Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Bir Risale : Abdülhamit ve Masonluk  (Okunma sayısı 1892 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 13, 2016, 03:27:25 ÖÖ
  • Forum ve Uye Yoneticisi
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 2147
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk ve Masonlar






Eski Masonik evrakımı tasnif ederken, mikro filmlerle birlikte G.O. arşivinden tarafıma yollanmış «Arlequins» de Stamboul» başlıklı bir risalenin fotokopisi elime geçti. Üstündeki kayıttan risalenin G.O. arşivine 11 Temmuz 1892 de girdiği ve 1 Orient isimli haftalık mecmua tarafından yollandığı anlaşılıyor. Tarihimize değişik bir açıdan bakan, Abdülhamidin politikasında Masonik etkenler arayan, hatta Padişahın kendine bağlı ayrı bir masonluğu yaratma teşebbüsüne yer veren, bu arada V ci Murad olayına yeni bir ışık tutan ve amacının Fransız - Türk dostluğunu güçlendirmek olduğunu, bu arada da 3'lü İttifakı ve İngiltere ile Osmanlı dostluğunu bozmak istediğini gizlemeyen bu risalenin ilginç gördüğüm yerlerini direkt tercüme ederek, geri kalanını da yer yer özetliyerek dikkatinize sunuyorum.



Bir Mektup :

EMFERİAL MAJESTELERİ SULTAN II ABD — ÜL — HAMİD HAN HAZRETLERİ.

Azizlerini aramaktansa, direk Tanrı'ya müracaat etmek evlâdır. (Fransız atasözü)

Her insan topluluğu dinsel inançlarına uygun devlet mekanizmasını kurar. Hristiyanlıkta, her ayrı vesile için Allah'la kul arasında, o konuda uzmanlaşmış azizler görev yapar. Hristiyan toplumlarında Devlet Başkanlığı ile halk arasında görevli bakanlar, milletvekilleri direkt yönetimi engellerler. Bu pahalı sistem yalnızca laik eğitimin yerleştiği ülkelerde geçerli olabilir. Saygın başkanı olduğunuz İslam Dini, insanla Yaradan'ı arasında aracı kabul etmez; otorite ve sorumluluğu kimseyle paylaşmaz. Bu, tam saflığıyla direkt hükümet etmenin tanımıdır. İslam'a göre Allah'ın tanımını yapmak, Majestelerinizin hükümet etme şeklini anlatmaktır. Bu sistem, sanıldığının aksine, basit] iğiyle bürokrasiyi elimine ederek kişisel özgürlüğün sağlanmasına hizmet eder. Kaldı ki, seçime dayalı sistemlerde rüşvet ve israf olaya egemendir.

Dolayısıyla, parlamenter hükümet yalnızca bu lüksü ödiyebilecek mâlî güçte ve «özgür basma» izin verebilecek eğitim düzeyindeki topluluklarda mümkündür. Devlet Başkanı, seçilmiş veya soydan gelmiş olsun, âdilce yöne-tebilmesi için istihbaratının kuvvetli olması gerekir. Kamu oyunun hâkim olduğu demokratik ülkelerde basının istihbarat görevini yapmasıyla çoğunluğun yönetimi sağlanır, basının gücü de haksızlıkların düzeltilmesine yeterli olur. Basın özgürlüğüne tahammül edebilecek eğitime sahip olmayan ülkelerde dilekçe mekanizması çalışır. Tanrı her şeyi bilir, her şeyi görür ve bu nedenle evreni hatasız yönetir. Gücü sınırsız olan Padişah da Tanrı gibi olmalı, her şeyi görüp bilmelidir. Oysa basın, özgür istihbarat görevini yapmadığı zaman hükümdar yalnızca çevresinden sızanlar ve kendisine ulaşan dilekçelerle durumdan haberdar olabilir. Genelde Padişahın itimadını kaybetme korkusu, kıskançlık, özel çıkarlar gibi nedenlerle, çevresine «suskunluk komplosu» yerleşir, dilekçeler de yerlerini bulmayabilir. XVII nci asırda Alman İmparatorları özel muhbirlerine sarayın her kapısını açabilecek bir altın anahtar verirlerdi. İmparatorla özel görüşmek isteyen ve anahtarını gösteren muhbirin kimse yolunu kesemezdi.

