Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Hür Masonluğa Tarihsel Bakış - Margaret C. Jacob  (Okunma sayısı 2302 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 17, 2017, 03:56:57 ös
  • ÖMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1405
  • Cinsiyet: Bay

Mimar Sinan Araştırma Locası'nın 50. Kuruluş Yıldönümü dolayısı ile Amerika’dan gelen, Aydınlanma ve Masonluk tarihi üzerine çalışmaları bulunan, Los Angeles California Üniversitesi Tarih Profesörü Prof. Dr. Margaret C. Jacob’un konuşması 

HÜR MASONLUĞA TARİHSEL BAKIŞ: 1650-1800 YILLARI ARASINDAKİ EVRİMİ [1]

Margaret C. JACOB [2]


Bugün sizinle birlikte Türkiye’de, burada olmak ve size hitap etmek benim için onur verici oldu. Bugün amacım sizlere Hür Masonluktan söz etmek ve bu olaya tarih biliminin bakış açısını yansıtmaktır.

Hür Masonluk tarih içinde ve sivil toplum açısından özel bir yer tutar. Sivil toplum örgütlenmesinin çok tipik bir çeşididir ve 18. yüzyılda da sivil toplum örgütlenmesinin çok tipik bir formudur.

Bugün Hür Masonluğun 1650'den itibaren olan evriminden söz edeceğiz. Bu tarihin önemi, duvarcı ustası olmayan kişilerin ilk kez masonik faaliyet içinde görüldüğü yıl olmasıdır.

Duvarcı ustalarının Orta Çağ'dan beri kendi meslek örgütleri vardı. 17. yüzyılın ikinci yarısından başlamak üzere, İngiltere ve İskoçya'da mason olmayan erkeklerin localara kabul edildiğini görmekteyiz. İlk olarak localara kabul edilen bu centilmenler Sir Robert Moray ve Elias Ashmole’dür. Bu iki kişi de mimarlık ile kesinlikle ilgilidir ve söz Sir Christopher Wren’e gelince Allan Beaver’ın yazdıklarına güvenmek durumundayız.

Sir Christopher Wren 17. yüzyılda İngiltere’de yaşayan en ünlü mimardı. Kendisi taş ustalarını tanımakta ve onlarla birlikte çalışmaktaydı. Kendisinin bir mason locasına tekris edildiğine dair elimizde güçlü kanıtlar mevcuttur. Bu yeni üyeler konusunda şunları söyleyebiliriz; bir kere bu centilmenler farklı siyasî görüşlerdeydi, yaşadıkları çevreler iç savaş ve devrimlerle tamamen yıkılmıştı. Örneğin Ashmole ve Moray kraliyet yanlısı idi, oysa Sir Christopher Wren Kraliyet Mimarı ünvanı taşımasına rağmen kralcı değildi. Bu politik ortamda locaların bir rol aldığı düşünülüyor ama tam olarak ne şekilde olduğunu bilmiyoruz. Bu olaylar 18. yüzyılın erken dönemlerinde olmuştur ama ne yazık ki bu döneme ait loca tutanaklarının çoğu kaybolmuştur. Tutanakların yok edilmesinin en önemli nedeni iç savaşın getirdiği gerginliktir. Masonların bir kısmı Krallığı, bir kısmı da Parlamenterleri tutmaktadır. Bu çelişkiden kurtulmak için tutanaklar yok edilmiş, din ve politika konularının localarda tartışılması yasaklanmıştır.

Localardaki bu centilmenler hakkında bildiklerimiz Matematik ile ve özellikle Geometri ile uğraştıklarıdır. 17. yüzyıldan beri matematik ve özellikle geometrinin kadim bir bilim dalı olduğuna ve bunun da Hermes Trismegistus’tan geldiğine inanılmaktadır. Hermetik geleneklerin hem batı hem de doğu kültürünün temeli olduğu düşünülmektedir. 17. yüzyılda örneğin Elias Ashmole’u ele aldığımızda, onun bir matematikçi olduğunu ama aynı zamanda bir simya uygulayıcısı da olduğunu görüyoruz. Aynı zaman diliminde Isaac Newton ve Robert Boyle’un da simya ile uğraştıklarını ve Hermetik gelenekten gelen bu uygulamanın da saygın bir sanat olduğunu görmekteyiz. Hermetizmin tanımına baktığımızda, bunun yüksek gerçeği anlatan gizli mitler ve hikâyeler olduğunu görürüz. Bu geleneklerin Masonluktaki uygulamalarında ise gene birtakım sırlar vardır ve sadece inisiye olanların anlayabileceği sembol ve işaretler mevcuttur. 17. yüzyılın sonlarında Hermetik gelenekler ile masonik bilgiler arasında bir ilişki kurulmuştur. Bu dönemde üstat masonların entelektüel olduğu, aynı zamanda matematikten anladığı ve Hermetik gelenekleri bildiği varsayılırdı. Hepinizin bildiğini düşündüğüm, Operatif ve Spekülatif Masonluk arasındaki farklar 18. yüzyılda ortaya çıkmıştır, daha önce mevcut değildir.

Cristopher Wren ve Robert Moray gibi kişiler inşaat işleri ile uğraşmaktaydı ve hem operatif hem de spekülatif olarak tanımlanabilirdi. [M]

[M] Not: Sayın Margaret C. Jacob bu konuda yanılıyor. Robert Moray, bir "kabul edilmiş mason" (1641) oluşuna karşın hiçbir zaman inşaat işiyle doğrudan uğraşmamıştır. İnşaat işiyle uğraşmış olan kişi, kardeşi  William Moray'dır. (Anlatımdaki diğer yanılgılı bilgilere dokunmadık; bu husus çok önemli olduğu için açıklamayı gerekli gördük.)  

Operatif Masonluktan, Spekülatif Masonluğa geçiş ile ilgili en iyi belgeler İskoçya’nın Dundee kentinde bulunmuştur. Bu belgeler taş ustaları olmayan kişilerin de masonik localara alındığını göstermektedir. Bunlar genellikle taş ustalarının akrabalarıydı, örneğin kız kardeşlerinin kocalarıydı. Bunun en önemli nedeni locaların maddi sıkıntılarıydı. Localar projelerini gerçekleştirecekleri fonları bulmakta zorluk çekiyordu ve yeni gelen bu kişiler parasal destek getirmişlerdi. Bu durum devam etti ve 1720’lü yılların başlarında bu kişilerin İskoçya’daki localarda çoğunluğu eline geçirdiğini görüyoruz. İskoç localarının taş ustaları ile bu entelektüelleri birlikte bulundurma konusunda İngiliz localarından daha başarılı olduğunu görüyoruz. Ancak 1720’lerde bu kişiler localardaki idareyi o kadar ele geçirmişlerdir ki, taş ustalarının semboller ve matematik ile ilgili düzeylerini saptamak için onlara sınavlar uygulamaktaydılar. Bu yapı İskoçya’da başlamış ve İngiliz localarında da devam etmiştir.

17. yüzyıl sonlarında Londra’daki localarla ilgili fazla bilgimiz yoktur. Bu dönemde bir noter olan Sir Robert Clayton aynı zamanda da önde gelen bir Whig[3] grubu üyesiydi. Whig partisinin Tory’lere[4] göre en önemli farkı parlamentoyu desteklemeleriydi. Bu destek 1700’lü yılların ortalarındaki devrim ile başlamış ve 2. James’in azledilmesine kadar varmıştı ve Clayton bu hareketin önderlerindendi. Aynı zamanda John Toland da bu hareketin öncülerindendi ve Whig partisinin önemli bir üyesiydi. Bu parti 1688-89 devriminin en önemli destekleyicisiydi. Bu devrim 2.James’i azletmiş ve Hollanda’dan William Stockholder ve karısı Mary’yi davet etmişti. Whig ve Tory’ler arasındaki en önemli ayrım bu devrim karşısında aldıkları tavır ile ortaya çıkar. Tory’lerin çoğu bu devrimlerin bir trajedi olduğunu düşünmektedir. Whig’ler ise bu devrimlerin, Magna Carta ile başlayan İngiliz özgürlüğünün bir başlangıcı olduğunu öne sürer. Clayton’un mason locasına üye olduğunu ve onun lideri olduğunu düşünüyoruz. Toland’ın da bu dönemde locaya alındığını düşünüyoruz ama bu bilgi kesin değildir. Daha ayrıntılı belgelere gereksinme vardır. Şimdi size neden Masonluk tarihi ile ilgilendiğimi anlatmak istiyorum.

