşını aşmalarının sıra dışı olmayan bir şeye dönüşeceğin konusunda iyimserim. Bunun anlamı şu: Şu an lisede okuyan ve asla yaşlanmayacaklarını düşünen gençlerin hayalleri biraz farklı da olsa gerçek olabilir. İyimserliğimin üç dayanağı var.
İlk dayanak, gelişmiş ülkelerdeki insanların ömürlerinin giderek uzaması. Günümüzün yaşlıları eski düşünce yapısında orta yaşlı insanlara has görülen aktiviteleri yapar hale geldiler. Günümüzün sloganı, bugünün altmışlıkları geçmişin kırklıklarına denk diyor ve bu basit bir reklam sloganı değil. Nedenleri oldukça karmaşık ama bugünün yaşlılarının –ki onlar yaşlı olduklarını kabul etmiyorlar- psikolojik durumunun bu işte önemli bir etkisi var.
Diğer iki dayanak iyimserliğimi daha da arttırıyor. Bunlar saf umudun dışında aynı zamanda sanal garanti de sunan, daha uzun ve daha sağlıklı yaşayacağımızı söyleyen şeyler, yani biyomedikal bilimindeki ilerlemeler. Son gelişmeler iki araştırma cephesinden geliyor.
Resveratrol adlı bir molekül (kırmızı şarabı düşünebilirsiniz) bir dizi bitki tarafından üretilmektedir ve bu molekülün pek çok farklı organizmanın hatta bazı obez hayvanların bile ömrünü yüzde 59 kadar uzattığı yönünde çok önemli bir bulgu elde edilmiştir. Bu ikinci nokta önemli çünkü yakın zamana kadar ömrü uzatmanın ancak sıkı bir diyetle mümkün olacağı düşünülüyordu. Fakat artık görülüyor ki hem kekinizi yiyip hem ömrünüzü uzatabilirsiniz.
Diğer çığır açıcı bilimsel olayın kaynağı ise nörobiyoloji, yani benim uzmanlık alanım. Eskiden yaşlandıkça beyin hücre yapısında ve işlevlerinde bir bozulma olduğunu düşünürdük. Fakat bu yaygın varsayımın yanlış olduğu kanıtlandı.
Yaşlı hayvanların beyinlerinde yeni sinir hücrelerinin üretilebildiği saptandı. Yaşlı beyinlerin bu muhteşem varlıklarının nasıl manipüle edilebileceği konusunda giderek daha çok bilgi sahibi oluyoruz. Düşük seviyede ama düzenli yapılan egzersizin, beynin hafıza ile ilgili bölümü olan hipokampüsteki nörojenezi önemli ölçüde arttırdığı saptandı.
Üstelik benim laboratuarımda kısa süre önce yapılan bir çalışmada, yaşlı farelerin gözündeki belli sinir hücrelerinin yeni büyüme süreçlerine açık olduğunu gösterdik. Aynı şeyi yaşlı insanların gözlerindeki sinir hücrelerinde de tespit ettik. Bunun dışında daha emekleme aşamasındaki kök hücre araştırmaları, hasar görmüş ya da işlevini yerine getiremeyen organların yenilenmesi konusunda büyük bir açılım sunuyor.

Bunların hepsi bir arada düşünüldüğünde biyomedikal bilimini elindeki bulgular ve bu bulguların işaret ettiği olanaklar gayet açık. İleride beynin hasar görmüş ya da zaman içinde eskimiş bazı kısımlarını yenileyebileceğiz ve bugün yaşlı dostlar olarak görülen insanlara yeni yetenekler sağlayabileceğiz. Yaşamımızın ekstra yıllarında neler yapacağınızı düşünmek iyi bir başlangıç olabilir.

