Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Amerika’daki Lozan tartışmalarında neler konuşuldu (2)  (Okunma sayısı 1067 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 03, 2015, 02:39:07 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4161
  • Cinsiyet: Bay

1915 olaylarının bir “mukatele” (karşılıklı öldürmeler) ardından gelen savaş koşullarındaki tehcirden kaynaklanan trajik bir gelişme değil de ‘soykırım’ olduğu savını ileri süren ve bu doğrultuda parlamentolarında karar alan, aralarında Rusya ve Fransa’nın da bulunduğu 20 devlet var. ABD’de 44 eyalette benzer bir tablo söz konusu…

Başlattığımız yazı dizisinde, Lozan Antlaşması’nın hemen akabinde Türk ve Lozan’da gözlemci olarak bulunan Amerikan heyetleri arasındaki görüşmeler sonucunda 6 Ağustos 1923’te varılan Türk-Amerikan Antlaşmasının Amerikan Senatosu’nda Ermenilerin itirazları sonucunda onaylanmasının reddedildiği anlatılmaktadır.

Yazı dizisi, tamamen Doğan Avcıoğlu’nun 1969’dan 12 Mart 1971 Muhtırasının ertesine kadar haftalık olarak yayınladığı Devrim dergisindeki “Amerika’da Lozan Tartışmaları” başlıklı metinden oluşmaktadır. Yazı dizisinde Devrim’deki metne başlıklar dahil hiç dokunmadım. Sadece yayına hazırlarken yedi günde yayınlanacak bir hale getirdim.

O DEVLETLER NEDEN "SOYKIRIM"I KABUL ETTİ

Peki, aslında direkt olarak Amerika’daki Lozan tartışmalarına ışık tutan bu metni neden kamuoyuna sunmak istedim? Çünkü metin Ermenilerin ‘soykırım’ savına bazı devletlerin neden destek verdiğine de ışık tutacak bölümler içermektedir. Bu yazı dizisi okununca, neden ABD’de 44 eyalette; Vatikan’da, Rusya’da, Fransa’da ve bir dizi parlamentoda hiçbir uluslararası mahkemenin ve BM’nin kararı olmaksızın ‘soykırım’ lakırdısı edildiği daha iyi anlaşılacaktır.

***

Devrim’de konuyla ilgili olarak şu giriş yapılmaktadır:

“Lozan’da 6 Ağustos 1923’te Türk-Amerikan Antlaşması imzalanmıştır. Fakat antlaşma, Amerikan kamuoyunda şiddetli tepkiyle karşılanmış, özellikle Ermeni davasını benimsemiş nüfuzlu Amerikalılar, antlaşmanın reddi için yoğun çaba göstermişlerdir. David Hunter Miller başkanlığındaki Amerikan Komitesi, bu yolda kitaplar yayınlamış ve gazetelerde kampanya açmıştır. Bu yazılarda, “Türk haremlerinde esir olma felaketinden kurtarmak için misyonlar, Hıristiyan kızlarını beş dolara satın almaktadırlar. En azından 30 bin kız esirdir... Kaçarlarsa eski sahiplerine geri verebilmek için, kızların yüzlerine damga vurulmuştur. Antlaşmanın onaylanması, Türk hükümetinin kadınlara reva gördüğü canavarca muamelenin tasvibi anlamına gelecektir.” gibi iddialar yer almaktadır. (Diplomacy in an age of “normalcy”, Grew’in Hatıraları, s.675).

Ermeniler, aslında Türkiye’de kendileri için bir vatan sağlanmıyor diye antlaşmaya karşı çıkmışlar ve Amerikan Senatosu, bu gerekçeyle 19 Ocak 1927’de antlaşmayı onaylamayı reddetmiştir. Senatörlere göre, Wilson Planı gereğince Türkiye’de bağımsız ve özgür bir Ermenistan kurulması gerekliydi. Senato’da antlaşmanın reddinde papaz Mannig, James Gerard, David Hunter Miller, Oscar Straus, Chaun Depew ile Robinson, King ve Swanson gibi senatörler ön planda rol oynamışlardır.

