Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Gülme Sırası Bizde................ Ebru Deniz Ozan ( 12.Eylül darbesi ve AKP)  (Okunma sayısı 2466 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 06, 2012, 10:33:21 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1800






Akademisyen ve yazar Ebru Deniz Ozan, 'Gülme Sırası Bizde' isimli kitabı ile sermaye sınıfının neden 12 Eylül darbesine mecbur olduğunu ortaya koyuyor. Patronların darbe öncesinde, aralarındaki çıkar çatışmalarını bir yana koyarak nasıl işçi sınıfına karşı birleştiklerini öğrenmek için mutlaka okunmalı...

Türkiye İşveren Sendikaları Başkanı Halit Narin'i 12 Eylül sonrasında "Gülme sırası bizde" dedirten ne idi? Türkiye kapitalizmi 12 Eylül öncesinde nasıl bir kriz yaşıyordu? Sermaye sınıfı bu krize yanıt olarak nasıl bir siyasal, ideolojik ve ekonomik çözüm programı oluşturdu? Neden Milliyetçi Cephe ve CHP hükümetleri 12 Eylül öncesinde sermaye sınıfının derdine çare olamadı? Patronlar, tüm çıkar farklılıklarına rağmen nasıl ortak bir program etrafında birleşti? Patronlar neden 12 Eylül darbesine mecburdu? Ebru Deniz Ozan'ın Ocak 2012'de Metis Yayınları'ndan çıkan "Gülme Sırası Bizde - 12 Eylül'e Giderken Sermaye Sınıfı, Kriz ve Devlet" isimli kitabı bu ve daha birçok soruya doyurucu yanıtlar içeriyor.

Şu an Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi olan Ebru Deniz Ozan, Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim dalında yazdığı "Kriz, Sınıflar ve Devlet: Türkiye'de Sermaye Sınıfı, 1977-1980" başlıklı doktora tezini kitaplaştırdı. "Gülme Sırası Bizde" ismi ile yayımlanan kitap, 12 Eylül - sermaye sınıfı ilişkisini net bir biçimde ortaya koyuyor.

Kriz, sermaye sınıfı ve devlet üzerine teorik analizlerle başlayan kitap, 12 Eylül öncesinde sermaye sınıfı içi çıkar çatışmaları ve uzlaşma noktalarını, dönemin sermaye örgütleri TÜSİAD, TOBB, TİSK, TESK, TZOB'un taleplerini ayrıntıları ile aktarıyor. İthal ikameci modelden ihracat yönelimli modele geçişte en büyük engelin örgütlü işçi sınıfı olduğunu, sermaye çevrelerinin açıklamaları ile gösteren Ozan, patronların 12 Eylül'e neden mecbur olduğunu net biçimde ortaya koyuyor. Büyük sermaye sahiplerinden küçük ve orta ölçekli sermaye sahiplerine, büyük toprak sahiplerinden Anadolu sermayesine kadar hemen hemen tüm sermaye kesimlerinin işçi sınıfı karşısında nasıl kenetlendiklerini kitapta ayrıntıları ile okuyabilirsiniz.

Kitabın yazarı Ebru Deniz Ozan ile 12 Eylül'ü ve bugünü konuştuk.

Öncelikle aklınıza sağlık. Türkiye tarihinin çokça asker-sivil / merkez-çevre / devlet - sivil toplum dikotomileri ile tarif edildiği bir dönemde siyasi-ekonomik krizlerin sınıfsal bir bakışla ve bütünlüklü bir biçimde ele alınması önemli. Peki neden 12 Eylül? Neden 12 Eylül'ü incelemeyi seçtiniz?
Ben de öncelikle teşekkür ederim. 12 Eylül Türkiye için bir dönüm noktası. Sermaye ve emek arasındaki ilişkinin, sınıflar arası ilişkilerin tümüyle değiştiği bir dönemin simgesi. Dünyada bu dönem kapitalizmin krizinin -buna ister ithal ikameciliğin krizi, ister refah devletinin krizi ya da Fordizmin krizi deyin- neoliberal politikalar ile aşılmaya çalışıldığı bir dönem. Türkiye’de de 1970’lerin sonu ve 1980 darbesi, bu politikaların uygulanması için zemin hazırlıyor. Bu yüzden önemli. Yani bugünün kökenlerini orada bulabilirsiniz. Bugün neoliberal politikalar ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan uygulanabiliyorsa bu sınıf-temelli siyasete, toplumsal örgütlenmeye son veren, bunları gerileten 12 Eylül’ün eseri.

