Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Öjenizm  (Okunma sayısı 2497 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ekim 06, 2008, 04:15:44 ös
  • Ziyaretçi

Öjenizm
Prof. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ   



Bir toplumun ırkî “niteliği”ni sun’î yollarla iyileştirme düşüncesi eskidir. Tarihçiler daha Eflatun’da bunu tespit eder.1 Fakat öjenizm kavramı 1880’lerde şekillendi. Darwin’in kuzeni Francis Galton (1822-1911) kendince “en güçlü ırklar”ın sistematik olarak daha da geliştirilmesi taraftarıydı. Ona göre insan nitelikleri ırsî idi; toplumun seviyesini yükseltmek için, hayvan yetiştiricileri gibi, seçici üretimle “iyi” fertlerin artmasını teşvik etmek, “kötü” fertlerin çoğalmasını yavaşlatmak (hattâ durdurmak) gerekiyordu. Fakat Galton’un esas projesi sosyal ve siyasiydi. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında öjenizm mesafe katetti; ABD ve Avrupa’da dernekler kuruldu. ABD’de “zayıflar”ın kısırlaştırıldığı görüldü; Naziler sözde “Âri ırkını” korumak için çok uç noktalara gitti. Bugün öjenizm sinmiş gözükse de, geçmişte tesirli olduğu ülkelerden hâlâ ırkçı sesler duyuluyor, ve genetikteki gelişmeler de yeni bir öjenizme kapı açıyor.

A. Galton ve öjenizmin doğuşu
Meteorographica (1863) adlı eseriyle hava-durumu haritalarının temelini atan, parmak-izi kontrolüyle kimlik belirleme cihazı geliştiren Galton büyük alâka duyduğu öjenizmi2 şöyle tarif ediyordu: “Öjenizm (Eugenics), sağlıklı ve sağlıksız fertlerin karışık hâlde olduğu bir canlı soyunu iyileştirme bilimidir. İnsan sözkonusu olduğunda, öjenizm, en iyi ırklara, daha az iyi olanlar üzerinde hâkim olma şansı veren bütün tesirlerle meşgul olur.”
Galton, insan fert ve gruplarının gelişmesinde ırkın ortamdan daha önemli olduğunu düşünüyordu. Öjenizm de, köklü aile, asil soy ve üstün ırka mensup ferdi tarif eden Yunanca bir kelimeden geliyordu. Öjenist olmak, yüksek niteliklere sahip, ideal kabul edilen bir modele gitgide daha uygun insanları dünyaya getirmek için mümkün bütün araçları kullanmak demekti. Galton, evliliği ve ailenin büyüklüğünü ebeveynin ırsî durumuna göre düzenlemeyi savunuyor, daimî bir “entelektüel aristokrasi” oluşturmak için kâbiliyetli kişilerin seçilmesini, erken evlendirilip çoğaltılmasını, kâbiliyetsizlerin de uzaklaştırılmasını istiyordu. Irkların hiyerarşik olduğuna inandığından, “doğuştan yüksek kâbiliyetli ırklar”ı geliştirmek arzusundaydı. Ona göre “zenciler”, fıtrî kâbiliyetler sıralamasında beyazların iki basamak altındaydı. Irsî Deha kitabında, zencilerde çok sık görülen “aptallığın”, kendisini türünden utanır hâle getirdiğini söylüyordu. “Saf-kan” Britanyalıların devamlılığını sağlamak yeterli değildi; Birleşik Krallık’ta iyi sanayici, iyi asker, iyi bilim ve devlet adamlarının sayısı da artırılmalıydı. “En az kâbiliyetli” grupların “en kâbiliyetli” gruplara sayıca üstün gelme riski büyüktü. Seçkinler “aşağı” insanlardan daha az doğurgan olduğu için, Galton Kilise’yi tenkit ediyordu. Çünkü Kilise, mensuplarına bekâr kalma mecburiyeti getirmekle “en kâbiliyetli” olanların çoğalmasını frenlemişti.1
Bunlar doğru değildi; çünkü bir halkın diğerine “üstünlüğü”nün objektif ve mutlak ölçüsü yoktu. Fakat bu tehlikeli projenin sembolü Hitler olacaktı. Naziler, “üstün”lerin çoğalmasını teşvik etmekle (pozitif öjenik) kalmayacak, “aşağı ırklar”a da (Yahudiler, Çingeneler) sistematik soykırım uygulayacaktı (negatif öjenik). Bu korkutucu öjenizm hususi bir durum gibi görülse de, Batı’da hâlen canlı bir geleneği ve doktrinerleri mevcut. Bunun insanlara neden câzip geldiğini, ahlâken ve siyaseten sakıncalı tedbirlerin (“aşağı” fert ve grupların temyizi; “iyi” ve “kötü” göçmenler arasında ayrımcılık; zayıfların, zihin özürlülerin ve asosyallerin kısırlaştırılması, vs) nasıl kolayca alınabildiğini anlamak gerekiyor.

