Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Kral Süleyman ve Şed  (Okunma sayısı 660 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 20, 2018, 08:03:05 ÖS
  • ÖMBL/KMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1158
  • Cinsiyet: Bay

Talmud'da, Kral Süleyman'ın tapınağı için düzelttiği Şamir adında önemli bir taşla ilgili bir efsane vardır. Şamir, Aaron tarafından Yüksek Rahip'in göğüslüğündeki taşları kesmek için kullandığı majikal bir mücevherdir. Tapınağı çekiç sesi olmadan inşa etmesi emredilen Süleyman, taşları bildik yöntemlerle yontamadı, kayalardan istediği biçim ve büyüklükte taşları ayırt etmek için Şamir'i onların yanına koyarak bu işi başardı. Süleyman'ın çağırdığı elementsel varlıklar ona, Şed'lerin büyük kralı Aşmedayi'nin istediği bilgiyi verebileceğini söyledi. Bunun üzerine Süleyman Aşmedayi'yi yakalaması için sadık generali Benaihu'yu gönderdi. Üzerinde Tanrı'nın adı yazan zincirle onu yakalamayı başaran Benaihu'nun Süleyman'a teslim ettiği Aşmedayi Tapınak tamamlanıncaya kadar esir tutuldu. Aşmedayi'nin majikal güçlerini merak eden Süleyman ona sorular sordu. O ise zinciri çıkarıp eskiden taktığı yüzüğü verirse ona doğaüstü güçleri sergileyebileceğini söyledi.Süleyman bunu kabul edip dediğini yaptığında ise Aşmedayi  Süleyman'ı uzak diyarlara sürüp bir süre onun kılığında İsrail'i yönetti. Bilge Süleyman tahtını ancak bir dizi maceradan sonra geri alabildi. Aşmedayi ise kanatlarını açarak, elementsel alemine geri döndü...

Bugünkü hesaplamalara göre yaklaşık 4 Milyar dolara mal olan Tapınak bittiğinde ne kadar süre ayakta kaldı dersiniz? 33 yıl.
33 yıl sonra Mısır Kralı Shishak tarafından yağmalandı. MÖ 588 de ise Nebuchadnezzar tarafından tamamen yıkıldı...
Alterius non sit qui suus esse potest


Ağustos 21, 2018, 02:54:27 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 111
  • Cinsiyet: Bay

O kadar emek ve sonrasında gelen yıkım ... aklıma günümüz Ortadoğu sınırlarında yer alan Suriye,Irak gibi ülkelerde yer alan eski tapınakları dini mabetleri yıkanlar aklıma geliyor insanoğlu dünden bugüne pek değişmemiş olsa gerek ...
Whom united with virtue, death shall not seperate.


Ağustos 22, 2018, 01:04:05 ÖÖ
Yanıtla #2
  • Seyirci
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 298
  • Cinsiyet: Bay

Elbet bir gün kurulacak o Mabed..
O güneşli günler yakındır, belki daha da yakın..
Kral Süleyman'ın Mabedi..
“Bize verilen sırları, kalbimizin en derin köşelerinde saklamalıyız. Bir ölü kadar sessiz, bir mezar kadar ketum olmalıyız.”


Ağustos 28, 2018, 06:12:27 ÖÖ
Yanıtla #3
  • Mason
  • Orta Dereceli Uye
  • *
  • İleti: 240
  • Cinsiyet: Bay

Sayın ANARCHOSA,

İzninizle size üç adet soru sormak isterim. Talmud’da yer alan bu efsaneyi nasıl değerlendirmemiz gerekir? Şamir taşının bizim bildiğimiz bir ismi var mıdır? Özellikleri nelerdir?


Sayın malang,

Size sorum ise şudur; Kral Süleyman’ın mabedi hangi anlamda yeniden kurulacak?


Ağustos 28, 2018, 08:31:49 ÖÖ
Yanıtla #4
  • ÖMBL/KMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1158
  • Cinsiyet: Bay

Sevgili Surgeus,

Gelin sorularınıza takılmadan ben sizi daha derine çekeyim...
Kral Süleyman kibirli, savurgan, tepeden bakan biri olarak bilinirmiş bilge olsa bile. Fakat sonra değişmiş, dönüşmüş!