Bunun nedeni Fransızca bir belgedir ve 1710 yılında yapılan bir kutlama töreni ile ilgilidir. Bu belge kutlama törenlerinin anayasasıdır ve törenin kurallarını anlatmaktadır. 1710 yılında Fransızcada anayasa demek, yapı ve kurallar anlamına gelmez, konunun yapısı, gövdesi anlamına gelir. Anayasa kelimesinin kurallar ve kaideler anlamında kullanılması İngilizceden Fransızcaya geçmiştir. Bu belgeye baktığınızda bu konuyu tartışan beyefendilerin yemek yediklerini ve bol miktarda da içki içtiklerini görmekteyiz. Nitekim sayfanın sonlarına doğru el yazısının okunmaz bir hâl aldığını görüyoruz. Bunun da toplantının sonlarına doğru artan şarap tüketimi ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu belge Masonluk ile ilgili ipuçlarını içermektedir. Örneğin anayasa kelimesi geçmekte, katılanlar birbirlerine kardeş demekte ve baştaki kişiye “Büyük Üstat” denmektedir. Belge ile ilgili diğer önemli bir husus da belgenin imzalı olmasıdır. Aşağıda bu toplantının liderlerinin isimlerini görmekteyiz. Bu toplantıya katılanların tümü, istisnasız kitap ticareti ile uğraşmaktadır. Yazar, yayıncı ya da kitap satıcılarıdır. Listedeki önemli figürlerden biri Jean Frederic Bernard’dır. Ayrıca sondan üçüncü imza Picart’a aittir. Bu kişi bir Fransız Hugenot göçmenidir ve Hollanda’ya çok yakın arkadaşı olan Prosper Marchand ile birlikte gelmiştir.

O zaman bu belge için şu sorular sorulabilir; bu belge Londra’da, John Toland’da ne arıyordu? Neden Fransızca yazılmıştı? Toland’ın eline nasıl geçmişti? Bu konu tamamen bir sır olarak durmaktadır. Tek bildiğimiz o tarihlerde Toland’ın Hollanda’da, Lahey kentinde İngiliz hükümetinin temsilcisi olarak bulunduğudur. Bence Toland orada bir casus olarak görevlidir. Bu dönem İspanyolların Fransızlara karşı bir savaş kazandığı yıllardır ve İngiltere hükümeti Kıta Avrupası'na casuslar yollayarak buradaki bilgileri ve dedikoduları toplamak istemektedir. Toland da büyük bir ihtimal ile bu görevi yürütmektedir. Akıcı bir Fransızcası vardır ve bu toplantıdaki şahısları iyi tanımaktadır. Bu belgede imzası olan herkesin bir hikâyesi vardır, ama en önemli kişiler Bernard Picart ve Prosper Marchand’dır. Marchand önemli bir yazardır ve çağının en önemli sözlüklerinin çevirisini yapmıştır ve Picart ise dönemin en önemli gravürcüsüdür. Onun stili ve tekniği Hogart'ı da etkilemiştir. Diğer bir yazar Jean Frederic Bernard ile işbirliği yaparak, yedi ciltlik muhteşem bir dünya dinleri tarihini yayınlamışlardır. Bu eserin en önemli özellikleri, dünyada ilk oluşu ve tüm dinlere ve onların ritüellerine eşit mesafede yazılmış olmasıdır. Yedi ciltlik bu eser internette mevcuttur. UCLA'da bir kopyası ve Alman üniversitelerinde de Almanca kopyaları mevcuttur. Herkese bu esere bir göz atmasını öneririm. Bu kitabı bulun ve İslâm ile ilgili bölümü okuyun, göreceksiniz ki, İslâmı son derece objektif olarak anlatmaktadır ve gravürler İslâma karşı son derece saygılı çizilmişlerdir. Aynı şekilde Protestanlık bölümü de çok güzel anlatılmıştır, çünkü bu kişiler de Protestandır. Sadece Katolik Kiliseleri ile ilgili bölümlerde biraz eleştiriler mevcuttur. Tabii bu kişilerin Avrupa aydınlanmasının ilk nesillerinden olduğunu unutmamalıyız.

Şimdi bu kitapta Picart’ın Masonluk ile ilgili neler yazdıklarına bakalım, çünkü bu kitapta ilk kez Masonluk ile ilgili bilgiler mevcuttur ve gravürlerle masonik seremoniler anlatılmıştır, bu nedenle masonik tarih için çok önemli bir belgedir. 1737’de yapılan ilk baskıda bu doküman Hollanda’daki durumu anlatmaktadır ve bu tarihten iki yıl önce bu ülkede Masonluğun devlet ve din için tehlikeli bir kurum olduğu için yasaklandığını biliyoruz. Masonluğun yasaklanma nedeni mason localarının House of Orange (Krallık) ile yakın ilişkide olmasıdır. Büyük firmaların hissedarları oligarklar tarafından düşman olarak görülmekte ve Amsterdam, Lahey gibi kentlerin idaresinde rakip olarak görülmektedir. Aslında hükümetin localarla ilgili düşündükleri yanlıştır. Picart’ın kitabı İngilizceye çevrildiğinde Masonluk ile ilgili bölüm tamamen çıkarılmış ve bunun nedeni olarak Masonluğun İngiltere’de çok iyi bilindiği, bu nedenle okuyucunun zamanını almamak gösterilmiştir.

Aslında Masonluğun dinî bir organizasyon olmadığı ve bu kitabın konusu dışında olduğu iddia edilmiştir. Aslında Picart ve Bernard Masonluğun bu kitabın içinde yeri olduğunu düşünerek konuyu kitaba almışlar, ancak İngiliz çevirmenler aksini uygulamışlardır. Masonluğun dinî bir konu olup olmadığı meselesi 18.yüzyılda Kıta Avrupası'nda uzun süre tartışılmıştır. Masonluk dinlerin bir formu mudur, otoriteler ve özellikle Katolik Kilisesi'nin de bu konuda kesin bir fikri yoktur. Bu nedenle Fransız polisi, locaları takibe almış ve topladıkları her bilgiyi kaydetmişlerdir. Biz tarihçiler olarak Fransız polisine teşekkür borçluyuz, çünkü onların tuttukları ayrıntılı belgeler olmasaydı biz, localar ile ilgili bu bilgilere sahip olamazdık. Aslında polisin aradığı bu locaların sosyal konuları inceleyen gönüllü bir topluluk mu olduğu ya da aile ile kilise arasında bir bölgede mi durdukları idi. Bu bölgede gildler [5], kahve dükkânları, filozofik kuruluşlar ve 1660’larda Londra ve Paris’te bulunan bilimsel akademiler ve tabii ki Londra’daki Royal Society bu tür sivil toplum örgütlerini oluşturmaktaydı. Fakat localar bunlardan farklıydı. Tabii ki onlar da birer sivil toplum örgütüydü ancak devletten, kiliseden ve aileden farklı bir yerde duruyorlardı. Fakat onları farklı yapan şey neydi?

Masonluğun erken dönem belgelerinden gördüğümüz, değişik türde bir disipline sahip olduklarıydı. Örneğin zor durumdaki kardeşlere yardım için hayır fonları kurmuşlardı. Toplanıp dışarda yemek yediklerini ve içki içtiklerini biliyoruz. Ve içlerinde benim “ahlâk polisliği” olarak adlandırdığım bir sistem kurmuşlardı. Kendilerine göre fakat Kilise'nin dışında etik kuralları vardı ve topluma karşı nasıl davranılacağını öğreten yaşam kuralları vardı. Sistem liyakat üzerine kurulmuştu ve üye olan tüm kardeşler aynı seviyede ve eşit durumdaydılar. Masonluğun erken dönemlerinde şu kural vardı: İnsanlar doğuştan yüksek değillerdi, liyakatlerine göre yükselirlerdi. Toplandıkları zaman tesviyede ve eşit olarak bulunurlardı. Bu durum demokratik bir yapının prototipi olarak görülmektedir. İşte, erken dönemlerde durum böyleydi. Dinî tartışmalar, bu toplantıların tamamen dışında tutuluyordu. Aristokrasi loca toplantılarında geçerli değildi ama toplantı boyunca üstadı muhterem tarafından yönetilen bir hiyerarşi mevcuttu. İlginç olan diğer bir konu da Londra’da 1720’lerde üyelerin %70’inin Royal Society’ye mensup olmalarıdır. Bilim ile bu denli iç içe olmaları ilk üyelerden olan Ashmole gibi Hermetik geleneklere sahip oldukları ve farklı bir bilimsel bakış açıları olduğunu göstermekteydi. Bu durum dışarıdan bakınca demokratik bir toplantı gibi görülse de, içeride hiyerarşik bir aristokrasi mevcuttu. Toplantıyı idare eden ve sözü dinlenen kişiler mevcuttu. Objektif olarak bakıldığında içeridekiler herkesin eşit olduğunu düşünüyordu ama gerçek öyle değildi.

Tekrar Fransız polisinin kayıtlarına dönmek istiyorum, onlara çok ilginç gelen bir konu da Fransız localarının görevlilerinin seçim ile göreve gelmeleriydi. 18. yüzyılda, devrimden önce Fransa’da hükümet görevlileri bile seçim ile gelmiyordu. Belki küçük kasabalardaki bazı yöneticiler seçim ile geliyordu ama ülkede bir seçim sistemi yoktu ve kesin bir monarşi mevcuttu. Polis, localardaki bu seçim sistemini rapor etmişti ve hükümet bunu İngiltere’den ithal edilen tehlikeli bir durum olarak görmüştü. Ayrıca cemiyete girmek için bir kontrat imzalıyorlardı ve loca çalışmaları yazılı bir tutanak ile tespit ediliyordu ve yöntemler ile görevlilerin seçimine hazırlık yapılıyordu.

