Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Ayasofya’nın Müzeye Çevrilmesi  (Okunma sayısı 13659 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 09, 2011, 03:52:37 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

Ayasofya’da mozaiklerin açılması yönünde ki talep üzerine 1934 te İstanbul Müzeleri müdürü Aziz Ogan başkanlığında müze müdürleri,mütehassıslar, belediye temsilcisi, vakıflar müdür ve mimarlarından oluşan 8-9 kişilik bir komisyon kurulur. komisyon heyetinden Alman Erkhard Ungar; caminin mabed kısmının aynen açık kalması gerektiğinde ısrar etmiştir. Bu Alman dışındaki Türk üyeler mabedin tamamen kapatılması yönünde karar bildirmişlerdir…
İmparator Justinianus devrinde Hristiyanlık belli bir güç kazanmış ve haliyle imparator inanların inanç ihtiyaçlarını karşılamanın yanında Allâh’ı memnun edecek bir ibadethane yapma gereği duymuştu.Meşhur Nika yangınından 39 gün sonra 23 Şubat 532 de inşaata başlamıştır.
 Bu kilise ilk yapıldığında,Büyük kilise ‘Megale Ekklesia’ adı ile adlandırılmıştı. Ancak 5. yy da buraya sadece ‘Sophia’ denilmeye başlanmıştı. Daha sonra Ayasofya ismi ile meşhur olmuş ve İstanbul’un fethinden sonra da aynı ismi muhafaza etmiştir.
 Ayasofya isminin değişik kaynaklarda ‘Tanrı’nın hikmeti, Tanrı’nın evi, Tanrı ehlinin birleştiği yer’ anlamına geldiği yazmaktadır.
İnşaat 5 sene 10 ay 4 gün zarfında bitirildi. Acaba bu koca mabed günümüzün maddi değeri olarak ne kadara mâl olmuştu… Bunun cevabı muhtelif olmakla beraber Araştırmacıların ekserisi şuna karar vermiştir.75 milyon sterlin yani,180 milyon dolar harcanmıştır.
 Ve fatih sonrası ilk cuma namazı Ayasofya’da kılınmak üzere camiye çevrilir. Fatih Sultan Mehmet Han’dan sonra bütün patişahlar birer tamirat veya ekleme yapmışlardır. Nitekim Yavuz Sultan Selim Han Halifeliğin simgesi olan Peygamber hırkasını burada giymiştir.
 Konunun daha iyi anlaşılmasu için Tarihi süreçte Ayasofya üzerine kimlerin hangi niyetler beslediklerini kısada olsa yazmakta fayda var.
İstanbul’un fethine mütakip Ayasofya’nın camiye çevrelmesi ile Hristiyan alemi byük değer kaybeder. Ancak Ayasofya özlemi bu dinin mensuplarında hiç sönmedi.
 Tarihte Yunan basınında, ayasofya’nın eski hali anlatıldıktan sonra şu sözlerle habere son verirler. şimdi murdar Türkler telvis ediyor (pisliyor) demişlerdir.
 1888 yılında Yunanlı Anastasyos adlı şahıs, Ayasofya camiinin kilise olmak üzere Yunanlılara iadesini alenen istemiştir.
 1919 da Rumlar, Ayasofya civarında bir çok arsa ve binayı yüksek fiyatlarla almaya başladılar. Rumların niyeti açıktı; Ayasofya’nın etrafını sarmak ileride amaçlarını yerine getirebilmek.
 Milli Mücadele döneminde İstanbul’un işgalinde bir çok önemli bina ve fabrika işgal edilmiş kuvvetli silahlar tarafından hedef haline gelmişti. Bu arada Hükümet (Mehmet Vahidettin) akıllı bir hareketle işgalcilerden daha erken davranarak bir tabur askeri camii avlusuna yerleştirir.
 Bu taburun komutanı Binbaşı Tevfik beydi. Ancak düşman kuvvetleri ve Yunan emelleri doğrultusunda caminin boşaltılması gerekiyordu.
 Fransız ordusu kumandanı beyaz bir bayrak ile gelip Binbaşımız Tevfik beye ‘ Siz asker değilmisiniz ? Buraları terk edip bize teslim etmeniz doğrultusunda emir almadınız mı ? der. Tevfik bey Evet ben bir askerim. Bir asker olduğum için sizi,ben sağ olduğum sürece bu kapıdan geçirmeyeceğim.Şayet zorla girmeye teşebbüs edecek olursanız caminin dört tarafına yeterli miktarda tahrip kalıbı yerleştirdim. Eğer ısrarda devam ederseniz bu koca mabed bu taburun üstüne çökecektir ve siz bu mabede giremiyeceksiniz.
 Fransız komutan durumu üstlerine bildirir ve geri çekilir.
 Ayasofya’da mozaiklerin açılması yönünde ki talep üzerine 1934 te İstanbul Müzeleri müdürü Aziz Ogan başkanlığında müze müdürleri,mütehassıslar, belediye temsilcisi, vakıflar müdür ve mimarlarından oluşan 8-9 kişilik bir komisyon kurulur. komisyon heyetinden Alman Erkhard Ungar; caminin mabed kısmının aynen açık kalması gerektiğinde ısrar etmiştir. Bu Alman dışındaki Türk üyeler mabedin tamamen kapatılması yönünde karar bildirmişlerdir.
 Komisyon bir rapor hazırlayarak 27 Ağustos 1934 tarihinde maarif vekaletine sunmuştur. Raporda yazanlar ise dudak uçuklatacak cinstendir.
‘İç kapı ve pencerelerin tamir edilmesi.Son cemaat mahallinin müzelik eşyayı teşhir edecek hale getirilmesi,camiye bitişik kimsesizler yurdunun (Fatih medresesi) kaldırılması…’konularına temas ediyordu. Ayrıca ‘Caminin mabed kısmının ibadete kapatılması suretiyle buraya Bizans eserleri konularak Bizans müzesi yapılması, bu arada Ayasofya’nın asırlarca osmanlı eseri halinde kullanıldığı hususuda göz önüne alınarak uygun bir yerinde Türk eserlerinin de teşhir edilmesi istenmiştir…
Acaba bu müzeye çevrilme durumunda gizli pazarlıllar söz konusumu dur ? Buyurunuz bu sorunun cevabını Merhum Celal Bayar’dan dinleyelim.
 Bayar’ın anlattıklarına göre Yunan Başbakanı’nın Atina’da kendisini karşıladığı sırada, balkan paktına kabul edilebilmemiz için Ayasofya konusunu açtığını; Anadolu macerasının unutulmadığını üzgün bir halde ifade ederek ‘kamuoyunu memnun edecek bir ortam doğsa, belki bundan yararlanıp belki bir şeyler yapılabilir’ şeklindeki Yunan başbakanı’nın sözlerini M.Kemal Atatürk’e anlatarak taviz istediklerini söyleyince, M.Kemal, şu açıklamada bulunmuştur.
 Az önce vakıflar umum müdürü buradaydı.Ayasofya camiini tamir edecek para bulamıyorlar.Bugün kü hali ile de harab ve bakımsız ! Ayasofya’yı müze yapsak, hem harabiyetten kurtarsak, hem Yunanlılar’a bir jest yapsak,Balkan paktını kurtarabilirmiyiz ? Öyleyse yapalım.’
 ….. Ve böylece Ayasofya Camii müzeye dönüşmüştür fikren.
 Ayasofya,Hristiyanlaştırılmış Roma devrinde bazilika tarzında bir kilise ve Doğu Roma imparatorluğu zamanında ise yeniden inşa edilmiş en büyük kilisedir. Büyük Kilise olarak 25 Aralık 537′de açılışından İstanbul’un fethine kadar 915 sene 5 ay 5 gün kilise, fetihden yani 29 Mayıs 1453′den 24 Kasım 1934′e kadar 481 yıl 5 ay 16 gün cami, bu tarihten itibaren müze olarak kullanılagelmiş; tam 1396 sene 10 ay 21 gün iki ayrı semavi dine ibadetgah,mabed olmuştur.
 Sadece pek çok tarihi olaya sahne Justinianus’un tahtını tehlikeye soktu. İmparator yenilgiyi kabul edip kaçmayı planlarken, bu tehlike Justinianus’un hanımı Theodora ve komutan Belisarios’un mahareti ile bastırılır. 18 Ocak’ta ihtilal kanlı bir şekilde bastırıldı. 35.000 insan bu ihtilalde öldü. Bu rakamın 35-40 bin arasında olduğu da söylenmektedir.
 Hipodrom denilen şimdiki Sultan Ahmed meydanında on binlerce kişiyi öldürerek tahtını ve canını kurtaran justinianus, buna rağmen tarihe kanlı bir hükümdar olarak geçmedi. Ayasofya’nın imarı ve diğer kiliselere verdiği önem dolayısıyla adı kan ve zulüm ile anılmaktan kurtuldu.
 29 Mayıs 1453 salı günü fetih gerçekleşir ve böylece Hristiyanlık aleminin en uğursuz günü SALI sendromu başlar.Üzücü olan şey ise bizden olduğunu söyleyen boş kafalarında salı gününü kendilerine uğursuz saylamalarıdır… Man kafa,boş kafa ve tın kafa…
İstanbul’un fethinden sonra ilk cuma namazı kilise den çevrilme Ayasofya camiinde kılınır. Fatih Sultan Mehmet han Ayasofya için külliye inşa ettirip giderlerinin karşılanması için özel vakıflar açar…
Ulu hakan belki de sonradan yaşanacakları bilmiş olmalı ki Meşhur Bedduasını okur.
 

İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse,

Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.

Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.

Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.

Fatih Sultan Mehmed Han - 1 Haziran 1453
(Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde Bulunan
Ayasofya İle İlgili Arapça Vakfiyenin Tercümesi)
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 09, 2011, 04:36:35 ÖS
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

Yıllardır milleti yüreğinden yaralayan “Ayasofya”ya ilişkin tarihi gerçekler ortaya çıkıyor. Araştırmacı İsmail Kandemir, yeni yayınladığı “Ulu Mabed Ayasofya” isimli eserinde, Ayasofya’nın cami olduğunu belgeliyor.


Anayasa mahkemesine göre kanunsuz

Kararname ‘yok’ hükmünde

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesini sağladığı iddia edilen kararnameyle ilgili değerlendirmelerin yer aldığı kitapta, kararnamenin “yok hükmünde” olduğu belirtildi. Kitapta, Anayasa Mahkemesi’nin 30 Ocak 1969’da verdiği kararında, “kanun çıkarmak suretiyle de olsa devletin hazineye ait olmayan mallara müdahale etmesinin imkânı yoktur” içtihadının yer aldığı, Ayasofya’da ise kanun bile değil, bir kararnameyle Fatih Sultan Mehmed’in vakıf malına el konulduğu anlatıldı. Yine Anayasa Mahkemesi’nin 28 Mayıs 1963 tarihli bir kararı olduğu belirtilen kitapta, bu kararda da hükümetlerin kararname ile neler yapabileceklerinin sayıldığı ve Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesinde kullanılan yönteme benzer bir hükmün yer almadığı ifade edildi.