"Darbelerin ardında iktisadi krizler, siyasal ve toplumsal krizler, toplumsal mücadeleler gibi daha karmaşık süreçler, etkenler var."
Bir de tabii sizin de belirttiğiniz gibi, askeri darbeler daha çok dikotomik bir çerçeveden açıklanıyor; Türkiye tarihi bu perspektiften değerlendiriliyor. Buna alternatif bir açıklama biçimi de ortaya koymaya çalıştım. Akademik motivasyonum buydu aslında. 12 Eylül darbesinin basitçe ordu ya da elitler istediği için gerçekleşen, burjuvazinin devlet tarafından bir kere daha ezildiği bir müdahale olmadığını göstermeye çalıştım. Darbelerin ardında iktisadi krizler, siyasal ve toplumsal krizler, toplumsal mücadeleler gibi daha karmaşık süreçler, etkenler var. Bunları göstermek, bunları dikkate alan alternatif bir çözümleme yapmak istedim.



12 Eylül'ü sermaye sınıfının yaşadığı hegemonya krizine verilen bir yanıt olarak tarif ediyorsunuz. Sermaye sınıfı darbeye neden mecburdu?
Darbe, sermaye sınıfının yaşadığı siyasal temsil krizine çözüm oluyor aslında. 1970’lerin sonunda sermaye sınıfının kendi taleplerini siyasal alana taşıyacak ve bunları gerçekleştirecek bir siyasal iktidar yok, oluşamıyor. Askeri rejim ile, tıkanmış parlamenter sistem işlevsel kılınıyor yeniden. Askeri rejim, kararların alınmasını kolaylaştırıyor, aynı zamanda sınıf mücadelesi de bastırılmış oluyor.

1980 yılının sonlarında, daha önce ertelenmiş birçok grev başlamak üzereydi.
Sermaye sınıfı darbeye, yaşanan iktisadi krize çözüm olacak yapısal uyum programının uygulanabilmesi için destek veriyordu. Bu uygulamanın önündeki en büyük engel de dönemin toplumsal örgütlülüğünün, işçi sınıfı hareketinin geldiği noktaydı. Toplumsal örgütlülük düzeyi, işçilerin memurların sendikalaşma düzeyi çok yüksekti. 1980 yılının sonlarında, daha önce ertelenmiş birçok grev başlamak üzereydi. Dolayısıyla darbe, iktisadi krizin ve toplumsal mücadelenin geldiği nokta itibariyle sermaye sınıfı için en uygun çözüm olarak görülüyordu; destekleniyordu.

"24 Ocak Kararları'nın mimarı Turgut Özan ve iki TÜSİAD üyesinin darbenin ardından kabinede yer alması çarpıcı"
Kitabınızın kapağında TİSK Başkanı Halit Narin ile darbenin Başbakanı Bülent Ulusu'nun yan yana gülerken çekilmiş fotoğrafı bulunuyor. Sanırım bu kare 12 Eylül'e dair çok şey anlatıyor...
12 Eylül sonrası en kazançlı çıkan kesim büyük sanayi sermayesi. Bir kere 24 Ocak Kararları uygulanmaya başlıyor. Grev yasakları, sendikaların kapatılması, ücretlerin dondurulması yani işgücü piyasasının disiplin altına alınması sözkonusu. Bu dönemde, ihracat sektörü tümüyle destekleniyor. Dış pazara açılma, kur politikaları hep bu yönde, büyük sermaye lehine. Darbeden hemen sonra büyük sanayi sermayesi temsilcilerinin askeri rejime minnettarlıklarını, rejimden beklentilerini dile getirdiklerini biliyoruz. Kendi sınıf çıkarları açısından uygun bir ortam yaratılmıştı ve bundan da memnuniyet duyuyorlardı. Ayrıca Ulusu Hükümeti’nde, 24 Ocak Kararları mimarı olarak bilinen Turgut Özal’ın ekonomiden tam sorumlu başbakan yardımcısı olarak yer alması, yine TÜSİAD üyesi iki bakanın da (Sanayi Bakanı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı) hükümette yer alması da çarpıcı.