Şalom gazetesinde Sara Yanarocak bu Yahudi Mitolojisini çok güzel hikayeleştirmişti. Bu dönüşümün nedenini anlamanız için onun yazısını  buraya alacağım.

Sizlere ise bir soru sorarak: Zaman nedir?

-------------------------

Şlomo ha Meleh(Kral Süleyman), gücünün en yüksek noktasına ulaşmıştı. Dünyada bilgeliği ile tanınıyordu. Böylece Kudüs’ü altın bir çağa taşımıştı. İnsanların en mutlusu oydu. Ta ki o tuhaf rüyayı görene kadar…

Rüyayı sıcak boğucu bir gecede gördü. Rüyasında odanın kapısı açıldı ve serin bir esinti hissetti. Hemen sonra içeriye, uzun yıllar önce ölen babası David ha Meleh(Kral Davut) girdi. Yaşlı kral ona öte dünyadan seslendi, ona göklerdeki Kudüs’ü anlattı. Dünyadaki Kudüs’le her bakımdan özdeş olduğunu, sadece bir tek fark bulunduğunu anlattı – kentin merkezinde muhteşem bir tapınak vardı.

“Ve oğlum, sen böyle bir tapınak inşa etmelisin,” dedi. Şlomo şaşkınlık içinde dinlerken, binayı en ufak noktasına kadar tasvir etti. Taşların boyutları ve şekillerine kadar. “Son bir şey daha” diye ekledi David ha Meleh, “ki bu en önemlisi. Bu binayı hiç metal kullanmadan inşa etmelisin, çünkü metal savaş silahlarını oluşturmak için kullanılır, fakat bu bir barış tapınağı olacaktır.”

“Ama baba,”diye sordu Şlomo, “metal kullanmadan taşları nasıl keseceğim?”

Babası bunu yanıtlamadı ve birdenbire gözden kayboldu. Rüya sona erdi.

Ertesi sabah Şlomo danışmanlarını topladı, onlara tuhaf rüyasını anlattı ve tam olarak babasının tasvir ettiği şekilde, tapınağı inşa etme planlarını duyurdu. Onlara taşları metal kullanmadan kesmeyi istediğini söylediğinde, onlar da kendisi kadar şaşırıp kaldılar.

Sadece biri, en güvendiği danışmanı Beniah bir öneri attı ortaya. “Bir zamanlar baban Kral David, Şamir adlı küçük bir solucandan söz etmişti. Bir arpa tanesinden daha büyük olmamasına karşın, bu solucanın taşı ortadan ikiye böleceğine inanılırmış. Aslında bu, On Emir’i taşa oymasını sağlamak üzere Tanrı tarafından Moşe’ye (Musa Peygamber) gönderilen solucandı.

“Bu solucanı nerede bulabilirim?”diye sordu Şlomo.

“Yıllardır onu kimse görmedi majesteleri,” Beniah durakladı. Şeytanlar Kralı Aşmoday ona sahip olduğundan beri, hiç kimse onu görmedi.”

Şlomo’nun maiyetindekiler korkuya kapıldılar, çünkü Şeytan Kralın gücünü biliyorlardı. Sadece Şlomo korkmamıştı, “Pekâlâ, o vakit Aşmoday’ı çağıralım.”dedi.

Şeytanlar Kralı Aşmoday sarayda

Şlomo bakışlarını, adamlarının dehşet dolu bakışlarının önünde, sağ eline doğru çevirdi. Yüzük basit bir altın halkaydı, babası vermişti ve içine Tanrı’nın gizli adını kazıdıkları için büyük bir güce sahipti. Şlomo daha önce bu yüzüğü şeytanları çağırmak için kullanmıştı, daha önemsiz şeytanları. Ancak müthiş Şeytanlar Kralı’nı daha önce asla hiç kimse çağırmamıştı. O dünyanın bir ucunda, dağların bakırdan, göklerin ise kurşundan yapıldığı bir yerde yaşıyordu.