Yeni Ölümsüzlük Anlayışları
MARVİN MİNSKY-Bilgisayarcı; MIT’deki birinci nesil yapay zeka öncülerinden
Bilgi ve zihinsel süreçlerin beynimizde nasıl işlediği konusunu yeteri kadar anladığımızda sonsuz yaşam konusu tahayyül sınırlarımızın içine girecek.  İşte o zaman veriyi kopyalayabilmeli ve ardından daha sağlıklı bir mekanizmaya dönüştürebilmeliyiz. İnsan beyninin nasıl çalıştığı ve bilgi işlem kapasitelerinin nasıl büyütülebileceği konusunda öğrendiğimiz bilgiye bağlı olarak bu yüzyılın sonunda bu hedefe ulaşabiliriz.
Aslında tektanrılı dinler çıkıp bilimin ilerlemesinin önünün kesmeseydi bu hedefe çok daha önce ulaşabilirdik. MÖ 250 gibi oldukça erken bir tarihte Arşimet modern fizik ve kalkülüse doğru önemli adımlar atmıştı.
Bilimsel çalışmaların düşüşe geçmediği alternatif bir tarihsel gelişim izlenseydi Arşimet’ten birkaç yüzyıl sonra Newton, Gauss ve Pasteur gibi kişiler ortaya çıkabilir ve fizik, matematik ve biyoloji hakkındaki mevcut bilgi seviyemizi çok daha ötelere taşıyabilirlerdi. Belki de MS 300 yılında, vatandaşların kendi yaşamlarının uzunluğu hakkında karar verebilecekleri zihnin mekaniği hakkında daha çok şey öğrenebilirdik.
Tüm bilimcilerin, dinin, bilimin ilerlemesini engellediği yönündeki görüşüme katılmayacaklarından eminim. Fakat yukarıdaki senaryo, sadece inancın bizi kurtuluşa götüreceğini iddia eden Pascal’ın yanlışlıyor gibi görünüyor. Çünkü eğer bilim bir milenyum kaybetmemiş olsaydı çoktan beynimizi makinelere transfer edebiliyor olacaktık. Eğer bu söylediklerim doğruysa, o zaman insanlar, dinin sunduğu ölüm sonrası yaşam seçeneği ile kaybettirdikleri konusunda şikayet edebilir.
Gerçekten ömrümüzü uzatmak istiyor muyuz? (Woody Allen: “Ben sanatımla değil ölmeyerek ölümsüzlüğe ulaşmak istiyorum.”) Bu anlayışı değişik gruplarla tartışırken insan ömrünü binlerce yıla uzatmanın genelde korkunç bir öneri olarak algılandığını gördüm ve çok şaşırdım. Yaptığım sayısız kayıt dışı görüşmede benzeri itirazlarla karşılaştım: “İnsan neden binlerce yıl yaşamak istesin ki? Ya bütün arkadaşların ölürse? O kadar zaman ne yapacaksın? Hayat dayanılmaz derecede sıkıcı olmaz mı?
Sizce bunların sonucu nedir? Belki de bu insanların bazıları uzun yaşamayı hak etmediklerini düşünüyorlardır? Nedeni ne olursa olsun çoğu vatandaşımızın ölmeye bu kadar hevesli olması bana çok üzücü geliyor. Kaybedecek çok fazla şeyi olmadığını düşünen bir gezegen dolusu insan hiç kuşku yok ki oldukça tehlikelidir. (İnanç sahibi olanlara sürekli cennete bulunmanın neden sıkıcı olmayacağını sormayı ihmal etmişim.)
Hiç kuşkusuz ölümsüzlük dediğimiz şey sonsuz çocukluk, bitkinlik ya da başkalarına bağımlı olmak anlamına gelirse bu pek de arzu edilir bir şey olamaz. Fakat biz burada mükemmellik derecesinde sağlıklı bir hayat varsayıyoruz. Daha makul bir şekilde şöyle ifade edebilirdik: Yaşlılar yeni fikirlere sahip gençlere yer açmak için ölmeliler. Fakat bu seferde insanın ancak birkaç yüzyıl sonunda çok önemli fikirlere sahip olabileceği ihtimalini göz ardı etmiş oluruz. Bu doğruysa kısa süreli yaşam süreleri bizi bilgeliğin kimsenin ulaşamayacağı engin okyanuslarından mahrum bırakıyor demektir.
Ne olursa olsun bu tür itirazlar ileriyi göremeyen itirazlardır. Çünkü zihinlerimizi bir sefer makinelere aktarabildiğimizde zihin kapasitemizi arttırmanın yolunu da bulmuş olacağız.
Önceki zihninizi düzenleme veya başkalarının beyin parçalarıyla birleştirme olanağına sahip olacaksınız. Ya da tamamen yeni düşünme yolları bulacaksınız.
Dahası, gelecekte sahip olacağımız teknolojiler gerçek zamanın şaşırtıcı hızının yarattığı sınırlamaları düşünme güçlüğünden bizi kurtaracak. Zaten bilgisayarlarımızdaki olaylar beynimizdekilere kıyasla milyon kat daha hızlı işleniyor. Bu varlıklar için bir dakika insan ömrünün bir yılı gibi gelecek.
Bir insan beyninin bilgisayardan veri indirir gibi nasıl indirebiliriz? Bugün daha insan  beyninin temel mekanizmasını yeni anlamaya başlıyoruz, fakat beyin adını verdiğimiz organın bu işlemleri nasıl yaptığı konusunda şimdiden çok çeşitli kuramlara sahibiz. Bu kuramlardan hangilerinin doğru olduğuna dair sürekli bir şeyler duyuyoruz ama genelde yanlış soru soruluyor.
Çünkü biliyoruz ki, her beynin farklı konularda uzmanlaşmış ve çeşitli şekillerde çalışan yüzlerce farklı bölümü var. Beynimizin beceri ve hafızamızı temsil edebileceği bir düzine farklı yol önerdim. Hangi yapının bizim yeniden üretmek istediğimiz işlevi gördüğünü yıllar önce  öğrenebilirdik. Bugün böyle kopyalar yapılamıyor, dolayısıyla eğer ölümsüzlük istiyorsanız yapabileceğiniz tek şey beyninizi bir kroniks şirketine saklaması için vermektir.
Kimileri, beynin hücreleri arasındaki bağlantılar hakkındaki küçük detayları dahi içerebilecek, çalışan bir kopyasını yapmayı önerdiler. Bu iş, tüm bu hücrelerin kimyasını harekete geçirecek devasa boyutta bir makine gerektirir. Fakat bana göre beklediğimizden daha azına ihtiyaç duyacağız çünkü sinir sistemimiz düşük seviyedeki detaylara duyarsız olacak şekilde evrim geçirmiş olmalı, aksi takdirde beynimiz nadiren çalışırdı.
Şanslıyız çünkü tüm sorunları bir anda çözmemiz gerekmeyecek. Bu çalışma sahasında kişiliğimizin tüm ayrıntılarını yedekleme işini yapabilir seviyeye gelmeden önce şu anki beynimiz için yeni teknikler ve araçlar içeren yeni fikirler çoktan ortaya çıkmış olacak. Ardından gelecek küçük adımlarla bedenimizin ve beynimizin tüm parçalarını değiştirebilir, dolayısıyla şu an için hayatımızı kısaltan tüm sorun ve engelleri aşabiliriz. Beynimizin nasıl çalıştığı hakkında daha fazla bilgi edindiğimizde biyolojinin bugüne kadar hiç sahip olmadığı yeni becerilerle yepyeni yollar bulabileceğiz.