Yargıtayın içtihadı

Geçerliliği yok

Kandemir’in kitabında Yargıtay’ın 30 Mart 1949 tarihli bir İctihad-ı Tevhid kararına da yer verildi. Kararda, “Kararların, hükümetin karar ve kararnamelerinin mevcut kanuna uyması, sarih, kanuna uygun hareket edilmemesi halinde geçerliliği yoktur” denildiği belirtilerek, bu nedenle var olduğu iddia edilen kararnamenin, yasal dayanaktan yoksun olduğu için “keen’lem yekün” (yok hükmünde) olduğu vurgulandı.


Sahte imzalı kararname

“Ulu Mabed Ayasofya” kitabının en çarpıcı bölümlerinden birisini ise var olduğu iddia edilen Ayasofya Kararnamesi’ndeki Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasının sahte olduğuna ilişkin değerlendirme oluşturdu. Kandemir, soyadı kullanımı ile ilgili kanunun 27 Kasım 1934 tarihinde yürürlüğe girdiğini, oysa Ayasofya ile ilgili varolduğu iddia edilen Bakanlar Kurulu kararnamesinin ise 24 Kasım 1934 tarihli olduğunu, Mustafa Kemal’in ancak 27 Kasım’dan sonra imzasında “Atatürk” soyadını kullandığını, bundan önceki tarihlerde çok sayıda belgenin bir tekinde bile bu imzaya rastlanmadığını dile getirdi.


EMNİYET: “İMZA, ATATÜRK’ÜNKÜNE BENZEMİYOR”

Bu gelişmeler üzerine yazar tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, Atatürk’ün varolduğu iddia edilen Ayasofya Kararnamesi’ndeki imzasının sahte olup olmadığının belirlenmesine yönelik talepte bulunulduğu da belirtilen kitapta, Genel Müdürlük’ten 3 Ocak 1997 tarihinde gelen cevapta, imzanın sahte olabileceğine ilişkin şüpheler dile getirildi. Yazıda, şöyle denildi:

“İlgi dilekçeniz ekinde fotokopisi bulunan 24 Kasım ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu kararnamesinde Reisicumhur adına atılı bulunan imzanın, yine dilekçeniz ekinde sunulan Atatürk’ün örnek imzalarına biçimsel açıdan fark gösterdiği ilk bakışta belirlenebilmektedir. Şöyle ki, sözkonusu imzanın inşaı sırasında, Atatürk’ün tarafınızca sunulan ve tarafımızca bilinen imzalarının farklı olarak ‘A’ harfinin de kullanıldığı, ‘K’ harflerinin şekillendiriliş biçimleri ile ‘T’ harfleri kuşaklarının konumu itibariyle de farklılıklar bulunduğu görülmektedir.”


BAŞBAKANLIK: O KARAR, RESMİ GAZETE’DE YOK

Devletin kayıtlarında görülmüyor

Bu durumun, kararnamenin sahteliği iddialarını güçlendirdiği ifade edilen kitapta ayrıca, Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü’nün 14 Haziran 1995 tarihinde, kitabın yazarı İsmail Kandemir’e gönderdiği, “İlgili dilekçeniz üzerine yapılan incelemede; 24.11.1934 tarihli ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu kararının (Ayasofya Kararnamesi) Resmi Gazete’de yayınlanmadığı tespit edilmiştir” ifadelerinin yer aldığı yazıya da yer verildi. Kitapta, var olduğu iddia edilen kararnamenin yalnız Resmi Gazete’de değil, Sicilli Kavanin, Düstur ve Kanunlarımız gibi devletin resmi diğer kayıtlarında da yer almadığı da anlatıldı.


VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ:

İbadete açılmalı

“Ulu Mabed Ayasofya” isimli kitapta, Ayasofya ile ilgili olarak yaygın kanının aksine devletin resmi görüşünün de cami olarak kullanılması yönünde olduğu da ortaya çıkartıldı. Sözkonusu görüş, TBMM arşivlerinde de yerini aldı. Buna göre, dönemin Demokratik Parti Diyarbakır Milletvekili Hasan Değer, 12 Mayıs 1975 tarihinde Başbakan Süleyman Demirel’in cevaplandırması talebiyle TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi. Değer önergesinde, Ayasofya’nın bu haliyle neye hizmet ettiğini, halka ibadet hakkından yararlandırılmasının neden düşünülmediğini, Ayasofya’da ibadet imkânının sağlanması ve minarelerinden beş vakit Ezan-ı Şerif’in okunması ve cami olarak kullanılmasıyla sırf ve sadece bir mekanın aslına rücu etmesinin sağlanarak Türk halkının özleminin giderilmesinde yarar görülüp görülmeyeceğinin cevaplandırılmasını istedi.

Başbakanlık tarafından cevaplandırılmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne gönderilen önergeye Başbakan Süleyman Demirel adına verilen 31 Eylül 1975 tarihli cevapta ise devletin Ayasofya’ya yaklaşımına ilişkin tarihi önemde değerlendirmelerde bulunuldu. Resmi yazıda Vakıflar Genel Müdürü Rıfat Tandoğan imzasıyla şu ifadeler yer aldı:


EZAN-I ŞERİF OKUNMALI

“Ayasofya müze olarak kullanılmaktadır, hiçbir ihtiyaca cevap vermemektedir. Müzeye çevrilmesi hususundaki Bakanlar Kurulu kararnamesinin mer’i mevzuat muvacehesinde hükümsüz olduğu ifade edilmektedir. Ayasofya’da günde 5 vakit Ezan-ı Şerif okunmasının ve tekrar ibadete açılması ile halkın gerçek özleminin giderilmesinde yarar görmekteyiz. (...) Ayasofya tapuda halen Vakıflar Genel Müdürlüğü adına kayıtlı bulunmaktadır.”

