Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: İNSAN, ZORLUKLAR VE EVRİM  (Okunma sayısı 347 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mart 31, 2017, 09:25:40 ÖÖ
  • ÖMBL/KMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1140
  • Cinsiyet: Bay



İnsan hayatının hep dertsiz, tasasız geçmesini diler. Sevdiklerim etrafımda olsun, eski deyişle ‘karnımız tok, sırtımız pek’ olsun.  Başına sıkıntı geldiğinde hemen yakınmaya başlar: ‘bu bana nasıl olur, neden ben?’. Halbuki başına  gelen sıkıntı belki de uzun dönemde onun için daha hayırlı sonuçlanabilecek bir şeyin kapısını aralamış olabilir. Diyelim ki yolda yürüyorsunuz, az ilerde bir binada cam silen bir hanım yanlışlıkla dokunduğu cam önündeki çiçek saksısını aşağı düşürüyor, saksı hiç planınızda yokken kafanıza çarpıyor, beyin kanamasından hayatınız aklınıza bile gelmeyecek şekilde son buluyor. Bu olay olmazdan hemen önce ayağınız kaldırıma takılıp tökezleseniz, kaldırıma, şansınıza, öyle güne sövüp sayar bu benim nasıl başıma gelir derdiniz. Ancak o ‘anlık’ gecikmenin belki de hayatınızı kurtardığını fark bile edememiş olabilirdiniz. Buna benzer bir hikaye / kıssa Hz. Musa ile Hızır arasında da geçer.

Ama insan  zaman boyutunu tam olarak anlayıp hakim olamayışından anlık değerlendirmeler yapmaya daha yatkındır. Aslında idrak edemediğimiz belki de zorlukların güçlenmemiz ve gelişmemiz için bizleri iten bir olgu olduğudur. Bu sadece insan için böyle değil şüphesiz. Darwinin ‘Türlerin Kökeni’ kitabında ortaya attığı iddia ile ‘çevresel koşul ve zorluklara uyum sağlayan güçlenir ve gelişirken, uyum sağlayamayan türler yok olurlar’ deniyor. İnsansıların iki ayağı üstüne kalkması da bir çevresel etkinin gereğiydi, alet yapması gerekliliği de. Şu an gelebileceğimiz en ileri noktada olduğumuzu düşündüğümüzde  gelişimimiz/evrimimiz sona erer. Baharda çimenlere uzanmış ağaç gölgesinde aylaklık yapan insan karnını doyurmak zorunluluğu olmasa kalkıpta toprakla cebelleşmez, kışında tok ve güvende olayım diye ellerini nasırla kaplayacak işlere girişmezdi.

Öyleyse en temel ihtiyaçlar olan barınma, doyma, güvende olma başta olmak üzere insan ihtiyaçlarını karşılama uğraşısı ve bu yolda yaşadığı zorlukları yenme güdüsüyle gelişimini göstermektedir. Bunu çoğu kişinin bildiği Japon Balıkçıların hikayesi ile örneklemek isterim :

‘’Japonlar bir ada toplumu olarak taze balığı her zaman çok severlermiş. Fakat Japonya sahillerinde, bol balık az bulunduğundan, balıkçılar nüfusu doyurabilmek için daha büyük teknelerle okyanusa açılmaya başlamışlar. Başlangıçta balık tutmak için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha uzun zaman almaya başlamış. Dönüş bir iki günden daha fazla uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktaymış. Japonlar, tazeliği kaybolmuş balığın farkını anlayıp lezzetini hiç sevmemişler. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar, teknelerine soğuk hava deposu yaptırmışlar. Böylece istedikleri kadar uzağa gidebilip tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabilmişler. Ancak Japon halkı, bu defa da taze balıkla donmuş balığın lezzet farkını ayırt etmiş ve bu balıklara çok para ödemek istememişler. Bunun üzerine, balıkçılar çareyi teknelerine balık akvaryumu yaptırmakta bulmuşlar. Japon halkı bu defa da canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzetinde bir farklılık hissetmişler. Hareketsiz, uyuşmuş bir durumda günlerce yol giden balığın, canlı, diri ve hareketli balığa göre lezzeti çok farklıymış. Sonunda Japonlar taze ve lezzetli balığı sofralara getirebilecekleri bambaşka bir yol bulmuşlar:
Balıkları yine teknedeki akvaryumlarında tutarken içine küçük bir de köpekbalığı atmışlar. Böylece balıkların bir kısmı köpekbalığı tarafından yutulmasına rağmen geride kalanlar son derece taze kalabilmiş…’’

