Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Sokrat'ın Phaidros ile söyleşisinden AŞK ile ilgili pasajı  (Okunma sayısı 4570 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şubat 05, 2011, 10:51:48 ös
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 113
  • Cinsiyet: Bay
    • .:.ushtra-ışığın taşıyıcısı.:.

Sapıtmanın, evet sapıtmanın dördüncü şekli hakkında söylediklerimiz işte bu noktaya gelmek içindi.
Bir insan yer yüzündeki güzelliği görerek gerçek güzelliği tekrar hatırladığı zaman ruhunun kanatları yeniden çıkmaya başlar ve ruh, kanatlanmakta olduğunu görünce, havalanmak için sabırsızlanır. Fakat uçmaya gücü yetmediğinden yavru kuşlar gibi bakışlarını yükseklere çevirir. Ölümlü dünyaya ait işleri bu yüzden ihmal ettiği için onun sapıtmış olduğuna hükmedilir. Fakat onu yükselten bu kendisinden geçme, gerek tabiatı gerekse sebepleri bakımından, hem onu duyan hem de ondan pay alabilen için dünyanın en çok özlenen şeyidir. Bu şekilde kendinden geçip güzelliği genç çocuklarda seven adama aşk delisi denilir. Önceden söylediğim gibi, her insan ruhu, tabiatı bakımından, gerçek varlıkları temaşa etmiştir; böyle olmasaydı bir insan vücuduna yerleşemezdi. Fakat bu yer yüzündeki şeyleri görünce daha önce görüşmüş olduğu gerçekleri yeniden hatırlamak, her ruh için kolay bir şey değildir. Bu, bir zamanlar bu gerçekleri şöyle bir görmüş ruhlar için de yer yüzüne düşünce kötü adamlarla düşüp kalkmak bahtsızlığına uğrayan, bu yüzden kötü hareketlere sürüklenen ve yukarda gördüğü yüce şeyleri unutan kimseler için de kolay değildir. Yalnız pek az ruhta yeter derecede hatırlamak yetisi vardır. Bunlar da, bir zamanlar görmüş oldukları şeylerin bir taklidini bu yer yüzünde görünce kendilerinden geçerler, coşarlar. Bu coşkunluğun neden ileri geldiğini anlayamazlar, çünkü onu gereği gibi çözümleyemezler.
 
Şu muhakkak ki doğruluk, bilgelik ve ruh için değerli olan bütün bu gibi şeylerin yer yüzünde görülen imgelerde hiçbir parıltı yoktur. Örgenlerimizin zayıf olması yüzünden, içimizden ancak pek az kimse asıl gerçeklerin imgeleri karşısında, güç hal ile, bunların neyin örneği olduklarını tanıyabilir. Fakat mesut insanlar korosuna karışıp sen ile ben Zeus’un ardında, ötekiler başka bir Tanrının ardında yürüdüğümüz zamanlar güzellik ihtişamla parıldıyor,hepimizi insanı tanrılaştıran bir manzara karşısında bırakıyordu. Denilebilir ki o zamanlar hepimiz en değerli gizemlerle içli dışlı idik; onları tam bir yetkinlik içinde kutluyorduk; gelecekte bizi beklemekte olan kötülüklerin hiç birinden korkumuz yoktu; tam, sade, değişmez, mesut görünümleri tertemiz ve göz kamaştırıcı bir ışık ortasında temaşa etmemize müsaade olunmuştu. O zamanlar bizde tertemizdik; taşımakta olduğumuz, adına vücut dediğimiz ve kabuğuna yapışmış istiridye gibi içinde hapsolduğumuz bu yük bizi henüz her yandan zedelememişti.
 