12 Eylül sonrasında sermaye sınıfının neoliberal modelle uyumlu bir biçimde "iki uluslu hegemonya" stratejisini uyguladığını ifade ediyorsunuz. Neoliberal modelde toplumun önemli bir kesimini yok saymak bir zorunluluk gibi görünüyor. Sermaye sınıfının bu şekilde yönetmek için milliyetçi-muhafazalar ideolojik tahakküme - AKP zihniyeti de diyebiliriz sanırım - mecbur olduğunu da söyleyebilir miyiz?
İki uluslu hegemonya Britanyalı siyaset bilimci Bob Jessop’un hegemonya projelerini tanımlamak için kullandığı bir terim. Bu Türkiye’de 1980 sonrası ne kadar uygulandı, 1980 sonrasını böyle nitelendirebilir miyiz? Bunlar ayrı sorular. Ama benim vurgulamaya çalıştığım, neoliberal stratejilerin, daha geniş bir toplumsal uzlaşı zeminini dışladığı. Mesela Refah Devleti uygulamalarındaki gibi bir uzlaşıdan uzak. Burada Milliyetçi-muhafazakar ideolojinin, siyasal iktidarın meşruiyetini sağlamadaki rolüne bakmak lazım.

"Sermaye sınıfını tek rahatsız edecek şey, baskının ciddi bir toplumsal huzursuzluğa ve toplumsal mücadeleye yol açması olur."
Şunu tespit etmekte yarar var: Bugünkü siyasal iktidar genel olarak sermaye sınıfının çıkarına uygun bir ortam yaratmış gözüküyor. Özelleştirmeler hiç olmadığı kadar kolaylıkla ve artan bir hızla yapılıyor; kıdem tazminatı meselesi, sendikalarla ilgili düzenlemeler, kentsel dönüşüm projeleri hep sermaye sınıfının lehine düzenlemeler. Milliyetçi-muhafazakarlık da burada sınıf temelli çatışmaların üzerini örtme işlevi görüyor. Milliyetçi muhafazakar bir populizm, ve mağduriyet söylemi bugünkü iktidarın desteğini oluşturuyor, meşruiyetini pekiştiriyor ve bu anlamda da sermaye sınıfının vazgeçilmezi olan siyasal istikrarı sağlıyor bir bakıma. Bu uygulamaların yaratacağı eşitsizlikler bir ölçüde bu ideoloji ile görünmez kılınabiliyor. AKP’nin şimdilik başarısı bu. Ancak neoliberal politikalar daha geniş bir uzlaşma zemini sağlamak ya da bunu uzun süre korumak, tam anlamıyla hegemonik bir siyasal iktidar kurmak için elverişli değil. Kapitalizm vahşileştikçe, belli kesimleri dışarda bırakmak, gözden çıkarmak durumunda kalıyor siyasi iktidar. Milliyetçi-muhafazakar ideolojinin de böyle bir yanı var. Kendini yeniden üretebilmek için, Alevileri, Ermenileri, Kürtleri, solu, ateistleri dışarda bırakmak ve dışlamak zorunda. Siyasal iktidarın kendi meşruiyetini ve tabanını pekiştirmek için daha da sertleşmesi, toplumun milliyetçi-muhafazakar olmayan kesimleri üzerindeki baskıyı daha da arttırması demek. Sermaye sınıfını bu durumda rahatsız edecek tek şey, bu baskının ciddi bir toplumsal huzursuzluğa ve toplumsal mücadeleye yol açması. Bunun dışında siyasal iktidar, sermaye sınıfının genel çıkarlarını koruduğu ve siyasal istikrarı sağladığı ölçüde sermaye sınıfı için bir sorun oluşturmayacak gibi gözüküyor.

Elbette askeri darbeleri sadece ordunun ya da generallerin yaptığı bir şey olarak görürseniz bu yargılama, darbe yapmak suçu ile tanımlı bir yargılama, sizi rahatlatabilir. Ama 12 Eylül zihniyeti, kurumları, sistemiyle ayakta dururken hatta birçok uygulamada daha da pekişirken bu hesaplaşmanın gerçekleştiğini düşünmek gerçekçi değil.
Kitabınızda 12 Eylül'ün kazananları ile kaybedenleri arasındaki uçurumun gitgide daha da derinleştiğini belirtiyor ve hal böyle iken 12 Eylül ile hesaplaşma vaadinin gerçekçi olmadığını belirtiyorsunuz. Bu açıdan 12 Eylül davasından bazı solcuların beklenti içine girmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu süreci gerçekçi değerlendirmek lazım. Evet bugün Evren yargılanıyor, davaya müdahillikler sözkonusu. Ama bu yeterli mi 12 Eylül ile hesaplaşmak için? Elbette askeri darbeleri sadece ordunun ya da generallerin yaptığı bir şey olarak görürseniz bu yargılama, darbe yapmak suçu ile tanımlı bir yargılama, sizi rahatlatabilir. Ama 12 Eylül zihniyeti, kurumları, sistemiyle ayakta dururken hatta birçok uygulamada daha da pekişirken bu hesaplaşmanın gerçekleştiğini düşünmek gerçekçi değil. Örneğin, seçim sistemi, YÖK olduğu gibi duruyor. Özelleştirmeler, çalışma hayatındaki düzenlemeler güvencesizliği, taşeronlaşmayı getiriyor. Bunlar 12 Eylül ruhunu ayakta tutuyor, pekiştiriyor. Davaya müdahillikler davanın seyrini değiştirir mi? Hukuken bunun mümkün olup olmayacağını bilmiyorum. En azından insan haklarına karşı işlenen suçların yargılanmasına dönüştürebilse. Ama bu davanın daha kapsamlı bir hesaplaşmaya yol açacağına dair inancım yok; bu tür beklentileri de gerçekçi bulmuyorum.