Açık ve sinsi öjenizm
Açık öjenizm ırkçılığın militanlaşmış hâllerindendir, negatif ve yokedicidir: Nazi gaz odaları ve İsrail savaş uçakları bunun örneğidir. Fakat sinsi öjenizm de vardır. Farklı menşelerden insanların yaşadığı toplumlarda, genetik araştırmalar, çok fazla bilginin toplandığı safhalarda negatif öjenizmde kullanılabilir. Hem açık, hem sinsi şekilde uygulanabilen, “en iyiler”le sistematik şekilde ilgilenmeyi ve nüfuslarını çoğaltmayı esas alan pozitif öjenizmde, hedef kitlenin çocuk sahibi olmasını teşvik etmek ve çocuklarını yetiştirmelerinde yardımcı olmak ilk bakışta mâkul ve meşru gözükebilir. En güzel, en güçlü, en sağlıklı, en zeki fertlerin sayısını artırmaya çalışmakta ne mahzur olabilir ki?!.. Fakat pozitif ve negatif öjenizm arasında ince bir perde vardır. “İyi fertler”in, “iyi ırklar”ın ve “iyi genler”in seçilmesi plânlandığında, bunun kaçınılmaz simetriği “kötü fertler”, “kötü ırklar” ve “kötü genler” olmakta, “aşağı” damgası yemiş olanların çoğalması frenlenmektedir; Paris, Londra gibi şehirlerin banliyölerinde doğum yapan yabancı menşeli (açık ifadeyle “beyaz Avrupalı” olmayan) kadınların büyük kısmında doktorların sezaryeni uygulaması, üç ve üstünde doğum yapan “saf Avrupalı” kadınların ise, resmî makamlarca ödüllendirilmesi gibi (Strasbourg örneği).

