Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Keltler/Galatlar/Galyalılar  (Okunma sayısı 4400 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 30, 2014, 10:48:44 ÖS
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 877
  • Cinsiyet: Bay

Galatlar kimdir?

“İndo Avrupa kavimlerinden biri olan Keltler’in ilk izlerine M.Ö.600 sıralarında Güney Fransa’da rastlanmaktadır. Daha sonraları İsa’nın doğumundan önceki yüzyıllarda Keltler (Galatlar) bütün Avrupa’ya yayılmış ve bir bölümü Kuzey İtalya’da diğer bölümü Alp ve Pirene Dağları ile Ren Irmağı arasında kalan ve Belçika’ya değin uzanan bölge içinde oturmuşlardır.

Keltler’e Hellenler Keltai ya da Keltoi, Romalılar ise Galli (tekil hali Gallus) derlerdi. M.Ö. 278/277 yılında üç büyük boy halinde Anadolu’ya akın edip sonraları Kızılırmak yayı içinde ve Ankara ile Pessinus yörelerinde oturan Keltler’i ise Hellenler Galatai (tekil hali Galates) adı ile anıyorlardı.”

(Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Galatlar’a yazdığı önsözden)

Galatlar M.Ö. 277 yılında Asya’ya geçti.

Galatlar’ın (Anadolu’da) düşmandan ve kendilerine kinle bakan yüzlerden başka bir şeyle karşılaşmadıklarını sanmayalım. Hiç de böyle değil. İskender’in seferlerinden beri Asya’da kol gezen bir sürü maceraperest onlara katılıyordu. Aynı zamanda Helenizm’e karşı derin bir tepki göstermeye hazır olup Anadolu’nun yerli halkı bu poturlu adamları öç alıcı olarak görüyordu. Volk-Tektosaglar (Kelt boyu) kendilerine düşen ve tutunmalarına olanak veren yüksek yaylalardaki bu tepkiyi çok daha güçlü bulmuşlardı.

Galatlar: Delphi zaferinden sonra Tektosagi, Tolistobogii ve Trogmi adlı üç boy şeklinde örgütlendiler. Orta Anadolu’da Sivrihisar (Pessinus), Ankara (Ankyra) ve Yozgat Büyüknefes (Tavium) bu üç boyun merkezi oldu. Bölgede yapılan yüzey araştırmalarında Polatlı’da Basrikale ve Hisarlıkaya, Sakarya Irmağı’na hakim Çanakçı ve Çağlayık, Beypazarı’nda Tabanoğlu ve Dikmenkale, Ayaş’ta Canıllı, Keçiören’in Bağlum köyünde Hisartepe ve daha başka kale kalıntıları belirlendi. Kalelerin bazıları çevredeki kaya kitlelerine bağlanarak yapılmıştır.

ANTİK TARİH

Ankara, 3000 yıl kadar önce kurulmuştu. Galatlar bu kente, " durduran, yol kesen " anlamına gelen Ankyra adını verdiler. Bu deyim daha sonra gemicilikte kullanılarak gemi çapası (Anchor) anlamını aldı. Deyimin, bugün Kale'nin bulunduğu kayalık alanın konumu yüzünden düşünüldüğü anlaşılmaktadır.
Ankara'nın isimleri arasında bir de Engürü vardır. Söylenceye göre bu adın aslı Farsça "üzüm" sözcüğünün karşılığı olan "engür"dür. Engürü adı da, bir zamanların bağlık bahçelik Ankara'sını çok güzel anlatan adlardandır. Sırası gelmişken belirtelim ki, Ankara ve çevresi üzümün anavatanıdır. En iyi şarapların da Çankaya'nın Kavaklıdere'sinde yapıldığı bilinir. Kim bilir, belki de Anadolulu Baküs Çankaya'da doğmuştur.

Ankara'nın kurucularına ilişkin iddialar bir değil, ikidir. Uzmanlar Ankara'yı ünlü bir baba oğul arasında kime mal edeceklerini şaşırırlar. Bir rivayete göre, Ankara'nın kurucusu Frig Kralı Gordios'tur. Bir rivayete göre de onun oğlu Midas'tır.

Hititler döneminde Ankara bir askeri garnizon olarak kullanıldı. Daha sonra bu alanda Frigyalılar egemen oldular ve kenti kuran da onlar oldu.

Kentin yeni hakimleri olarak M.O. 700'den sonra Lidyalıları görüyoruz. Kent ve bölge M.O. 547 tarihinden itibaren de iki yüzyıl kadar Pers egemenliği altında kaldı.

Büyük İskender M.O. 333 yılında kenti Makedon-Helen egemenliğine soktu. Gordion'un ünlü ve efsanevi kördüğümünü çözemeyince kılıcıyla kesen İskender'in, yörede bir süre kaldığı biliniyor. Ankara Kalesi de bu dönemde Anadolu'ya gelen Galatlar tarafından yapıldı.