Belki gerçek belki kurmaca, ama yaşadığı zorluğu aklı ve buluşları ile aşan kişilerin başarı öyküsüdür bu. Japonlar  adalar takımını ülke yapmış durumda, üstelik nüfusları hayli kalabalık olmasına rağmen topraklarının yeşil ve işlenebilir yüzdesini binalarla kaplamak istemezler, bu sebeple şehirlerde yüksek binalar yapmaları gerekir. Ülkelerinin pasifik deprem kuşağında yer alması sebebiyle ise yap/yıkılırsa daha iyisini yap sürecinde en iyi inşaat teknikleri ve malzemelerini geliştirmiş durumdalar. Tıpkı sürekli akınlarla toprakları tehdit altında kalan çinlilerin at ve ok ikilisini yenmek için barutu icat ettiği gibi.

O halde toplumların ve insanların yer, dönem, doğa koşulları vb etkenlerle yaşadığı zorlukları kısa dönemde gelişim, uzun dönemde evrimleri için birer lütuf olarak görerek mücadeleyi ve aklı kullanmayı esas araçları olarak tutması gereklidir. ‘Öldürmeyen, güçlendirir!’

Alterius non sit qui suus esse potest


Mart 31, 2017, 12:13:52 ÖS
Yanıtla #1
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 123
  • Cinsiyet: Bay

Sn.ANARCHOSA,

gayet güzel paylaşımınız için teşekkür ediyorum öncelikle.bu zorlu süreçlerde insan sürece karşılık kendini sabit,değişmez bir şekilde tutarsa da tıpkı bir derede bulunan kaya parçası ya da rüzgar akımının önünde bulundan taşlar gibi kendinden de parçaları götürüp zarar vermektedir.aynı zamanda bu süreçlerde dediğiniz gibi ilim ve bilimi kullanmaya ek olarak sabır ve teslimiyetin de çok ama çok önemli olduğu görüşündeyim.

Saygılarımla,
“Gerçek her zaman hakimdir ve üstündür; Kim onu sahiplenme cesaretini gösterirse, o üstün gelir… Çünkü zaman gerçekten yanadır…”


Mart 31, 2017, 12:47:09 ÖS
Yanıtla #2
  • Forum ve Uye Yoneticisi
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 2147
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk ve Masonlar

Sayın ANARCHOSA güzel bir konu paylaşmış. Hayatta başımıza gelen zorluklar ve kayıplar aslında birçok kazanç sağlamaktadır fakat bakmayı ve görmeyi bilmek gerek. Bu yazı bana Mevlana'nın şu kıymetli sözünü hatırlattı;

Üzülme! Bir şey olmuyorsa ya daha iyisi olacağı içindir, ya da olmaması gerektiği içindir. - Mevlana

Evrim için zorluk elbette gereklidir. Evrim tarihine bakarsak insanlık çeşitli doğal koşulların ve zorlukların etkisiyle mutasyona uğrayıp yeni koşullara adapte olabilmiştir. Ayrıca yine sayın ANARCHOSA nın belirtmiş olduğu ''Öldürmeyen, güçlendirir!'' sözüne de gayet katılıyorum, her hastalık, her sıkıntı, her acı, üstesinden gelenlerde bir bağışıklık yaratır.

Tek bir noktada sayın ANARCHOSA'ya sormak istiyorum;

1.parafın sonunda ''Buna benzer bir hikaye / kıssa Hz. Musa ile Hızır arasında da geçer.'' şeklinde bir ifade kullanmışsınız. Bu hikaye Hızır'ın ilerde anne babasını saptırıp kötülük işleyecek bahanesiyle henüz hiçbir günahı işlememiş çocuğu öldürmesi değildir umarım?
Gnothi Seauton

Yaşamak, kendini adam etmektir. Zeka ve bilgiyi kullanarak, etinden, kemiğinden kendi heykelini yapmaktır. - Goethe


Mart 31, 2017, 01:14:37 ÖS
Yanıtla #3
  • ÖMBL/KMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1140
  • Cinsiyet: Bay

Tek bir noktada sayın ANARCHOSA'ya sormak istiyorum;

1.parafın sonunda ''Buna benzer bir hikaye / kıssa Hz. Musa ile Hızır arasında da geçer.'' şeklinde bir ifade kullanmışsınız. Bu hikaye Hızır'ın ilerde anne babasını saptırıp kötülük işleyecek bahanesiyle henüz hiçbir günahı işlememiş çocuğu öldürmesi değildir umarım?