Geçmiş zamanlara saygı ve sevgimi ifade etmek için, hatıralar üzerinde bu kadar durmak yeter. O zamanları özlemem bana sözü pek fazla uzattırdı. Güzellik bahsine dönüyorum. Gerçek güzellik, diyordum, öteki gerçekler ortasında parıldıyordu. Yer yüzüne düştüğümüzden beri de, duygularımızın en parlağı sayesinde, bu güzelliğin üstün bir parıltı ile parladığını görüyoruz. Görme gerçekten, duyularımızın en keskinidir. Fakat görme hiçbir zaman aklı göremez. Akıldan da güzelliğinki kadar aydın bir imge elde edebilseydik, o bizde tasarlanması bile imkansız ne aşklar yaratırdı! Bütün öteki gerçekler için de aynı şey söylenebilir. Fakat şimdiki halde en gözde görünür,en çekici olmak yalnız güzelliğe verilmiştir. Gizemlere erdiğinden beri epey zaman geçmiş yahut yer yüzündeki kötülüklere kendini kaptırmış olan insan, bu dünyada güzellik adı verilen şeyi temaşa ettiğinde ondan hemen mutlak güzelliğe yükselemez. İşte bu yüzden gerçek güzelliğin yer yüzündeki imgesine saygı ile bakmak şurada dursun, kendini hazlarına bırakır, bir hayvan gibi onun üstüne abanmaktan, onu gebe kılmaktan çekinmez, onunla düşüp kalkması öyle aşırı bir dereceye varır ki, artık tabiate aykırı bir haz peşinde koştuğundan bile korkmamaya, utanmamaya başlar. Gizemlere daha henüz ermiş yahut bir zamanlar gerçekleri uzun uzun temaşa etmiş olan insana gelince, o, güzel bir yüzde tanrılık güzelliğin başarılı bir taklidini yahut bir vücutta bu gibi güzelliğin bazı vasıflarını gördümü ilkin bir ürperme geçirir ve bir vakitler duymuş olduğu heyecana benzer bir şeyin içinde kımıldadığını sezer. Sonra gözlerini bu güzele diker, ona bir Tanrıya gösterilen saygıyı gösterir. Kendini iyiden iyiye sapıtmış sanacaklarından çekinmese, Tanrılara ve kutsal varlıklara kurban sunar gibi, sevgilisine kurbanlar sunacaktır. Onu görünce vücudunu bir titremedir alır; rengi değişir, her tarafını tuhaf bir sıcaklık sarar, bir ter basar. Çünkü güzelliğin bir ışık gibi türemesi onu ısıtır; bu türüm kanatlarına canlılık verir. Sıcaklık da uzun zamandır kuruluktan iyice sertleşen ve kanatların çıkmasına engel olan kabuğu eritir. Bu besleyici türün kanatlarındaki tüylere bol bol girer ve ruhun her tarafında kuş tüyleri çıkmaya başlar. Zaten vaktiyle ruhun her yanı tüylü idi. Bu hale geldi mi ruh için için kaynaşır, yükselmek ister. Diş çıkaranların duyduğu neviden bir rahatsızlık duymaktadır: Nasıl bunlar diş etlerinde bir didikleme ihtiyacı, bir kaşınma duyarlarsa kanatları çıkmaya başlayan ruh da tıpkı böyle şeyler duyar. O da, o sırada huysuzlanır , taşkınlık gösterir, gıcıklanır.
 