Romalı Komutan Vulso M.O. 189 yılında, Galatlar'ı yenerek Ankara'yı Roma egemenliğine aldı. Ankara'yı uzun yıllar egemenlikleri altında tutan Romalılar zamanında kente önemli yatırımlar yapıldı. Bugün Ankara'da, Roma döneminden kalma hamam, tapınak, sur, agora, hipodrom, sütun, tiyatro gibi çok sayıda eser görülür. Örneğin, Ulus'ta, Hükümet Meydanı'ndaki Julianus sütunu bunlardan biridir. Roma İmparatoru Julianus'un M.O. 362'de Ankara'dan geçişi anısına dikilen bu sütun, yivli taşlardan oluşmuş ve yaprak biçiminde bir taçla süslenmiştir. Yeri, bu yüzyılın başında, iki yüz metre kadar kuzeye taşınarak değiştirildi. Halen kalıntıları bulunan Roma Hamamı, döneminin dünyadaki üç büyük hamamından biri olarak nitelendirilir. Yıl 1939'da başlanan bir kazı sonunda ortaya çıkan, 12 külhanlı, dev boyutlardaki bu hamamın M.S. 2. yüzyıl sonu ile 3. yüzyıl başında yapıldığı bilinmektedir. Hamamda, yılan tutan kocaman bir elin varlığı, yapının, Sağlık Tanrısı Asklepius adına inşa edildiğini düşündürmektedir. Hamamın ortaya çıkarılması amacıyla yapılan kazılarda Roma İmparatoru Caracalla ve annesi Julia Domna adına çıkarılmış çok miktarda sikkeye rastlanmıştır. Taş temeller üzerine oturan hamamın dış duvarları, dört sıra tuğlanın üst üste konmasından oluşmaktadır. İç duvarlar ise mermerle kaplıdır. Kente 60 km. uzaktaki Elmadağ'dan taş borularla getirilen su, bu hamamla birlikte bütün mahallelere dağıtılıyordu.

"Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27-M.S. 14), ölümünden on altı ay önce Vesta Rahibelerine dört belge teslim eder. Bunlardan biri vasiyetnamesidir; ikincisi cenaze töreni hakkındaki buyruklarını, üçüncüsü imparatorluğun parasal ve askeri durumu ile ilgili kayıtlarını kapsamakta, dördüncüsü ise yaşadığı sürece yaptığı işleri (icraatı) anlatmakta idi.

"Bunlardan ancak sonuncusu, 'index rerum gestarum', Ankara Augustus Tapınağı'nın duvarlarında iki dilde, Latince ve Helence yazılmış olarak günümüze değin gelmiştir. Buna karşılık madenden iki levha üzerine yazılı olup Roma'da imparatorun mezarının önünde yer alan orijinal metin ise tamamen yok olmuştur.

"Güzel bir rastlantı sonucu 'Res Gestae Divi Augusti' (yani tanrılaşmış Augustus'un yaptığı işler) adını taşıyan bu kitabenin günümüze değin bilinen diğer iki kopyasına ait parçalar yine Anadolu'da ele geçirilmiştir. Şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde saklanmakta olan bu parçalar Ankara Tapınağı'nın bazı eksik bölümlerinin tamamlanmasında yardımcı olmuşlardır...

"Augustus'un uğraşılarını anlatan Latince metin, tapınağın Pronaos (ön oda) adı verilen iki yan duvarının iç yüzeylerinde yer almaktadır. Yazıt Hacı Bayram Camii'ne yakın olan duvarın üstünde halen okunaklı iri harfler halinde 'Re-rum gestarum divi Augusti' (yani tanrılaşmış Augustus'un icraatı) sözcükleri ile başlar ve duvarın büyük bir bölümünü kaplar. Latince yazıtın arkası, onun karşısında kalan duvarın iç yüzünde devam eder. Latince metnin Helence çevirisi ise bu duvarın, yani batı-doğu doğrultusundaki tapınak duvarının dış yüzündedir. 0 tarihlerde Ankara'da konuşulan dil Helence olduğu için yazıtın Helenceye çevrilmesi gerekiyordu...