Loca toplantılarında giyilen özel kıyafetler, önlükler ve bijular Fransız polisinin bu olayı bir din olarak algılamasına yol açmıştı. Bu durumu kilisedeki papaz ve diğer görevlilerin özel kıyafetler giymesi ile özdeşleştirmişler ve bunun bir çeşit din olduğu kanaatine varmışlardı. Polis raporlarında şöyle cümleler vardı; tüm kapalı topluluklar devlet için tehlike arz eder ama özellikle dinî özellikler ve sırlar saklayanlar çok tehlikelidir.

Totaliter sistemlerin hepsi bu konuda hemfikirdir.

Mutlak monarşilerin ve otoriter sistemlerin ortak özellikleri, sivil toplumu kendileri için bir tehlike olarak görmeleridir. Gerçekten de Sovyetler Birliği’nin 1989’daki yıkılışında Polonya ve Macaristan’daki sivil toplum direnişlerini düşününce, otoriter sistemlerin kendilerine göre haklı oldukları görülür. Sivil toplum belli bir amaç uğrunda, gönüllü olarak sanki dinî topluluklar gibi başkaldırdıklarında tabii ki otoriter idareler için tehlike oluştururlar. Paris localarındaki üye profiline baktığımızda durum gerçekten ilginçtir. Örneğin küçük devlet memurları, bahçıvan ve nispeten daha düşük tabaka sayılan aktörler localara üye olmuşlardır.

İki ayrı belgeden edindiğimiz bilgilere göre, o tarihte kraliyet bandosunda görev yapan Afrikalı siyahî bir trompetçi de locaya üyedir. 18. yüzyılda kralların, sarayda veya orduda görev vermek üzere Afrikalıları getirdikleri bilinmektedir. Bu onların ne kadar zengin olduğunun ve kollarının Afrika’ya kadar uzandığını göstermek için yapılmaktaydı. O adamın neler hissettiğini düşünün, Paris’teki birkaç Afrikalıdan biri ve loca üyesi...

1744’te polis 28 erkek ve 4 kadından şüphelenerek onları tutuklar. Bu polis belgeleri Bastil Hapishanesi baskınından sonra kamuya açılan Arsenal Kütüphanesi'nde bulunmuştur. Kadın masonlar dikkatinizi çekmiştir, 18. yüzyılda kimlerin mason localarına üye olup olmayacağı çok belirsizdir. O tarihlerde Fransa’da toplum 3 sınıfa ayrılmıştır. Ruhban sınıfı, aristokrasi ve geri kalanlar. İşte, mason localarında oy verme işlemi sınıflara göre değil, direkt şahıslar tarafından yapılmaktaydı. 16. Lui 1889’da malî kriz sonrası hükümet başkanını görüşmeye çağırdı ve kanunların yapılması için oylamayı kabul ettiğini söyledi, ancak oylama sınıflara göre yapılacaktı. Tabii ki buna göre her reform kararı 2’ye 1 engellenecekti. Özellikle de parasal olarak aristokrasinin istemediği hiçbir şey olmayacaktı. Aristokratların vergi vermesi isteniyordu ama aristokratlar, ruhban sınıfının da kendileri ile birlikte oy vererek bu reformu engelleyeceklerini biliyordu. Bu tabloda, özellikle Fransa’da bireysel olarak oy verme sistemi oldukça radikal bir yenilikti. Localardaki konuşmalarda bu topluluklar kendilerini hep cumhuriyetçi olarak ifade ediyorlardı ve bir cumhuriyette yaşadıklarını varsayıyorlardı. 1750’de localar Batı Avrupa’nın her yerinde görülmekteydi. Amerika’daki kolonilerde, kendini bir İngiliz olarak tanımlayan Benjamin Franklin 1770’te bu kıtanın geleceğinin İngiltere’ye bağlı olamayacağını kabul etmişti. Kendisi locaya kayıtlı bir masondu ve 1780’de Paris’e, yeni kurulan Amerika’nın bir çeşit elçisi gibi geldi. Burada Dokuz Kız Kardeş[6] Locası'nın üstadı muhteremi yapıldı.

1738’de Kıta Avrupası'nın her yerinde, Hollanda’da bile localara şüphe ile bakılıyordu. Hollanda ve Fransa’da localar İngiliz Konsoloslarının evinde toplanıyorlardı. Bunun temelinde Anglofilia yatıyordu, yani pek çok ülke aydınlanma döneminde Avrupa’nın en ileri ülkesinin İngiltere olduğunu düşünmekteydi. Taklit edilmesi gereken ülke İngiltere idi. "İngiltere Hakkında Mektuplar" kitabının yazarı Voltaire de böyle düşünüyordu. Bu kitap, o dönemin en çok satan kitabıydı. İngiltere hayranlığı aydınlanma döneminin ilk nesillerinde mevcuttu ve elbette ki localar bu İngiltere hayranlığını körüklemekteydi. Burada verilmek istenen mesaj, toplumların kanunlar ve anayasa ile yönetilmesi gerektiğiydi ve localar da bu sistemin oluşması için çalışıyorlardı. Bir ülkenin ulusal bir büyük Llocası olması o ülkenin idare şeklinin de bir kopyasıdır. Avrupa’daki büyük localar arası yazışmalara baktığınızda bu yazışmanın iki ülke arasındaki diplomatik yazışmaya benzer olduğu görülür. Bu aslında gerçekten de böyledir.

18. yüzyıla gelindiğinde Avrupa ülkelerinin oldukça güçlendiğini görmekteyiz. Ülkelerdeki eğitimli insanlar, ordu mensupları, iş adamları kendilerini o devletin bir parçası olarak görmekteydiler. Böyle hisseden kişiler devlet içinde bir rol almak istiyorlardı ama Avrupa’da böyle bir şey mümkün değildi. Ancak localarda mümkündü, localar kendilerini bir sistemin parçası olarak görmek isteyenler için iyi bir alternatif teşkil etmekteydi. Orada bireysel olarak oy verebiliyorlar, yöneticilerini seçebiliyorlar, ahlâkî bir otoriteyi kabul edebiliyorlar ve locaların üyelerinden belirli davranışlar görebiliyorlardı. 18. yüzyıla masonik açıdan baktığımızda gördüğümüz laikliğe olan eğilimdir. Localar sıradan insanların bir araya geldiği ve laiklik temelindeki değerlerin kabul edildiği yerlerdi. Burada locaların din konusunu ilgi alanlarının dışında tuttuklarını kabul ediyoruz.

Önemli masonik şahsiyetlerin yazışmaları incelendiğinde Deizmin, Ateizmin ve Panteizmin bu localarda var olduğunu görebiliriz. Hollanda Masonluğunun başında Lucey Demissy vardı ve bu kişi Prosper Marchand’ın yakın arkadaşıydı. Bu kişi kendi inançlarını tarif ederken bir Panteist olduğunu belirtmekteydi. Localarda Protestanlar da, Katolikler de bulunmaktaydı ve Fransız din adamlarının da bu localara katıldıklarını biliyoruz. Localarda kendi inançlarının Deizm, hatta Ateizm olarak tanımlayan kişiler de vardı. Aydınlanmanın öncüleri olan Voltaire, Didero, Montesqieu veya Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson’a bakıldığında bu kişilerin mutlakıyete karşı olduklarını görürüz. Burada mutlakıyetten kasıt kral veya kilisenin, hatta çoğunlukla ikisinin de devlete hâkim olması, yani kararları bu otoritenin vermesi ve vatandaşların da onlara biat etmesidir.

Aydınlanma için önemli olan diğer iki şey de, basın ve yayın özgürlüğü ile inanç özgürlüğüdür. İncelenmesi gereken önemli konulardan biri de Hollanda ve İngiltere’deki ilk locaların üyelerinin dinî alt yapılarıdır. Amsterdam’daki ilk locaları oluşturanların çoğunluğu Yahudiler ve Hollandalı Hıristiyanlardı. Londra’da da durum aynı idi, ancak çok nadir yerde Hıristiyanlar ile Yahudiler karışık olarak uyum içinde birlikte bulunmaktaydı. Bu localarda bir düşmanlık olduğuna hiç rastlanmamıştır.