Ruh genç bir çocuğun güzelliğine baktığı zaman, bu güzellikten birçok zerrecikler kopup ona doğru akar. Bu akışa istek adının verilmesi işte bundan ileri geliyor. Ruh bu zerrelerle dolunca canlanır, ısınır; acısı diner, sevinç duyar. Fakat sevgiliden ayrılınca sararıp solar, kanatların çıktığı yerler kuruyup kapanır, tüylerin tohumları tıkanıp kalır. Ruhun içinde istekle birlikte kapanıp kalmış olan bu tohumlar canlı nabız gibi vurur, her biri kendi çıkma yerini zorlar ve böylece de, her yandan sıkıştırılan ruh, acı ile kıvranır; fakat bir taraftan da, güzelin anısı ona sevinç verir. İçinde acı ile sevincin böyle birbirine karışması, bu garip hal, onu pek rahatsız eder; bir çıkar yol bulmamasına çok kızar. Deli gibidir; geceleri uyuyamaz, gündüzleri yerinde duramaz. Güzelliği kendinde tutanı görebileceğini sandığı yerlere hırsla koşar. Onu gördüğü ve ondan akıp gelen isteğe bulandığı zaman, ruh, önce kapanmış olan şeyin açıldığını sezer, yeniden nefes almaya başlar; acılar sızılar kesilir, o anda da hazların en tatlısına dalar. Artık aşık sevgilisinden kendi isteği ile ayrılmayı hatırından geçirmez; gözünde hiç kimse sevdiğinden daha değerli değildir. Anasını, kardeşlerini, bütün arkadaşlarını unutur; ihmal yüzünden bütün serveti elden gitse umurunda değildir. Bir zamanlar titizlikle riayet ettiği adetlerin, güzel hareketlerin hepsinden yüz çevirir. Köle olmaya hazırdır; gösterecekleri yerde, sevgilisinin hemen yanı başında uyumaya hazırdır. Çünkü, güzelliği kendinde tutana derin saygı göstermekle beraber, o, en büyük acıları dindirecek hekim olarak yalnız onu görür. Ey kendisiyle konuştuğum güzel çocuk, işte bu duyguya insanlar aşk dediler. Ona Tanrıların ne dediğini söylesem muhakkak gülersin; çünkü tuhaflıklar gençlerin daha çok hoşuna gider. Homerid’ler aşk hakkında söylenmiş mısradan bahsederler (yanılmıyorsam bunu Homerid’lerden bazıları onun hakkında bildikleri şeyler arasından çıkarmışlardır). Bunların birincisinde aşka karşı fazla dil uzatılmış yakışık almayan şeyler söylenmiştir. Bu mısralarda şöyle deniliyor:
 
Ölümlüler, ona kanatlı aşk derler
Ölümsüzlerse, kanatlarından aşk derler!
 
Buna ister inan, ister inanma! Yalnız bildiğim şu ki aşıkların duygularının sebebi ve tabiatı tamamiyle benim sana anlattığım gibidir.
 
Bahsimize devam edelim: aşka tutulan adam Zeus’un ardından yürümüş olanlardan biri ise, kanatlı Tanrının yükünü daha büyük bir dayanıklılıkla taşır A.res’e uşaklık etmiş ve yolculuğunda onu takip etmiş onlara gelince, bunlar aşka tutulup da sevdiklerinden hakaret gördüklerini sandılar mı, gözlerini kan bürür, hem sevdiklerini hem de kendi kendilerini öldürmeye kalkışırlar. Bu dünyada herkes, hiç değilse yeryüzünde bozulmadıkça ve gökten ilk düşüşünde sahip bulunduğu vasıfları kaybetmedikçe bir zamanlar korcutluğunu ettiği Tanrıyı gücünün yettiği kadar ağırlayarak ve örnek tutarak yaşar. Gene bu dünyada herkes sevdiklerini, tanışıp görüştüklerini taklit ederek yaşar. Her adam, karakterine göre, güzel çocuklar arasından birini kendine sevgili olarak seçer; onu gözünde tanrılaştırır; gizli bir ibadetle tapınmak ve ağırlamak için ona, kalbinde, süslerle bezediği bir anıt diker.Zeus’un ardından yürümüş olanlar, sevecekleri kimsede Zeus ruhu bulunmasını isterler; bilgeliği sevip sevmediğine, sevk ve idare etmeye yaradılıştan yatkın olup olmadığına dikkat ederler. Böyle birini buldular ve ona tutuldular mı, onun da Zeus gibi olması için her şeyi yaparlar. Kendileri de, olgunlaşmak için gerekli çalışmalara henüz girişmemişlerse, hemen bu işe koyulur ve buldukları kaynaklardan faydalanarak yahut araştırmalar yaparak kendi kendilerini yetiştirirler. Tanrılarının hangi Tanrı olduğunu bulmak için içlerini yoklar ve gözlerini bir an bile Tanrıdan ayırmadıkları için ne kadar mümkünse, onun adetlerini, zevklerini, o kadar benimserler. Bu ilerlemeye sevginin sebep olduğunu düşünür, ona daha büyük sevgi ile bağlanırlar. Hele, Bakkha’lar gibi, Zeus’un ilham kaynağından kana kana içerlerse, bu kaynaktan edindiklerini sevdiklerinin ruhuna boşaltır ve onu Tanrılarını mümkün olduğu kadar çok benzeyen bir varlık haline getirirler.Hera’nın ardı sıra olanlar, kral yaradılışlı bir ruh arar, onu bulunca onlar da tıpkı yukarıda anlattığımız şekilde davranırlar. Apollon’un ve öteki Tanrılardan her birinin ardından yürümüş olanlarda hareketlerini Tanrılarınkine uydurur, başka yaradılışta olmayan bir sevgili ararlar. Böylesini buldular mı, Tanrıyı kendileri taklit ettikleri gibi ona da taklit ettirirler; sevgiliyi baskı altına alır, onu düşünüş bakımından, yaşayış bakımından mümkün olduğu kadar Tanrıya benzer bir hale getirmek isterler. Sevdiklerini kıskanmak, onların kötülüğünü şurada dursun, sevgililerinin hem kendileriyle hem de o kadar çok saydıkları Tanrıları ile tam bir benzerlik göstermesi için ellerinden geleni yaparlar. İşte her gerçek aşkın can attığı şey ve işte, can attığı şeyi gerçekleştirmek için anlattığım yoldan yürümüş olmak şartıyla, onun gizemlere erdirişi! İşte aşk sapıtmasının, kendini tamamen veren sevgili üzerindeki güzel ve uğurlu etkisi!
 