Galton ve ırsiyet araştırmaları
Galton ırsiyetle yakından ilgileniyor, kabiliyetlerin genetik olarak sonraki nesillere aktarıldığına ve doğuştan gelenin sonradan kazanılana üstün olduğuna dair eserler yayımlıyor, “En kabiliyetli fertler çok kabiliyetli fertlerin yakın akrabasıdır.” hipotezini istatistiklerle ispata çalışıyordu. Prensip basitti: elit çevreden şahsiyetleri (hâkimler, devlet adamları, subaylar, bilim adamları, sanatçılar, Kilise nüfuzluları) inceliyor, bunların ortalama seviyenin üstünde, “sıra dışı” olan ebeveynlerinin nispeten yüksek sayıda olduğunu gösteriyordu. Mukayeselerde akrabalık münasebetlerini dikkate alıyordu: baba, erkek kardeş, oğul, dede, amca, yeğen, torun, büyük dede, dedenin erkek kardeşi, vs. Bu bağlantılar aslında değişken ve dar aralıklıydı. Galton ise bunları önemli buluyor, kabiliyetlerin bir kanuna göre dağıldığından şüphe etmiyor, bu istatistikleri tamamen biyolojik ırsiyet tezi lehinde yorumlarken, kültürel ırsiyeti görmezden geliyordu. Erasmus ve Charles Darwin’in soyundan olan Galton ingiliz elitine mensuptu ve “dehanın ırsiyeti”ni kabul etmek onun açısından çok uygundu.
Militan bir öjenist olan R.A. Fisher de, başarılı ve “kabiliyetli” vatandaşların kolayca çoğalması için, devletin zenginlere daha çok aile yardımı yapmasını, hayatını sürdüremeyecek zayıf kişileri kanunla kısırlaştırmasını istiyordu. Fisher, Tabiî Seleksiyonun Genetik Teorisi (1930) adlı eserini Charles Darwin’in büyük oğlu ve Öjenik Eğitim Derneği’nin 1911-1928 arasındaki başkanı Leonard Darwin’e (1894-1943) ithaf etmişti.1
Öjenistler fizikî ve kültürel ortamı genellikle hesaba katmıyor, davranışlarda genlerin rolünü ön plâna çıkarıyor, suç oranları ve sosyal bozukluklarla ilgili problemlerin sıkı bir ırsiyet kontrolüyle çözüleceğine inanıyordu. Bugün yanlışlığı ortaya konmuş olan bu düşünce insan iradesini ve bunun üzerinde belli tesiri olan çevreyi dikkate almıyordu.

Elastik bir kavram: “ırk”
Irk kavramını farklı mânâlarda kullanan Galton önce beyaz, siyah, sarı ve diğer ırkları “kâbiliyetli” ve “az kâbiliyetli” olarak ayırıyordu. Nobel Tıp Ödüllü Fransız Charles Richet de, “Üstün insan ırklarının aşağı ırklarla karışmasına izin vermemeliyiz. Bir zenciyi bir beyazla nasıl eşit kabul edebiliriz, anlamıyorum! Yeryüzünde ırklar arasında gerçek aristokrasiyi oluşturacağız; Afrika ve Asya’nın içimize soktuğu çirkin etnik unsurlarla karışmamış beyazların, yani saf ırkın aristokrasisini.” diyecekti. Galton’a göre ikinci mânâda “ırk”, bazı hususiyetleri ırsen devam ettiren homojen bir topluluktu. “İyi bir ırk”ın hususiyetleri zekâ, enerji, fizikî kuvvet ve sağlıklı olmaktı. Galton “ırk” kelimesini bazen de “kast”ın eş anlamlısı olarak, bir ülkede sosyal bir gruba, bir toplum tabakasına (ırsî sosyal sınıf) karşılık kullanıyordu. “Irk” neticede din gibi algılanır olmuştu. Beyaz ırktan milletlere bile farklı değer biçilen bir öjenizme (kuzeyliler ve Akdenizliler) veya aynı ülkede çeşitli vatandaş kategorileri oluşturmayı hedefleyen bir sınıf öjenizmine kapı açılıyordu. Tıp Nobel’i alan Macfarlane Burnet 1990’ların başında, genetik, modern tıp ve sistematik bir sosyal hareket yoluyla, üstün kastları çoğaltacak, aşağı kastları izole edecek bir seleksiyon teklif edecekti.

