Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Kadın’ın Bitmeyen Çilesi - 8  (Okunma sayısı 1865 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 04, 2012, 04:37:42 ÖS
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7278
  • Cinsiyet: Bay


Sayın Yalçın Kaya’nın bu çok özenli araştırması, görebildiğim kadarıyla, forumda ne yazık ki bence gerektiğince ilgi görmüyor.

Buna karşın, aktarmaya bir süre daha devam edeceğim.

Acaba biraz tarihten söz edilmekte olduğu için mi durum böyle?

Ancak bu eski tarihi bilmeden daha yakına nasıl gelinebilirdi ki? Dosdoğru yakın geçmişin anlatımını yapsaydı, bilimsel bakımdan temelsiz kalırdı bu.




Yakındoğu Uygarlıklarında Kadın

(Mezopotamya-Mısır-Yahudilik)





-   Uygarlığın ne bir ırkın ne de bir ulusun veya bölgenin eseri olmadığını biliyoruz. Gündüz Vassaf “uygarlığımız, yaratıcı biçimde kullanılan insan enerjilerinin bir toplamıdır” diyordu.
-   Bir başka düşünür de “uygarlık bir yaşama sanatı ve durmaksızın yinelenen binlerce alışkanlığın bir toplamıdır” der.
-   İyi de uygarlık tarihinde nereye baksak erkek resimleri, erkek imajı, erkek isimleri görüyoruz. Uygarlık adeta eril. Bu “yaratıcı biçimde kullanılan insan enerjilerinin toplamı”nda hiç mi kadın enerjisi yok?
-   Gerçekten uygarlık birikimini oluşturan, şekillendiren, geliştiren sadece erkekler mi? Veya kadınlar niye hep arka planda?
-   Bu soruya yanıt olarak çok söylemler bulunabilir. Ama bu yanıtların içinde en akla yakın olanı şudur: “Çünkü tarihi hep erkekler yazmıştır.”
-   Tıpkı bir Afrika atasözündeki gibidir durum:
-   “Aslanlar kendi tarihlerini yazıncaya kadar tarih hep aslan avcılarını haklı bulacaktır.”
-   Kendi tarihlerine yabancılaştırılan, erkeklerin tekelindeki bilgiden yoksun bırakılan kadınlar, toplumsal ilişkileri algılama ve anlamlandırmaya dönük düşünce sistematiğinden uzaklaştırılmışlardır. Böylece verili durumu doğal karşılamaları ve kabullenmeleri olanaklı kılınmaya çalışılmıştır.
-   Kadınla doğa, kültürle erkek özdeşleştirilerek, doğanın özel alanı, kültürün ise kamusal alanı belirlemesi bağlantısı kurulmuştur.
-   Böylece kadın, toplumsal değişim ve dönüşümün esas belirleyicisi olarak tarif edilen kamusal alandan dışlanarak tarihsel süreçte kolayca devre dışı bırakılmıştır. Bu geleneksel tarih yazımında onu yazan erkekler siyasal ve sosyal tarihten kadınları dışladıkları gibi, özel alanın deneyim ve pratiklerini de dışlamak suretiyle, tarihi yalnızca erkeklerin ve yalnızca kamusal alanın öznelliğinde biçimlenen tek yanlı ve sübjektif bir öğretiye dönüştürmüşlerdir.
-   Yalnızca kadınlar değil, köleler, köylüler, işçiler, siyahlar ama en çok da her kesimden kadınlar hep yazılı tarihin dışına itilmişlerdir. Ta ki toplumsal bir hareket kendisini kendi öz mücadele dinamiğiyle dayatıncaya kadar bu böyle gitmiştir. Bir önceki bölümde kadının başlık parası karşılığında kendi rızası olmadan erkek tarafından alındığı, adeta bir değiş, tokuş metaı haline getirildiği, bu yolla erkeğin toplumsal ve ekonomik anlamda baba konumuna geldiği, özel mülkiyetin filizlenmeye başladığı, anaerkil/anasoylu toplulukların dağıldığı evreye; yani Paleolitik çağın sonuna gelmiştik.
-   Bu aşamaya kadar olan gelişmeleri genellikle antropolojik ve toplumbilim-sel açıdan irdelemiştik. Bu aşamadan itibaren daha tarihsel bir açıdan bakma şansımız var. Çünkü elimizdeki arkeolojik, yazılı, somut veriler zenginleşiyor.
-   Araştırmamızın ağırlığını tek tanrılı dinlerin kadına bakış açısı oluştura-caktır. Bu nedenle tek tanrılı dinlerin geliştiği coğrafyada bir başka deyişle Mezopotamya’da kadının sosyal evrimini incelemekle işe başlamalıyız.