Sevgili kendini nasıl olur da sevenin eline bırakır, şimdi bunu görelim:
 
Bu mythos’un baş taraflarında her ruhta üç kısım ayırt ettiğimizi hatırlayalım. Bu kısımlardan ilk ikisini ata, üçüncüsünü arabacıya benzetmiştik. Gene aynı misalden faydalanalım. Atlardan biri iyi, öteki kötü olsun demiştik; fakat iyinin iyiliği, kötünün kötülüğü neden ileri gidiyor, bunu söylememiştik. Şimdi bunu açıklayacağız. Bu iki atın birincisi alımlıdır, sülün gibidir, boynu dik, burnu hafifçe yumuktur; kır renkli, kara gözlüdür; herkes tarafından beğenilmeye düşkündür ama ölçüyü, edebi aşarak değil. Doğru kanaate dost olduğundan, onu yürütmek için kamçılamaya lüzum yoktur: biraz gayretlendirmek yahut bir çift söz söylemek yeter. İkincisi ise eğri büğrü, hantal, derme çatma bir şeydir. Kalın boyunlu, dar göğüslü, yassı suratlıdır. Rengi yağız, gözleri çakırdır. Çok hırçındır, kırıp dökmeye, kendini göstermeye pek düşkündür. İri kıllara bürünmüş kulakları sağırdır,ucu sivri kamçının sesini bile zor duyar. Arabacı aşık olunmaya değer birini görüp de bütün ruhuna bir sıcaklık yayıldığını sezdiği ve içinde istek gıcıklamaları duyduğu zaman, yumuşak başlı at, her zaman ki gibi gene edebini muhafaza eder, ve sevgilinin üstüne atılmamak için kendini tutar.
Fakat arabacının kamçısına da övendiresine de kulak asmayan öteki at şiddetli bir çıkışla ileri atılı, eşine ve arabacıya olmadık sıkıntılar verir, onları bu gence doğru yönlemeye, onun aşık hazlarının patladığından bahsetmeye zorlar. Öteki at ve arabacı, ilkin, çok çirkin ve kanuna aykırı saydıkları bir işi yaptırmak isteyen bu zorlama karşısında gazapla direnirler; fakat sonra çektikleri sıkıntının ardı kesilmeyince artık dayanamaz, kötü atın dilediğini işlemeye razı olurlar şimdi sevgili ile karşı karşıya dırlar. Güzelliğin sevgilinin şahsında parıldayan görüşüne bakarlar ona bakarken arabacının zihninde, bir zamanlar görmüş olduğu gerçek güzellik canlanır. Onu yeniden görür; yanı başında bilgelik kutsal bir kural üstünde ayakta durmaktadır. Bu dönüş karşısında arabacının içini korku ve saygı kaplar, sırt üstü devrilir ve bu devrilişle dizginleri o kadar kuvvetli çeker ki atın ikisi de- biri, zaten direnmediği için gönül isteğiyle; öteki dik kafalı, ister istemez kıç üstü otururlar.
Yüz geri giderlerken, biri utancından ve şaşkınlığından bütün ruhu ter içinde bırakır; öteki gemin ve yere yuvarlamanın sebep olduğu acı geçer geçmez, nefes nefese, çatacak birini arar ve gerek arabacıya, gerek eşine, korkaklıklarından, yüreksizliklerinden tabansızlık ettikleri, sözlerinde durmadıkları bahanesiyle olmadık küfürler, hakaretler savurur. Onları zorla gene o tarafa çevirmek ister. Yalvara yakara güç hal ile, bu istekten bir zaman için vazgeçmeye razı ederler. Fakat kararlaştırılan zaman sona erdi mi, arabacı ve öteki at böyle bir mühlet istediklerini hiç hatırlamıyormuş gibi davrandıkları için yağız at onlara bunu zorla hatırlatır; hırçınlaşır, kişner, arabayı sürükler ve söylemek istediği o şeyleri söylemek için bir kere daha onları sevgiliye yaklaşmaya zorlar. Ona yaklaştıkları zaman, boynunu ileri uzatır kuyruğunu diker, gemili dişler ve arabayı saygısızca sürükler. Arabacı az önceki korkuyu bu defa daha kuvvetli bir şekilde duyar, bir engele başını çarpmamak ister gibi kendini geriye atar, dizginleri daha büyük bir şiddetle çeker, ve gem dik kafalı atın dişlerini söker, bu azı bozuğun dilini ve çenelerini kan içinde bırakı, onu kıç üstü devrilmeye mecbur eder, onu acılara terk eder. Bir çok defalar bu muameleyi gören huysuz hayvan nihayet hırçınlıktan vazgeçer; artık, süklüm,büklüm, arabacının iyi düşünülmüş kararlarına boyun eğer ve sevgiliyi görünce tiril tiril titrer.İşte ancak bundan böyledir ki aşıkın ruhu sevgilinin ardından saygı ve korku ile gider.
 