Geri-plânda Darwin’in tabiî seleksiyon teorisi

Galton, kuzeni Charles Darwin’in Türlerin Menşei’ndeki (1859) fikirlerinden hareketle, “tabiî seleksiyon”a katkıda bulunmanın temel insanlık görevi olduğunu yazıyordu. Yani, tabiatın kör ve yavaş şekilde yaptığını, insanlar şuurlu ve hızlı şekilde yapmalıydı: kabiliyetli olanların devamlılığını kolaylaştırmak ve kabiliyetsizlerin çoğalmasını yavaşlatmak (veya durdurmak). Bilhassa üstün kâbiliyetli sınıf tehdit altında kaldığında, bu bir mecburiyetti. Zayıfları, acımasızca muamele edilebilecek “devlet düşmanları” olarak gören Galton, öjenizmin insanlık için dinî bir kural hâline geleceğine, dinî geleneğin ortadan kalkmasından sonra, din adamlarının yerini bir çeşit bilim rahipleri sınıfının alacağına inanıyordu. Bazı siyasiler bu görüşlere kulak verdi. Indiana’da (ABD) 1899-1912 arasında zihnen geri 236 erkek kısırlaştırıldı. Aynı eyalet 1907’de, ırsî özürlülerin kısırlaştırılmasına dair kanun çıkardı. Onu 29 eyalet takip etti. Kısırlaştırılanların sayısı 1935’te 21 bin 539’i bulmuştu. Bu arada, Nobel Tıp Ödüllü Fransız Alexis Carrel İnsan, Bu Meçhul’de (1935), “ırsî bir biyolojik aristokrasi” kurmak gerektiğini söylüyor, uygar milletlerin “faydasız ve zararlı varlıklar”ı koruyarak gösterdiği saflığa üzülüyor, az tehlikeli suçluların kamçılanmasını salık veriyor, ötanaziyi “insanî ve ekonomik” buluyordu.
Öjenizmin esası seleksiyondu. Galton acaba Darwin’den etkilenmiş miydi? Darwin, bilerek veya bilmeyerek doktrinal öjenizme kapı açan fikirler geliştirmişti. Türlerin Menşei’nde öjenizmin temelleri vardı. Darwin de Galton’dan “nitelikler”in irsiyeti ve seleksiyonun sosyal neticelerine dair fikirler almıştı; kuzeninin İrsî Deha (1869) kitabına atfen Otobiyografi’sinde şunu yazıyordu: “Eğitim ve çevrenin bir ferdin ruh ve zihninde sadece zayıf bir tesir yaptığına, niteliklerimizin büyük kısmının doğuştan geldiğine inanıyorum.” Dolayısıyla, hayvan yetiştiricilerce uygulanan sun’î seleksiyon üzerine kurduğu “tabiî seleksiyon yoluyla evrim” teorisi insana tatbik edilebilirdi. Bu yüzden Darwin soruyordu: İnsanlığın gelişiminde seleksiyonun tesiri var mıdır? “Zayıf” ve “geri” fertleri korumak toplumların bozulmasında rol oynamış mıdır? Cevabı “Evet!” olarak veriyor, vahşi/uygar insan ayrımı yaparak, vahşilerde beden ve akılca zayıf fertlerin hızla elendiğini, hayatta kalanların güçlü durumlarıyla farkedildiğini belirtiyordu: “Biz, uygar insanlar, eliminasyonu durdurmak için elimizden geleni yapıyoruz; ahmaklar, sakatlar ve hastalar için hastahaneler inşa ediyoruz; sefillere yardım için kanun çıkarıyoruz. Neticede uygar toplumların geri fertleri sürekli çoğalıyor... İnsan dışında kimse, zayıf hayvanların çoğalmasına izin verecek kadar cahil ve beceriksiz olamaz.” Darwin, seleksiyonun bazen toplumların lehinde işlediğini belirtiyordu: “ABD’deki harikulâde ilerlemeleri tabiî seleksiyona veren hipotezde büyük gerçeklik var... Fakat toplumların kaygısız, ihmalkâr, unutkan, hasarlı ve bozulmuş fertleri, daha tedbirli ve daha akıllı olanlara göre daha sür’atli çoğalma temayülü gösteriyor. O hâlde, geri fertlerin çoğalmasının kötü sonuçlarına sızlanmadan katlanmalıyız.”