Yönetim tarzı Osmanlı Devletine benzeyen Rusya'da «dilekçeler bürosu» imparatorun özel denetimindedir. II nci Aleksandr suikaste kurban gitmeden önce, yılda bir gün tüm halk İmparatorluk sarayına gelerek «Baba»sı ile özgürce konuşabilirdi. Abdülmecit'ten önce, Osmanlı Devletinde de aynı usul görülür. Harun el Reşidin, haber toplamak üzere, veziri Cafer'le birlikte ve tebdil-i kıyafet ile geceleri Bağdat sokaklarında dolaştığı 1001 Gece Masallarında anlatılır. Zamanında, bu yöntem özgür basının yerini tutmak ve kamu oyunu denemek için yeterli olabilirdi. Bugün, hiç değilse her şeyi bilmesi gereken sultanla direkt konuşulamıyorsa, hiç değilse özgür ve direkt olarak yapılabilmelidir. Kısaca, Osmanlı rejiminin anahtarı dilekçe özgürlüğüdür. Bir dilekçeler bürosu vardır, ama nasıl çalıştığını herkes bilir. Kaldı ki, dilekçelerin Türkçe yazılmasında da ısrar edilmektedir, oysa, Müslüman tebanızm bile çoğunluğu Türkçe bilmez.


N. NİCOLAİDES

Paris, 12 Zilhicce 1309

ARLEQUINS DE STAMBOUL






«Arlequins de Stamboul»ları Paris'te kimse okumaz, ancak İstanbul'da bu risaleler yasaklanmıştır ve bazı Osmanlı vatandaşları yasak meyvayı toplamayı severler, Türk Hükümeti de muhbirlerine, dış basında hakkında çıkanları okumaları ve rapor etmeleri için para verir. Ancak, bu muhbirler Üçlü İttifakın (Almanya - Avusturya - İtalya) veya İngiltere'nin maaşlı memurları da olabilirler. Bunların saptırdıkları haberler Fransa'ya pahalıya mal olabilir. Üçlü İttifak'a karşı dengeyi Fransa - Rusya iş-' birliği sağlar. Tüm gücüne rağmen İngiltere kara savaşında söz sahibi değildir. Oysa, değerleri kimse tarafından inkar edilmeyen 600.000 Türk askeri Avusturya ve İtalya'nın atılımlarım felce uğratarak Almanyayı iki ateş arasında bırakmaya yeterlidir. Eleştirdiğimiz bu görünüşte masum neşriyatın maksadı Türkiyeyi Üçlü İttifak'm kucağına atmaktır. Şimdiden Padişahın ordusunda Alman eğitimciler kullanılmakta, demiryollarını Almanlar inşa etmekte, Büyük Vezir İngiltere ve Üçlü İttifak dostu olarak tanınmaktadır. Yukarıdaki gerçekleri göz önüne alarak, bizler de bu risaleyi hazırladık. Şimdi, halkın abartılmış sempatisini kazanmış olan Sultan Murad'm (*) hüzünlü hikâyesine açıklık getirmeye çalışalım. Aksi takdirde bu gereksiz abartma Fransa'yı müşkül durumda bırakabilecektir.


Çerkez annesinin hatlarına sahip, yabancı dillere yatkınlığı ve nihayet valiaht oluşu ile Sultan Murad, kardeşinde olmayan fiziksel ve entelektüel avantajlarla dünyaya gelmiş. Bu güzellikler neden delilik veya entelektüel çöküşle sonuçlanmış acaba? Osmanlı Sarayında her zaman doktorların önemli rolü olmuştur, bu asrın yarısından önce de saray doktorları müslüman olmazdı. Meslek önce Yahudilerin sonra da Frenklerin inhisarmdaydı. Gü nümüzde (1800-1892) İstanbul Tıp Mektebi Müslüman doktorlar yetiştiriyorsa da, Frânsada da olduğu gibi, yabancı olan daha kıymetlidir. Sonuçta, Sultan Abdülmecid'in sevgili oğlu Murad'a Frenk doktor tahsis edilmiş, Abdülhamid ise Osmanlı Rum doktorla yetinmek zorunda kalmıştı. Murad'm doktoru bilgisiz ve karaktersiz Napoli'li Capoleone, kendisine emanet edilmiş genç şehzadenin zevk-u sefa arkadaşı olmuş, hiçbir arzusuna «hayır» deme gücünü kendinde bulamamıştır.


