Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Insanlik Onuru, Insan Haklari, Özgürlük ve Sosyalizm Üzerine Düsünceler  (Okunma sayısı 1852 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 11, 2012, 09:30:25 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1797

İnsanlık Onuru, İnsan Hakları, Özgürlük ve Sosyalizm Üzerine Düşünceler

Cemil Fuat Hendek

Yılın son gününde karşılaştık yine. Kızının elinden tutmuş, gezmeye çıkmış. Her zamanki yarı alaycı tavrıyla takılmadan duramadı: “Ne o yine yürüyüşten mi geliyorsun?” “Evet” dedim, “benim yürüyüşüm seninki gibi vitrinler önünde değil, daha çok protesto pankartlarının ardında oluyor.“

Otuz yıla yakındır tanışırız. Sosyalist sistem yıkıldığından bu yana aramızdaki söz düellosuna yeni bir şey katılmadı. Kızını çekiştirerek uzaklaşırken arkasına dönüp, “Boşuna uğraşıyorsun” diye seslendi, “bütün dünya senin o pek övdüğün sosyalizmin ne matah olduğunu gördü. Bir tek sen uyanamadın.” İçimden yükselen öfkeyi bastırmaya çalıştım ama olmadı. Arkasından koşup, omzuna dokundum. "Bak" dedim, "bizi birbirimizden ayıran nedir biliyor musun?“ Merakla baktı yüzüme. "Belki ikimiz de bu sistemin değiştiğini göremeden öleceğiz. Fakat sen bu gidişle sefaletinin farkında olamadan, körlüğünün karanlığı içinde gideceksin; bense ışıklı ufuklara bakarak bu yaşamı terk edeceğim.“

Tam ne diyeceğini beklemeden dönüp, hızla uzaklaşacaktım ki, elinden kurtulan küçük kız iki üç adım atıp, dizleri üstüne düştü. Birlikte koşup, ayağa kaldırdık. Başka bir şey konuşmadan birbirimizden ayrıldık. Daha doğrusu, adamdan ayrıldım ama bende dürtüklediği düşüncelerden ayrılamadım. Yıkılan sosyalist sistemle ilgili bir sürü martaval, anti-komünist propaganda beynime üşüştü ve yakamı bırakmadı. Ve düşen küçük çocuk...

Reel Sosyalist sistemin bugün inkar edilen, unutturulmaya çalışılan sayısız iyi ve güzel yanlarının yanısıra bir dizi de yanlışa imza atmış olduğu kuşku götürmezdi. Bunların en temelinde yatan hatalar nelerdi? "Çocuk" yürümeyi öğrenmeye çalışırken ve ilk adımlarını atarken düşmüştü. Kuşkusuz tekrar ayağa kalkacak, yeni baştan yürümeye çalışacak, yeni adımlar atacaktı. Onu kimler elinden tutup kaldıracaktı? O, yeni baştan yürümeye başlarken ilk düşüşünden hangi dersleri çıkarmalıydı? Bir kez... Bir kez daha düşünmeye çalışırken...

İnsanlık onuru ve insan hakları
Konuya heyecanla girdim ama biraz geriye dönüp, söz konusu kavramların tarihsel gelişimine bakmakta yarar var. Heyecanı dindirmek ve belki biraz sıkıcı olmak pahasına yapacağım bunu.

Antik Yunan felsefesinde anılmış olmasına karşın, artık sıklıkla karşılaştığımız ve Kant’la birlikte bugünkü içeriğine yaklaşmış olan "insanlık onuru“ kavramı, felsefi ve politik literatürde oldukça yeni sayılır. Daha çok kilisenin, dünya yüzündeki tüm diğer canlı varlıklardan ayırarak "insanoğluna biçtiği değer ve ona atfettiği onur"dan farklı bir içerikten bahsediyorum. 18. YY aydınlanmacılarının yeni bir anlam yüklediği bir kavramla karşı karşıya bulunuyoruz. Buna karşın, 18. ve 19. YY’daki deklarasyonlarda da bugünkü anlamıyla bu kavrama rastlanmıyor.