Sn Risus,

Masonlukla ilintili bir forumda fikirlerimizi paylaşıyoruz. 'BURADA HER ŞEY SEMBOL VE ALEGORİ dir' dediğimiz bir ortam. Fakat ben hiç bir yerde misal verme, sembolize etme, alegori kullanma, kinaye  'Masonluğa' ya da herhangi bir gruba aittir diye bir kural görmedim. Vahiyle geldiği öne sürülen kutsal kitapların neredeyse tamamında bir konuyu o dönemin insanlarının algı düzeyine indirgeyerek anlatma yöntemi kullanılır. Ahit sandığını bizim bugün acaba mı dediğimiz şekilde kölelikten yeni kurtardığı israiloğullarına anlatsaydı herhalde Musa pek anlaşılamaz hatta deli yerine konulurdu. Diğerleri gibi Kur'an da bu misalleri kullanır. Şimdi Hızır ya da Hıdır zamanın ötesini görebiliyor, geçmiş ve gelecekte aynı anda bulunabiliyor, o çocuğun ileride ki halini öngörmemiş, gerçekten görmüş desek,  anlatmaya kalksak, eliyle yaptığı balçık tanrısına tapan kureyşli ne düşünürdü bilemiyorum. Dolayısıyla biz iki suyu birbirine saldık ama onlar birbirine karışmaz diye cebelitarık boğazında okyanus ve akdenizin sularının birbirine yoğunluk farkı nedeniyle karışmadığının belirtilmesi gibi zaman içinde bilimle kanıtlanabilecek sözler olduğu gibi, oraya henüz varamadığımız için aklın  yakalayamadığı noktalar ve misaller de vardır. Şunu iyi bilmek lazım ki Dinler iman üstüne kuruludur. Allah İbrahim'e İsmail'i Kurban edeceksin derse inançsız bir ibrahim olarak yok yea diyebilirsiniz ama İBRAHİM iseniz o teslimiyeti gösterirsiniz. İsmail içinde öyle. Dinin beynin belli bir bölgesinde aslında şizofrenlerde etkili olan ataklarla aynı özellikte etkinlik yaptığı gibi araştırmalar var. Ancak kimseye neden inanıyorsun diyemeyeceğimiz gibi, inanan kişiye dini neden bilimle kanıtlamıyorsun da diyemeyiz. Çünkü Dinin konusu kanıtlamak ve bilim değil, imandır.

Bunları belirttikten sonra görünen o ki zaten bildiğiniz kıssa yı, buraya taşıyayım (kıssa kehf suresi 60-82 ayetleri arasında geçer) özetle :

'Musa Hızırı bulur ve Ona kendisine doğru yolu-sıratı müstakimi-(Rüşt) öğretmesini ister. Hızır bu beraberliğe bir şart getirir. Hızırın yaptıklarına Musa hiç karışmayacak, sormayacak ve izah istemeyecektir. Anlaşır ve birlikte yola koyulurlar. Seyahatin seyri sırasında Hızır, dışarıdan bakıldığında sıradan insana normal görünmeyen işler yapar. Bunlar, fakir balıkçılara ait sahilde demirlemiş bir geminin delinmesiyle su alıp hafif yan yatması, sokakta oynayan bir çocuğun Hızır tarafından bir tokatla öldürülmesi ve istedikleri halde kendilerine ekmek vermeyen bir şehrin (Antakya) çıkışında harap bir duvarın tamir edilmesidir.

Musa peygamber, her üç olayda da sabredememiş, müdahale etmiş ve sorgulamış. Hızır anlaşmayı üç defa bozan yol arkadaşını, olayların açıklamasını yaptıktan sonra terk etmiştir.

Birincisi, sağlam gemilere el koyan bir zalim kral Antiyoş vardır. Kıyıda bekleyen gemi bir gurup fakir balıkçıya aittir. Hızır, hafif yaralamakla gemiyi zalim kralın gaspından kurtarmıştır. Küçük bir tamirden sonra denize açılacak gemiyi yeniden halka kazandırmıştır.
İkincisi, ebeveyni mümin olan bu çocuk ileride kâfir ve zalim olacak, ana babasını zor durumlara sokacaktır.
Üçüncüsü, yıkıntı duvarın temelinde iki yetim çocuğa ait, gömülü bir küp altın vardır. Çocuklar henüz ona sahip olabilecek ve kullanabilecek yaşta değiller. Duvar ilk yağmurda yıkılınca yetimlerin hakkı talan edilecektir. İşte kendisine Allah tarafından istikbali görebilme izni verilen Hızır  girişimlerini bilinçli olarak yapmaktadır. '

Bunları adama bak günahsız çocuğun boynunu kırdı diye okuyabileceğiniz ve ne zalim bir din bu böyle diyebileceğiniz gibi alıntının öncesinde benim derlediğim minvalde de değerlendirebilirsiniz.