Kişisel Gen Bilimi
GEORGE CHURCH-Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde genetik profesörü ve Lipper Hesaplamalı Genetik Merkezi Müdürü.
Eskiden göğün yedinci katında bulunan milyar dolar maliyetli ve sadece bir uzmanın aşık olabileceği jenerik insan genomu dizisi artık bizim seviyemize, yeryüzüne iniyor hem de kişisel genomik verilerimizi bize vermek için. Bu işte önde gelen ve etrafları kıskanç ve dikkatsiz izleyicilerle çevrili insanlar bu durumdan nasıl faydalanabilecekleri üzerinde kafa patlatıyorlar.
Artık şunu biliyoruz: İçinde bulunduğumuz koşullara bağlı olarak bizi diğer insanlardan farklı yapan özelliklerimizi belirleyen kısım, genlerimizin topu topu yüzde 1’lik bir bölümü. Yeni yeni ortaya çıkan “yeni nesil” DNA okuma teknolojileri sayesinde kilit öneme sahip bu yüzde 1’lik kısmı didik didik edebilecek ve şimdi akla bile gelmeyen teknolojileri Pazar fiyatına alabileceğiz. Örneğin bu DNA ile ilgili bir aparatı, 3000 dolara yeni teknoloji bir elektronik cihaz alırmış gibi daha yazılımı başlangıç aşamasında olsa bile hemen alabileceğiz ve bunu meşrulaştırmak son derece kolay olacak.
Rahibin gündelik görevleri arasında artık genetik danışmanlık da var. Sadece AIDS, kuş gribi ya da şarbon gibi hastalıklar değil basit bir soğuk algınlığı hastalığının bile nasıl yayıldığını anlayabilme yetimiz, yeni teknolojiler sayesinde gelişecek; bu konulara açık olmayı başarırsak bio-hava durumu haritasına bile sahip olabiliriz. Kendimiz hakkında, çevremizle ve diğer insanlarla nasıl ilişki kurduğumuz konusunda o kadar çok şey öğreneceğiz ki.
Bizim özelliklerimize sahip insanlarla iletişim kurabileceğiz. Bize feodalizm ve Sanayi Devrimi’nin mirası olan, insanlıktan çıkarılmış olma durumundan nihayet kurtulacağımız konusunda iyimserim.
Ama bazı hastalıklardan tamamen kurtulup yeniden insanlaşabiliriz. Evrendeki yerimiz üzerine daha derin düşünebilir ve vahşi geçmişimizi aşabiliriz.

İnsan Irkının Sinir Sistemi Canlanıyor
ALEX (SANDY) PENTLAND-MIT’deki Gelişimsel Girişimcilik Programı’nın Müdürü
İnsanlığın yarısı bundan on yıl öncesine kadar bir kez bile telefonla konuşmamıştı. Sadece yüzde 20’sinin iletişim araçlarına düzenli erişimi vardı. Bugün insanlığın yüzde 70’i istediği an telefonla konuşabilir, ya da birilerine kısa mesaj atabilir durumda. İsterseniz Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ya da istediğiniz her hangi birisine ulaşabilirsiniz. İnsanoğlunun çoğunluğu tarihte ilk kez birbirleriyle böylesi bir bağlantı kurabilir hale geldi, hem de sesle.
Digital bağlantılar kamusal hizmetlerin dönüşmesine olanak tanıyor. Afrika’nın çoğu yerinde sağlık memurları hastalıkların ne derece yaygın olduğunu görmek, anne adaylarına önerilerde bulunmak ve sağlık hizmetlerini koordine etmek için cep telefonundan mesaj göndermeyi tercih ediyorlar.
Test yaparken dijital sistem kullanmak, işi eski kağıt sistemine göre en az on kat hızlandırıyor. Böylece sağlık personeli bir salgın varsa durumu derhal tespit edebiliyor, hem de daha ucuza. Üstelik teoride cep telefonu kağıttan daha pahalı bir şey olmasına rağmen.
Yönetişim de biçim değiştiriyor. Kısa mesaj sayesinde örgütlenen protesto gösterileri sadece devlet başkanlarını değil Dünya Ticaret Örgütü gibi çokuluslu örgütleri bile dize getirebiliyor. Dijital aktarımın düşük masraflı doğası, ilk bakışta göze çarpmayan ama belki de daha önemli olan bir nitelik. Bu, cep telefonuyla sunulan bankacılık ve  devlet hizmetlerinin eski sistemlere göre hem daha şeffaf hem de hesap verilebilirlik açısından daha uygun olduğu anlamına geliyor. Bunun en iyi örneği yakalanan teröristlerin çoğunun cep telefonu görüşmeleri sırasında tespit edilmiş olmasıdır.
Belki de en önemlisi, bağlantının verimin artması ve zenginliğin çoğalması demek olmasıdır. Bankacılık, Afrika’nın ve Güney Asya’nın bazı bölgelerinde parayı cep telefonu hesaplarında döndürerek yapılıyor. İnsanlar aldıkları sebzenin ya da bindikleri taksinin parasını kısa mesajla ödeyebilirler. Çünkü gelişmekte olan ülkelerde yeniden üretilen cep telefonlarının maliyeti sadece 10 dolar, gelen mesajlarsa  bedava.
Bir bakıma toplumun her tabakası birbirine bağlanmış durumda. Gündelik işçiler örneğin, artık köşe başlarında beklemek zorunda kalmayacak, evde oturacak ve iş teklifleri kısa mesajla telefonlarına gelecek. Uluslararası Telekominikasyon Birliği, her bir yeni cep telefonunun en yoksul ülkelerin bile GSMH’sinde 3000 dolarlık bir katkısı olacağını tahmin etmektedir, çünkü işlem hızında artış yaşanacak, bu da verimliliği arttıracak.
İnsan ırkının en sonunda çalışan bir sinir sistemi var. Dahası yoksullar ve hakları elinden alınmış kesimler ilk kez seslerini  duyurabiliyorlar. Bu süreci hızlandırmak için MIT’de Gelişimsel Girişimcilik Programı (web.mit.edi/de) diye bir birim kurduk. Amacımız, ülke çapında yeni beceri alanlarını ortaya çıkaracak çalışmalar ortaya koymak ve var olanları da mali olarak desteklemek, İnsanlığın yeni sinir sisteminin önümüze serdiği olanaklar son derece geniş ve bu da benim engin iyimserliğimin en önde gelen sebebi.