Rakı denen içkinin şaraba benzemediği, çok miktarda içilince ağır tahribat yaptığı bilinir. Bahtsız Murad'm da başına gelen budur. Abdülhamid'e tahsis edilen Rum doktorun ismi Mavrogeni Paşa idi. Genç Abdülhamid'in zevk arayışı Murad'la aynı olmakla beraber, sağlıksızdı. O da rakıyı seviyordu; ancak, bir gün şehzadenin rakı dozunu kaçırdığını gören doktor, ülkesinde ender görülebilecek cesaretle, vücut ve ruh sağlığını korumak istediği takdirde, içki içmemesi gerektiğini söyleyebildi. Ağabeyinde eksik olan, büyük irade gücüne sahip Abdülhamid bu ikaz üzerine tüm kötü alışkanlıklarını bir çırpıda bırakabildi. Böylece, İngiliz Masonluğuna kapılanmış Türkler tarafından suikaste uğratılan Abdül-aziz'in yerine Murad tahta oturunca, daha ilk anından bu şerefli görevi yerine getirebilecek güce sahip olmadığı anlaşılmıştı. V inci Murad tam anlamıyla deli olmayıp, müzik aşkı dışında tüm entelektüel yeteneklerini yitirmiş, gücünü uyuklamaca geçiriyordu.


Önemli ne olursa olsun hiçbir olay onu uyku halinden uyandırmaya yeterli değildi ve durumu, açıkça, idiotizme doğru gelişiyordu. Kendisi gibi mason olan komplocular V inci Murad'ı tahtta muhafaza edebilmek üzere olağan üstü gayret sarfediyorlardı. Enerjik bir sultan işlerine gelmezdi, adlarına saltanat sürecek, onların sorumluluğunu kendi yüklenecek bir gölgeyi istiyorlardı. Ancak, bu gölgenin dahi, hiç değilse göstermelik irade gücüne sahip olması gerekiyordu, bahtsız Murad'da ise bu kadarı bile kalmamıştı. V inci Murad'm tahtta kaldığı üç aylık süre içinde ülkesini bir saat dahi yönetmediği bilinir. Murad'ı tahta çıkaranlar, mecburen naibliği kardeşine teklif etmişlerdi, o da bunu kesin olarak red edince, bir gün karşüarma bir şahin olarak çıkabileceğini ve Abdülaziz'in cinayetiyle suçlanabi-leceklerini bile bile, kendisini doğrudan tahta getirmişlerdi. Abdülhamid yeni görevine layık mıydı? Kendisine şiddetle karşı olan (ve Fransız kamu oyunu karıştırmaya çalışın) Monsieur de Reglahın çizdiği portreye bakalım:


«Aşırı ihtiyat, çalışma aşkı; belirgin zihin açıklığı, öngörü gücü; olayların esasına süratle inebilme; yardım severlik; güzelin, cinsel tatminin, lüks ve konforun her türlüsünün arayıcısı; kendi hakkında söylenebileceklerle çok ilgili; kan dökülmesi ile harpten nefret edici; kişisel ihtiyaçları için çok mütevâzî omasına rağmen çevresi için gösteriş ve rahat isteği; sahip olma ve emretme arzusu; olay ve usûllerde doğruyu ve adili arama; tasavvufa, ilme yatkınlık.»