Mezopotamya’da Kadının Durumu


-   İ.Ö 4 ile 3. binyıllar arasındayız, tarımın gelişmesi sonucu mülkiyet kavramının oluştuğu, klan yapısının çözüldüğü, kent devletlerinin ortaya çıktığı, en önemlisi yazının keşfedildiği bir evredeyiz. Kent devletleriyle birlikte devletlerarası rekabet ve ordu gelişiyor. Ve insanlık tarihinin önemli bir kavramı, belki de en önemlisi ortaya çıkıyor: EGEMENLİK…Bir başka deyişle iktidar tutkusu ya da gücü ele geçirme…
-   Egemenlik beraberinde iç siyasî çatışmayı da getiriyor. Ancak her şeye kadir Ana Tanrıça kavramı hâlâ mevcut. Mevcut ama egemenlik çatışmasına artık o da karıştırılıyor. Zira dişil bir Tanrı’nın varlığı, iktidar sahibi eril egemenleri rahatsız etmeye başlıyor ve bu gücü ellerine geçirmeye çalışıyorlar. Bunun için de kolay bir yol buluyor, kayıtları tutan, yani bilgiyi tekelinde bulunduran tapınak yazıcılarını ve rahipleri kullanıyorlar. Nasıl mı? Örneğin göğün ve yerin yaratıcısı Ana tanrıça Namu’nun adını rahiplere Tanrılar listesinden sildiriveriyorlar.
-   Bu bize bilişim çağındaki bilgi / iktidar ilişkisini, medyanın egemenlik aracı olarak kullanılmasını, hatta dinin ve bilginin siyasal ideolojiye alet edilmesini anımsatıyor.
-   Bu vesileyle şunu da belirtelim, Sümerlerde kadın yazıcı hiç yok denecek kadar az. Zaten okullara da sadece erkek çocuklar gönderiliyor ve öğrencilere “okul oğlu” deniliyor.
-   Asıl dert, Ana tanrıça dünyevileştirilemeyeceğine göre, egemeni tanrılaş-tırmak; en azından onu bu tanrısal güce ortak etmek.
-   Bu arada siyasal güce ortak olan rahipler ile askerlerin ekonomik gücü de artıyor ve çoktan ortaya çıkmış olan tüccarların yanı sıra mülk sahibi bir sınıf oluşturmaya başlıyorlar, yani yavaş yavaş sınıflı toplumlar doğuyor.
-   Ana Tanrıça yukarıda belirtildiği gibi hâlâ yaşamı yaratan ve ölüme egemen güç konumunda.
-   Ama toplumsal ve ekonomik babalığını elde etmiş, üremedeki işlevini anlamaya başlamış olan erkeğe uygun bir rol var: Soyun üremesini sürdürmek. Zira bu rol onu Ana Tanrıça’nın gücüne ortak edecek. Onun için de mitos, efsane bu amaca, yani egemenliğe hizmet edecek şekilde değiştirilmeye başlanıyor. Bu arada efsaneleri değiştirme yetkisi olan rahip ve yazıcıların ekonomik sınıf olarak iktidara ortak olmaya başladıklarını da aklımızın bir köşesine yazalım!
-   Efsaneler değiştiriliyor, örneğin Ana Tanrıça’nın yanına bir eş ekleniyor, bu eş önce onun özelliklerini ve gücünü paylaşıyor ve giderek bu eş erkek bir Tanrı konumuna geliyor. Bu durum, Tanrıça’nın göksel gücüne karşı erkeğin dünyevî güç isteğini, yaşamı var eden ve koruyan göksel kadının evrensel hükümdarlığına, erkeğin iktidar hırsı ile karşı koymasını simgeliyor.
-   Burada artık daha önce özellikle bereket Tanrıları arasında (simgesel olarak rahip ve rahibeler arasında) toprağın bereketini, toplumun zenginliğini ve evrenin sürekliliğini sağlamak üzere gerçekleştirilen Kutsal Evlilik (hieros gamos) söz konusu değildir.
-   Hieros Gamos çoktanrılı inanç pratikleri içerisinde sıklıkla uygulanan bir ritüel formudur. Panteist düşüncede, ritüeli uygulayan kişinin bir tanrı veya tanrıçayla birleşmesi esas alınarak gerçekleştirilen bu birleşme, ritüel uygulayı-cılarının birer tanrıça ve tanrı haline gelmesiyle açıklanabilir.
-   Ana Tanrıça’nın yanına eklenen eş yani Kral ile Tanrıça arasındaki güç çatışmasında sınırlar zorlanmaya ve belirlenmeye başlıyor.
-   Bu durumun çok güzel bir örneğini, Hattuşa’nın bir kralının, Hititli taht tanrıçası Halmasuit’e hitabında görüyoruz.
-   Halmasuit burada “Büyük Anne”nin temsilcisi sıfatıyla ve kralların koruyu-culuğundan fazla, geleneğin sürdürücüsü olarak, kral tahtında görülmektedir.
-   Kral, Halmasuit’e şöyle diyor:
-   “Gel dağlara gidelim. Dağların arkasında kal; benim halkıma gitme, benim akrabam olma, fakat benim arkadaşım ol. Gel, biz dağlara gidelim ve kral olan ben, sana bir kap vereceğim ve biz birlikte bu kaptan yiyeceğiz. Sen dağları koru. Tanrılar -Güneş tanrısı ve Gök tanrısı- bana, krala ülkemi ve sarayımı verdi. Ve ben, kral, ülkemi ve sarayımı koruyorum. Ben nasıl senin evine gelmiyorsam, sen de benim evime gelme.”