Bilginin Metalaşmasını Sonu
ROGER C. SCHANK-Bilişsel psikolog ve bilgisayarcı
On beş yıl önce Britannica Ansiklopedisi’nin yayın kuruluna katılmam istendi. Kısa süre sonra yayın kurulu üyelerinin kendilerini bilginin bekçileri olarak gördüklerini fark ettim. Neyin doğru ve neyin önemli olduğunu biliyorlar ve sadece onların ölçütlerine uygun olan bilgiler ansiklopedide kendine yer bulabiliyordu.
Bir keresinde, mali sorunlar bir şekilde halledilse ansiklopedi hacmen sözgelimi on kat daha büyük olabilir mi diye sordum, cevap hayırdı.
Doğru bilgi zaten ansiklopedide yer alıyordu. Onların bildiği dünyanın kısa bir süre sonra gözlerinin tam önünde değişeceğini ve arada kalacaklarını açıklamaya giriştim ama anlamadılar.
Gazete editörleri, kütüphaneciler, sınav merkezlerinin başında bulunan insanlar ve önde gelen üniversitelerin yöneticileriyle de benzer diyaloglarım oldu. Tıpkı Britannica çevresi gibi onlar da neyin doğru neyin yanlış neyin önemli neyin önemsiz olduğunu bildiklerini düşünüyordu. Tüm bunların kısa süre içinde değişeceği konusunda iyimserim.
Tüm bunların değişmeye başladığına tanıklık ediyoruz. Eğer Harvard Üniversitesi’nin derslerini internet üzerinden alabiliyorsanız neden Harvard’a gitmek zorunda olasınız.
Artık üç televizyon kanalının olduğu günlerde yaşamıyoruz. Daha çok bakış açısı var ama bir televizyon kanalı işletmek hala çok pahalı, ayrıca sisteme girişin önünde çeşitli engeller var. Bunun yanında bir televizyon kanalının söyleyecek hiçbir şeyi olmasa da tüm gün yayın yapabileceği yönünde hakim bir düşünce var. Yakında bu da ortadan kalkacak. You Tube sadece biri başlangıç.
Bugün artık basılı medyanın tahtı internet üzerinden yapılan yayınlar tarafından sallanıyor, ama yine de kitap basmak prestijli bir iş ve gazeteler hala var. Daha da önemlisi hala okul diye bir şey var. Fakat yakında hepsi yok olacak. Bilgi parasız hale gelince artık onu satın almaya gerek kalmayacak. Gazeteler bu durumun giderek daha fazla farkına varıyorlar. Herkesin bir blog ya da internet sitesi olduğu andan itibaren artık önemli olan soru hangi bilginin güvenilir olduğu ve bu bilgiye nasıl ulaşabileceği olacak, Kimse beş kuruş ödemeyecek, Bilgi meta olmaktan çıkacak.
Bilgiye sahip olan ve onu yayan düşünürlerin, önemli olan her şeyi bildikleri ve bizim de bunları bilmediğimizi söyleyerek bu bilgiyi sattığına inanıyorum. Dinler de aynı ilkeye göre hareket etmektedir ve çok uzun yıllar boyunca kutsallık iddiasında bulunmuşlardır. Okullar da aynı şekilde davranmıştır. Yakında kimse kendi bildiğinin nihai doğru olduğunu iddia edemeyecek, çünkü insanlar kendi kendilerine tartışma açabilecekler. Google çoktan bize yardımcı olmaya başladı, ama bu gördükleriniz daha bir şey değil.
Daha önemlisi, bilginin boyutları değişecek, Bugün bilginin boyutları kitapla, makaleyle ya da bir dersle sınırlı, Ama  yakında bir kısa açıklama ya da bir paragraf kadar olacak. Mücadeleyi küçük bilgi parçacıkları kazanacak çünkü bugüne kadar hep onlar kazandı. Binlerce yılda biriktirdiğimiz bilgi kütlesine bir anda erişebileceğiz, üzerinde düşünecek ve tepki verebileceğiz.
İnsanlar bu sularda dolaşmaya başladıkça boş gözlerle bakan pasif dinleyiciler ortadan kalkacak. Bilgi bizi bulacak ve biz de karşılığında kendi düşüncelerimizi ifade edeceğiz. Bilgi büyük ölçüde bedava olacak ve  o bilgiye sahip olanlar başka alanlara yönelmek zorunda kalacak. Bilgi kontrol edilen bir meta olmaktan çıkacak.

Çocuklar İçin Üstbiliş
GARY F. MARCUS-New York Üniversitesi’ndeki Çocuk Lisan Merkezi’nin yöneticisi.
Eğitimin temel vurgusu en azından Sanayi Devrimi’nden bu yana ezber, yani kolayca ezberlenebilir ve aynı kolaylıkla unutulabilir olan şeylerin küçük parçalar aracılığıyla zorla öğretilmesi oldu. Charles Dickens’ın sert okul öğretmeni Bay Grandgrind’in söylediklerini hatırlayın: “Benim istediğim şey Olaylar. Bu çocuklara Olaylardan başka bir şey öğretmeyin... Başka bir fikir ekmeyin ve geri kalan ne varsa zihinlerinden sökün atın.”
Çocuklara ABD’nin elli eyaletinin başkentini ezberletmeye çalışmanın belli bir amacı olup olmadığı konusunda emin değilim, zira ben ilkokuldayken bu konuda sürekli çakardım.
Bilişsel bilimin geride bıraktığı elli yıl bize insanların pek de iyi ezberleyiciler olmadığını göstermiştir. Sanırım daha büyük balıklar yakalamalıyız.