Görülebileceği gibi, M. de Regla dahi aleyhte yazacak fazla birşey bulamamıştır. Şark'da çalışan sınıflar zenginlerden çok daha sağlıklıdır. Üst sınıfların davranışı Fuat Paşa'ya «balık baştan kokar» lafım söy-letmiştir. Şark hastalığı ekmeğini kazanmaya mecbur olmayanların sibaritizmidir (rahat düşkünlüğü): Ata binmezler, seyahat etmezler, okumazlar. Onlar için dünyanın tüm zevki rakı şişesinde toplanmıştır; sarhoş olduktan sonra da akü almaz âlemler tertip ederler. V inci Murad işte bu Şark Hastalığına yakalanmış, kardeşi ise, başarılı bir mücadele vererek Türkiye'nin en çalışkan Sultanı olmuştur. Düşmanları dahi bunu inkâr edemezler.







Tahta çıktığında halkının tümü bahtsız Murad'm durumundaydı. Şerefli, fakat sonucu itibarıyla kötü bir harp Osmanlıyı uyandıra-bilmişti. Berlin antlaşmasıyla İmparatorluğun toprak kaybına uğramış olmasına rağmen, Batı standartlarında silahlandırıldıkları takdirde, Türk askerlerinin neleri başarabilecekleri açıkça sergilenmiştir. Sultan Abdülhamid Osmanlı İmparatorluğunun itibarını, kredisini arttırmaya çalışmış ve ülkesini kısa zamanda dünyanın en zengin ülkelerinden biri haline getirecek demiryolu ağını inşa ettirmiştir. Sultan, aşılmaz gibi gözüken zorluklara karşı mücadele ederken, bahtsız Murad'ı aklına getiren kimse yoktu. Belki de Sultan Murad'm şikayetlerinin dışarıya sızmalarının önlendiği söylenebilir; ancak, bundan da daha yanlış bir iddia olamaz. Hiç değilse Ali Su-avi'nin teşebbüsüne kadar Çırağan Sarayına bir değirmen kadar kolay girilip çıkılabilirdi. Kendi sınıfı ve ailesinin örf ve âdetlerine ve gençlik alışkanlıklarına uygun şekilde yaşamını sürdüren Sultan Murad, Abdülaziz tarafından uygun şekilde yaşamını sürdüren Sultan Murad, Abdül-aziz tarafından inşa ettirilen deniz kenarındaki bu muhteşem saraydan ayrılmayı düşünüyordu. Dışarıya ulaştıracak bir mesajı olsaydı, basit moda ve tuvalet ihtiyaçları veya arkadaş ziyaretleri için sık sık dışarı çıkan hareminin kadınlarını rahatça kullanabilirdi. O zamanlarda, İstanbul'da esprili ve bilgili, İngiliz bir kadınla evli ve İngiliz Masonluğuna bağlı biri vardı.



Bu kişi Genç Türklerin İslâmı yenilemeyi düşündükleri parlamenter fikirlere sahipti Müslümanların çoğunlukta oldukarı ülkelerde parlamenter rejim, başka ülkelerde de olduğu gibi geçerli olabilir. Ancak, Hindliler parlamento rejimi istediklerinde, İngilizler parlamenter rejimlerde tüm seçmenlerin eşit olduklarına işaret ederek, «Siz ki Brah-mansınız, bir Müslümanı, Hristiyanı, Budisti, hatta alt kastlardan bir Hindliyi kendinize eşit kabul edecek misiniz?» diye sorunca, 200 milyon Hindu, parlamenter rüyalarından vaz geçtiler. Türkiye için olay aynı değilmidir? Bir Türke, Ruma, Ermeniye Slava ve Yahudiye aşağıdaki konuşma yapılabilir: «Bir Meclisle bir Senato istiyorsunuz, yalnız, bunların görev yapabilmeleri için tek devlet dilinde mutabakat gerek. Ayrıca, kanun önünde eşit olabilmeniz için, dinsel ve millî ayrıcalıklarınızdan vaz geçmelsiniz. Türkçeden başka dü konuşmamak üzere, Rumcadan, Ermeniceden, Slavcadan, İspanyolcadan vaz geçecek misiniz? Devleti ilgilendirmeyen her davada millî adalet sisteminizden vaz geçerek tek adalet olarak Türk adaletini kabul edecek misiniz? Genç Türklerin sizlere sunduğu işte budur ve Türk olmasına rağmen, Sultan bu durumu sizler için ret etme erdemine varmıştır.» Bunların dışında, devleti tehlikeye sokmadan, parlamenter anayasanın yerleştirilebilmesi için vatan fikrinin kök salması, tüm Osmanlıların tek ailenin ferdleriymiş gibi hareket etmeleri gerekir.