Gösteriş yapmayan fakat gerçekten seven aşıkın olanca dikkat ve itinası ile kuşatıldığını gören bir tanrı gibi ağırlanan sevgili etrafında pervane gibi dönene tabii bir dostluk duyar. Diyelim ki bu çocuk önce arkadaşlarından veya başka damalardan, seven birini yaklaşmanın sakınılacak bir şey olduğunu işitmiştir ve bu yüzden de aşığını yanına yaklaştırmak istememektedir. Fakat yılların bir biri ardı sıra geçmedi, yaşın ilerlemesi ve tabiat kanunu nihayet bu aşıkı çevresine kabul etmeye götürür. Doğrusu kaderde kötü adam kötü adamla dost olsun iyi adam iyi adamla dost olmasın diye bir şey yoktur. Sevgili aşıkı’nın yanında kaldı mı, onun konuştuklarını dinleyip sohbetinden zevk aldı mı aşıkın yakından tanımak fırsatı bulduğu iyi yürekliliği onu hayrette bırakır.o zaman anlar ki öteki dostlarının ve yakınlarının göstere bildikleri sevginin bütünü, bir Tanrıya tutulmuş aşıkın sevgi ve şefkatin yanın da hiç kalır. Aşıkı ile bir zaman düşüp kalktığı ona tutulduğu, idman yerlerinde veya başka toplantılarda ona temas etimi Zeus’un ganumede’si sevdiği zamanlar istek dediği o akış büyük dalgalar halinde aşıka doğru gelir,içine girer, onu tamamı ile doldurduktan sonra artanı dışarı dökülür ve dümdüz katı bir yüzeye çarpan bir soluk veya bir ses nasıl geldiği yere dönerse güzellik akışı da ruhun tabii yolu olan gözlerden güzel çocuğun ruhuna geri döner, kanatların çıkacağı yerlere canlılık verir, onları yumuşatır kanatları çıkartır, aynı zamanda sevgilinin ruhunu da aşıkı ile doldurur.
 
Çocuk, neyi sevdiğini bilmeksizin sever; duyduğu şeyin ne olduğunu anlamaz ve onu açıklayamaz. Gözü ağrıyan birine baktığı için gözü ağrımış insan gibi hastalığının hangi sebepten ileri geldiğini söyleyemez; aşıkın da kendini bir aynada görür gibi gördüğünün farkında değildir. Onun aynında iken, aşıkı gibi, o da dertlerini unutur. Aşıkı yanında olmayınca, onun kendini özlediği gibi o da aşkını özler. Onun aşkı, aşınınkinin bir görüntüsüdür. Fakat duyduğu şeye aşk adını veremez, bunun dostluktan başka bir şey olmadığını düşünür.
 