Şlomo yüzüğünü döndürmesiyle birlikte maiyetindekiler geri çekildiler. Birdenbire önünde kocaman bir ateşten top belirdi, alevler söndüğünde Aşmoday tam orada duruyordu. Herkes hayretler içindeydi, çünkü Şeytan Kral iki metre elli santim boyuyla ve pırıl pırıl mavi renkli derisiyle karşılarında dimdik duruyordu. Tavuk ayaklı, kartal kanatlı, kertenkele başlıydı ve eşek şahsiyetindeydi.

“Olur şey değil! Demek Şlomo ha Meleh buymuş!”dedi, derisi gibi kaygan sesiyle. “Müthiş, bilge ve güçlü! Böyle olduğu halde krallığının büyüklüğünden mutlu değil, karanlıklar ülkesine de girmesi gerekiyor. Söyleyin bana majesteleri beni neden çağırdınız?”

“Şamir diye bilinen solucanı istiyorum, böylece tapınağım için gereken taşları kesmek için onu kullanabilirim.”

“Bu kadar mı?”diye sordu Aşmoday. “O halde işte burada!”dedi küçük, kurşundan bir kutu çıkararak. “Şimdi beni bırakmanızı emrediyorum!”

“Hayır,”dedi Şlomo. “Henüz değil. Seni burada zincirleyip tapınağı yapmak için gerekli süre olan yedi yıl boyunca tutacağım, böylece senin ve öteki şeytanların tehlike yaratmasını önleyebilirim. Yapı bittikten sonra sana bir soru soracağım, ancak onu yanıtlarsan seni özgür bırakacağım.”

“Bilge Kral Şlomo’dan bana bir soru mu?” diye dalga geçti Aşmoday.  “Bu soru ne olabilir?”

“Bunun üzerine düşünmem gerekir.”

“O halde tamam.”diye yanıtladı Aşmoday. “Burada bekliyor olacağım.”

Bir yanılsama ustası

Aşmoday’ın saraya gelmesiyle, tuhaf şeyler olmaya başladı. Şlomo bir gün tapınağının inşaatını denetlemekten döndüğünde saraydaki tüm sütunları ağaçlara dönüşmüş, dallarını yeşillikler ve incir ve nar gibi taze, lezzetli meyvelerle dolmuş buldu. Başka bir gece, başını kaldırdığında sarayın kubbeli tavanından yağmur gibi altın paraların yağdığını gördü. Ama bunlar yere değer değmez gözden kayboluyorlardı. Bazen Şlomo çok hoş müzik ezgileri duyuyordu, ancak dinlemeye çalıştığında hiçbir şey yoktu. Aşmoday bir yanılsama ustasıydı ve Şlomo bu yanılsamaları daima büyüleyici buluyordu. Aynı zamanda çileden de çıkıyordu çünkü bunlar onun dünyayı algılamasına engel oluyordu. Kandırıldığını anladığı her zaman, sanki tacından bir mücevher eksilmiş gibi hissediyordu. Böylece yedi yıl sonra, tapınak (Bet ha Mikdaş) tamamlandığı ve her ayrıntısı mükemmele döndüğünde, Şlomo, Aşmoday ile konuştu.

“Şimdi, söz verdiğim gibi sana bir soru soracağım ve ancak bunu yanıtladığın zaman özgürlüğüne kavuşacaksın. Tüm bu yıllar boyunca senin yanılsamalarını gözledim. Büyük bir yargıç olarak, bana sık sık gerçek ve yanılsama arasındaki farkı ayrımsamam için danışırlar. Şimdi sana bunu sormak istiyorum: Bana yanılsama konusunda ne öğretebilirsin?”

Bunu duyan Aşmoday öylesine vahşi ve manyak bir kahkaha attı ki tüm Kudüs bu kahkaha ile çınladı. “Yanılsama,” diye kıkırdadı Aşmoday. “Şeytanlara acı vermekten daha iyi bir şeyi olmayan büyük, bilge kral yanılsamaya ilişkin şeyler mi öğrenmek istiyor? Hayır, majesteleri, bu düşünülemez, saçma, olanaksız.” Aşmoday birdenbire durdu, kertenkele yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmıştı. “Elbette yüzüğünü çıkarmaya razı olursan, o zaman başka.”