Aynı zamanda bir akademisyensiniz. Üniversitelerin bugünkü hali malum. Sizin de kitabınızda ortaya koyduğunuz çerçeveden siyasete-tarihe bakan, bu bakış ile üretimde bulunan akademisyenler ne tür zorluklarla karşılaşıyor?
Evet üniversitelerin durumu kötü, kötüleşiyor da... Toplumun geçirdiği dönüşümden bağımsız değil tabii üniversitelerin durumu. Güvencesizlik, baskı, dışlanma öğrenciler ve akademisyenlerin karşılaştığı sorunlardan. Bunlarla doğrudan karşılaşılmasa bile bu tür korkular, gelecek kaygısı kendini hissettiriyor ne yazık ki.

"acımasızlığı ve de krizleri ile kapitalizm devam ettikçe, ezilenler, emekçiler mücadeleye devam edecekler. Bu mücadele de zaten umudu ayakta tutan şey."
Son olarak, emekçilerin "Şimdi gülme sırası bizde" diyeceği günlere dair umudunuz var mı?
Sanırım buna coşkuyla, olumlu bir yanıt vermenin zor olduğu dönemlerden birini yaşıyoruz. Özellikle Türkiye için. Ancak acımasızlığı ve de krizleri ile kapitalizm devam ettikçe, ezilenler, emekçiler mücadeleye devam edecekler. Bu mücadele de zaten umudu ayakta tutan şey.

Değerli kitabın ve sorularımıza yanıtların için teşekkürler... Bundan sonraki üretimlerinde başarılar...
Ben teşekkür ederim...

(soL - Haber Merkezi)


Eylül 16, 2019, 01:39:57 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Yeni Katilimci
  • *
  • İleti: 10
  • Cinsiyet: Bay

Halit Narin beyefendiyi çok iyi tanıyorum ve O dönemde 1980 ihtilali yıllarında yapılanların doğruluğu elbette tartışılabilir. Hepimiz bu gibi benzer konularda ve olaylarda hadiselerde Sistemden Öç alma adına yapılanların olduğu ve de galip gelme isteği dürtüsüyle haklı veya haksız yaşadıklarımız var. Geriye bakmamak gerekiyor. İleriye bakmak en mantıklısı.. O devirde olmuştur doğru ya da yanlış hiç bir farkı açıklaması bende yok. Nihayetinde; Aydınlık bir gelecek için çalışmalıyız. Dengeler değişebilir bunda şüphede taşımıyorum. Önemli olan iyi niyetle bakmak güzel olanı şefkat ve merhametle kucaklamak. Evrenin Ulu Mimarı için var gücümüzle çalışmak ve hizmet etmektir.  Sevgilerle!


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
4 Yanıt
1923 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 11, 2007, 08:37:54 ÖS
Gönderen: Asi
2 Yanıt
3666 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 11, 2007, 09:06:18 ÖS
Gönderen: SublimePrince
4 Yanıt
2597 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 10, 2012, 03:45:34 ÖS
Gönderen: NOSAM33
2 Yanıt
2915 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 07, 2008, 10:50:18 ÖS
Gönderen: bilmeliyimgalilei
2 Yanıt
2104 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 04, 2009, 06:05:23 ÖS
Gönderen: baris
2 Yanıt
9385 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 09, 2009, 09:56:14 ÖS
Gönderen: poyraz06
4 Yanıt
3018 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 19, 2012, 02:57:50 ÖS
Gönderen: Tij
3 Yanıt
2794 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 27, 2009, 02:21:12 ÖS
Gönderen: dogudan
9 Yanıt
4695 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 24, 2012, 12:39:50 ÖS
Gönderen: hasan
0 Yanıt
1326 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 09, 2012, 08:24:53 ÖS
Gönderen: Tij