Biraz daha irdeleyelim: Antik Roma felsefesinde Cicero’da iki kavrama rastlıyoruz: "humanitas" (insanlık) ve "dignitas" (onur). Ne var ki, bu kavramlardan ilkinde insanoğlunun hayvanlar aleminden farkı üzerinde duruluyor. "Onur" ise, bireyin toplumsal yaşamda kazandığı ya da miras yoluyla edindiği konuma bağlı olarak, "şeref" gibi anlaşılıyor. Hatta Cicero, "Krallık mı, demokrasi mi?“ konusunu tartışmaya açarken, toplumun tüm üyelerine bedavadan "onur" dağıtacağı için demokrasi fikrine karşı çıkıyor. ("De re publica"- Devlet Üzerine)

İlk kez, sadece "özgür yurttaşların" haklarını garanti altına alan, 1215 yılında İngiltere Kralı John’un kabul etmek zorunda kaldığı ve 1225’de yasa olarak onaylanan "Magna Carta"da da "insan onuru"ndan bahis yok. Daha çok asillerin, mülk sahiplerinin ve tüccarların haklarını garanti altına alan bildirgenin 29. konusuna dek (alışılmış biçimde maddelenmemiştir) sabretmek gerekiyor. Ancak burada tüm özgür insanlar için geçerli bir ifade yer alıyor. Bu maddede hiç bir “özgür insanın” hapsedilemeyeceğinden, yerinden yurdundan sürülemeyeceğinden, esir olarak satılamayacağından ve bulunduğu ülkenin yasalarına göre yargılanma hakkının elinden alınamayacağından bahsediliyor. Sadece "özgür" olanlar için geçerli olan yasayı İngiliz sömürgecileri her işgal ettikleri ülkeye götürmüş ve bu yasanın geçerli olacağı sözünü vermişlerdir. (Buna karşın sömürgelerde yapılanlara değinmiyorum. Konumuz "insanlık onuru").

Bundan tam beş yüz elli bir yıl sonra, Kuzey Amerika’daki on üç koloninin İngiliz imparatorluğuna karşı bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte, John Adams, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson, Robert R. Livingston, ve Roger Sherman’dan oluşan beş kişilik komite tarafından kaleme alınan ve 1776 yılında Kongre kararıyla ilan edilen “Bağımsızlık Bildirgesi”nde de “insanlık onuru”ndan bahis yok.

Ne var ki, artık çağ, aydınlanma çağıdır. Bu bildirgeyi etkilemiş olan aydınlanmacıların fikirleri, 1789’da Fransa’da zafer kazanan devrimle birlikte, 26 Ağustos 1789’da Ulusal Meclis tarafından ilan edilen “İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi”nde ifadesini buluyor.

Fakat o da nesi? Burada da “insanlık onuru” geçmiyor. Hatta, beyannamenin başlığı, “erkek ve yurttaş hakları” şeklinde anlaşılabilir. (Fransızcası, “Déclaration des Droits de l'Homme et du Citoyen”. “L’Homme “insan” demek olduğu kadar “erkek” anlamına da geliyor.) Marie-Olympe de Gouges’nin 1791’de kadın ve erkeklerin eşitliği üzerine yayınladığı ünlü bildiri, işte bu nedenle kadınların eşit haklar mücadelesinde büyük önem kazanmıştır.

Günümüze, Fransa’daki 5. Cumhuriyete dek geliştirilerek gelen bu “İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi”nde herkesin yasalar karşısında eşit olduğu vurgulanıyor; özgürlük, mülkiyet ve güvenlik hakları garanti altına alınıyor. Hatta, baskıya karşı direnme hakkından bile bahsediliyor.

Acele etmeyelim; insanlık, onurunu tescil ettirebilmek için, daha nice çatışmalardan geçerek yüz elli yıl daha beklemek zorundadır. En sonunda, 1948 yılının Aralık ayında Bileşmiş Milletler tarafından ilan edilen “Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi”nin birinci maddesi “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar.” diye başlıyor.