Ancak hepsinden öte, konularda bahsedilen örneklerden bir tanesini alıp, mesajın ulaşmasını engelleyecek şekilde detayda kaybolmamalı, her işe din - inanış çarpıştırma ekseninde bakmamalı diye düşünüyorum. Dinler  ve onların ne kadar acımasız vs olduğu gibi konular ayrı başlıklarda tartışılabilir, ilgi duyan orada kendini ifade eder. Ben inanan inanmayan herkese saygı duyan birisi olarak ona katılmam, o da ayrı.

Saygılarımla
« Son Düzenleme: Mart 31, 2017, 01:16:44 ÖS Gönderen: ANARCHOSA »
Alterius non sit qui suus esse potest


Mart 31, 2017, 01:30:17 ÖS
Yanıtla #4
  • Forum ve Uye Yoneticisi
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 2147
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk ve Masonlar

Sayın ANARCHOSA,

Kıymetli açıklamanızdan ötürü teşekkür ederim. Dinlerin ''iman'' üzerine kurulu olmasına sonuna kadar katılıyorum bu yüzden bazen dini öğretiler insan gelişimini korkunç derecede engelleyebilmekte. Elbette zahir farklı batın farklı. Yazmış olduğunuz kıssalar, paylaşmış olduğunuz yazıyla örtüşmekte tek kusur gördüğüm nokta ileride olacak diye henüz hür irade sahibi bir masumun öldürülmesidir. Yani bu örneğin, yukarıda paylaştığınız yazı için pek uygun olmadığını düşünüyorum. Çünkü dikkat edersiniz Hızır'ın yapmış olduğu müdahaleler hayatta karşımıza çıkan zorluklara benzemektedir. Yağmurlu bir havada trafikte takılı kalmamız, otobüsü, uçağı kaçırmamız, çok sevdiğimiz bir eşyamıza zarar gelmesi, yahut hayalini kurduğumuz bir şeye ulaşamamamız bu kıssalara uymaktadır.

Ancak burada direk kestirme yoldan, bu çocuk ilerde kötülük yapacaktı bahanesiyle öldürmek bence ne İslam'a, ne de Allah'ın merhamet ve adaletine yakışmayan bir davranıştır. Bu yüzden ben bu kıssanın İslam'ı ve Allah'ı zalim göstermeye çalışanlar tarafından sonradan kutsal kitaba dahil edildiği kanısındayım. Yani Hızır, ileride kötü olacak mantığıyla o ''an'' diliminde hür iradesini kullanmamış ve bu kötülüğü yapmamış birisini öldürecekse firavunların, nemrutların ve daha nice zalimlerin engellenmesi o çocuğun ölümünden daha hayırlı ve adaletli olurdu.

“Oğlan çocuğunun durumuna gelince; onun ebeveyni mümin kimseler idi. Bu çocuğun ileride onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk. Allah’ın kendi lütuf ve  merhametinden onlara daha şefkatli, daha temiz bir çocuk ihsan etmesini diledik.”(Kehf, 80-81)

Ayrıca şunu da eklemek isterim ki madem o çocuk ileride kafir olup anne babasını yoldan çıkartıp, zor durumda bırakacak burada sormazlar mı Hızır'a anne babası yoldan zorla mı çıkıyor kardeşim? Anne babasının azgınlık ve küfre sürüklenirken hür iradelerini kullanmıyorlar mı? Anne babası hür iradesiyle azgınlık ve küfre sürüklenecek diye o zaman diliminde masum bir çocuğu öldürmek yerine anne babasının küfre sapmasını engelleyici ibretler yaratsa daha doğru olmaz mıydı?

Dediğim gibi ben bu kıssanın İslam inancıyla bir alakası olduğunu düşünmüyorum. Eğer öyleyse de bu işte bir terslik var demektir.

Saygılarımla
Gnothi Seauton

Yaşamak, kendini adam etmektir. Zeka ve bilgiyi kullanarak, etinden, kemiğinden kendi heykelini yapmaktır. - Goethe


Mart 31, 2017, 01:37:28 ÖS
Yanıtla #5
  • ÖMBL/KMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1140
  • Cinsiyet: Bay

Sn Risus değerlendirmeniz için teşekkür ederim. Ben yorumumu bildirmiştim, o yüzden herkesin özgür fikrine emanet ediyorum konuyu.

Selamlar
Alterius non sit qui suus esse potest