TACEDDİN URAL- ANKARA
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 09, 2011, 04:42:57 ÖS
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

KARARNAME YAZISIDA BU ALTINDAKİ İMZALAR ATATÜRKE AİT DEĞİL BÜYÜK İHTİMALLE OZAMAN BİR SÜRÜ SORU TÜRETİLEBİLİR.Bu hainliği bu millete kim yaptı
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 10, 2011, 09:47:12 ÖÖ
Yanıtla #3
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

ATAMIZIN İMZASI SAHTE OLARAKMI KULLANILDI YADA GERÇEKMİ PROBLEM BU
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 11, 2011, 09:52:40 ÖÖ
Yanıtla #4
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

Dikran Çerçiyan, Robert Kolej'in efsanevi hocalarından Hagop Vahram Çerçiyan'ın oğlu. Atatürk'ün imzasını tasarlayan babasıyla her zaman gurur duyan Çerçiyan, geçen hafta basına yansıyan "Atatürk'ün imzası Sabiha Gökçen'e ait" başlıklı haberlerin asılsız olduğunu söylüyor.



New York'taki evinde görüştüğümüz Çerçiyan, "Babam, Atatürk'ten bu imza için teşekkür mektubu bile aldı." diyor.
 
-Geçtiğimiz ay medyaya yansıyan 'Atatürk'ün imzası Sabiha Gökçen'e ait' haberine Amerika'dan itiraz geldi. Türkiye'nin yetiştirdiği birçok önemli ismin efsanevi hocası Hagop Vahram Çerçiyan'ın 90 yaşındaki oğlu Dikran Çerçiyan, Atatürk'ün imzasının babası tarafından tasarlandığını ve bunun yıllardır herkes tarafından bilindiğini söylüyor. Çerçiyan, gazetelere yansıyan haberin yanlış olduğunu, babasının 5 farklı imza tasarladığını ve Atatürk'ün ölene kadar bu imzalardan birini kullandığını anlatıyor. Babası tarafından tasarlanan Atatürk kartvizitlerinden birinin ise halen Şişli'deki Atatürk Müzesi'nde sergilendiğini hatırlatıyor. Robert Kolej'de uzun yıllar matematik ve kaligrafi hocalığı yapan Hagop Vahram Çerçiyan, imzayı bir mart gecesinde tasarlarken oğlu onu iki saat izlemiş.
 



Robert Kolej'de matematik ve kaligrafi öğretmenliği yapan Hagop Vahram Çerçiyan, bu imzayı bir mart gecesinde tasarlarken oğlu Dikran Çerçiyan onu iki saat izlemiş.

Babası gibi kendisi de aynı okulda el yazısı öğretmenliği yapan Dikran Çerçiyan, "Herhalde Soyadı Kanunu'nun kabul edildiği günün akşamıydı, kapımızı bir polis, bir sivil memur ve bir meclis görevlisi çaldı. Kapıyı annem açtı, polisi görünce okulda bir şey olduğunu düşünmüştü. Babam, o gece imza üzerinde sabaha kadar çalıştı. İki saat onu izledim. Onlarca kâğıda yazdı durdu, fakat attığı imzalardan hiçbiri içine sinmiyordu. 13 yaşında bir çocuktum, bir süre sonra sıkıldım ve babamı yalnız bıraktım. Sabah kalktığımda görevliler gelip imza örneklerini almıştı. Atatürk, yıllarca babamın tasarladığı imzayı kullandı ve bununla onur duyduk. Babam Atatürk'ten teşekkür mektubu bile aldı.'' diyor.
 
Vahram Çerçiyan'dan Atatürk için bir imza tasarlamasını milletvekili öğrencileri talep etmiş. Oğul Çerçiyan, imzayla ilgili ortaya atılan asılsız iddialara bir anlam veremiyor. Türkiye'de, Ermeni bir vatandaşın böyle bir işi yapmasından rahatsız olanlar bulunduğunu söylüyor. Birçok Türk dostundan "Neden itiraz etmiyorsun bu yanlışa?" diye telefonlar almış ama o, "Olanlara gülüp geçiyorum." diyor. Babasının yaptığı iş karşılığında tek kuruş almadığını, zaten böyle bir teklifle gelinse de kesinlikle kabul etmeyeceğini anlatıyor. 55 yılda 25 bin öğrenci mezun eden Çerçiyan'ın öğrencileri arasında çoğunluğu dışişleri mensubu birçok önemli isim var. Bülent Ecevit, eski dışişleri bakanlarından Selim Sarper, Turgut Menemencioğlu bu isimlerden birkaçı.
 
Harf İnkılabı'nın ardından, yeni harflerin Türkiye geneline yayılması için birçok kitap hazırlayan Çerçiyan'ın tüm öğrencilerine, "İyi yazı yazın. Okunaklı yazı, muvaffak olmanız için size yüzde elli şans verir." dediğini anlatan Dikran Çerçiyan, babasının Türkiye ile her zaman gurur duyduğunu belirtiyor. Ona göre Türkler ile Ermenilerin birbirlerinden hiçbir ayrılığı yok. "Halklar arasında hiçbir sorun yok, hiçbir zaman da olmadı. Bugün New York'ta en iyi arkadaşlarım Türk. Ermeni arkadaşlarla bir araya geldiğimizde bile Türkçe konuşuruz. 1919 New York'ta doğdum ama İstanbul'da gömülmek istiyorum." diyor.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 11, 2011, 10:03:30 ÖÖ
Yanıtla #5
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

Haşim Söylemez, aksiyon.com.tr

Ayasofya Camii’ni müzeye çeviren kararname çelişkilerle dolu. Atatürk imzaları birbirine uymazken kararname üzerindeki kayıt numaraları bile birbirine zıt. En ilginç konu ise kararnamede “İbadete kapatılacak” hükmünün bulunmaması.