"Eski tarih boyunca Ankara'nın akropolisi (tepe kenti) Hacı Bayram Camii'nin bulunduğu yerde idi. Roma döneminde Ankara kenti, Roma ve Augustus Tapınağı'nın bulunduğu bu kutsal tepenin etrafını çeviriyordu. Çankırı Caddesi üzerindeki Roma Hamamı, Kale dibindeki Roma Tiyatrosu ve Hisar'daki Kale'nin kendisi Roma kenti sınırlan içindeydi. Kentin kuzey ucu Radyoevi'ne doğru uzanıyordu. Roma dönemi sikkelerindeki tasvirlerden ve yazıtlardan anlaşıldığına göre Ankara'da Romalılardan önce Tanrı kadın Kybele'ye (bereket tanrıçasına) ve Ay Tanrısı Men'e tapılıyordu. Kybele, Çatalhöyük'te gördüğümüz üzere, daha neolitik çağda, yani M.Ö. 7. ve 6. binlerde Anadolu halklarının başlıca Tanrısı olduğu gibi, Frigler'in de en önemli Tanrısı idi. Men de bir Anadolulu Tanrı olup büyük olasılıkla Luvi kökenlidir. Ona özellikle Frigya ile Lydia bölgelerindeki yerli halklar tapınıyordu. Helenler'in Ay Tanrısı dişi olup adı Selene idi. Bununla beraber aynı bölgelerde yaşayan Helenler de Men'e tapıyorlardı.

"Augustus Tapınağı'nda cephenin ve giriş yerinin Helen kutsal yapılarındaki gibi doğuya değil de, batıya dönük oluşu da burasının eski Anadolu geleneğine, yani Helenler'den önceki dönemlere ait bir tapınma yeri olduğuna işaret etmektedir...

"Bizans çağında Augustus ve Roma Tapınağı'nı kiliseye dönüştüren Hıristiyanlar, cella'nın (ortadaki büyük odanın) güney duvarında üç pencere açmışlar ve cella ile opisthodomos'un (arka odanın) arasındaki duyan yıkarak orayı bir Krypta haline sokmuşlardır." (Ankara Dergisi, s. 1. 1990)

Türkler, Augustus ve Roma Tapınağına hiç dokunmadılar; ona saygı ve hoşgörü göstererek Hacı Bayram Camii'ni kilisenin hemen yanı başında inşa ettiler.

Kentin onarılıp güzelleştirildiği dönem olmuştur Roma dönemi. Hatta çılgın imparator Neron, Ankara'yı Metropol yani Başkent ilan etmişti. Bu döneme ait yazıt ve sikkelerde Ankara'nın başkent olduğu açıkça yazılıdır. Bir başka Roma İmparatoru Caracalla da, kenti çevreleyen surları onarmıştı. Ankara Kalesi'nin eteklerinde bir bedesten ve iki hanın onarılıp müzeye dönüştürülmesiyle kazanılan çok değerli bir yapıda, taş devrine ait bulgulardan, anılan Roma dönemi kalıntılarına kadar pek çok eser sergilenmektedir. Müze şimdilerde Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak adlandırılıyor.”

Galatların; Bozkırın Gözleri - Kangal Köpekleri

Şüpheci, temkinli, sessiz ve sezgileri son derece güçlüdür. Kadınlara ve çocuklara karşı iyi huyludur. Onları tüm dünya yakından tanıyor. Kangal köpekleri, diğer adıyla Anadolu çoban köpeği, tarihin çok eski çağlarından beri sürülerin ve insanların bekçiliğini yapıyor. Türkiye'nin en iyi gezi, doğa ve coğrafya dergisi Atlas, kasım sayısında Kangal köpeklerini işledi.

Yüzyıllardan beri sert doğa koşullarında, vahşi hayvanlara karşı bozkırda kendi inisiyatifini geliştiren Kangal köpekleri, bugün Anadolu'ya özgü endemik bir tür yani yalnızca bu coğrafyada yetişiyor. Fakat Kangalların tam kökeni, kesinlikle bilinmiyor. Bu iri cüsseli, iri kafalı köpekleri tanımlayan en eski metinler Babil dönemine kadar uzanıyor. Londra'da British Museum'da yer alan bir Asur kabartmasında, şaşırtıcı biçimde bugünkü Kangal köpeği tasvir ediliyor. Eskişehir'de Gordion yakınlarında bulunan ve milattan önce 1200 yıllarına tarihlenen bir başka kabartmada, aynı Kangallar gibi oldukça iri görünüşlü, sarkık üçgen kulaklı bir köpek tasvir ediliyor.

Bir başka görüşe göre en az iki bin yıldır Anadolu'da bekçilik yapan Kangalların ataları Galatlar'dan, yani Keltler'den geliyor. Milattan önce 279 yılında Avrupa'dan Anadolu'ya göç eden Galatlar, Ankara, Yozgat, Sivas yörelerine yerleştiler. Galatlar, Avrupa'da çok ünlü olan koyunlarını vahşi hayvanlara karşı korumak için yanlarında iri köpeklerini de getirmişlerdi. Bu köpekler, o dönemde sürüleri yalnız kurt ve çakallara karşı korumuyorlardı. O dönemde Anadolu bozkır ve ormanlarında Anadolu leoparı, ayı gibi vahşi hayvanlar da bulunuyordu ve köpekler, sürüleri bunlara karşı da koruyordu. İşte bu köpekler, bir görüşe göre Kangalların atasıydı.