DEVRİM, Senato kararını belirleyen 5 Nisan 1924 tarihli bir komisyon toplantısının tutanaklarını yayınlamaktadır.

 ABD, ANTLAŞMAYI ONAYLAMALI MI?

-Federal Risale Arşivi (F.P.A.), Risale No: 26, Seri: 1923-24-

5 Nisan 1924, Dış Politika Birliği; Görüşmelere Katılanlar: Ekselans James W. Gerard, Prof. Edward M. Earle, din adamı Albert W. Staub, Prof. A.D.F.Hamilton, Dr. S.L. Barton, Henry W. Jessup.

Mr. James D. Mc Donald (Başkan): Bugünkü tartışmamızın konusunu, Hükümetimizin kısa bir süre önce Türk Hükümetiyle imzaladığı Lozan Antlaşması’nın yararları ve kusurları teşkil edecektir. Sorun şudur: Antlaşma onaylanmalı mıdır? Bu, Amerika açısından, Amerikalı konuşmacılar tarafından, Amerika’ya özgü bir tartışma olacaktır. Bu noktayı özellikle belirtmem, Yunan, Türk ve Ermeni görüşlerinin bizi ilgilendirmediği kanısını vermek için değil, sorunun bugün bizim için bir Amerikan sorunu olmasındandır. Dışişleri Bakanlığı, antlaşmayı Senato’ya gönderir göndermez hakkında karar alınması gerekecektir. Senato bizden kesin politik bir cevap isteyecektir. Bundan ötürü, -yabancı görüşler bizi ne kadar ilgilendirirse ilgilendirsin- bugünkü tartışma, önce Amerika açısından olacaktır.

Benden Lozan Antlaşması’nın hikayesini birkaç dakika içinde anlatmak gibi zor bir işi başarmam istenmiştir. Şayet tamamen tarafsız olmak gibi zorunlu bir buyruk altında olmasaydım, bu kolay olurdu. Türkiye ile ilgili herhangi bir söz, bir grup veya diğeri tarafından yalan ya da en azından yanlış olarak tanımlanacakken, insan tarafsız olmadığı suçlamasını nasıl önleyebilir. Belki son 10 yılın başlıca olaylarının bazılarını çıplak ve süslemeden anlatmak suretiyle başkan olarak bugüne kadar lekelenmemiş tarafsızlık şöhretimi korumayı ümit edebilirim.

Ekim 1914’te Türkiye, Büyük Harp’e Merkezi kuvvetlerin yanında girdi ve onlar gibi kesin bir yenilgiye uğradı. Bunun sonucunda 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı kabul etti. Bu utandırıcı barış, Boğazlar’a ve İstanbul’a uluslararası bir statü vermiş, İzmir ve içeri kısımları Yunanistan’a devredilmiş, Ermeni Cumhuriyetinin İmparatorluğunun geri kalan kısımları çeşitli devletlerin mandası altında ya da yarı bağımsız devletler olarak taksim edilmişti.

Bunlardan birkaç ay önce, 28 Ocak 1920’de, İstanbul Parlamentosunda bir Milliyetçi liderler grubu, Misak-ı Milli dedikleri bir anlaşma, gerçekte bir bağımsızlık deklarasyonu imzalamışlardı. Bu doküman resmen; 1)Büyük devletler temsilcilerine Türkiye’de “haricez memleket” kaza hakkı kullanmalarını sağlayan kapitülasyonları, 2)Osmanlı Düyun-u Umumiye İdaresi’ni, 3)Milli kalkınmayı önleyecek her türlü hukuki ve mali tahditleri reddetmekteydi. Türk imparatorluğunun en önemli topraklarının ilelebet elden gittiğini göz önüne alan Misak-ı Milliciler, Güney Anadolu (Kilikya), Musul, Batı Trakya, İstanbul ve Boğazlar’ın tam kontrolü ile birlikte kendilerine iadesini talep etmişlerdi.