Locaların pek çoğunda topluma yararlı projeler üretilmekteydi. Örneğin hem İngiltere hem de Kıta Avrupası'nda öğrencilere matematik, coğrafya ve fen bilimleri dersleri verilmekteydi ve bu insanlar bu konuyu öğrenmek istiyorlardı, çünkü onlar aydınlanmanın birer parçasıydılar. Elimizde localarda verilen konferanslar ile ilgili çok sayıda basılı belge mevcuttur. Bu konu çok ilginçtir, çünkü konuşmacı kardeşler içlerinden geldiği gibi konuşmakta ve fikirlerini açık açık ifade etmektedirler. 1717’de Philadelphia’da yapılan bir konuşmada konuşmacı aydınlanmadan bahsetmiştir. Pensilvanya’da ise diğer bir konuşmacı Kopernik’in fikirlerinin aydınlanmayı başlattığını ve ona inananları birbirine bağladığını anlatmıştır. Kardeşliğin de onları birbirlerine bağlayan ilâhi bir prensip olduğunu ifade etmiştir. Aslında anlatılmak istenen, burada belirli bir din yoktur, ama yaratana bir inanç mevcuttur. İngiltere’de bir locanın en önemli amacının insanları aydınlatmak olduğu ve uygun insanların locaya alınarak onların aydınlanmalarının sağlanması olduğu kabul edilir. Nura Kavuşmak olarak sembolize edilen ışık oyunu hâlâ Masonluğun en önemli parçasıdır. Aynı zamanda benim kozmopolitanlık olarak adlandırdığım bir görüşten bahsedeceğim.

Şövalye Ramsay Paris'teki bir konuşmasında, “Biz burada kutsal bir devlet oluşturmaya çalışıyoruz.” demiştir. 1740’ta Fransız localarında dünyanın büyük bir devlet olduğu, üzerindeki ülkelerin birer aileyi sembolize ettiği ve her bir bireyin de onların çocukları olduğu konuşulmaktadır. 1770’de kardeşler, biz burada sessiz bir şekilde nurun altında aydınlanmış olarak toplanmış bulunuyoruz ve bu nuru dünyaya yaymaya çalışıyoruz demektedir. Biz hepimiz bir ailenin çocuklarıyız ve tüm evren masonların ülkesidir.

Bu evrensel bir Hümanizme duyulan bir özlemdir, üstün bir millet ve üstün bir din oluşturma gayretidir. Bu fikirler Kıta Avrupası'nın tüm ülkelerinde, Hollanda, Fransa, Almanya ve hatta İtalyan localarında konuşulmaktadır. 1741’de İsviçre’nin Lozan kentinde, Masonluk bir kardeşlik ve eşitlik cemiyetidir denmiştir. Burada başka bir özellik de, devlet sektörü ile özel sektörün bir arada bulunmasıdır. Mason iyi bir adam, iyi bir baba ve iyi bir vatandaştır. İdareciler babayı ve büyük localar da anneyi sembolize etmektedir. Burada amaç, ortama naif bir şekilde bir aile havası vermektedir. Ancak şöyle bir soru soralım; eğer verici ve kollayıcı bir babayı sembolize eden büyük localar ya böyle verici ve kollayıcı olmazlarsa ne olur? Örneğin Fransa’da, devrimden 30 yıl önce insanlar kırsal kesimlerden Paris’e gelmişler ve buradaki büyük loca yöneticilerini aşırı yüceltmişlerdir. Bu güç ile yöneticiler evlatlarını ezmişlerdir. Bu sosyal gerilim tüm Avrupa’da hissedilmektedir, ama en çok Fransa’da belirginleşmiştir. 1780’lerde Fransa’da küçük şehirler ile Paris Büyük Locası arasındaki yazışmalar incelendiğinde ki, bu mektupların tümü arşivlerde mevcuttur, toplumdaki gerginlik çok net hissedilir. Bu gerginliğin sonunda 1789’daki devrim kimse için sürpriz olmamıştır.

1778’de Amerika’ya, Philadelphia’ya bakıldığında, burada da demokratik devrimin başladığını görürüz. Stefan Mullock Amerika’da kendilerini “Eski Localar” olarak tanımlayan locaların Amerikan demokratik devrimini desteklediğini açıklamıştır. Bunların başında daha sonra Amerika’nın başkanlığını yapacak olan George Washington, Benjamin Franklin gibi kişiler vardı. Bu kişiler hem Masonluğun hem de Amerikan devriminin liderliğini yapmaktadır. 18. yüzyılın son yıllarında İrlanda’da önceleri birleşik durumda olan masonlar daha sonra ayrılmışlar ve bir kısmı Hollanda Masonluğuna bağlanmış ama önemli bir kısmı da Cumhuriyetçi masonlar olarak kalmışlardır. Bu grup daha sonra uzun bir süre, hatta 1960’ta İrlanda devrimine kadar İngiltere’nin başını ağrıtmaya devam etmiştir. Ben İrlanda’daki gelişimleri çok yakından biliyorum, çünkü annem de orada doğmuştu.

Şimdi Avusturya Büyük Locası'na bakalım, burada aynı Almanya’da ve Danimarka’da olduğu gibi tüm locaların kendi içlerinde bir demokrasi mevcuttur. Fransız Masonluğunu farklı bir yere koymak lazımdır. Onlar, başka hiçbir ülkede görülmediği şekilde Cromwell’i Masonluğun kurucusu olarak kabul ederler ki bu doğru değildir, tamamen bir mittir. Bu nedenle 1780’lerde Avrupa’da bir mason olmak için Cromwell’in takipçisi olmak gerekir. O Cromwell ki kralların katilidir. Hatırlarsınız İngilizler 1649’da kralın başını kesmişler ve Cromwell de bu eylemin öncüsü olmuştur.

1793’te Amsterdam’da masonları, yılbaşı gününde Roma tanrısı Setar’ın kutlandığı bir festivalde görmekteyiz. Bu olayı sanki kutusundan çıkan bir Pagan cininin her tarafa yayılması olarak yorumlayabiliriz. Sonuç olarak, 18. yüzyıl mason locaları istemedikleri hâlde hükümetlerin birer okulu haline gelmiştir. Burada insanlar oy vermeyi, toplum içinde konuşmayı, büyük locaya itaat etmeyi, locanın koyduğu ahlâkî kurallara uymayı ve hayır işleri ile ilgilenmeyi öğrenirler. Bu localar demokratik cumhuriyetlerin birer modeli midir? Önemli bir nokta da özellikle Katolik ülkelerdeki locaların Yahudi üyelerine şüphe ile yaklaşılmasıdır. Oysa Hollanda ve İngiltere gibi Protestan ülkelerde bu konu bir sorun oluşturmamaktadır. Kadınların üyeliği sorunu uzun ve komplike bir konudur ve bugün bu konuya değinmeyeceğim. Ancak şunu belirtmek istiyorum; 18. yüzyılda tüm Avrupa ülkelerinde kadın masonlar mevcuttu.

1789’da Paris’te Büyük Üstat Orleans Dükü Filip şu sözleri söylemiş ve bu sözlerinden ötürü tutuklanmıştır: “Daha devrimi kimsenin öngörmediği günlerde ben eşitliği kabul eden masonlara katıldım, tıpkı özgürlüğü kabul eden parlamentoya katıldığım gibi. İşte, o günden bu yana hakikati aramak için hayaleti terk ettim.” Bu söylem aslında “Masonluk, beni devrimi kabul etmek için hazır hâle getirdi.” anlamında söylenmiş çok güçlü bir söylemdir.

1789 sonbaharına baktığımızda, tamamı din adamları tarafından yazılmış olan ve masonlar ile Voltaire gibi ünlü düşünürlerin bir çeşit komplo içinde bulunduklarını gösteren sayısız kitap ve broşür bulmak mümkündür. Bu komplonun devrimi başlatan faktör olduğu iddia edilmektedir. Devrimi başlatan faktörün masonik bir komplo olduğu inancı günümüze değin geçerliliğini korumaktadır. Bu görüşe 19. yüzyılda bu komplonun aynı zamanda Yahudiler ile masonların ortak komplosu olduğu görüşü de ilâve olmuştur. Bunun sonucu olarak, 1940’ta Naziler, Paris’i işgal ettiklerinde, önce Sinagoglara ve daha sonra büyük locaya giderek tüm kayıt ve evraklara el koymuşlardır. Tüm toplanan kayıtlar Berlin’e, üç yüz kişinin çalıştığı bir enstitüye gönderilmiştir, bu enstitünün amacı bu komplo teorisini doğrulayacak, Yahudiler ile masonlar arasındaki ilişkinin belgelerini bulmaktır. Bu slaytta 1942 senesinde Naziler tarafından Paris’te açılan antimasonik bir sergiyi görmekteyiz. Bu sergide Roosevelt ve Churchill’in masonik regalyaları ile çekilmiş fotoğrafları mevcuttur ve Naziler “İşte başımıza bu savaşları açanlar bu masonlardır.” demektedir. 1945 senesinde Berlin, Rusların eline geçince Ruslar tüm bu masonik belgeleri Moskova’ya götürmüşlerdir. Bu belgeler gizli bir arşive konmuş ve uzun yıllar nerede olduğunu kimse bilmemiştir. 1980’li yıllarda Harvard Üniversitesi'nde tarih bölümü öğretim üyesi olan Prof. Grimsted, bir kütüphaneci ile yaptığı konuşma esnasında  “Gizli Arşiv” denen Masonik Arşivin Moskova’da olduğunu ve yaklaşık 700 kutudan oluşan masonik belgeyi içerdiğini öğrenmiştir. Putin Rusya Başkanı olduktan sonra Avrupa Topluluğu'ndan bir kredi istemiştir ve yanıt olarak “Eğer sen bize bu kültür hazinelerimizi geri verirsen sana bu krediyi açarız.” cevabını almıştır. 14 yıldır bu arşiv araştırmacılara açılmıştır, arşiv salonu o kadar büyüktür ki, araştırma yaparken orada ölseniz kimse farkında olmaz. Araştırmacılar için altın madeni değerinde olan bu arşiv, ağırlıklı olarak 1940 öncesi Fransız Masonluğuna ait belgeleri içerir. Bu arşiv masonik tarihe yeni bir bakış açısı getirmiştir ve eminim ki pek çok doktora öğrencisi bu belgeler üzerinden değerli tezler yapacaklardır.