Hamlet coşkuyla insanların “soylu bir akla sahip olduğunu, yeteneklerininse sınırsız olduğunu” söylüyordu  fakat Daniel Kahneman ve Amos Tversky gibi çağdaş deneysel psikologlar insanların aslında pek de iyi akıl yürütemediklerini hatta kolayca aldatılabildiklerin gösterdi. Ortalama bir insanın mantık yapısı biraz sorunludur, duyduğu şeylere pek de üzerinde düşünmeden inanıverir ve inançları konusunda aşırı bir özgüvene sahiptir.
İyi örnekler bizi kolaylıkla yanıltabilir. İnandığımız kuramları destekleyen verileri hemen fark ediveririz, karşıt verileriyse görmezden gelir ya da unuturuz. İnternet çağında temel sorunumuz çocukların bilgiye erişememesi değil onu değerlendirememesidir. Bu günkü müfredat büyük ölçüde çocuklara balık veriyor, balık tutmayı öğretmiyor.
Peki çocuklara nasıl balık tutmayı öğretebiliriz? Ben bilişsel bilimcilerin üstbiliş dedikleri şeyle yani bilmeyi bilme denilen şeyle başlayalım derim. Buna “İnsan Zihni El Kitapçığı” adını verebiliriz ve yedinci sınıftaki çocuklara okutabiliriz.
Olaylara vurgu yapmaktansa çocukları insan zihninin mimari yapısını düşünmeye,zihnin neyi iyi neyi kötü yaptığını düşünmeye sevk edebiliriz. En önemlisi, zihnin kendi sınırlarıyla nasıl başa çıkabileceğini, kanıtların nasıl dengeli bir şekilde yorumlanabileceğini, akıl yürütme biçimimizin çelişkilerine karşı nasıl duyarlı olunabileceğini, nasıl uzun vadeli hedeflerimize uygun tercihler yapılabileceğini öğretebiliriz.
Kimse bana ortaokulda ya da lisede böyle şeyler öğretmedi ama öğretilememesi için bir sebep de göremiyorum. Zaman içinde tüm bunların öğretileceği beklentisi içindeyim.
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


Ocak 13, 2011, 11:08:46 ÖÖ
Yanıtla #2
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9543
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

Bilginin Yönlendirdiği Ekonomide Bireyler Güçleniyor
JUAN ENRİQUEZ-Biotechonomy adlı şirketin CEO’su; Harvard Business School’un Yaşam Bilimleri Projesi’nin kurucu müdürü.
Bir şeyleri yaratma, çalışma ve içinde bulunduğumuz koşulları değiştirme özgürlüğümüzün önünde çok fazla engel yok. Bilim ve teknoloji, bize hem daha iyisi hem de daha kötüsü için giderek daha büyük bir güç sağlıyor. ,
Bireyler ve küçük gruplar bu gücü kendi kurallarını koymak, kendilerine göre bir yaşam oluşturmak ve kendi sınırlarını belirlemek için bir kaldıraç gibi kullanılabilirler.
Bilginin hükmettiği bir ekonomi, sadece bir nesil içinde bile milyonlarca yoksulu ortadan kaldırabilir. Bu sistem, Çin ve Hindistan gibi dünyanın en kalabalık ülkelerinde de Singapur ve Lüksemburg gibi en küçük ülkelerde de yürüyebilir.
Artık hayatta kalmak için komşunuzun sahip olduklarını almanıza gerek yok, Kendiniz de tamamlayıcı ürünler inşa ederek, daha iyisi ne olabilir diye  düşünerek başarılı olabilirsiniz.
Bilgi; toprak, petrol ya da altın kaynakları gibi biten bir kaynak değil aksine sürekli genişleyen bir kaynak, Başarınız diğerlerinin başarısızlığına bağlı değil, Kendinize ait olan yapmanız pekala mümkün.
Giderek daha fazla insan daha yoğun ve daha küçük topluluklar halinde yaşamayı tartışma ve hatta seçme şansına sahip olacak. Meşrutiyetini yitirmiş ve yavaş kalanlar için sınırları savunmak daha zor hale gelecek.
Hata payı çok azaldı, tüm devletler ya da geçici olarak iktidar olan partiler her şeyi berbat etme riskiyle karşı karşıya, Üstelik o her şey dediğimiz yapı çok çabuk dağılabilir. Ama pek çok seçeneğiniz var.
Sevdiğiniz şeyi korumak için savaşabilir ya da alternatif bir alan yaratıp orada yaşayabilirsiniz. Seçim sizin.

Güven ve Umut Arasında İyimserlik ve Süreklilik
RAY KURZWELL-Mucit ve teknoloji uzmanı.
Enerjiyi düşünün. Enerjiye boğulmuş durumdayız (Dünya üzerindeki ihtiyaçlarımızı karşılayacak enerjinin 10.000 kat daha fazlasına sahibiz) ama onu yakalamakta, ele geçirmekte iyi değiliz.
Güneş enerjisi şu an 1000 ihtiyacımızın birini karşılıyor, Ama bu oran her iki yılda bir ikiye katlanıyor. Bu demektir ki yirmi yıl içinde 1000’e katlanacak. Enerji ve sonuçları hakkında tanık olduğumu çoğu tartışma (örneğin küresel ısınma) nanoteknoloji temelli çözümlerin gelecekte bu sorunu çözeceğini kavrayamıyor.
Bu gelişme sayesinde sadece çevre sorununa çare bulmuş olmayacağız aynı zamanda yılda 2 trilyon dolar harcadığımız enerji sektörünü de kökünden değiştireceğiz. Bu kadarı bile bu maceraya ekonomik destek olmaya yeter.
Dizisini çıkardığımız genetik bilginin çokluğu her yıl ikiye katlanıyor. Çift başına maliyetse giderek azalıyor. İlk genom milyar dolara mal olmuştu. Ulusal Sağlık Enstitüsü şimdi yeni bir proje başlatıyor ve 1000 dolara bir milyon genom toplamaya girişiyor. Genleri RNA müdahalesiyle kapatabiliriz, yetişkinlere daha güvenilir gen tedavi  yöntemleri kullanarak yeni genler ekleyebilir ve proteinleri ve enzimleri hastalığın gelişme aşamalarının önemine göre istediğimiz gibi açabilir ya da kapayabiliriz.
Hastalıkları ve yaşlanma sürecini bilgi süreçleri olarak modelleme, taklit etme ve yeniden programlama araçlarına yavaş yavaş sahip oluyoruz. Dahası on yıl sonrası hastalık ve yaşlanma karşısındaki becerilerimiz açısından çok daha farklı bir dünya olacak.
Dünya Bankası’na göre Asya’daki yoksulluk oranı geride kalan on yıl içinde yüzde 50’nin üzerinde düşüş gösterdi. Bunun nedeni bilgi teknolojileri, Önümüzdeki on yıllık süre zarfında da yüzde 90’lara varan bir düşüş olması bekleniyor. Şu an internetin adım adın fethettiği Afrika dahil dünyanın tüm bölgeleri bu durumdan etkileniyor. Sahraaltı Afrika’da bile son beş yıldır yıllık yüzde beşlik bir ekonomik büyüme sözkonusu.
Tüm bu teknolojilerin varoluşsal dezavantajları var. Zaten, dünyadaki tüm memeli yaşamını yok etmeye yetecek kadar termonükleer silahla dolu bir ortamda yaşıyoruz. Ve bu silahların çoğu ateşlenmeye hazır bekliyor. Hatırlıyormusunuz?
Hala oradalar ve varoluşsal bir tehdit oluşturuyorlar.