Üç ay içinde Büyük Millet Meclisi, Ankara’da kendi hükümetini kurarak Anadolu’nun işgal altında olmayan bölümü üzerinde egemen oldu. Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde milliyetçiler, Müttefik Kuvvetleri’ne karşı aktif askeri harekata giriştiler.

Ekim 1920’de Ermeni Cumhuriyeti zaptedilerek ezilmiş, İngilizler İzmit yarımadasına, İtalyanlar Antalya’ya dönmüş, Fransızlar da Güney Anadolu’daki Kilikya’ya çekilmeye başlamıştı.

1921 ilkbaharında Rusya, İtalya ve Fransa’yla ayrı ayrı imzalanan anlaşmalarla askeri harekatın büyük bir kısmı durmuş, Milli Hükümet tanınmış, Milli Hükümet’in toprak kazançları hukukileştirilmiştir. Bunu Yunanlılarla uzun süren mücadele izlemiştir. Bu mücadele Yunan kuvvetlerinin büyük bir kısmının imha edilmesi, İzmir’in boşaltılması ve nihayet 10 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi ile sonuçlanmıştır.

Üç hafta sonra sultanlık ilga edilmiş ve Cumhuriyet ilan edilmiştir. Böylece iki yıldan biraz fazla bir süre içinde Ankara Hükümeti’nin askeri ve siyasi zaferleri -bu zaferlerin kazanılmasında bazı Avrupa devletlerinin oynadıkları söylenen rolden özellikle bahsetmeyeceğim- Sevr Antlaşması’nın yırtılması sonucunu doğurmuştur. Bu vakıayı tanıyan Müttefikler 20 Kasım 1922’de açılan ilk Lozan Konferansı’nda yeni bir anlaşma üzerinde görüşmeye razı olmuşlardır. Bu çaba, iktisadi, mali ve hukuki şartlar hakkındaki fikir ayrılıklarından ötürü birkaç ay içinde başarısızlığa uğramış, bunu 22 Nisan 1923’te başlayan İkinci Lozan Konferansı izlemiştir. Ekseriya kesin fakat genellikle boş ve gereksiz ültimatomlarla canlılık kazanan bu görüşmelerden Müttefikler ile Türkiye arasında Lozan Antlaşması doğmuştur. Birkaç hafta sonra Hükümetimiz, Ankara Hükümeti’yle Lozan Antlaşması’na benzer, fakat onunla eş olmayan bir anlaşma imzalamıştır. Bugün müzakere edeceğimiz bu anlaşmadır ve bu noktada sözü konuşmacılara terk ediyorum.

Önce, Ekselans J. W. Gerard yirmi dakika konuşacak, onu Colombia Üniversitesi’nden Prof. Earle izleyecek ve o da yirmi dakika konuşacaktır. Onun arkasından Büyükelçi Gerard, Harvard Üniversitesi’nden Prof. Hart’ın bir mektubunu okuyacaktır. Prof. Hart burada olacaktı, maalesef gelemedi. Ondan sonra bugünlerde Yakın Doğu’dan dönmüş olan Dr. Staub on dakika konuşacaktır. Colombia Üniversitesi’nden Prof. Hamlin on beş dakika, onun arkasından Dr. Barton gene on beş dakika konuşacaktır. Böylece tartışmalarımız için bir buçuk saat bir zamanımız olacaktır. Ondan sonraki zaman ise soru ve cevaplara ayrılacaktır. New York dinleyicilerine ilk konuşmacımızı takdim etmek memnuniyet verici olacak. Mr. Gerard’ı New York’un saygıdeğer bir hemşehrisi, çok kritik bir dönemde Berlin’deki büyükelçimiz ve Ermenistan’ın istiklali için çok yiğitçe çalışmış olan komitenin başkanı olarak hepiniz tanırsınız. Büyükelçi Gerard’ı tanıtmaktan şeref duyarım.