Sosyal darwinizm keskin rekabetten yana, öjenizm teknokratik ve otoriterdir
Sosyal darwinizm ile öjenizm arasında önemli bir farklılık sözkonusudur. Birincinin taraftarları rekabetin iyi olduğunu, mücadele sayesinde en iyilerin hayatta kalacağını düşünürler. Burada rakibini yoketme mantığı hâkimdir, ve tabiî seyrinde devam eden seçici süreçlerin engellenmemesi yeterlidir. Öjenizm ise teknokratik ve polisiye karakterdedir; burada hedef, milletin ihtiyaç duyduğu iyi fertleri ve iyi genleri “bilimsel olarak” üretebilecek otoriter bir sistem yerleştirmektir. D. MacKenzie, öjenizmin İngiltere’de bilim adamları, üniversite mensupları, doktorlar ve orta sınıflar üzerinde özel bir câzibesi olduğunu belirtiyor. Buna göre, Almanlar ve Amerikalılardan farklı olarak, İngilizler “ırkçı öjenizm” değil “sınıf öjenizmi” uygulamış; Yahudilerden, Siyahîlerden ve diğer göçmenlerden korunmak için biyomedikal çözümler(!) araştırmışlardır.3 Meselâ E. W. MacBride 1936’da Nature dergisinde işsizleri kısırlaştırmayı teklif etmişti. Kimlerin işsiz olduğu belliydi. Tamamen çığrından çıkmış bu felsefeye göre, sosyal ve politik problemlere bilhassa genetik müdahale gerekiyordu. Bunun için önce seleksiyon yapılmalı, genetik kimlik kartları hazırlanmalı, evlilik ve sağlık durumlarıyla ilgili kontroller sıklaştırılmalı, “deli”, “asosyal” ve “ahmak” erkeklerin testis kanalları kesilmeliydi.

B. Bugünkü öjenizmin tehlikesi:
genleri ayıklamak
Galton’dan, hattâ Carrel’den beri durum değişti. Nazizm’den dolayı, öjenizm ideolojik ve sosyal plânda gizlendi. Fakat biyoloji ve genetikteki gelişmeler yeni tekniklere dayanan bir öjenizmi mümkün kıldı. Meselâ, amnion sıvısından örnek almanın öncülerinden Dr. C.B. Jacobson, kırk yaşında kanserden ölecek bir çocuğa kimsenin sahip olmak istemeyeceğini, anne karnındaki bebekte, kırk-elli yaşına doğru kanser oluşabileceğine dair işaretlerin tespit edildiği her durumda kürtaj yapılmasını savunuyordu. Fakat, biyolojik açıdan bu teşhisten emin olmak zordur; ayrıca gene bağlı kanser ihtimali doğum sonrası çevre faktörleri tarafından da desteklenmelidir. Yani “riskler”i kesin olarak belirlemek ve kanser yüzdesi vermek o kadar kolay değildir. Anomali ve risk neye göre, ne miktarda tarif edilecektir?
Hâlen yüzlerce genetik hastalık biliniyor. ABD’de, on milyonlarca insan genetik hastalık taşıyıcısı. Sağlıklı insanlar arasında bile bazı genleri hasarlı olanlar var; fakat bunlar ancak belli çevre şartlarında veya diğer genlerle etkileşerek patolojiye yolaçabilir. O hâlde bunlar hangi kritere göre elenecek? Yoksa mesele baştan sıkı tutulup, yeni-doğanlara mı müdahale yapılacak? Rifkin ve Howard’a göre, ABD’de yeni-doğan bebekler, ailelerinin bilgisi ve rızası olmadan genetik testlere tâbi tutuluyor. Bu, genel bir “fişleme”yi gündeme getiriyor. İsveç’te 1941-1975 arasında 13 bin insan, asosyal veya saf gözüktükleri bahanesiyle arzuları hilâfına kısırlaştırılmış. Tarihçi Pierre Darmon, birçok öjenist Fransız doktorun, zihnen geri kişilerin tenasül uzuvlarını kestiğini belirtiyor.4 Zâten H.H. Laughlin 1914’te, üreme hücrelerinin onları taşıyan fertlere değil, topluma ait olduğunu söylüyordu. DNA molekülünün yapısını ortaya koyarak Biyoloji Nobel’i alan, meşhur ateist Francis Crick’in şu ifadesi ise oldukça düşündürücüdür: “Hiçbir yeni-doğan çocuk, genetik donanımı üzerinde yapılacak belli testleri geçmeden İNSAN kabul edilemez. (...) Bu testlerde başarılı olamazsa hayat hakkını kaybeder.” Nobel Kimya ve Barış Ödülleri sahibi Linus Pauling de, her çocuğun alnına, genotipini gösteren bir sembol kazınmasını istemişti.5 Nobel Fizik Ödüllü W. Shockley 1970’lerde, IQ’su zayıf fertlerin kısırlaştırılmasını, neslini sürdürmek isteyenlerin bir genetik testten geçmesini ve bir çeşit “çoğalma ehliyeti” almasını savunmuştu. “Genetik defolu” vatandaşların çoğalması yasaklanmalıydı.1