“Yüzüğümü mü?” dedi Şlomo. “Yüzüğümü çıkartmak mı?”

Şlomo yüzüğüne baktı, babasının sözlerini anımsadı, “Bunu taktığın sürece korunacaksın. Eğer çıkartırsan, bir an dahi olsa, başına neler geleceğini söylemenin hiç yolu yok.”

Şimdi ise Aşmoday burada durmuş onunla alay ediyordu. “Evet Şlomo yanılsamaya ilişkin bilgilerimi öğrenmek istiyorsan yüzüğünü çıkartmalısın.”

“Bu söz konusu dahi olamaz” dedi Şlomo.

“Çok iyi, o halde benden yanılsamanın sırlarını öğrenemeyeceksin” dedi Aşmoday

“O halde ben de seni özgür bırakmayacağım.”

“Bu oldukça uygun. Benim için zamanın anlamı yok. Kralların aksine şeytanlar ebediyen yaşar. Ben beklemekten gocunmam.” Aşmoday zincirlerinin üzerine çöktü ve bir şarkı mırıldanmaya başladı.

Aşmoday’ın ne söyleyeceğini duymak için çılgın bir meraka kapılan Şlomo bir süre düşündü sonra danışmanlarına sordu. Hepsi yüzüğü çıkarmaması gerektiğini söylediler. Hatta bunun bilgelikten uzak olacağını söylediler.

“Bilgelikten uzak ha!”diye haykırdı Şlomo. “Bana neyin bilgece olduğunu söylemeye mi kalkışıyorsunuz? Ben büyük kral Şlomo’yum. Tüm dünyada bilgeliğimle tanınırım.”

“Bu doğru majesteleri,”dedi Aşmoday, “neden sizin gibi bilge biri danışmanlarını dinlesin?”

Şlomo yüzüğünü çıkarttı

Şlomo’nun danışmanları sessizce beklediler. Aşmoday’dan korktukları kadar kraldan da korkmuşlardı. Konuşmaları faydasızdı, çünkü Şlomo kararını vermişti. “Yüzüğümü çıkaracağım” dedi, “sadece söyleyeceklerini dinlemeye yetecek bir süre için.”

Şlomo, Aşmoday’ı sarayın bir ucuna yerleştirmiş, etrafını 24 muhafızla çevirtmişti. Kendi ise karşı köşede duruyordu.

“Evet Şlomo”dedi Aşmoday, “yüzüğünü çıkar.”

Şlomo yüzüğünü yavaş yavaş çıkardı. Bir an için hiçbir şey olmadı. Sonra sarayda hafif bir meltem esmeye başladı. Kısa bir süre sonra sertleşti, bir fırtınaya dönüştü. Şlomo olanı biteni izlerken, fırtınanın Aşmoday’ın kanatlarından geldiğini korku içinde fark etti. Her kanat çırpışta Aşmoday’ın boyu iki misli artarak, ikibuçuk metreden beş metreye, sonra on metreye, en son sarayın tavanına dek ulaştı. Zincirlerini koparan Aşmoday’ın attığı kahkahalar pencerelerdeki camları paramparça etti.

“Seni budala Şlomo! Yüzüğünü asla çıkarmamalıydın,”diyen Aşmoday elini aşağı doğru uzattı ve yüzüğü Şlomo’nun elinden çekip aldı. Sonra onu sarayın küçük bir penceresinden dışarı fırlatıp attı. Yüzük, uzaktaki tepelerin ötesinden uçup Kudüs kentinin semalarında süzüldü, dağları ve okyanusları geçti, sonunda dünyanın çok uzak bir köşesine indi.

“Ve şimdi Şlomo, senin sıran geldi! Krallığına hoşça kal de!”

Bu sözlerden sonra Aşmoday kralı omuzlarından tutup kaldırdı ve sarayın öteki tarafındaki bir pencereden dışarı fırlattı. Şlomo uzun saatler boyu tepelerin ötesinden uçup, çok sevdiği kentinin semalarında, denizlerin üzerinde süzüldü, sonunda uçsuz bucaksız bir çölün üzerine indi.