Ekselans Mr. James W. Gerard: Sayın Başkan, Bayanlar ve Baylar... Tarihte Mongol asıllı göçebe bir ırk olan Türklerden bahsedildiğini ilk kez üçüncü yüzyılda duyuyoruz. Bunu izleyen sekiz yüz yıl boyunca, bütün savaşçı insanları batıya doğru iten garip dürtüye uyarak Türkler Avrupa’yı istila etmişler ve geçtikleri yerde kadim Yunan İmparatorluğu’nu, Halifelerin Büyük İmparatorluğunu ve tümü üzerinde Hıristiyan halkların yaşadığı bugünkü Bulgaristan, Romanya, Sırbistan ve Yunanistan ülkelerinin topraklarını yavaş yavaş kendilerine mal etmişlerdir.

Türkler, Bağdat’ta halifelerin sarayına önce ücretli muhafız olarak girmiş ve sonra Muhammet dinini kabul etmişlerdir.

Bunların ortaya çıkardıkları hükümet sistemi, zorbalığa dayanan bir hükümet şekli ve fethedilmiş halkların sömürüsüydü. Gladstone’un dediği gibi, “Türkler, Avrupa’ya ayak bastıkları ilk kara günden beri insanlığın insanlık dışı örnekleri olmuştur.” Nereye gittilerse arkalarında geniş bir kan izi bırakmışlardır. Egemenlikleri nereye eriştiyse orada uygarlık yok olmuştur. Türkler kanun yerine zorbalığın hakimiyetini temsil etmişlerdir. Hayattaki kılavuzları fatalizm, bekledikleri mükafat ise şehvani bir cennettir.

Türklerin fethedip sömürdükleri halklar ile ne ırk ne din ne de hükümet şekli bakımından ortak ve benzer hiçbir noktası yoktur. Kuran’ı kabul etmiş olduklarından kanun uygulamasında İslam İmparatorluğunun törelerine uymuşlardı ve kanun uygulamaları yarı diniydi. Yani, Hıristiyanların gerçek iman sahibine karşı yemin etmesinin Türkiye mahkemelerinde pek az değeri vardı ve bugün de pek az değeri vardır.

Colombia’da Prof. Gottheil ki, kendisi de buradadır, daha geçen Şubat’ın 18’inde Kemal Bey tarafından verilen söylevin kopyasını bana lütfetti. Bu Kemal Bey’in Türkiye’nin halihazır Başkanı Kemal Paşa’nın bir akrabası olup olmadığını bilmiyorum. (Devamı yarın)

M. Ayhan Kara

Odatv.com
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
8 Yanıt
4283 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 11, 2007, 11:06:17 ÖS
Gönderen: shemuel
0 Yanıt
2810 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 19, 2007, 09:40:36 ÖS
Gönderen: Draug
0 Yanıt
1740 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 04, 2007, 07:18:29 ÖS
Gönderen: LuckyEye2
4 Yanıt
4394 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 10, 2009, 07:19:55 ÖÖ
Gönderen: de_hund
22 Yanıt
16711 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 19, 2014, 12:06:13 ÖS
Gönderen: davut
0 Yanıt
4281 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 07, 2011, 06:42:08 ÖS
Gönderen: Mozart
14 Yanıt
8491 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 11, 2012, 03:54:39 ÖS
Gönderen: akcanmd
2 Yanıt
2517 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 14, 2012, 10:33:37 ÖS
Gönderen: Masor1976
3 Yanıt
1476 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 06, 2012, 09:24:22 ÖS
Gönderen: shakespeare
0 Yanıt
1241 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 08, 2012, 03:29:11 ÖS
Gönderen: Tij