Oysa, vatan düşüncesi ne Hristiyanlarda, ne de Müslümanlarda gelişmiştir. Bir Rumla bir Ermeni birbirlerini kardeş görmezken, bir Türkle bir Arap hiç görmez. O kadar ki, «Türkün Araba davranışı gibi» deyimi dilimize geçmiştir. Bu elverişsiz şartlarda bir parlamentonun toplanması Polonyalım kötü tarihinin tekrarlanmasından başka sonuç vermez. Tek ırk ve tek dinin egemen olmasına rağmen, Polonya Diet'inde mevcut 12 partinin herbiri ayrı istikametlerde dışa bağımlıydı. Türkiye de sonuçta aynı uçuruma yuvarlanmaz mıydı? Rumlar Batıya, Slavlar Rusya'ya, Ermeniler İngiltere'ye bağımlı olmayacaklar mıydı? Hiçbir yöne bağımlı olmayan Türklerle Araplar dost olabilecekler miydi? Çoğunluğun dili olan Arapça devlet dili olabilir miydi? Şanlı tarihi ve İmparatorluğun diğer unsurlarından daha güçlü olan Türk elemanı yok mu olacaktı? Türkçe devlet dili olarak kabul edilse, Macaristandaki Macar - Slav çatışmaları tekrar yaşanmaz mıydı? Küçük azınlıkların konuştuğu Rumca ve Ermenice ise,, devlet dili olarak hiç düşünülemez. Bu azınlıkların sahip oldukları ayrıcalıklar ile tarihsel ananeler vardır. Bunlar, Genç Türk denen birkaç ütopistin tedbirsizce kendilerine takdim ettikleri sivil ve politik eşitliği dahi ret etmişlerdir. Mithat Paşa'nın ısrarı üzerine Sultan Abdülhamid tarafından kabul edilecek bir anayasanın uygulanması kısa zamanda tüm Av-rupayı ateşe verecek bir iç harbi başlatacaktır.



Zaten, anlaşmazlıkları ilk başından suyun yüzüne çıkaran parlamentoyu, Sultan derhal fesh etmiştir. Ancak, anayasa iptal edilmemiş olup, sıkıyönetim ilanıyla askıya alınmıştır. Avrupa'nın ve Türkiye'nin genel durumu göz önüne alındığında, bu sıkı yönetim şarttır ve özellikle basm özgürlüğüne getirdiği bazı kısıtlamalara rağmen, uzun süreli olmalıdır. Padişahın ölümü dahi bu durumu değiştirmez. Hiçbir Batılı devlet, Şark'm barut fıçısına ateş verilmesini istemiyecektir. Gerçekten Mithat Paşa'nın Anayasası, ne Türkiye, ne de Rusya'da uygulanabilir. Rusya'da^ sorun sadece kitlelerin cehaletiyle ilgilidir. Bir - iki nesilin geçmesi bunların Batı düzeyine gelmelerine yeterli olabilir. Türkiye'de ise cemâatler entelektüel alanda geliştikçe, dillerine bağlı!ıkları artacak, sivil ve dinsel özgürlükleri daha da kıymet kazanacaktır. Dolayısıyla bunlara M^hat Paşa'nın anayasası ile, İngiliz Masonluğunun sevgilisi, parlamenter demokrasiden başka birşey aramak gerekir. İşte, Ali Suavi Bey'le Genç Türk denen komitacılara karışmış, sözde vatanperver Rum, Ermeni veya Türklerden hiçbirinin anlayamadığı da budur. Ali Suavi Bey çılgın atılımından başanlı olabilseydi, herhalde Sultan Abdülhamid'e karşı acımasız olacak, o da amcası gibi intihar ettirilecekti. Bahtsız Murad'ın kesin ehliyetsizliğinin ispatı için 24 saat yeterli olacak, hapishanesine iade edilecekti. Sonra ise, ne olduğu bilinmeyen, Abdülmecid'in üçüncü oğlunu tahta çıkarmak gerekecekti. Oysa, Abdülhamid kendini kanıtlamış bir Sultandır ve Avrupa taçlıları arasında en çok itibar gören ve sevilenlerden biridir.