Artık günümüzde, bu beyannameye imza atan bazı gelişmiş ülkelerin anayasalarında yaklaşık olarak şu içeriğe rastlıyoruz. “Her insan, ırkından, renginden, ulusundan, ait olduğu etnik kökenden ve dininden bağımsız olarak "insanlık onuru"na sahip olarak doğar. Ve bu nedenle, hiçbir insanın yaşam hakkı elinden alınamaz; hiç kimseye mal muamelesi yapılamaz. Hiçbir insana, "insanlık onuru"nu zedeleyici biçimde muamele edilemez, ceza verilemez, işkence yapılamaz.”

“İnsanlık onuru” ve “insan hakları” arasındaki büyük fark
Yukarıda okuyucuyu sıkmak bahasına özetlediğim serüvenin sonunda onurunu kazanan insanın, aynı zamanda “yaşama hakkı”na da sahip olduğunu görüyoruz. Üstelik, “hak” kavramı çok eski. Sadece bu yazıda değindiğim tüm bildirgelerde değil, çok daha önceleri ondan bahsediliyor. Örneğin zamanımızdan 624 yıl önce Antik Yunan’da keyfi mahkeme kararları yasaklanıyor. Avrupa’da 6. Yüzyılda yurttaşların politikada söz sahibi olma hakkına kavuştuğunu görüyoruz. (Bu konuyu burada derinleştirmek ve yazıyı sayısız örnekle şişirmek istemiyorum.) Ancak, tüm bu tarihsel sürecte “haklar” konusunda asıl tayin edici sorun şu oluyor: “Yurttaş kimdir? Söz konusu haklardan kim yararlanabilir?” İşin bu yanı hep değişken ve çapraşık...

Kısacası, “hak” kavramıyla birlikte önümüze bir dizi sorun çıkıyor. Çünkü, her “hak” sadece uğruna mücadele ederek kazanılıyor. Ve her hak, ancak uğruna mücadele eden güçlerin ve karşıtlarının dengesine, hangi tarafın utku kazandığına bağlı olarak alınıyor ya da yitiriliyor. Eğer bugün “işçi hakları”ndan, “kadın hakları”ndan, “azınlık hakları”ndan vb. bahsedebiliyorsak, bunu bizden önceki nesillerin (üstelik sadece kendi ülkemizdeki değil, tüm dünyada) yüzyıllar boyu verdiği, kimi çok kanlı mücadelelere borçlu olduğumuzu unutmamak gerekiyor. Üstelik bunca mücadeleyle kazanılmış hakların hiçbir garantisi de yok. Bugün vardırlar, yarın olmayabilirler. Onun için, “hak”ları sadece kazanmak yetmiyor. Her an savunmak da gerekiyor. Bir gün bakıyorsun, “toplu sözleşme hakkı” unutulmuş gitmiş; “grev hakkı” yasaklanmış, onun yerine “lokavt hakkı” gelmiş... Kazanılmış hakların yasalarda yazılı olması da bir anlam ifade etmiyor. Bunların uygulanması için de her an tetikte durmak zorundasın. Ak kağıda yazılmış kara yazılar ciltli kitaplarda kapalı dururken, hak sahiplerinin hayatlarının karartıldığını çok gördü insanlık. Hak uğruna mücadele ederken, nice haksızlıklar yaptığı da oldu.

Her hakla birlikte özgürlükler sınırlanır
İş böyle olunca, kazanılan her “hak” onu kazananların karşıtlarının özgürlüğünü bir derece kısıtlıyor demektir. Sendikaların “toplu sözleşme hakkı”nın işverenlerin işçileri keyfince sömürmesini sınırladığı gibi. Sorunu böyle ele alırsak, şöyle bir sonuca varabiliriz: “Haklar ne denli çok olursa, özgürlükler de o denli sınırlı olur!”