Teşekkür ederim.

Sorular:

Soru : Konuşmanızda  Newton’dan bir kez söz ettiniz, ben onunla ilgili daha fazla tartışılması gerektiğini düşünüyorum, ne dersiniz? İkinci sorum da; Newton’un modern fiziğin kurucusu olduğunu biliyoruz, ama aynı zamanda onun okült bilimlerle uğraşan bir simyacı olduğunu da biliyoruz. Ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman yayınlamamıştır, acaba bu çalışmalardan bir fizikçi olarak utanç mı duymaktadır ?

MJ : Bu güzel soru için teşekkür ederim, ama Newton’un Masonluğun erken dönemleri ile bir ilişkisi olduğu konusunda kesinlikle hiçbir kanıt yoktur. Zaten kendisi içine kapalı bir şahıstır ancak, Newton Evrenin Ulu Mimarı’nı kendi tanrısı olarak kabul etmiştir. Newton bulduğu fizik kurallarının Tanrı'nın evreni idare etme yöntemleri olduğunu savunmuştur. Burada masonların Evrenin Ulu Mimarı konusuna bir açıklama yaptıklarında, bunun aynı zamanda Tanrı konusunda da bir açıklama olduğunu biliyoruz. Bu Tanrı kuralları olan ve insanlara ve onların sorunlarına basitçe yaklaşan bir Tanrı kavramı olduğunu ve bu Tanrı anlayışının Calvin’in Tanrı anlayışı gibi bir Tanrı değil, Hollandalıların Tanrısı gibi bir Tanrı anlayışı olduğunu biliyoruz. Newton, simya çalışmalarından utanıyor muydu, bence hayır. 1650’lerde, İngiliz devrimi esnasında simya ile ilgili çalışmalar oldukça kafa karıştırıcı olmuştur. Burada bir radikal devrimci grup vardır ve Oxford ve Cambridge’in müfredatlarını değiştirerek, modern bilim konularını ve astrolojiyi öğretmeyi savunmaktadırlar. Sonunda istediklerini yaptırmışlardır. Özellikle simya bilimi radikal politikalar ile ilişkilendirilmiştir. Bu durum Newton için, Boyle için ve Ashmole için böyle değildir. Simya onlara göre Tanrı'nın evreni idare etmesi konusuna yeni bir yaklaşımdır. Hatırlayalım, Newton’a göre yer çekimi kütlelerin merkezleri arasındaki görünmez bir çekim gücüdür ve mesafe ile orantılı olarak etkili olur. Bu teori ile Newton Katolik prensiplerden kesinlikle uzaklaşıyordu, çünkü bu prensibe göre kütlelerin etkileşebilmeleri için mutlaka temas gerekliydi. Newton “Temasa gerek yoktur, bu güçler vasıtası ile de olur ve bu güç; görünmezdir.” diyordu. Bugün Newton’un güçler konusundaki bu bilgileri simya çalışmalarından elde ettiğini biliyoruz. İlginç olan simya biliminin neden popülaritesini kaybettiği ve Newton’dan sonra gelen bilim adamlarının bu konuda çalışmadıklarını biliyoruz, ama bunun nedenini ben de bilmiyorum. Fransa’da bu çalışmaların yapılmamasının nedenlerini biliyoruz, çünkü 17. yüzyılda Fransız polisi simya ile çalışanları tespit ederek, bu çalışmaları yapmamaları için kendilerini tehdit etti. Simya ile uğraşmayın, daha yararlı işler ile uğraşın, örneğin coğrafya ile uğraşın dedi. Tarihçi olarak şunu söyleyebiliriz; simya çalışmaları 18. yüzyılda neden tamamen durmuştur konulu çalışmalar yapılmalıdır.

Soru : Doğuda Masonluk benzeri bazı ezoterik kurumlar mevcuttur, sizce bu dönemde Avrupa Masonluğunu etkileyen oryantal bir kuruluş mevcut mudur?

MJ: Bu, yanıtlanması gereken çok önemli bir sorudur, ama bu sorunun cevabını ben bilmiyorum. Aslında bu konuda hiçbir sistematik çalışma yapılmamıştır. Böyle bir etki olduğuna ben inanıyorum, kanımca bu konunun araştırmasına Avusturya – Macaristan İmparatorluğu'ndaki Masonluk ile başlanmalı, Osmanlılar ile ilişkiler incelenmelidir. Bunun için Osmanlı belgelerini ve Macar belgelerini okumak lazımdır, bence gerekli bilgiler Doğu Avrupa belgelerinde bulunabilir, ama böyle bir çalışma yapılmamıştır. Belki içinizden biri bu araştırmayı yapar.

Soru: 17. yüzyılda Operatif Masonluktan Spekülatif Masonluğa geçiş nedenlerinden biri de, Londra Valisi'nin ticarî meslek kuruluşları dışında entelektüellerin bir araya gelerek fikir tartışmaları yapmalarını yasaklamasıdır. Bu nedenle bu şahısların mevcut ticarî loncalara katılmaktan başka çareleri yoktu. Bu konuda bir yorum yapar mısınız?

MJ: Bu konudaki bilgileri duydum, ama bu konuda tatmin edici bir yazı bilmiyorum. Elimde yeterli belge olmadan ben buna inanamam.

Ama ben yanılıyor olabilirim.

Soru: Konuşmanızda ifşaatlardan hiç bahsetmediniz, bu konu masonik ritüellerde önemli rol oynar. Bu ritüeli ilk elde eden yanılmıyorsam, Paris’te bir polis komiseri olan Errault idi. Bizim için önemli olan bu konuda, bir yorum yapar mısınız? Sormak istediğim diğer bir soru da; o dönemdeki Fransız localarının hiç politikaya bulaşmadıklarını söyleyebilir miyiz? Takibe uğramalarının nedeni sadece bireysel olarak oy vermeleri mi, yoksa politik nedenler de var mıydı?

MJ: Bunlar önemli sorular, ikinci sorudan başlayalım. Bu locaların ne tür politika ile ilgilendiklerini bilemeyiz ama masonların İngiliz casusları olduğu konusunda çoğunluk ikna olmuştu. Bu konuda bazı kanıtlar da vardır. Örneğin 1720’de bazı localar İngiliz Büyükelçisi Sir Wallcrave’in evinde toplanmaktaydı. Orada ne işleri vardı, gerçekten de İngiliz hükümeti ve kendisi de bir mason olan başbakan farklı bir ülkede kendilerine sempati duyan bir topluluk olsun istemiş olabilirler, bu mümkündür ama gene de elimizde kanıt yok.

İfşaatlara gelince, 1730’lu yıllarda Avrupa’nın, büyük locaların pek irtibat halinde olmadığı daha kırsal alanlarda ortaya çıkmıştır. Bu ifşaatlar localarda aslında neler yapıldığını anlatmaktadır. Önemlidirler ama çok da can alıcı şeyler değildir.

Soru: Aslında sorumun sizin anlattıklarınız ile direkt bağlantısı var mı bilmiyorum, ama konunun uzmanı olmanız nedeni ile size sormak istiyorum. Tam olarak tarihini hatırlamıyorum, ama Amerika Birleşik Devletleri’nde antimasonik bir parti vardı. Bu parti antimasonik propaganda yapıyordu, ama seçilen başkan da (ki şu an adını hatırlamıyorum) bir masondu. Bu bize ABD halkının Masonluğu tehlikeli bir yapı olarak görmediğinin işareti midir? Bu durum hakkında bir yorum yapabilir misiniz?

MJ: 1820’lerde bir Morgan olayı vardır. Bu olayda Morgan adında bir mason Masonluk sırlarını dış âleme açıklamakla suçlanmıştır. Bu suçlama sonrası Morgan ortadan kaybolmuştur ve herkes onun bir cinayete kurban gittiğini düşünmektedir. Ancak hiçbir zaman bulunamadığı için bu olay kanıtlanamamıştır. Antimasonik faaliyetler genellikle lokal olarak kalmıştır. Bu parti sadece New England bölgesinde kendini gösterebilmiş, ama bu bölge dışına çıkamamıştır.

Önemli olan bu antimasonik parti üyeleri daha sonra Cumhuriyetçi Parti'yi oluşturmuşlardır. Antimasonik faaliyetler New England’ın dışına çıkamamıştır, çünkü insanları yeteri kadar inandıramamışlardır.