Kötümserliğin Önüne Geçmek İçin Yeni Yollar Bulacağız
RANDOLPH M. NESSE-Michigan Üniversitesi’nde psikiyatri ve psikoloji profesörü.
Kötümserliğin önüne geçmek için yakında son derece etkili yollar bulacağımız konusunda iyimserim. Antidepresanlarla işimiz bitmek üzere. Yan etkileri muazzam, üstelik bazı insanlar bu ilaçlara cevap vermiyor ama oldukça hızlı bir ilerleme kat edildi.
Kötümserlik bir sorun değil, aksine kullanışlı bir duygu durumu. Salınız bir kilometre açıkta alabora oluyorsa ben kıyıya kadar yüzerim tarzı bir iyimserlik ölümcül olabilir. Bir tayfun yaklaştığında iyimserlik on üzerinden bir puan eder, çünkü arkadan Katrina gelebilir.
Yabancı bir ülkeyi işgal etmeye karar verecekseniz insanların sizi sıcak bir şekilde karşılayacağını düşünmek felaketle sonuçlanacak bir iyimserliktir ve tarihin tüm seyrini değiştirebilir.
İyimserliğin kötümserliğe üstün bir şeymiş gibi görme eğiliminde derin bir yanılsama söz konusu. İyimserlik elverişli durumlarda iyidir, ama tehlikeli durumlarda kötümserlik daha iyidir. Şanslı bir kesim için hayat eskiye kıyasla giderek daha güvenli bir yer haline geliyor.
Dolayısıyla kötümserliğe çok ihtiyacımız yok. Ala kötümserliği engelleme gibi başlangıçta aklımıza gelmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Şimdiden binlerce çalışan, pozitif düşünceyi tetiklesin diye motivasyon amaçlı egzersizlere tabi tutuluyor.
Herkesi zamanlarının büyük kısmında pozitif düşünmeye çağırdığımızda ne olacak? Dünya pek çok açıdan daha iyi olacak ama öngörülmesi mümkün olmayan pek çok açından da daha kötü olacak.

İşler Her Zaman Daha Kötüye Gidebilir
ROBERT R. PROVİNE-Maryland Baltimore Country Üniversitesi’ndeki Nörobilim Programı’nda psikoloji profesörü ve müdür yardımcısı.
Hepimiz “çimen daha yeşil” sendromunu duymuşuzdur. Bu da onun “çimen daha kahverengi” versiyonu. Kırılan hayaller ve statükonun güçlenmesine karşı elde edilebilir bir ilaçtan söz ediyorum.
Psikofizik, yani fiziksel olayların psikolojik etkilerinin çalışılması sayesinde daha fazlanın her zaman daha iyi anlamına gelmediğini öğrendik. Üstelik daha yeşil çimeni ele geçirir geçirmez sararmaya başladığını gördük. İki santimetre bir santimetrenin iki katı doğru, ama duygularımız böyle doğrusal olarak büyümüyor.
Bir nota örneğin iki misli sesli çalındığında iki katı duygu yüklü olmuyor. İkinci Ferrari de tıpkı ikinci milyon dolar gibi aynı hazzı vermez. Açıkçası ikinci Nobel’i tartışma dışında tutalım. Bir kere bir hedefe ulaşınca o hedef standart haline gelir.
Yarışı tamamlamadan önce yeni standarda ayak uydururuz. Antikiteden bu güne filozoflar ve bilimciler genelde yaşamın bir kısa mesafe koşusu değil bir maraton olduğu konusunda uzlaşırlar. Dahası mutluluğun ve sağlığın formülünün hedef ulaşmak değil o yolda mücadele etmekte yattığını söylerler.
Hak ettiği değeri görmemiş bir söz vardır: “Korkunun kendisinden başka korkacak bir şeyimiz yok.” Bence bu sözün asaleti teslim edilmiyor. Ben bulanık çağındaki bir ulusun ruhsal durumunu iyileştirmiyorum, siyasi bir mevki arayan bir adaya hizmet etmiyorum, bir yaşam felsefesi de sunmuyorum.
Ama yine de bu yaklaşım zor da olsa yürümemi sağlıyor. İşler her zaman olduğu gibi ters döner ve çirkin bir hal alırsa bugünü kutsayın ve bu cümleyi kendi kendinize tekrarlayın.