Ayasofya, kilise olarak kullanıldığı dokuz yüz yıl Bizans’ın sembol mabetlerinden biriydi. Osmanlı’nın fethiyle, sonrasındaki 500 yılda ibadet edilen bir cami oldu. Şimdi ise bir müze. Cumhuriyet Türkiyesi’nin belki de en fazla tartışılan konularından biri Ayasofya.

Bu tarihi mekanla ilgili yeni bir çalışma kilise, cami, müze üçlemesinde yaşanan sırları deşifre ediyor. Osmanlı Araştırmaları Vakfı tarafından hazırlanan “Üç Devir Bir Mabed: Ayasofya” isimli çalışma, belgeler ışığında Cumhuriyet döneminde muallakta kalmış konulara ışık tutuyor. Yaklaşık 10 yılda hazırlanan eserde “Nasıl müze oldu? Atatürk Ayasofya için ne düşünüyordu? Kararnamede yer alan Atatürk’ün imzası sahte miydi?” gibi soruların cevabı aranıyor.

Ayasofya’nın müze yapılmasına giden süreç, Sultan Abdülmecid döneminde Fossati tarafından yapılan restorasyonla başlıyor. Sabine Schlüter’e göre, arkeolojik yaklaşımıyla Fossati, Ayasofya’ya üçlü bir konum getirdi: Kilise, cami, tarihi anıt. Müzeleşme yolundaki bu ilk adım, Byzantine Institute of America’nın 1931’de başlayan çalışmalarıyla devam etti.

Tartışmaların asıl noktası ise Ayasofya’nın müze haline getirilmesi kararı. Özellikle Atatürk’ün bu konudaki tavrının ne olduğu en çok merak edilen konular arasında. Atatürk’ün Ayasofya ile ilgili sır kalmış görüşleri yine bir sır olarak saklanan üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın aktardığı bilgilerde saklı. Bayar, Atatürk’e Yunan Başbakanı’nın Atina’da kendisine Balkan Paktı’nı kabul edilebilmemiz için Ayasofya konusunu açtığını, “Kamuoyunu memnun edecek bir ortam doğsa, belki bundan yararlanıp bir şeyler yapılabilir.” dediğini aktarıyor. Bayar, taviz isteklerini söyleyince Atatürk de ona şöyle cevap veriyor: “Az önce, Vakıflar Genel Müdürü buradaydı. Ayasofya Camii’ni tamir edecek para bulamıyorlar. Bugünkü hali ile harap ve bakımsız. Hatta mezbelelik. Ayasofya’yı müze yapsak, hem harabiyetten kurtarsak, hem Yunanlılara bir jest yapsak Balkan Paktı’nı kurtarabilir miyiz? Öyleyse yapalım.” Bayar bu konuşma sonrasında, Ayasofya Camii’nin müze haline dönüştüğünü iddia ediyor.

Ayasofya Camii hakkında, Cumhuriyet dönemi boyunca çıkarılmış 5 Bakanlar Kurulu Kararı bulunuyor. Caminin tamiratı ve üzerinde araştırma yapılmasıyla ilgili kararnamelerin yanı sıra mabedin müzeye dönüştürülmesi kararnamesi de halen tartışılıyor. Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi için Ağustos 1934’te İstanbul Müzeler Müdürü Aziz Ogan başkanlığında 9 kişilik bir heyet kurulur. Heyette Tahsin Öz, Efdalettin Tekiner, Prof. Osman Ferid, Alman Prof. Erkhard Ungar gibi önemli isimler vardır. Heyet, Ayasofya’nın etrafındaki ana bina haricindeki bütün eserlerin ortadan kaldırılması ve Ayasofya’nın bir müze olarak hazır hale getirilmesi yönünde 27 Ağustos 1934 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı’na bir rapor sunar. Raporda, ibadet kısmının kapatılıp Bizans Asarı Müzesi haline getirilmesi maddesi yer alır. Sadece Alman Profesör Erkhard Ungar, mabet kısmının aynen açık kalması gerektiği yönünde ısrar eder.

İbadet kısmının kapatılmasına razı olmaz!

Heyetin önerisi aynen uygulanır. Caminin etrafındaki yapıların yıkılması için Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden yardım istenir. Ancak müdürlük, “Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi üzerinde söz söylemeyi Evkaf Umum Müdürlüğü salahiyeti dışında bulur.” şeklinde cevap verir. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı’nın tapu kaydını isteme teklifini de geri çevirir. İstimlak edilen yerlerle caminin ve hariminin bir parselde toplanarak tapu kaydının hazine adına tashih ve tescili istenmişse de Vakıflar, kanunun buna mani olduğundan bahisle teklifi reddeder.