-   Metnin sonunda, kral kendini, babası olarak adlandırdığı Hititlerin en güçlü erkek varlığı, Gök Tanrısı olarak atamaktadır.
-   Tanrıça’nın gücü gelecekte, kuzeydeki dağlarla -Karadeniz Dağları- ile sınırlı kalacak, buna karşı kral, erkek Tanrılar’ın desteğiyle, Tanrıça’nın söz hakkı ve “Büyük Anne”nin müdahalesi olmadan, Hattuşa’nın verimli toprak-larında hüküm sürecektir.
-   Konunun tekrar toplumsal ve ekonomik tarafına dönersek.
-   Kral, Ana Tanrıça’nın göksel iktidarını dünyevileştirerek paylaşırken, mülkiyeti elinde tutan sınıflar da boş durmuyorlar. Onlar da mülkiyetin miras yoluyla babadan oğula geçmesini yasallaştırıyorlar, yani ataerkil aileyi kurumlaştırmaya başlıyorlar.
-   Ailenin ataerkil olmaya başlamasıyla toplumu düzenleyen yasalar da değişmeye -değiştirilmeye- başlıyor.
-   Ele geçmiş tabletlerin okunmasıyla günümüzde bu yasalarla ilgili birçok bilgiye ulaşılmıştır. Örnekler verirsek:
-   İ.Ö. 1200 yılı dolaylarındaki bir Asur yasasına göre, kadının anne olarak sahip olduğu tüm haklar yok sayılmaktadır. Boşadığı karısına herhangi bir şey verip vermemek, kocanın insafına kalmıştır.
-   Asur yasaları, bir bakirenin ırzına geçilmesini, her şeyden önce “kızın babasının mülkiyet ve ekonomik haklarına bir tecavüz” olarak değerlendirir. Irz düşmanı evli değilse, cezası kızın babasına bir bakire için ödenmesi gereken bedeli ödeyip, kızla evlenmek zorundadır.
-   Mezopotamya’da bu dönemde saltanat ailesi dışında, genelde evlilikler tek eşli olmakla birlikte, erkeklerin, ilk karılarından çocuk sahibi olamazlarsa, ikinci eş ve ya da cariye alma hakları vardır. Evli kadının zinasının cezası ise ölümdür. Ancak Hammurabi Yasası’na göre erkeğin zina yapan karısını kurtarma hakkı vardır. Bunun yanı sıra kızıyla ahlâk dışı eş deyişle ensest ilişkiye giren babanın cezası sadece kent surlarının dışına atılmaktır.
-   Kadının sadece toplumsal konumu değil, bedeni de erkeğin denetimi altındadır. Asur yasalarında kimin peçe kullanması gerektiği, kimin buna hakkı olmadığı ayrıntılı bir biçimde belirtilmiştir. Beylerin karıları, kızları, hanım-larına eşlik eden cariyeler ile sonradan evlenmiş olan tapınak fahişelerinin peçe takması zorunlu, köleler ve fahişelerin ise yasaktır. Bu yasağa uymayanların giysileri alınır, kırbaçlanır ve kulakları kesilir.
-   Saygınlıkları, onları koruyan erkeğe ve cinsel etkinliklerine bağlı olan kadınlar için örtünmenin çok aşağılayıcı yanı ise, “sadece bir erkeğin kullanı-mına açık” ya da “tüm erkeklerin kullanımına açık” olarak iki kategoriye ayrılmalarıdır.
-   Görüldüğü gibi günümüzde siyasal İslâm’ın simgesi haline gelen ve çoğu kişinin bile İslâmî bir uygulama olarak kabul ettiği örtünmenin kökleri o dönemlere kadar uzanmaktadır.
-   Yeri gelmişken uygarlık tarihinde çok önemli bir yeri olan Hammurabi Yasaları hakkında biraz bilgi edinelim:
-   Hammurabi yasaları, İ.Ö 1760 yılı civarında Mezopotamya'da yaratılan, tarihin en eski ve en iyi korunmuş yazılı yasalarından biridir. Bu dönemden önce toplanan yasa koleksiyonları arasında Ur kralı Ur-Nammu'nun yasa kitabı (İ.Ö 2050), Eşnunna yasa kitabı (İ.Ö 1930), ve İsin'li Lipit-İştar'ın yasa kitabı (İ.Ö 1870) yer alır. Bir bakıma Hammurabi yasaları ilk yasalar değildir ama tümüne yakını okunabilen en eski yasalardır.
-   Babil kralı Hammurabi'nin (İ.Ö 1728-1686) çeşitli sorunlara ilişkin verdiği kararlar, Babil'in koruyucu tanrısı Marduk adına yapılan Esagila Tapınağı'na dikilen bir taş üzerine Akatça dilinde yazılmıştı. Hammurabi, kendisine bu yasaları yazdıranın güneş tanrısı Şamaş'ın olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla yasalar da tanrı sözü sayılıyordu.
-   Arkeolog Jean Vincent Scheil'in 1901'de Susa, Elam'da bulduğu (bugünkü Huzistan-İran) ve Fransa'ya taşıdığı Hammurabi yasalarını yazılı olduğu taş, Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Yaklaşık iki metrelik silindirik bir taşın üstüne çivi yazısı ile yazılmış olan yasalar tam 282 maddedir, ancak bu maddelerin 30'u (madde 66-99) şu anda okunamayacak durumdadır