Kaldı ki, yerine kardeşi Mehmet Reşat Efendi tahta çıksa dahi, Avrupa onun da Mithat Paşanın anayasasını uygulamaya koymasına izin vermiyecektir. Almanyanm güçlü ve diğer Avrupa ülkelerinin genel bir harbe hazır olmadıkları sırada Abdülhamid anayasa denemesini gerçekleştirmiştir. Bu anayasa askıya alınmasaydı, Türk parlamentosu Rusya ile harbi başlatacak ve peşinden tüm Avrupa ateşe verilecekti. Zaten parlamentolar tarihsel hurdalardan ibaret olup basının görevi arttıkça geçerliliklerini yitirmektedirler. Parlamentolar, sonuçta basının vardığı kararları onaylayıp onlara kanun gücünü vermekten başka birşey yapmazlar. Bu pahalı aracıdan vaz geçmek mümkündür ve uygar dünya gittikçe, özellikle özgür basın gibi garantilerle silahlanarak, direkt hükümet tarzına doğru yol almaktadır. Kontrol mekanizması olmadan böyle bir özgürlüğe Türkiye tahammül edemez Reformcuların, yazdıkları böyle bir gereğin farkında dahi olmadıklarını gösterir. Her cemaat kendi ile meşgul olup şikayetlerinin hallini istemekte, ancak hiçbiri geleceğini bir diğerine bağlamayı, bir an için bile olsa, düşünmemektedir.



Oysa, bunlardan birinin yok olması hepsinin sonu olacaktır. İstanbul'un, Türkiyenin tümü gibi, birçok «kentten oluştuğu bilinir. Bu kentlerden biri Türk, diğeri Frenk, üçüncüsü Ermeni, dördüncüsü Rum, beşincisi Yahudidir. Her kentin kendi dili vardır; Sokak tabelaları dahi bu değişik dillerde yazılıdır. Tümü ile ayrı hükümetleri adalet mekanizmaları olan bu kentler, birinde yangın çıkarsa hepsi yanacak kadar da biribirine yakındır. Bu nedenle, tek müşterekleri, birlikte finanse ettikleri itfaiye teşkilatıdır. Biribirlerine olan düşmanlıkları herkesçe bilinir düzeydedir ve Sultan olmasaydı, sürekli harp halinde olacaklardı. Bu duruma kendileri de yeterince vâkıf olarak, dili ne olursa olsun, hiçbir Osmanlı tebası, ülkesi için, imkânsızlığını gördüğü Cumhuriyeti istememiştir. Oysa parlamenter devlet, başkanı kalıtımla gelen bir Cumhuriyetten başka birşey olamaz ve çoğunluğun arzularım yerine getirmekle mükelleftir. Türkiyede Arap ve Müslüman bir çoğunluğun emirleri ne olabilir?