Sanki korkunç ve çözümlenemez bir çelişkinin içinde bocalıyor gibiyiz. Ama telaşa gerek yok! Çünkü, şimdi elimizde yeni bir kıstas var: “İnsanlık onuru!” Bu kıstası haklar terazisinin bir kefesine koyduğumuzda yepyeni bir durum çıkıyor ortaya. “Her kim tarafından olursa olsun, herhangi bir insanın “insanlık onurunu” zedeleyen hiçbir hak talep edilemez!” diyebiliriz. Böylece, insanlık onuru ve ona bağlı insan haklarıyla birlikte bir dizi yasak da gündemimize düşer.

Sosyalizmde özgürlük anlayışı ve yasaklar
İşte tam da bu noktada... Tam bu noktada itirazlar yükseliyor. Emeğin sömürüsüyle işe başlayıp, halk yığınlarını giderek toplumsal hayatın en “alt katlarına” itmeye, böylece en geniş yığınların toplumsal değerlerden “eşit” olarak yararlanmasını kısıtlamaya, hatta kimi zaman tümüyle engellemeye; bütün bunları yaparken salt kendisinin yararlanabileceği hakları ve olanakları genişletmeye; böylece kendisinin dışındakilerin “insanlık onurunu” her fırsatta ayaklar altına almaya alışmış birileri çıkıp, feryada başlıyorlar: “Sosyalizmde özgürlük yok!”

Doğrudur! Sosyalizmde “bazı özgürlükler” yoktur. Çünkü, Sosyalist sistemde söz konusu olan, her türden emekçilerin; daha geniş tarifiyle “yaşamını başkalarını sömürmek, ezmek ve onursuzlaştırmak üzerine kurmayan tüm yurttaşların” en geniş haklarıdır. Bu haklar ne denli genişse, insanın insanı sömürme, baskı altına alma, şiddet uygulama vb. “özgürlükleri” de o derecede kısıtlanacaktır. Dahası da var: Yasaklanacaktır ve uymayanlar şiddetle cezalandırılacaktır!

Sosyalizmin yasakları bunlardır. İtirazı olan beri gelsin ve “Ben bu yasaklara karşıyım.” desin.

Ne oldu? Şimdi herkes sustu! Çünkü kim ve ne için olduğu belirsiz “özgürlük” yaygaraları koparanlar, aslında baskı ve sömürünün hakim olduğu, insanın onursuzlaştırıldığı düzeni devam ettirmek çabasında olduklarını itiraf edemezler.

Onların “özgürlük” avazlarıyla özgürsüzleştirdikleri yığınlara gelince... Hani şu sahip olmadıkları özgürlüklerin hayaliyle gözü kamaştırılmış ve aldatılmış olanlara...

Onlara da hak ve özgürlüklerinin ancak böylelerinin özgürlüğünü kısıtlamaktan geçtiğini ve böylece insanlık onurunu da kazanabileceklerini anlatmak bizlere düşüyor.

CEMIL FUAT HENDEK


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
8 Yanıt
5558 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 07, 2007, 11:00:24 ÖS
Gönderen: SublimePrince
0 Yanıt
1114 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 28, 2007, 10:00:23 ÖS
Gönderen: shemuel
0 Yanıt
1276 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 28, 2007, 10:01:39 ÖS
Gönderen: shemuel
5 Yanıt
2862 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 06, 2007, 02:12:31 ÖÖ
Gönderen: Itzhak
26 Yanıt
10985 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 30, 2011, 01:21:50 ÖÖ
Gönderen: Barbaros
6 Yanıt
6157 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 06, 2014, 01:10:05 ÖÖ
Gönderen: davut
Sosyalizm Nedir?

Başlatan bugfree Kavramlar

0 Yanıt
1995 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 21, 2008, 01:25:50 ÖS
Gönderen: bugfree
4 Yanıt
4147 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 14, 2009, 03:26:40 ÖÖ
Gönderen: Dino
0 Yanıt
1814 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 02, 2010, 03:17:05 ÖS
Gönderen: oasis
11 Yanıt
2963 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 12, 2011, 07:50:05 ÖS
Gönderen: NOSAM33