Vakıfların kendi alanında göstermiş olduğu hassasiyeti Atatürk’ün başka bir alanda gösterdiği ortaya çıkıyor. Atatürk, mabedin müze olmasını istemişse de ibadet kısmının müzeyi dönüştürülmesine razı olmaz, hatta bundan rahatsızlık duyar. Gazeteci Ziyad Ebuzziya bu gerçeği şöyle anlatıyor: “Ayasofya işini inceleyen komisyonun cami kısmını da müzeye çevirmek teklifinde bulunduğu Bab-ı Ali’de duyulmuştu. Komisyon’un bu yersiz ve üzücü düşüncesinin, hükümetçe ne dereceye kadar benimsendiğini öğrenmek üzere Velid Bey, beni Maarif Vekili ve Dahilliye Vekiline gönderdi. Abidin Özmen Bey’i (Maarif Vekili) ziyaret ederek Ayasofya hakkında, vekaletinin tasavvurlarını sordum. Rahmetli Ayasofya’nın ibadete kapatılmasının söz konusu olup olmadığını sorunca, irkildi ve ‘İbadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle münasebetsizlik olur mu hiç? Ayasofya camidir, aynı zamanda da müze olacaktır. Maksat budur.’ dedi. Vekilin bu sarih teminatına rağmen endişeliydim. Kendisi Atatürk’ün yakını değildi. Buna mukabil, o sırada dahiliye vekili olan Şükrü Kaya Bey ise, Atatürk’ün yakınıydı. Kendisine gittim. Aynı suali sordum. Rahmetli Şükrü Kaya Bey de ‘Kesinlikle söz konusu değil.’ dedi ve ilave etti: ‘İbadet bölümünü Bizans müzesi yapmak fikrine Atatürk fena halde kızdı.’ dedi.” Ziyad Ebuzziya, Maarif Vekili’nin Başvekalet’e gönderdiği 14 Kasım 1934 tarihli tezkirede yer alan “eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul’daki Ayasofya Camii’nin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesinin bütün şark âlemini sevindireceği...” ifadesinin, Ayasofya’nın ibadet kısmının kapatılmayacağını açıkça göstermekte olduğunu ifade ediyor.

Ancak Dönemin Maarif Vekili Abidin Özmen’in Başbakanlığa gönderdiği bir teklif yazısı Ebuziyya’nın görüşleriyle çelişiyor. Özmen Başvekalete yazdığı teklif yazısında, “Ayasofya, müzeye çevrildiği takdirde İstanbul’un turistik değeri bir kat daha artacaktır. Ayasofya’da namaz kılanlar pek yakınındaki büyük küçük birçok camide dini vazifelerini yapabileceklerdir.” ifadesi yer alıyor. Ve Ayasofya 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu Kararı ile resmen müzeye çevriliyor.

Ancak, kararnamenin fiziki özellikleri ve kararnamede yer alan Atatürk imzalarındaki çelişki birçok soruyu beraberinde getiriyor. Kararnamenin birinci sayfasında Kararlar Müdürlüğü, ikinci sayfasında Muamelat Müdürlüğü antetli kağıt kullanılmış. Bu farklılık tek başına bir şey ifade etmeyebilir. Ancak farklılığın kararname şartlarındaki diğer tutarsızlıklarla birlikte görülmesi, kararname üzerindeki şüpheyi artırıyor. Bu kararname, 24 Kasım 1934 tarihli ve 1589 sayılı. Halbuki 22 Kasım 1934’te çıkan en son kararname numarası 1590-1606 arasında. Ayasofya kararnamesi bu tarihten iki gün sonra çıkarılmış görünüyor. Dolayısıyla kararnamenin numarası 1606 sayısını takip eden bir sayı olması gerekiyor. Halbuki kararnamenin numarası, tarihi sonra; sayı numarası ise daha önceki tarihlere ait. Üstelik daha önceki ve sonraki tarihlerde de bu sayılı bir Ayasofya kararnamesi bulunmuyor. 24 Kasım 1934’te düzenlenen kararnameler 1613 ve 1614 numaralı. Takip eden 25 Kasım 1934 tarihinde ise bir kararname düzenlenmemiş. Bu durum dikkate alınırsa Ayasofya Kararnamesi muteber değil görüşü ağırlık kazanıyor.

Atatürk’ün imzası

Bir tutarsızlık da kararname üzerinde bulunan ve Atatürk’e ait olduğu bildirilen imzayla ilgili. Atatürk’ün Soyadı Kanunu’ndan önce “Gazi Mustafa Kemal” imzasını kullandığı, Ayasofya Kararnamesi’nin de 27 Kasım 1934 tarihli Soyadı Kanunu’ndan 3 gün önce çıktığı dikkate alınırsa bu çelişki daha da artıyor. Zira Kararname’de ikinci kelimesi küçük ‘a’ ile başlayan bir yazı şekli ile “K.atatürk” imzası bulunuyor. Tarihçi Cemal Kutay, Atatürk’ün soyadını 26 Kasım 1934’ten sonra yani 27 Kasım’dan itibaren kullandığını belirtiyor. Reis-i Cumhur ‘Gazi Mustafa Kemal’e verilen “Atatürk” soyadının kullanılması 2587 sayılı kanun gereğince 27 Kasım 1934’ten sonra mümkün.

10 yıldır Ayasofya konusunu çalışan Yrd. Doç. Dr. Yaşar Baş, bu ayrıntının göz ardı edilmemesi gerektiğini söylüyor. Baş’a göre Atatürk hukuki olmayan bir riske düşmez. “Bu imza doğru kabul edilirse Atatürk bir gün önceki imzasının aksine, ancak Soyadı Kanunu’ndan 3 gün önce ‘Atatürk’ soyadını kullanmış.” olur diyen Baş, “Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak kanun çıkmadan önce hukuki olmayan bir riske düşme pahasına Atatürk soyadını kullanarak bir imza atmayacağı ayrıca düşünülmesi gerekiyor. Atatürk’e soyadı verilmesiyle ilgili kanuna göre de Ayasofya Kararnamesi geçerli değildir.” diyor.