Hristiyan ya da Müslüman bir Osmanlı vatandaşı hiç bu soruyu sormuş mudur? Fransa'da yazdığımız için biz bu soruyu sorabiliyoruz ancak, peşinen Genç Türk komitelerinde bize kimsenin cevap veremiyeceğini de biliyoruz ...İstanbul karşılıklı aşağılama ülkesi olarak ün salmıştır.... Bundan sonra, Arlequin'de, Demosten Georgiades isimli fanatik bir Rum'un Sultan Abdülhamid'in tüm cemâatleri bir çatı altında toplayabilmek üzere, başı kendi olacağı, masonik bir teşkilâtı kurmak istediğine dair iddialarına yer verilmekte, ve keşke olay bu yönde gelişerek cemâat ve lonca delegelerinin üyeleri olacağı bir istişârî senato kurulabilse diye devam edilmektedir. Sultan Abdülhamid başka hükümdarlar gibi kılıç kuşanmamak-tadır ve ileri bir düşünür olarak karşımızdadır. Bir Osmanlı milletini yaratabilse, tüm Avrupa boyunda bir ülkeye emansipasyonu getirmiş olacaktır. Eğer İstanbul Halifesi «Cihad» peşinde koşan bir fanatik olup ülkesini yoksulluk ve barbarlık içinde muhafaza ederek sistemli bir şekilde uygarlığı ret eden biri olsaydı, İngiltere kılını kıpırdatmaz, Hindistan'daki Müslüman tebasma uygarlığı getirme pozunu sürdürürdü. Oysa, İran'la el ele, Hind Okyanusuna kadar sarkan, demir yolları ile bezenmiş zengin ve mutlu bir Türkiye onları çok rahatsız eder.



Bu olasılığı önlemek üzere Türkiye'de bir iç harbe ihtiyaçları vardır, ve Mithat Paşa'nm anayasasının tekrar yürürlüğe konmasının bu amaçlarına hizmet edeceğini bilirler. Sultan Abdülhamid buna yanaşmıyacağmdan, tahta tekrar bahtsız Murd'ı getirmeye çalışmaktadırlar. Anlaşılan, Ali Suavi'nin başarısız denemesi tekrarlanmak istenmektedir. Olayları birkaç kelime ile hatırlatalım: Ali Suavi bir İngiliz kadınla evliydi ve Masondu. «Muhbir» adlı dergisinde üst düzeyden birini hedef aldığından sürgüne yollanmış, Mithat Paşa'nm aracı olmasıyla geri çağrılmış ve Sultan Abdülhamid'in çocuklarına öğretmen olarak tayin edilmiş, böylece de İngiltere'den ithat bir komployu gerçekleştirebilecek ortamı yaratabilmiştir. İngiltere Büyük Elçiliği eski kapıoğlanı ve drogmen'in kardeşi Stavrides ve başka meceraperestlerle birlikte, tek muhafızı öldürerek Çırağan Sarayına girmiş ve direkt V inci Murad'ın dairesine yönelmiştir. Karşılarına çıkan ve ne istediklerini soran V inci Mu-rad'a Ali Suavi'nin cevabı şöyledir: «Sen bizim yasal hükümdarı-mizsm; halkın tahttan inmesini istediği Abdülhamid'in yerine seni Padişah ilân ediyoruz. Gel de kendini sana inananlara göster.»


Murad, zamanın yanlış seçildiğini beyan ederek teklifi ret edince, Ali Suavi onu zorla götürmek istemiş, bu arada Murad da, bir taraftan silahını çekerek, Yıldız köşkünden yardım istemek üzere bir harem ağasını yollayabilmiş. Yetişen zabıta kuvvetleri Ali Suavi'yi öldürmüşler, Muradı da odasına kilitlemişler ve aynı akşam Malta köşküne transfer etmişler. Serbest bırakılmak iste-miyen, kendisine uzatılan tacı ret eden, onu kurtarmaya gelenlerin üzerine ateş eden bu mahkûmdan ne beklenebilir ki?... Herhalde, arada geçen yıllarla zihin açıklığı artmamıştır. Onu tekrar tahta çıkarmak isteyenler sâdece Abdülhamid'i tahttan indirmek isteyenlerdir. Sultan Murad'ın olayı böylece özetlendikten sonra, risalede, Murad'ın tahta tekrar getirilmesinin Fransız - Rus diplomasisini hangi açılardan etkileyeceği araştırılır.


Daha sonra da, Osmanlı toplumunda «Bahşiş» müessesesi, Türk Ordusunun durumu, Pera Caddesindeki zevk-u sefa yuvaları incelenir, Pariste yaşayan Adül-hamid düşmanı Osmanlılar ve terörizm denemeleri ile onları tutan sözde özgürlükçü Fransız basını eleştirilir, Girit ve Kudüs sorunları incelenir. Sonuçta da, özetle, İngiliz uşağı, birkaç yazarı barındıran dergi ve gazetelere itibar edilmemesi istenir ve tarihsel Fransız - Rus dostluğu örnek olarak gösterilerek, Fransız Türk dostluğunun gereği vurgulanır.