Bir süre orada yattı; bedeninin her tarafı ağrıyordu. Susuzluktan dili damağı kurumuştu. Kendini toparladı, önce bir tarafa, sonra öteki tarafa amaçsızca yürüdü, ta ki güneş batarken bir su birikintisine rastlayıncaya kadar. Suyu içmek için diz çöktü ve orada öyle bir şey gördü ki bedeni korku ile sarsıldı. Kendi yanılsamasıydı bu.

Deniz yaratıklarının armağanı olan, bilinen her türlü kıymetli taşla kaplı olan tacı artık yoktu. Rüzgârın armağanı olan kıymetli kaftanı paramparçaydı. Paçavraya dönmüştü. Ve tüm Kudüs’teki en çekici yüzü olan kendi yüzü şimdi yaşlı bir adamınkinden farksızdı.

İşte böyle, kaybolmuş ve unutulmuş bir halde başladı Şlomo yolculuğuna. Sevgili Kudüs’üne dönebilmek için boşuna çabalarken önündeki yolun onu ne gibi dönemeçler ve sapaklardan geçireceğini asla tahmin edemezdi.

Bu onu çok uzaklara götürecek ve bir ömür boyu sürecek bir yolculuktu.

Şlomo, ömür boyu süren bir yolculuktan sonra kendini tek başına bir teknede başıboş denizde sürüklenirken buldu. Günlerini balık tutarak ve artık geçmişte kalan o günden beri olup bitenleri düşünerek geçiriyordu. Yıllar önce o gün Aşmoday onu dünyanın öbür tarafına, kocaman bir çölün ortasına kadar fırlatıp atmıştı.

Yaşamını bir dilenci olarak sürdürmeye zorlanmış, oradan oraya sürüklenmiş, kendisinin aslında bir kral olduğuna inanacak birini bulmaya çalışmıştı. Sonunda bundan vazgeçti ve onları sadece aç olduğuna ikna etmeye çalıştı. Dilendiği yiyecek parçalarıyla yaşadı ve sonunda başka bir kralın aşçısı olarak bir iş buldu. Ama o işi de utanç içinde kaybetti ve vahşi doğada ölmek üzere sürgüne gönderildi. Ölebilirdi de, eğer hırsızlar çetesi onu tutsak olarak yakalayıp demircinin birine köle olarak satmasaydı. Özgürlüğünü yedi uzun sene sonra kazandığında yanında sadece bir kese altın vardı. Bunu, kendisini çok sevdiği Kudüs’e geri götüreceği umudu içerisinde bir sandal almak için kullandı.

Yelkenini açtığında rüzgârlar iyiydi. Bir ay kadar sonra rüzgârlar durdu ve Şlomo engin denizlerin ortasında sandalıyla öylece kalakaldı. Şlomo yavaş yavaş artık ülkesine asla ulaşamayacağını idrak etti. Burada denizin ortasında yok olana kadar yaşayacaktı. Kayıp ve unutulmuş olarak…

Şlomo yüzüğünü buldu

Yolculuğu boyunca yoluna çıkan her dönemeç ve sapakta nasıl şaşkına döndüyse bu farkındalık da onu öylece şaşırttı. Ama hiçbir şey onu sezmeye başladığı şey kadar şaşırtmamıştı; basit bir huzur duygusu… Sonunda  yaşamın ona ne verdiğini kabul etmeye başladı.

Bir gün düşünceler içinde kaybolmuş otururken, oltasını bir şeyler çekiştirdi. Bunu yapan kocaman bir balıktı, öylesine büyüktü ki uzun saatler boyunca sandalını ileri geri çekti, bir o yana, bir bu yana çekiştirdi; sonra Şlomo onu sandala çekti. Bu dev gibi bir köpekbalığıydı. Balığı temizlerken karnında daha önce yemiş olduğu başka balıklar bulunduğunu da gördü. Bunların içinde daha önce hiç görmediği bir tür de vardı, küçük mavi bir balık. Yaşlı ve ölümün eşiğinde olmasına rağmen, hâlâ acayip bir hevesle öğrenmeyi istiyordu. Bu balığı da kesip içini açtı ve birdenbire durdu. Çünkü içinde parıldayan bir şey görmüştü, altın bir şey-bir yüzük. Kendi yüzüğü!