Soru: Kitaplarınızda “erken 18. yüzyıl Cumhuriyetçileri Kapitalist miydi?” diye soruyorsunuz. Bu sorunuzun cevabını alabilir miyim? İkinci sorum ise, 1600’lü yıllarda Avrupa’daki durum ile ilgili çok çalışmanız var. Bu dönemde din çatışmaları ile ilgili, insanları çok üzen kaotik bir ortam vardı. Bu dönemden 300- 400 yıl sonra Ortadoğu’da benzer tablolar ortaya çıktı. Sizce Avrupa’da bu dönemden çıkış demokrasi ile mi yoksa sekülarizm ile mi oldu ? Bugünkü durumdan çıkış da hangi yöntem ile olmalıdır?

MJ: Zor sorular, ilk sorunuzdaki yayın online olarak yayınlanan bir dergide çıktı. Bu site Stanford Üniversitesi'nde yayınlanan Cumhuriyetçi Mektuplar adında bir dergidir. Bu soru Anglo-Amerikan tarihinde uzun zamandır tartışılan bir konudur. John Poucock, belki size yabancıdır, ama o dönem tarihini araştıran bizler için çok önemli bir kişidir. O Makyavelist açıdan bakarak, o dönemde yaşayan Toland gibi Whig olan İngilizlerin kapitale karşı olduğunu söyler. Oysa ben ve benim gibi tarihçiler bu görüşte değildir. Bu İngilizler tekellere karşıdır, büyük Kapitalizme karşıdır, serbest ticarete karşı değillerdir. O yayında Anglo-Amerikan Cumhuriyetçilerin doğası tartışılmıştır.

İkinci soruya gelince, şunu söyleyebilirim ki ben dinler konusunda bir uzman değilim ve bu benim İstanbul’a ilk gelişim. Ama şunu söyleyebilirim, bugün Irak ve Suriye’ye baktığımızda, sanki Ortadoğu’da 30 Yıl Savaşları'nın bir versiyonu başlıyor gibi görüyorum. Avrupa’da major kapitalizm 17. yüzyılda başlamıştır. Kapitalizm ve buna bağlı politikalar da aynı tarihlerde başlamıştır. Gerçi 30 Yıl Savaşları Avrupa’daki lokal bir savaştır, ama Ortadoğu’daki olaylar ABD’nin bu bölgeye müdahalesi, trajik müdahalesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Soru: Benim sorum Operatif ve Spekülatif dönemlerdeki düalite ile ilgili. 7., 13. ve 15. yüzyıllardaki bazı kurallar spekülatif özgürlük nosyonlarını da içerirler. Bu düaliteyi Avrupa tarihine nasıl uyarlayabiliriz‘?

MJ: 18. yüzyılın ortalarında Operatiften Spekülatif, Masonluğa geçiş kararı İskoçya dışında pek işlememiştir. Artık taş ustaları ortalıkta yoktur, bu karar 20.yüzyıldan geriye bakıldığında bir önem taşıyabilir. Ama o dönemde bu karar İngiltere veya Fransa’daki localar için bir anlam taşımıyordu. Dediğim gibi artık taş ustaları yoktur.

2. Soru: İkinci sorum da gene düalite ile ilgili, bildiğimiz gibi Kıta Avrupası'ndaki Masonluk, Anglo-Sakson Masonluğundan farklıdır. Ben burada Kıta Avrupası ile İngiltere Birleşik Krallığı arasında Sekülerizm ve Laisizm kavramları arasındaki farktan söz etmek istiyorum. Bu iki kavram farkı arasında bir yorum yapabilir misiniz?

MJ: İngiliz Masonluğu üst dereceleri kabul etmez, onlar için ilk üç derece vardır ve bu çok önemli bir farktır. 18. yüzyılın ikinci yarısında Masonlukta diğer bir fark da İngiliz Masonluğunda mistisizm olmamasıdır. Neden, bilmiyorum. Ben 18. yüzyılda Rusya’daki Masonluk üzerine çok çalıştım ve orada mistisizm çok önemli bir yer tutuyordu. Bu ayrılık üzerine spekülasyon yapmak mümkün, ancak ben Anglo-Amerikan localardaki kişiler ile konuşuyorum. Bu kişiler arasında Martinizm ile ilgilenen gerçekten çok azdır.

Soru: 18. yüzyılda Vatikan tarafından verilen aforoz kararından hiç bahsetmemeniz benim için sürpriz oldu. Ben bu kararın, özellikle Katolik ülkelerdeki Masonluk ve dünyadaki antimasonik propaganda için önemli olduğuna inanıyorum.

MJ: Bu konuya çok kısa değineceğim. Aforoz olaylarının arkasında yatan gerçek oylama sistemidir. Localar yöneticilerini ve katılacak üyeleri oylama ile seçmektedir. Bu şekli ile olay bir Cumhuriyeti çağrıştırmaktadır, Vatikan ve Papa buna karşıdır. Kararın bir yönü dinî ise de diğer yönü politiktir, nitekim aforoz olayı 1750’lerde de tekrar gündeme gelmiştir. Bu olay hiç şüphesiz antimasonik tarihin önemli bir parçasıdır.

Söz alma: Ama Papalar da seçim ile gelmiyor mu, bu da demokratik bir yöntem değil mi?

MJ: Evet, seçimle geliyorlar, ama demokratik bir seçimle değil.

Soru: Ben konuya kadınların gözünden bakmak istiyorum. 1650’den l800’lere kadar kadınlar birer Kız Kardeş olarak Masonluğa kabul ediliyorlar mıydı?

MJ: Bu çok önemli bir konu, Snoek[7] kadın masonlar konusunu ilk kez dile getiren önemli bir kitap yazmıştır. İlk yayınlar Moskova Arşivleri'nden gelmektedir, 1744’te Fransa’da çalışan bir kadın locası bildirilmiştir. Kayıtlar bu durumdan Erkek Masonların hiç hoşnut olmadığını ama kadınların faaliyetlerine devam ettiğini göstermektedir. Bu konudaki en büyük belge 1751’de Lahey’de çalışan bir locadan gelmiştir. Bu locada kadınlar ve erkekler birlikte çalışmıştır. Erkek ve kadın büyük üstatlar ve görevliler birlikte çalışmış, bu iki yıl sürmüştür. Daha sonra bu loca kapanmış ve bir daha da açılmamıştır. Bu çok komplike bir konudur ve üzerinde daha çok yazılıp çizilmesi gerekir. Geçtiğimiz yıl California Üniversitesi San Diego’dan bir meslektaşım “Günümüzde İtalya’da Kadın Masonluk” konulu çok güzel bir kitap yazdı. Orijini İtalyan olan bu hanım meslektaşım, fevkalade bir çalışma ortaya çıkarmıştır. Kanımca bu konu daha çok işlenmelidir.

Soru: Osmanlı İmparatorluğu'nda Masonluk ile ilgili çalışmalarınız var mı?

MJ: Bu konuda çok sayıda çalışmalar olduğuna eminim. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu ve Masonluk konusunda çok şeyler yazılabileceğinden de eminim ama bu çok zaman ister, belki bir sonraki yaşamımda çalışırım. Avrupa’nın ana arşivlerinde bu konuda etraflı bir yayına rastlamadım.

Dipnotlar

[1] 16 Mayıs 2015
[2] Distinguished Professor of History, UCLA
[3] Whig: 17. yüzyılda İngiltere’de meşrutiyet yanlısı siyasal parti. Daha sonra Whig’lerin Muhafazakarlardan ayrılan Peelit’ler ve Radikaller ile ittifakından Liberal Parti ortaya çıkmıştır.
[4] Tory: 17. yüzyılda İngiltere'de mutlakıyetçi monarşi yanlısı siyasal parti. Bugünkü İngiliz Muhafazakar Partisi bu partinin uzantısıdır.
[5] Kahve içilen kahvehaneler (Café’ler)
[6] Les Neuf Soeurs
[7] Prof. Dr. Jan Snoek, Heidelberg Üniversitesi, Din Bilimleri Enstitüsü
Alterius non sit qui suus esse potest


Kasım 20, 2018, 11:26:06 öö
Yanıtla #1
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 185
  • Cinsiyet: Bay


"""Soru : Konuşmanızda  Newton’dan bir kez söz ettiniz, ben onunla ilgili daha fazla tartışılması gerektiğini düşünüyorum, ne dersiniz? İkinci sorum da; Newton’un modern fiziğin kurucusu olduğunu biliyoruz, ama aynı zamanda onun okült bilimlerle uğraşan bir simyacı olduğunu da biliyoruz. Ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman yayınlamamıştır, acaba bu çalışmalardan bir fizikçi olarak utanç mı duymaktadır ?