Kaynak: Mimar Sinan Dergisi / Sayı 63 / Celil LAYIKTEZ
Gnothi Seauton

Yaşamak, kendini adam etmektir. Zeka ve bilgiyi kullanarak, etinden, kemiğinden kendi heykelini yapmaktır. - Goethe


Ocak 13, 2016, 12:02:33 ÖS
Yanıtla #1
  • Mason
  • Aktif Uye
  • *
  • İleti: 736
  • Cinsiyet: Bay

Gerçekten çok ilginç bilgiler... Her ne kadar Mimar Sinan dergisinin tüm sayıları elimin altında olsa da her bir yazıyı okumak mümkün olmuyor. Bu da okumadıklarımdan birisiydi. Sn. Risus sayesinde okumuş oldum.

V. Murad'ın kendisini tahta çıkarmak için gelen Ali Suavi ve yandaşlarına silah çekip kovması,
II. Adbülhamid'in masonluğu kapatmak değil, masonluğu kendisine bağlı bir cemiyet olarak yapılandırma arzusu

çok değişik olaylar.

Diğer yandan yazıyı (Arlequins de Stamboul) kaleme alan kişi, İngiltere-Osmanlı dostluğuna karşı çıkıyor, ama Fransa-Osmanlı dostluğuna olumlu bakıyor. Bunu yaparken de parlementer sistemin İngiliz icadı bir olgu olduğundan yola çıkarak, sistemin Osmanlı yapısına uygun olmadığını söylüyor ve araya başka argümanlarını da (çoklu etnik yapı, dil, vb.) katıp saltanattan yana olan tavrını ortaya koyuyor. Oysa II. Abdülhamid'in tahta çıktığı 1876 yılında Fransa'ya baktığımızda, 1871'den itibaren Fransa'da da Üçüncü Cumhuriyet'in var olduğunu ve bir meclisin var olduğunu görüyoruz. Yani İngiliz icadı diye eleştirdiği parlementer sistem tıpa tıp aynı olmasa da Fransa'da da mevcut o tarihte. Ayrıca sık sık İngiliz Masonluğunu yerden yere vurma çabası, yazıda hemen anlaşılabiliyor, lakin adama sormazlar mı "Peki Fransa'da masonluk yok muydu o tarihte?" diye.

Sonuç olarak içinde hem doğru bilgiler barındıran, hem de Osmanlı'yı kendi tarafına çekme çabası içinde olan bir yazı.

Farklı etnik kimliklerden oluşan imparatorluk mozaiğini, ilk kez bir Türk üst kimliği altında birleştirmek isteyenlerin de Jön Türkler olduğunu bir kez daha vurgulaması açısından da önemli. Zira Jön Türkler bu amaçlarını parlementer sisteme geçiş için bir ön şart olarak kabul etmişler.
Live long and prosper.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
10 Yanıt
19052 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 13, 2015, 11:06:22 ÖS
Gönderen: BlueRay
8 Yanıt
13330 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 17, 2016, 06:51:04 ÖS
Gönderen: Tesla
29 Yanıt
20322 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 16, 2011, 04:18:47 ÖÖ
Gönderen: Waldow
3 Yanıt
7926 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 20, 2011, 09:51:07 ÖS
Gönderen: Cin Ruhi
25 Yanıt
14843 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 20, 2012, 09:52:24 ÖÖ
Gönderen: peacewings
36 Yanıt
10263 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 15, 2012, 11:37:58 ÖÖ
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
2557 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 08, 2014, 11:41:28 ÖÖ
Gönderen: KEMAL
5 Yanıt
2214 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 10, 2014, 04:08:39 ÖS
Gönderen: BULGARIA
1 Yanıt
1194 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 23, 2015, 03:15:31 ÖS
Gönderen: Risus
5 Yanıt
2491 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 16, 2015, 04:13:51 ÖÖ
Gönderen: karahan