Şlomo yüzüğün içindeki yazıyı, Tanrı’nın gizli adını, anımsayınca onu ışığa doğru kaldırdı. Sonra ağır ağır parmağına geçirdi.

O anda kendini muhteşem bir sarayda, iyi giysiler içinde, tahtında otururken buldu. Tüm çevresinde muhafızlar gördü, baş danışmanı Beniah sağında olmak üzere hepsi esas duruştaydılar. Solunda ise zincire vurulmuş Şeytanlar Kralı Aşmoday. Mavi renkli uzun boylu ve kaygan sesli canavar, şöyle dedi:

“Evet, majesteleri: Bekliyoruz! Soruyu yanıtlayacak mısınız?”

Şlomo konuşamayacak kadar şaşkınlık içindeydi. Sonunda, “Soru mu? Hangi soru?”dedi.

“Hangi soru mu, sana yaklaşık bir saat önce sorduğum soru!”

“Bir saat mi? Ne saati? Neredeyse elli yıl oldu…”

Beniah sözü aldı. “Majesteleri, korkarım bir saattir burada sessizce oturmaktasınız. Soruyu yanıtlamayı arzu ederseniz…”

“O soru. Evet, Aşmoday, soruyu tekrar eder misin?”

“Elbette majesteleri. Yanılsamaya ilişkin bir şeyler öğrendiniz mi?”

Şlomo uzun zaman bir şey söylemedi. Sonra yavaşça Aşmoday’a bakıp, ‘evet’ anlamında başını salladı. “Evet, anladım. Gidebilirsin.”

Aşmoday, son olarak bir kahkaha daha attı. Sonra küçülmeye başladı, küçüldü, küçüldü, bir tavuğa dönüşene kadar küçüldü. Zincirlerinden sıyrıldı, bir pencereden dışarı uçtu. Saray çevresinde ve yeni inşa edilen Mabed’in(Bet Amikdaş) üstünde üç kere uçtuktan sonra gözden kayboldu. Bir daha onu gören olmadı.

Şlomo ha Meleh tekrar krallığını yönetmeye başladı ama artık farklı bir adamdı. Kibri yok olmuş, azamet yanılsamaları uçup gitmişti. O günden sonra daha önce bilmediği bir bilgelik sergilemeye başladı; yüreğinin bilgeliğini… Herkes  tarafından sevilmenin nasıl bir duygu olduğunu biliyordu. Kaybolup dünyada bir tek arkadaşa bile sahip olmadan yalnız kalmanın nasıl bir duygu olduğunu da. Her şeye sahip olmanın ne olduğunu biliyordu. Hiçbir şeye sahip olmamanın ne olduğunu da. Çünkü  o hem bir dilenci, hem de bir kral olarak yaşamıştı…
Alterius non sit qui suus esse potest


Ağustos 28, 2018, 02:30:42 ÖS
Yanıtla #5
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4165
  • Cinsiyet: Bay

Konu talmud'dan aktarım olduğu için fazla söze hacet yok.
Anlatı tipik bir yahudi mitolojisi gibi ,sanki antik yunan mitolojisi özentisi gibi.
Kotu tarafı doğru gibi muamele görmesi fanatik yahudi dünyasında.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 28, 2018, 08:48:42 ÖS
Yanıtla #6

Nefsi bir şekilde yendiğimizde,nasıl yenmiş olduğumuzun ismi çok, fakat pek de bu isimlerin bir önemi yoktur.Çünkü Şeytanın olmadığı yerde tanrı'ya; ölümün olmadığı yerde ise yaşama, gercekci olarak bilinen "harici" bir yer ve isim yoktur.

Saygılar

« Son Düzenleme: Ağustos 28, 2018, 08:55:52 ÖS Gönderen: Tık-Tik-Tak »
Sen Özelsin