MJ : Bu güzel soru için teşekkür ederim, ama Newton’un Masonluğun erken dönemleri ile bir ilişkisi olduğu konusunda kesinlikle hiçbir kanıt yoktur. Zaten kendisi içine kapalı bir şahıstır ancak, Newton Evrenin Ulu Mimarı’nı kendi tanrısı olarak kabul etmiştir. Newton bulduğu fizik kurallarının Tanrı'nın evreni idare etme yöntemleri olduğunu savunmuştur. Burada masonların Evrenin Ulu Mimarı konusuna bir açıklama yaptıklarında, bunun aynı zamanda Tanrı konusunda da bir açıklama olduğunu biliyoruz. Bu Tanrı kuralları olan ve insanlara ve onların sorunlarına basitçe yaklaşan bir Tanrı kavramı olduğunu ve bu Tanrı anlayışının Calvin’in Tanrı anlayışı gibi bir Tanrı değil, Hollandalıların Tanrısı gibi bir Tanrı anlayışı olduğunu biliyoruz. Newton, simya çalışmalarından utanıyor muydu, bence hayır. 1650’lerde, İngiliz devrimi esnasında simya ile ilgili çalışmalar oldukça kafa karıştırıcı olmuştur. Burada bir radikal devrimci grup vardır ve Oxford ve Cambridge’in müfredatlarını değiştirerek, modern bilim konularını ve astrolojiyi öğretmeyi savunmaktadırlar. Sonunda istediklerini yaptırmışlardır. Özellikle simya bilimi radikal politikalar ile ilişkilendirilmiştir. Bu durum Newton için, Boyle için ve Ashmole için böyle değildir. Simya onlara göre Tanrı'nın evreni idare etmesi konusuna yeni bir yaklaşımdır. Hatırlayalım, Newton’a göre yer çekimi kütlelerin merkezleri arasındaki görünmez bir çekim gücüdür ve mesafe ile orantılı olarak etkili olur. Bu teori ile Newton Katolik prensiplerden kesinlikle uzaklaşıyordu, çünkü bu prensibe göre kütlelerin etkileşebilmeleri için mutlaka temas gerekliydi. Newton “Temasa gerek yoktur, bu güçler vasıtası ile de olur ve bu güç; görünmezdir.” diyordu. Bugün Newton’un güçler konusundaki bu bilgileri simya çalışmalarından elde ettiğini biliyoruz. İlginç olan simya biliminin neden popülaritesini kaybettiği ve Newton’dan sonra gelen bilim adamlarının bu konuda çalışmadıklarını biliyoruz, ama bunun nedenini ben de bilmiyorum. Fransa’da bu çalışmaların yapılmamasının nedenlerini biliyoruz, çünkü 17. yüzyılda Fransız polisi simya ile çalışanları tespit ederek, bu çalışmaları yapmamaları için kendilerini tehdit etti. Simya ile uğraşmayın, daha yararlı işler ile uğraşın, örneğin coğrafya ile uğraşın dedi. Tarihçi olarak şunu söyleyebiliriz; simya çalışmaları 18. yüzyılda neden tamamen durmuştur konulu çalışmalar yapılmalıdır.""
no one


Kasım 20, 2018, 11:30:27 öö
Yanıtla #2
  • ÖMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1405
  • Cinsiyet: Bay

Sayın Zennn,

Soru sormamış ama orijinal metinde altı çizili ve bold olmayan metin kesitlerini o hale sokmuş... Buradan ne anlamalıyız? Oralara dikkat etmemiz gerektiğini mi?
Alterius non sit qui suus esse potest


Kasım 20, 2018, 12:12:05 ös
Yanıtla #3
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 185
  • Cinsiyet: Bay

Başlığın daha çok dikkate değer olduğunu özellikle bu soru ve cevabına dikkat çekerek gündeme getirmek istedim.
Saygılarımla.
no one


Kasım 20, 2018, 01:07:52 ös
Yanıtla #4
  • ÖMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1405
  • Cinsiyet: Bay

Sevgili Zennn,

İnsanı cevaplarından çok soruları bir yerlere taşır. Bu araştırıcılık ve sorgulamanız hep devam eder umarım...

Bu emeğinizi karşılıksız bırakamam. Tüm tanıdıklarım arasında sadece bir kardeşim ile paylaştığım (kendisi de bu forumdadır aynı zamanda) bir kurgumu burada da paylaşayım o halde...

Newton kimdir?
''Bazı çalışmalarını'' herkese açıklamış ve deha düzeyinde beğeni toplamış bilim insanı... Kutsal kitaplarda şifre arayan bir mistik. Sadece kendisine sakladığı ve yazmaları yeni gün yüzüne çıkmış bir Simyacı... Bir Rosicrusian. Tıpkı Descartes gibi, tıpkı Boyle gibi, tıpkı Bacon gibi...

Newton'un bilimde, Fizik dalında bilinen pek çok yasası vardır. Bunlardan bazıları:

“   Lex I: Corpus omne perseverare in statu suo quiescendi vel movendi uniformiter in directum, nisi quatenus a viribus impressis cogitur statum illum mutare.   ”
“   Yasa I: Tüm cisimler bir kuvvet etkisi tarafından durumunu değiştirmeye zorlanmadıkça düzgün doğrusal hareketini veya durağanlığını korur.   ”

“   Lex II: Mutationem motus proportionalem esse vi motrici impressae, et fieri secundum lineam rectam qua vis illa imprimitur..   ”
“   Yasa II: Bir cismin momentumundaki değişim, cisim üzerine uygulanan itme ile orantılıdır ve itmenin uygulandığı düz doğru boyunca meydana gelir.”

“   Lex III: Actioni contrariam semper et æqualem esse reactionem: sive corporum duorum actiones in se mutuo semper esse æquales et in partes contrarias dirigi.   ”
“   Yasa III: Her kuvvete karşılık, her zaman eşit ve ters bir tepki kuvveti vardır: veya iki cismin birbirine uyguladığı kuvvetler her zaman eşit ve zıt yönelimlidirler.   ”

Neden bunları verdim? Çünkü 1687 de Principia  (Mathematical Principles of Natural Philosophy) isimli eserinde yayımlanan bu fikirler Galileo Galilei, Christian Huygens, Descartes gibi pek çok kişi tarafından kısmen bahsedilmiş bilgilerin son ürünü idi! Dikkat ediniz Kitabın adı Fizik değil (Belki de o yıllarda kullanım bu şekilde), Natural Philosophy! Simya kıymetli üyeler, asla yeni icatlar peşinde değildir. Simya evrensel yasaların 'keşfi' peşindedir. Newton pek çok sıfat ile anılabilir. Ancak benim için  sadece bir Simyacıdır.

Şu cümleye dikkat ''Newton’a göre yer çekimi kütlelerin merkezleri arasındaki görünmez bir çekim gücüdür.''

Görünmez güç önemlidir, zira zamanla Invisible College diye de anılan bir oluşum var idi!

Newton'un Royal Soceity başkanlığı yaptığı dönemde 1703-1727 dir. Bu dönem size bir şeyler çağrıştırıyor mu?

Durun biraz daha dürteyim. Herkes bilir, Newton'un yerçekimi kanununu bulduğu bir an olduğu söylenir. Bahçede bir elma ağacının altında otururken, kafasına bir elma düşer ve ta taaa. İşte size yasa. Bu hikaye nereden geliyor? 1752 de William Stukeley'in “Memoirs of Sir Isaac Newton’s Life” isimli eserinde görülse de ilk olarak yine kardeşimiz Voltaire dillendirmiş, Newton'un yeğeninden bu hikayeyi duyduğunu söylemiştir.

Belki de bu bir alegori! Newton çekim kanunu bir elma ağacı ile buldu!

Masonluktaki ilk Spekülatif Büyük Loca yapılanması 1717 yılında arka planda Royal Society'nin gölgeleri dolaşırken 3'ü o dönem kurulmuş ve üyeleri arasında hiç operatif mason bulunmayan dört locanın toplanması ve aldığı kararlar ile olmuştur. İlk toplantı nerede yapıldı dersiniz? ''The Apple Tree Tavern''

Bir de not, Simya çalışmaları hiçbir zaman tamamen durmamıştır. Bugünde yapılmaktadır. Ancak Simya ve Rosicrusian öğretisi Astronomi ile çok ilgilidir ve 36+36+36 olmak üzere Aktif- Durgun-Pasif toplam 108 yıllık döngülere inanırlar. Bazen kara batak gibi kaybolup, yeniden ortaya çıkmalarını bu sebep aklınızda iken değerlendirmenizi öneririm.

Sevgiler
« Son Düzenleme: Kasım 20, 2018, 01:13:07 ös Gönderen: ANARCHOSA »
Alterius non sit qui suus esse potest


Kasım 20, 2018, 01:22:59 ös
Yanıtla #5

Sevgili Zennn,

İnsanı cevaplarından çok soruları bir yerlere taşır. Bu araştırıcılık ve sorgulamanız hep devam eder umarım...

Bu emeğinizi karşılıksız bırakamam. Tüm tanıdıklarım arasında sadece bir kardeşim ile paylaştığım (kendisi de bu forumdadır aynı zamanda) bir kurgumu burada da paylaşayım o halde...