Atatürk’ün söz konusu kararnamesinde yer alan imzası, normal imzası ile de örtüşmüyor. Bu durum İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 30 Ocak 1997 tarihinde de sabitleniyor. İsmail Kandemir isimli bir vatandaşın başvurusu üzerine Atatürk’ün imzasını inceleyen Emniyet, bu sonuca varıyor. Ancak Atatürk’ün, müzenin açılışına bizzat katılması gerçeği de göz ardı edilmemeli.

1924 Anayasası’nın 46. maddesine göre Bakanlar Kurulu, hükümetin genel politikasından sorumlu. Bu görevi yerine getirirken kararname de çıkarabilir. Ancak 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 52. maddesinin 1. fıkrasına göre, böyle bir kararname çıkarılabilmesi için anlaşmazlık halinde müracaat edilmesi gereken en üst mahkeme olan Danıştay’dan bu konuda görüş alınması ve Danıştay’ın mütalaasının da kararnameye eklenmesi gerekirdi. Hukukçulara göre kararname, bu şartlar açısından da eksik olduğu için geçersiz sayılıyor.

Bir diğer tartışma konusu “Ayasofya kimin?” meselesi. Ayasofya vakıf malı ve vakfiyesi de Fatih Sultan Mehmet’e ait. 19 Şubat 1936 tarihli tapu senedine göre, Türkiye Cumhuriyeti tapu kayıtlarında bu gayrimenkul 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına “Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseyi Müştemil Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi” vasfı ile cami olarak tapulu. Vakıflar Genel Müdürlüğü Emlak Dairesi Arşivi’ndeki 1967 tarihli İstanbul Mazbut Hayrat Kütük Defteri’nde de bu mekan cami olarak kayıtlı bulunuyor ve sahibi Fatih Sultan Mehmet gösteriliyor.

Yaşar Baş, bütün bu eksikliklere rağmen, Ayasofya’nın netameli bir kararnameyle müzeye dönüştürülmesinin birçok hukuk ihlaline sebep olduğunu söylüyor: “Bu uygulamalar halen mevcut olan kanunlara ve Anayasa’ya aykırıdır. Bu hukuki gerekçe bilinmesine rağmen Ayasofya halen gerçek kimliğinden uzak tutuluyor. Kaldı ki, Ayasofya ille de başka bir kişi veya müesseseye mal edilecekse, ki bu doğru bir şey değil, Fatih’in vakfiyesinde kaydedildiği gibi, ancak ve ancak onun vârisi olan kimselere verilebilir. Çünkü Fatih’in şahsi mülküdür ve halen onun üzerine tapuludur.”

Girişinde Fatih Sultan Mehmet’in mührünün bulunduğu Ayasofya Vakfiyesi, 63.5 metre uzunluğunda. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde bulunan vakfiye, 1950’de bir sergi için İngiltere’ye götürülüyor. Ancak, büyük zarar görüyor. Yırtılmış, yıpranmış halde tekrar Türkiye’ye getirilen vakfiye yaklaşık 5 metresi eksik geliyor. Kesik parçaların nerede olduğu ve kimler tarafından koparıldığı hâlâ çözülmüş değil. Türkiye’de ilgili makamların bu konuda bir araştırma ve çalışması da bulunmuyor
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 11, 2011, 10:44:39 ÖÖ
Yanıtla #6
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7278
  • Cinsiyet: Bay


Burada, şimdi, yapmaktan hiç hoşlanmadığım bir şeyi yapmak durumunda kaldığım için çok üzgünüm.

Sayın Karahan'ın bu başlık altındaki yazılarının ilkini okuduğumda, buna bir yanıt verlmesi gerektiğini düşünmüştüm.

Düşünmüştüm de nasıl bir yanıt vereceğimi belirleyemediğimden konuyu askıda bırakmıştım.

Fakat şimdi anlıyorum ki Sayın Karahan'ın bu yazdıkları kendi anlatımları değil. Bir yerlerden kopyalayarak aktarıyor.

O zaman de benim yanıt vermek üzere burada bir muhatabım yok.

Böyle durumlarda yazıyı foruma getiren kişilye sormuşumdur: Bu yazının tümünün arkasında mısınız, hepsini sanki siz yazmış gibi benimsiyor musunuz, diye.

Sayın Karahan'ın aktarımlarındaki tezin, denilmek istenenin arkasında durup durmadığı da belli değil.

Bu aktarımların arasında kendi düşünceleri, tutumunun yansıyışı, yorumu var mı, yok mu, o da belli deil.

Öyle olunca, burada, forumda neyi tartışacağız?

 
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Ağustos 11, 2011, 11:14:26 ÖÖ
Yanıtla #7
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

Sn.Adam


Bu yazı kopyala yapıştır evet Ayasofya .org. da orjinali var.Ben tarih meraklısı bir insanım çeşitli yazarların yakın tarih kitaplarını okudum.Burda ki bu yazıyı yayınlama amacım tartışılmasını istediğim konuda şu Fatihin vakfiyedeki sözlerinin muhatabı durumuna dşüyor atatürk.Atatürkün imzası konusu ise belgedeki imza ataya ait olabilir altta yayınladığım ermeni vatandaşın yaptığı imza formundan önceki imzasıda olabilir.Emniyet o yüzden imza benzemiyor diyebilir.Ayasofyanın camilikten çıkarılıp müzeye dönüştürülmesinin hikayesi bana çok ilginç geldi bir sürü neden sorusu sorabilirsiniz.