­  ­  ­*   *   *

-   Mezopotamya’ya yakın coğrafyada olan Mısır’da ise kadının durumu, görece daha iyidir. Mülk edinme, miras bırakma, mülk idare etme, tanıklık etme hakları vardır.
-   Bunların yanında, ticarî ve hukuksal işlemlerde taraf olabilme ve boşanma hakkı da vardır. Firavunlar dışında tek eşlilik geçerlidir. Evlenme ve boşanmada devlet taraf değildir; bunlar özel işlemlerdir. Yani evlenirken ne hukuksal ne de dinsel bir tören yapılır. Ancak zinada her iki tarafta eşit cezalandırılır. Boşanan kadın kendisine ait malları götürebilir. Kölelerin haricinde her sınıftan kadın bu haklara sahiptir.
-   Kadınlar sadece yönetici konumuna gelemezler, özellikle bazı meslekler, kayıt tutma ve sembol yaratma gibi (!) özel işler yalnızca erkeklere özgüdür. Kadının eşzaman kültürlere nazaran daha ayrıcalıklı konumda olması, sınıfsal ayırım tanımayan, hem erkek hem kadınların rahip olmasına olanak veren, tapınaklarını hem fahişeler için sığınılacak bir yer hem de kendilerini cinsel ilişki dışında tutmaya adamış kadınların barınabileceği bir mekân olarak açan, Tanrıça İsis kültünden kaynaklanır.



Sayın Isis okuyor mu acaba?

İzleyecek bölümde Yahudilikte kadının durumu inceleniyor.


« Son Düzenleme: Ocak 04, 2012, 04:39:44 ÖS Gönderen: ADAM »
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
1605 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 06, 2012, 03:59:08 ÖS
Gönderen: ADAM
3 Yanıt
3025 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 11, 2012, 03:37:23 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
4244 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 12, 2012, 04:38:38 ÖS
Gönderen: ADAM
4 Yanıt
1922 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 26, 2012, 08:46:04 ÖÖ
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1916 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 15, 2012, 03:30:46 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1468 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 17, 2012, 05:04:47 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2601 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 18, 2012, 01:29:42 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1268 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 23, 2012, 05:43:19 ÖS
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
1695 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 01, 2012, 10:44:09 ÖÖ
Gönderen: enelsır
0 Yanıt
1722 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 13, 2012, 05:23:35 ÖS
Gönderen: ADAM