Newton kimdir?
''Bazı çalışmalarını'' herkese açıklamış ve deha düzeyinde beğeni toplamış bilim insanı... Kutsal kitaplarda şifre arayan bir mistik. Sadece kendisine sakladığı ve yazmaları yeni gün yüzüne çıkmış bir Simyacı... Bir Rosicrusian. Tıpkı Descartes gibi, tıpkı Boyle gibi, tıpkı Bacon gibi...

Newton'un bilimde, Fizik dalında bilinen pek çok yasası vardır. Bunlardan bazıları:

“   Lex I: Corpus omne perseverare in statu suo quiescendi vel movendi uniformiter in directum, nisi quatenus a viribus impressis cogitur statum illum mutare.   ”
“   Yasa I: Tüm cisimler bir kuvvet etkisi tarafından durumunu değiştirmeye zorlanmadıkça düzgün doğrusal hareketini veya durağanlığını korur.   ”

“   Lex II: Mutationem motus proportionalem esse vi motrici impressae, et fieri secundum lineam rectam qua vis illa imprimitur..   ”
“   Yasa II: Bir cismin momentumundaki değişim, cisim üzerine uygulanan itme ile orantılıdır ve itmenin uygulandığı düz doğru boyunca meydana gelir.”

“   Lex III: Actioni contrariam semper et æqualem esse reactionem: sive corporum duorum actiones in se mutuo semper esse æquales et in partes contrarias dirigi.   ”
“   Yasa III: Her kuvvete karşılık, her zaman eşit ve ters bir tepki kuvveti vardır: veya iki cismin birbirine uyguladığı kuvvetler her zaman eşit ve zıt yönelimlidirler.   ”

Neden bunları verdim? Çünkü 1687 de Principia  (Mathematical Principles of Natural Philosophy) isimli eserinde yayımlanan bu fikirler Galileo Galilei, Christian Huygens, Descartes gibi pek çok kişi tarafından kısmen bahsedilmiş bilgilerin son ürünü idi! Dikkat ediniz Kitabın adı Fizik değil (Belki de o yıllarda kullanım bu şekilde), Natural Philosophy! Simya kıymetli üyeler, asla yeni icatlar peşinde değildir. Simya evrensel yasaların 'keşfi' peşindedir. Newton pek çok sıfat ile anılabilir. Ancak benim için  sadece bir Simyacıdır.

Şu cümleye dikkat ''Newton’a göre yer çekimi kütlelerin merkezleri arasındaki görünmez bir çekim gücüdür.''

Görünmez güç önemlidir, zira zamanla Invisible College diye de anılan bir oluşum var idi!

Newton'un Royal Soceity başkanlığı yaptığı dönemde 1703-1727 dir. Bu dönem size bir şeyler çağrıştırıyor mu?

Durun biraz daha dürteyim. Herkes bilir, Newton'un yerçekimi kanununu bulduğu bir an olduğu söylenir. Bahçede bir elma ağacının altında otururken, kafasına bir elma düşer ve ta taaa. İşte size yasa. Bu hikaye nereden geliyor? 1752 de William Stukeley'in “Memoirs of Sir Isaac Newton’s Life” isimli eserinde görülse de ilk olarak yine kardeşimiz Voltaire dillendirmiş, Newton'un yeğeninden bu hikayeyi duyduğunu söylemiştir.

Belki de bu bir alegori! Newton çekim kanunu bir elma ağacı ile buldu!

Masonluktaki ilk Spekülatif Büyük Loca yapılanması 1717 yılında arka planda Royal Society'nin gölgeleri dolaşırken 3'ü o dönem kurulmuş ve üyeleri arasında hiç operatif mason bulunmayan dört locanın toplanması ve aldığı kararlar ile olmuştur. İlk toplantı nerede yapıldı dersiniz? ''The Apple Tree Tavern''

Bir de not, Simya çalışmaları hiçbir zaman tamamen durmamıştır. Bugünde yapılmaktadır. Ancak Simya ve Rosicrusian öğretisi Astronomi ile çok ilgilidir ve 36+36+36 olmak üzere Aktif- Durgun-Pasif toplam 108 yıllık döngülere inanırlar. Bazen kara batak gibi kaybolup, yeniden ortaya çıkmalarını bu sebep aklınızda iken değerlendirmenizi öneririm.

Sevgiler

The Apple Tree Tavern fikri ‘Newton’un kafasına elma düştü! Evraka! dedi’ söyleminden çok daha mantıklı duruyor. Kendi bakış açımdan bu fikri doğru kabul edeceğim. Teşekkürler aydınlatıcı teoriniz için.

36 yıllık döngüler dediniz. Peki şuanda böyle bir döngü uygulanıyor mu? (Gerçi daha çok rosicrusian’lar dediniz ama bilginiz varsa duymak isterim.) Eğer hâlâ bu döngü geçerliyse bir sonraki aktif dönem kaç yılında başlayacak?

Cevaplarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Sevgiler.
Errare humanum est.
Müzmin öğrenci


Kasım 20, 2018, 01:40:51 ös
Yanıtla #6
  • ÖMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1405
  • Cinsiyet: Bay

36 yıllık döngüler dediniz. Peki şuanda böyle bir döngü uygulanıyor mu? (Gerçi daha çok rosicrusian’lar dediniz ama bilginiz varsa duymak isterim.) Eğer hâlâ bu döngü geçerliyse bir sonraki aktif dönem kaç yılında başlayacak?


Döngü her zaman vardır, çünkü insanların koyduğu bir kural değil evrensel bir yasa temel alınıyor. Ancak ne zaman başlar, ne zaman biter o konunun ilgililerinin bildiği, diğerleri içinse burada paylaşmamın uygun olmayacağı bir konu...
Alterius non sit qui suus esse potest


Kasım 20, 2018, 01:51:42 ös
Yanıtla #7

36 yıllık döngüler dediniz. Peki şuanda böyle bir döngü uygulanıyor mu? (Gerçi daha çok rosicrusian’lar dediniz ama bilginiz varsa duymak isterim.) Eğer hâlâ bu döngü geçerliyse bir sonraki aktif dönem kaç yılında başlayacak?


Döngü her zaman vardır, çünkü insanların koyduğu bir kural değil evrensel bir yasa temel alınıyor. Ancak ne zaman başlar, ne zaman biter o konunun ilgililerinin bildiği, diğerleri içinse burada paylaşmamın uygun olmayacağı bir konu...

Biraz önce az da olsa Rosicrusian Order için önemli tarihlere ingilizce kaynaklardan kısaca baktım. 1694, 1904, 1909 ve 1915 tarihlerine ulaştım. Bunları baz alırsak aktif dönem başlangıcı 2012 - 2023 tarihleri arası bir döneme denk geliyor. Ama tabiki yanlış olabilir bu varsayım, biraz daha araştırma yapmam belki de kaynak kitap okumam lazım.

Cevabınız için teşekkürler.
Errare humanum est.
Müzmin öğrenci


Kasım 20, 2018, 02:00:03 ös
Yanıtla #8
  • ÖMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1405
  • Cinsiyet: Bay

Biraz önce az da olsa Rosicrusian Order için önemli tarihlere ingilizce kaynaklardan kısaca baktım. 1694, 1904, 1909 ve 1915 tarihlerine ulaştım. Bunları baz alırsak aktif dönem başlangıcı 2012 - 2023 tarihleri arası bir döneme denk geliyor. Ama tabiki yanlış olabilir bu varsayım, biraz daha araştırma yapmam belki de kaynak kitap okumam lazım.


Ah bu Google her şeyi bilseydi! Herhalde Emperator veya Grand Komandör filan olurdu...

Ben olsan 3371 yıl önceden başlatırdım, hiç değilse 1614 lerden filan...
Alterius non sit qui suus esse potest


Kasım 20, 2018, 02:33:05 ös
Yanıtla #9

Biraz önce az da olsa Rosicrusian Order için önemli tarihlere ingilizce kaynaklardan kısaca baktım. 1694, 1904, 1909 ve 1915 tarihlerine ulaştım. Bunları baz alırsak aktif dönem başlangıcı 2012 - 2023 tarihleri arası bir döneme denk geliyor. Ama tabiki yanlış olabilir bu varsayım, biraz daha araştırma yapmam belki de kaynak kitap okumam lazım.


Ah bu Google her şeyi bilseydi! Herhalde Emperator veya Grand Komandör filan olurdu...

Ben olsan 3371 yıl önceden başlatırdım, hiç değilse 1614 lerden filan...

Mö 1353 Akhenaton(Hz Süleyman) başa geçiyor. Bu tarihi baz alırsak 1995’te bu sürece zaten girdik ve bu süreç 2031’e kadar sürecek.

Ms 1614 Rosicrusian Order 5. manifestosunu yayınlıyor. Bu tarihi baz alırsak 2046 yılı bir sonraki aktif dönem başlangıcı olacak.

Tabiki yine bunlar varsayım. Kesin doğruyu bulmak sanırım zor olacak  :)

Ve sanırım 1614 manifestosunu okumak lazım.  :)

Sevgiler.
Errare humanum est.
Müzmin öğrenci