Bilim de nasıl kuşkuculuk varsa bende olaya o gözle bakıyorum,yani gerçeği bilmek beni herzaman mutlu edecektir.Heleki cumhuriyet tarihimiz bize bir çok yönü ile doğru aktarılamamışsa bu soruda önemli ayasofya ile lozanın bağı varmıdır.

Umarım aklımdaki soruların cevabı vardır ve bulurum.

Saygılar.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 11, 2011, 02:04:59 ÖS
Yanıtla #8
  • Ziyaretçi

Karahan rümuzu ile bu konuyu gündeme getiren üye arkadaşımın amacını tümüyle kavramış değilim. Ayasofya'nın müzeye çevrilmesinin hatta İmparator Justinianus zamanındaki inşaatının öyküsünü anlatmak amacıyla kaleme aldıysa kültürel bir hizmette bulunduğu için teşekkür ederim. Ancak Ayasofya'nın yeniden cami olarak kullanılması için bir tür hazırlık kampanyasına girişim amacıyla kaleme aldıysa başka bir değirmene su taşıyor demektir ki bu konuda kendisini desteklemem.

Konu bir zamanlar cami olarak kullanılan şimdilerde ise müze olan bir yapının tekrar eski işlevine döndürülmek ise birileri de çıkıp "iyi ama bu yapıyı ilk yapıldığı günkü işlevine neden döndürmeyi teklif etmiyorsunuz?" demez mi?

Ayasofya müzesi bin yıla yakın kilise olarak kullanıldı, ardından 480 yıl kadar da cami olarak kullanıldı. Şimdi bu yapının orjinal işlevine -ilk işlevi olan kiliseye- döndürülmeye kalkışılmasının yaratacağı kaosu bir düşünelim. Önce eklenmiş olan minareler yıkılacak sonra içerisinde köklü değişiklikler yapılması gerekecek. Amaç ne peki? Orjinal yani ilk işlevine getirilmek.

Ondan vazgeçtim cami olarak ibadete açılsın yeterlidir diyenlere şunu sormak gerek. Günümüz Türkiye'sinin en büyük kenti İstanbl'un gerçekten camiye ihtiyacı mı var?
Araştırmacılar ülkemizde her 350 kişiye bir cami düştüğünü söylüyorlar. Üstelik bu camiler cuma öğlenleri ve ramazan ayları dışında bomboş. 350 bin kişiye bir  hastane düşen bir ülkede bu denli cami enflasyonu olması da çok ilginç.

Ben Karahan'ın yazısından böyle bir amaca ulaşmaya çalıştığı izlenimini henüz edinmedim. Ancak üye arkadaşlarımızın yararlanmaları bakımından yaptığım özel bir çalışmayı birkaç bölüm halinde sunmayı uygun gördüm. Çalışmamın adı "Din Değiştiren Yapılar" aslında "din değiştirtilen" demek gerekirdi ama ikisi de aynı anlama geliyor.

Uygarlık tarihinde belli bir inanç dizgesine kutsal mekân olarak hizmet veren bir yapı, aradan belli zaman geçip de o yörede bir başka din egemen olunca ya tümüyle ortadan kaldırılmış ya da -mimari yapısı uygunsa- yeni dinin ibadet yeri olarak değişikliğe uğratılmıştır.

Uygarlık tarihi bu konuda sayısız örneklerle doludur.
Bir başka yazıda Antik Çağdan hatta daha öncesinden başlayarak yakılan yıkılan ve başka bir inanç sisteminin hizmetine sokulan yapılar hakkında bilgi paylaşımı yapacağım. Üzerinde yaşadığımız bu topraklar bunun sayısız örnekleri ile dolu. Ayasofya onlardan biri...


Ağustos 11, 2011, 02:18:04 ÖS
Yanıtla #9
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

Sn.Dede

Konu ile ilgilenme amacım tamamen tarihe olan alakm.Ben bağımsız düşünen bir bireyim hayatımda gördüğüm tek değirmende köyümdeki, çayda bulunan taş değirmeni.Böyle bir olasılığım herhangi bir dernek yada başka türden bir oluium içindede değilim.Umarım bunlar merakınızı giderir.Ben tarih sever birisi olarak aklımla uyuşturamadığım sorular var onu araştırırken burada paylaşayım tartışalım ve ilginç fikirleri olan arkadaşların yorumları olur diye düşündüm.Ama sizinki bayağı ilginç oldu beni provake etmeye çalışıyorsunuz değirmenci diyerek.Niyetim sadece tek oda tarihi süreci.Bu karar hangi amaçla alındı,cumhuriyete bir baskı oldumu?imza olayında Atatürkü kandırdılarmı?Neden müze yapma gereği hissedildi?Bu karar tamamen bağımsızcamı alındı? bunun gibi bir sürü soru var anlamaya çalıştığım.Temiz tarih araştırarak ve anlamaya çalışarak olur Bir konu gindeme getirildiğinde altında art niyet aranacağına önyargısız ve tamamen bağımsız hiç bir şeyin ve  düşüncenin etkisi altında kalmadan tamamen kendiniz olarak olaya bakıp anlamaya çalışmak daha doğru değilmi.

Tarihimizin bir çok sayfası yalan ve hurda ile dolu değilmi,tarihini yanlış bilen geleceğinide yanlış dizayn eder.Yani kısaca kimseye değirmencilik yapmıyorum.

Saygılar.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
12 Yanıt
7665 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 01, 2012, 11:45:29 ÖÖ
Gönderen: peacewings
9 Yanıt
5843 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 05, 2012, 01:56:49 ÖS
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
2976 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 20, 2012, 12:53:43 ÖÖ
Gönderen: Genius Loci