Şüphesiz bir birine böyle tutkun olanlar da dost kalırlar, fakat dostlukları ne yanıp tutuştukları sırada, ne de ateşleri söndükten sonra demin sözünü ettiklerimizinki kadar kuvvetli olmaz.
Dostturlar, çünkü kendilerini birbirlerine vermiş ve karşılıklı en sağlam inançları almış olduklarını, böyle bağları koparıp birbirine düşman kesilmenin dinsizlik olacağını düşünürler.
Hayatlarının sonun da ruhları, kanatlanmak için yaptıkları bütün çabalamalara rağmen,
kanatsız olarak vücuttan ayrılıp gider. Ama bunların aşkla coşmuş olmaları pek güzel mükafatlandırılır; çünkü kanun gök kubbesinin içinde yolculuğa çıkmış olanlarının karanlıklara, yer altına inmelerini yasak eder. Kanun ister ki bunlar ışıklı bir ömür sürsünler birbirlerine yoldaşlık ederek yaptıkları seyahatte mesut olsunlar, kanatlandıkları zamanda aşklarının mükafatı olarak, birlikte kanatlansınlar.
 
İşte çocuğum, bir aşık sevgisinin sana sağlayacağı büyük ve Tanrılık iyilikler bunlardır. Fakat aşksız, ölümlü bir bilgelikle soysuzlaşmış, boş ve süreksiz kazançlar aramaya koyulmuş bir adamla düşüp kalkmak, sevgilinin ruhunda, ancak halkın meziyetle diye övündüğü bir adilik yaratır; bu adilikle ruh, şaşkın şaşkın, dokuz bin yıl yeryüzünde, yer altında yuvarlanıp gider.
Ey aşk! İşte sana, hem kefaret hem de kurban olarak, yapabileceğim Palinodia’ların en güzeli, en iyisi! Her yönden, hele kelimelerin seçilmesi bakımından söylenenlerin şiire çalan bir edası var. Ne yapalım, bunun böyle olmasını Phaidros istedi. Birinci nutkumu affet, bu ikincisini kabul buyur. İyiliğin, yardımını benden esirgeme; lütfedip bana öğrettiğim sevmek sanatını öfkelenip benden geri alma; böylece onu sakat bırakma! Aksine, güzel çocuklar yanında beni şimdikinden daha itibarlı kıl!! Önce, gerek ben, gerekse Phaidros sana dil uzattıksa, bundan, ele aldığımız konunun babası Lysias mesüldür, onu cezalandırmalısın! Lysias’ı öyle konuşmak hastalığından kurtar, kardeşi Polemarkhos’u çevirdiğin gibi onu da felsefeye çevir; ta ki şuanda yanımda duran aşıkı iki ateş arasında kalmış bir adama benzemekten kurtulsun ve konu olarak sadece aşkı alıp, ömrünü felsefenin ilham ettiği nutuklara geçirsin!”
Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.
M.Foucault


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
17 Yanıt
8903 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 18, 2007, 12:34:57 ös
Gönderen: Itzhak
6 Yanıt
18716 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 20, 2007, 06:18:57 ös
Gönderen: Ittihatci
8 Yanıt
6260 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 25, 2008, 09:52:49 ös
Gönderen: tuana
0 Yanıt
1992 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 01, 2008, 09:15:04 ös
Gönderen: Isis
9 Yanıt
6791 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 08, 2011, 03:47:44 ös
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
2657 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 19, 2008, 09:55:13 öö
Gönderen: MASON
8 Yanıt
9097 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 09, 2009, 05:57:12 ös
Gönderen: semsin
26 Yanıt
13481 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 05, 2013, 10:32:08 öö
Gönderen: Arais
2 Yanıt
3375 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 08, 2010, 05:10:34 ös
Gönderen: Texan
12 Yanıt
11035 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 22, 2011, 02:17:12 ös
Gönderen: Hacamat