Uyuduğumuz Süreyi Kısaltmak Yaşamamızı Zenginleştirecek
MARCEL KİNSBOURNE-New School’da psikoloji profesörü
Ömrümüz uzuyor ama ömrün uzayan kısmının kalitesi düşüyor.
Kim elden ayaktan düşmeden uzun yaşamak istemez ki? Uykuda geçirdiğimiz sürenin yaşam deneyimimize, düşüncemize ve eylemlerimize katkısı çok az. Rüya görmenin de pek katkısı yok gibi görünüyor.
Bazı beyin yaraları ve monoamin oksidaz (MAO) ilaçlar zaten rüya görmenin tümüyle önüne geçiyor. Peki, beyin için faydalarını koruyup (her ne faydası varsa) uyku süremizi  (hem REM hem de REM dışı kısmı kastediyorum) kısaltabilir miyiz?
Ben uykuya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum ama bu kadar uzun sürmesine gerek yok. Uykunun süresi, tarihöncesi ekolojik koşullara uyum sağlamak amacıyla bu kadar uzun tutulmuş olabilir, bir başka deyişle artık bugün varolmayan  koşullara uymak için modası geçmiş bir pratiği devam ettiriyor olabiliriz.
Aslında tüm omurgalılar uyuyor, omurgasızların da sessiz sedasız geçirdiği zamanları oluyor. Ancak uykunun süresi türlere göre inanılmaz değişiklikler arz ediyor. Günde bir saatten az uyuyan da var on sekiz saat uyuyan da.
Örneğin kemirgenler sekiz ila on yedi saat kadar uyurlar, primatlarsa yedi ila on sekiz saat kadar. Filler ve zürafalar üç ila beş saat kadar uyur.
Sincaplar on altı on yedi saat uyurken yarasalar yirmi saat uyur. Hemen hemen her türün yeni doğanları yetişkinlere göre daha çok uyur. Yunuslar ve balinalar hariç, Onlar hiç uyumaz.
Uykunun kategorik olarak üç farklı rolü vardır;
(1) Nöronal devreyi sağlamak,
(2) öğrenmeyi beslemek,
(3) organizmayı beladan uzak tutmak.
Doğa herkesin bildiği gibi muhafazakardır ve genetik olarak kodlanmış olan uyuma emrini genlerde muhafaza eder. Uyuma emri birey tarafından uyuklama ve yorgunluk hali olarak  deneyimlenir. Hatta çok az uyumuşsak biraz hoşa gitmeyen bir duygu durumu oluşur.
Ancak, insan kültürü çok çabuk değişiyor. Yapay ışıklandırma çıktığından beri karanlık, insanların yapabileceklerini sınırlayan bir şey olmaktan çıktı. Çünkü insan, eylemiyle bugünle sınırlı kalmaz geleceği de, hedeflerini de düşünür, dolayısıyla günün her saatini potansiyel olarak kullanışlı bir şekilde kullanabilir. Dahası, kendimizi sessiz ve güvenli yerlere tıkmaktan daha iyi şeyler yapabiliyoruz.
Dolayısıyla eğer uyku süresinin önemli belirleyenlerinden biri güvenli bir ortam oluşturmaksa o zaman uyku süresini kısaltmanın önündeki engellerden birinin öneminin göreceli olarak azaltıldığını söyleyebiliriz.
Uykusu tıpkı bizimki kadar tekinsiz olan meyve sineğinin uykusu üzerinde yapılan çalışmalardan iyi haberler alıyoruz. Titretici adlı bir gendeki mutasyon sineğin doğal uyku süresini üçte iki oranında azalttı.
Günde yaklaşık 12 saat uyuyan hayvana şimdi 4 saat uyuyor, hem de sineğin sağlığına hiçbir ölümcül etki yapmaksızın. Kötü haberse mutasyona uğrayan bu sineklerin ömürlerinin kısa olması. Yine de ben iyimserim.

İkinci (ve Daha İyi) Bir Aydınlanma
İRENE PEPPERBERG -Harvard Üniversitesi Psikoloji bölümünde araştırmacı.
Aklın ve iyinin yeşerdiği her altın çağın arkasından çöküşün, çürümenin ve kokuşmanın yaygınlaştığı ve  batıl inançların, önyargıların, açgözlülüğün hakim olduğu bir çağ geliyor, tüm bu hastalıklardan hangisini seçeceğiniz size kalmış.
Fakat bir şekilde ortaya çıkacak olan yeni ferahlığın tohumları bu koşullarda yeşerebilmekte, geçmişin kalıntıları arasında kendisine nefes alacak bir boşluk bulabilmektedir.
Bir uygarlık sona erebilir ama ardından onun yerini alacak yeni bir uygarlık ortaya çıkar. Bugün kendimizi içinde bulduğumuz çukurdan, sonu gelmez soykırımla dolu, küresel ısınmanın, yoksulluğun giderek daha büyük bir sorun haline geldiği bu derin çukurdan bir yeniden doğuşa, yeni bir aydınlanmaya uzanacağımıza inanıyorum.
Böylelikle daha iyi bir dünya için küresel ölçekte esaslı bir dönüşüm yaşanacak.