Kangallar, 1960'lı yıllarda batılılar tarafından keşfedildi ve ‘‘moda’’ oldu. Türkiye'de de ün kazanan Kangalların ticaretinin yapılmasıyla birlikte yozlaşma da başladı. Bazı uyanıklar, Kangalları, değişik yoz köpeklerle çiftleştirip para kazanmaya kalktılar. Özellikle 1980'li yıllarda Avrupa ve ABD'de talep patlaması yaşanınca, Kangalların yurt dışına çıkarılması yasaklandı.

Yine aynı yıllarda Kangal Kaymakamlığı bir üretme ve yetiştirme çiftliği kurdu. Onu Sıvas'ın Ulaş ilçesinde kurulan daha büyük bir çiftlik izledi. Ama buralarda gerçek anlamda bilimsel inceleme yapıldığını söylemek, şimdilik çok zor.

Bir kaynak eserle ilgili; Galatlar!

Herhangi bir sohbet sırasında Kelt kültürü ve tarihinden söz etseniz, akıllara ilkin İrlanda ve İskoçya gelecektir, sonra belki Galya ve Kuzey Avrupa, bilemediniz Karadeniz'in kuzeyindeki stepler. Ama deneyimle sabittir ki pek az kişi, Kelt’lerin gelip yerleştiği ve kültürel izlerini bıraktığı topraklardan birinin (hatta önemlilerinden birinin) Anadolu olduğunu bilir. İlginçtir ama Anadolu uygarlıklarını sayarken insanların aklına Hititler ve Frigler başta olmak üzere çok sayıda halk geliyor da Keltler ya da burada bilinen adlarıyla Galatlar ya unutuluyor ya da neredeyse hiç bilinmiyor. Marmara Üniversitesi'nden Murat Arslan'ın 2000 yılında yayımlanan "Galatlar" adlı dört dörtlük çalışması, işte bu yüzden çok önemlidir.

Aslına bakılırsa, dilimizde Galatlar üzerine yayımlanmış ilk kitap değildir, Arslan'ın araştırması. Türk Tarih Kurumu, 1979 yılında, Fernand Lequenne'in "Galatlar" adlı yapıtını Suzan Albek'in nefis çevirisiyle yayımlamış ve kitap tarih meraklılarından büyük ilgi görmüştü. Bazı bölümleri eksiltilmiş ve kısaltılmıştı çevrilirken ama yine de Anadolu'nun bu ilginç halkının Ankara dolaylarında, Eskişehir'in doğusunda, Kızılırmak yayı içerisindeki serüvenini masalsı bir dille anlatan Lequenne'in çalışması, hâlâ kitaplıklardaki tartışılmaz değerini koruyor.

Ancak Murat Arslan'ın kitabı, bilindiği kadarıyla bir Türk bilim adamının Galatlar üzerine yaptığı ilk araştırma ve yapısıyla, niteliğiyle, Lequenne'in destansı çalışmasından ayrılıyor. Çünkü Arslan, Kelt kültürünün Anadolu'da yaşadığı serüveni, elle tutulur bulgular ve dokümanlara dayanarak, bütünüyle bir bilimsel çalışma disiplini içinde araştırmış ve yalnızca akademik çevre için değil, meraklı ve ilgili okur için de vazgeçilmez bir kaynak kitap ortaya çıkarmıştır.

İsa'dan önce 3. yüzyılda Balkanlar ve Makedonya üzerinden gelen Kelt kollarından birinin Anadolu'ya, eski Frigya topraklarına yerleşmesiyle ortaya çıkan Galat uygarlığı, Arslan'ın çalışmasında, dönemin eşzamanlı diğer uygarlıklarının kaynaklarından da izlenip doğrulanabildiği biçimiyle ve titizce ayrıntılı bir anlatımla sunuluyor. Kitabı okurken, 2500 yıl öncesinin dünyası, özellikle de Anadolu'suyla ilgili de değerli bilgiler ediniyor ve Galatların yalnızca tarihini değil, toplumsal yapısını, siyasi geleneklerini, savaşçılığını, kültürünü ve inanç sistemini de öğrenme olanağı buluyorsunuz. Arslan'ın bu çalışması, tarihe ve Anadolu uygarlıklarına ilgi duyanlar için vazgeçilmez önem ve değere sahiptir.

Kaynakçalar:
1.Prof. Dr. E.Akurgal, Anadolu Uygarlıkları
2.Mehmet YALDIZ, 3 Şubat 2005 tarihli çalışmasından.
3.Antikçağ Anadolu’sunun Savaşçı Kavmi Galatlar Arkeoloji ve Sanat Yayınları – 2000 Arslan, Murat
4.Ankara Dergisi, s. 1. 1990
5. Fernand Lequenne'in, Galatlar; Suzan Albek'in çevirisi.