Kavramsal Miyopluğumuza Çare Olacak Gözlükler
COREY S. POWELL-Discover’ın idari editörü, NYU’da bilim haberciliği alanında ilintili profesör
1) Teknolojinin kısa vadede hem karbon salımı hem de fosil yakıt kıtlığı gibi ikiz sorunu ortadan kaldıracağı konusunda iyimserim.
Daha kısa vadede karbondioksit kloroflorokarbon, asit yağmuruna neden olan sülfür oksitlerin ve çoğu otomobilin egzoz borusundan yayılan salımın izlediği yolu izleyecek. Eğer dünyanın önde gelen ekonomileri karbondioksit için katı salım standartları ya da ciddi bir karbon vergisi koyarsa, sanayi bir kaç yıl içinde bu yeni politikalara uyum sağlayacak şaşırtıcı derecede ucuz yollar bulacaktır.
Dahası, yeni enerji kaynakları fosil yakıtlar tükenmeden önce dünya ekonomisine büyük katkılar yapmaya başlayacak.
Benim iddialı olduğum alansa daha başka: Füzyon enerjisi. Geride kalan elli yıllık tarihinde hiçbir vaadini yerine getirememiş olsa da ticari açıdan kullanılabilir füzyon enerjisinin, bugün inşa edilmekte olan ya da en azından planlama aşamasında olan (uluslararası İTER projesi bu projelerden biri) devasa ve aşırı derecede pahalı manyetik koruma tankları ve test makineleri gerektireceğinden şüpheliyim.
Daha çok şeklen darbeli plazma tabancasına benzeyeceğini düşünüyorum yad da bakır bir bobin üzerinden etrafa proton saçan egzotik nükleer reaksiyonlar tetikleyecek bir plazma alanına benzeyebilir. O zaman doğrudan elektrik dönüştürme olanağımız olacak, üstelik herhangi bir buhar kazanı, türbin ya da dinamoya ihtiyaç duymaksızın.
2) İyimserim, çünkü biyolojik sistemleri programlamayı dijital sistemleri programlamak kadar kolaylaştıracak araçlar geliştirmek üzere olduğumuzu düşünüyorum.
Geroge Church, Drew Endy ve Jay Keasling gibi bilimcilerin öncülük ettiği sentetik biyoloji bu hedefe ulaşmamızda anahtar öneme sahip. Üstelik bu alanda teoriden pratiğe doğru geçiş çoktan başladı. Geleceğin biyoteknik uzmanları genleri bir türden kesip alıp acemice bir diğerine yerleştirmektense temel bir DNA dizisi veri tabanı oluşturmaya ve istedikleri nitelikleri belirlemeye çalışıyorlar.
Böylece bu özelliği mevcut bir organizmaya yerleştirip yerleştirmemeye ya da tamamen yeni bir organizma yaratıp yaratmamaya karar verebiliyorlar. Bu araçlar sonunda etkili kök hücre tedavi yöntemleri geliştirmemizi sağlayacak, bu da buna bağlı olarak şöyle bir öngörüyü olanaklı kılıyor: Kök hücre tedavisinin ahlaki olup olmadığı konusundaki mevcut tartışmalar bundan otuz yıl sonra tıpkı 1970’lerde damgasını vuran “tüp bebek” tartışması gibi tuhaf kalacak.
Sentetik biyoloji tam olgunluğa eriştiğinde tehlikeli bir silaha da dönüşebilir. Bu tehlikeye rağmen iyimser olmamın sebebi bu yeni teknolojinin olumlu uygulama alanlarının olumsuzlardan daha fazla olacağına inanmam. Çünkü elektriğin de, radyonun da, genetiğin de diğer tüm alanlarda olduğu gibi kaçınılmaz olarak hem olumlu hem de olumsuz yanları olacaktır.
3) Bugünün genç yetişkinlerinin ortalama yüz ila yüz yirmi yıl kadar yaşayacakları ve yaşamlarının son yıllarına kadar sağlıklı ve dinç kalacakları konusunda iyimserim. Ölümsüzlüğe daha çok yol var ama yaşlanmaya bağlı hastalıklara deva olacak ilaçlar ve genetik tedavi yöntemleri uzakta değil.
Bunların hemen ardından bir bütün olarak yaşlanmayı geciktirici tedavi yöntemleri gelecek. Doğurganlık yaşı altmışlı yaşlara kadar uzayabilir. İnsanlar seksenli yaşlarına hatta sonraki yaşlara kadar çalışabilirler.
4) Bedenin ömrünün uzatılmasıyla beynin gücünün de artacağı konusunda iyimserim. Yirmi otuz yıl içinde verileri beynin yorumlayabileceği şekilde alabileceğiz. Tıpkı kohlear implantasyon sayesinde etrafını duyabilen sağırlar gibi biz de önceden yapılan seslendirmeleri bile duyabileceğiz.
5) Araştırmacıların bilgisayarların ve deneyimlerinin yardımıyla fiziğin ikiz gizemini çözeceğini düşünüyorum: Yerçekimi ve diğer boyutların varolma olasılığı. Yalnızca, yerçekimin diğer kuvvetlerin aksine insanın deneyimleyebildiği üç boyutun dışında da iletilebilen bir kuvvet olduğunun kanıtlanabileceği ve bu yılın sonunda Büyük Hadron Çarpıştırıcısı deneyinde ortaya çıkma ihtimali olan kuramsal ilerlemelerden bahsetmiyorum.

Belki de üç boyutun dışında kalan evrenleri algılayabilecek araçlar yapabileceğiz. Belki de yerçekimini manipüle edebilecek ve gerektiği zaman azaltılabilecek (örneğin roket fırlatırken), gerektiği zaman arttırabileceğiz (örneğin laboratuar ortamında ya da uzay istasyonlarında). Belki de MIT Üniversitesi uzaybilimcilerinden Alan Guth’un bir zamanlar ortaya attığı gibi laboratuvar ortamında yeni bir evren yaratmak ve  Büyük Patlama hakkında nihai deneysel verilere ulaşmak mümkün olabilecek.
6) Son olarak tüm bu entelektüel ve maddi başarıların bilime dayalı tinsel bir uyanışla birlikte geleceği konusunda iyimserim.  1930’larda Albert Einstein “kozmik bir dini histen” bahsetmiş ve halkı, bilimcilerin en az dini liderler kadar tinsel düşünen insanlar olduğu konusunda ikna etmeye çalışmış ama pek başarılı olamamıştı.
Bugünkü manzara böyle olmayabilir ama Einstein’ın en sonunda haklı çıkacağına eminim. Gün geçtikçe daha çok bütünleşen yaşamlar korku dinini zaman içinde ortadan kaldıracak; inancın yalnız kalma endişesine ve ölümün mutlaklığına dayanma temelleri aşınacak.


KAYNAKÇA
WHAT ARE YOU OPTIMISTIC ABOUT? “İYİMSER GELECEK”
Editör: John BROCKMAN
Çeviri: ERGİN BULUT- MEHMET EVREN DİNÇER
NTV YAYINLARI-1. Baskı: ŞUBAT 2009
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
12 Yanıt
7503 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 01, 2012, 12:40:18 ÖÖ
Gönderen: park10
0 Yanıt
4962 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 03, 2010, 07:30:19 ÖS
Gönderen: sundance
3 Yanıt
9913 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 09, 2011, 03:53:13 ÖÖ
Gönderen: MASON
1 Yanıt
6935 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 09, 2011, 04:34:33 ÖÖ
Gönderen: MASON
10 Yanıt
13457 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 21, 2013, 12:43:15 ÖS
Gönderen: mengin
2 Yanıt
6409 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2011, 11:37:52 ÖÖ
Gönderen: ceycet
4 Yanıt
26120 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 07, 2011, 08:44:30 ÖS
Gönderen: AQUA
2 Yanıt
7139 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 04, 2011, 04:07:41 ÖS
Gönderen: MASON
2 Yanıt
1629 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 09, 2014, 01:05:13 ÖS
Gönderen: Kajmeran
0 Yanıt
1164 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 17, 2015, 02:46:01 ÖS
Gönderen: Risus