Davranışları genlere bağlamanın tehlikeleri
Bazı materyalistler de insanın hemen bütün faaliyetlerini genlerle açıklıyordu. E.O. Wilson’a göre bazı sosyal davranışlar genetik temelliydi, genler “saldırganlık” ve “fedakârlığı” kontrol ediyordu. Nature, saldırgan davranış, zihin geriliği, asosyallik ve sapkınlık ile anormal erkek kromozomu (XYY) arasında ilgi kuruyor, Science, amniyo sıvısından yapılan teşhise bağlı kürtajlarla, XYY tipi sapıklardan kurtulacaklarını belirtiyordu. 1973’te karnındaki ceninin XYY taşıyıcısı olduğunu öğrenen bir anne kürtajı tercih ediyordu. Fakat birçok uzmana göre, genetik bir veri ile patolojik bir sosyal davranış arasında sebep-netice münasebeti olduğunu ileri sürmek, kamuoyunu yanıltmak demekti. Bir XYY taşıyıcısının suçluya dönüştüğünü gösteren delil yoktu.1 Burada, insan iradesini ve çevreyi “yok” sayan bir yaklaşım sözkonusuydu. Halbuki insanın his, düşünce ve davranışları genlerle izah edilemeyecek kadar madde-ötesi bir öz taşır. Şuur, akıl ve irade sahibi ruhu onu insan yapan yanıdır; genler ise, imtihan dünyasına uygun bir kılıf olarak yaratılmış bedene esbab açısından konmuş temel bilgi kodlarıdır, belirleyici değildir. Belki bunların bazıları, bedende ruhun hâllerine göre de çalışır ve tespit edilebilecek işaretler yansıtır, o kadar! Yoksa, potansiyel olarak bile belirleyici değildir. Gen tedavisi ise, ruhun bedenle sağlıklı münasebet kurmasına engel olan bedenî arızaların ortadan kalkmasına vesile olabilir sadece. Ayrıca, modern bilim için pek bir mânâ ifade etmese de, burada telkin, eğitim ve ruh terbiyesi de çok önemlidir ve en çarpıcı örnek, ABD’de hapse giren siyahîler içinde Müslüman olduktan sonra suç işlemeyi terkeden, topluma faydalı unsur hâline gelen çok sayıda genç insanın varlığıdır. Çünkü İslâm, kendisiyle tanıştıkları andan itibaren insanların ellerinden tutan, kâmil insan olma potansiyellerini kuvveden fiile taşımayı vâdeden, ona teslim olanlara karşı da daima sözünde duran bir sistemdir. Burada, en başta kişinin vicdanı, ailesi ve çevresi denetleyici, dengede tutucu ve hayra teşvik edici bir temel (aynı zamanda çatı) vazifesi görür.
Neticede insanın davranışlarını genlere bağlamak bir yana, Harvard’dan David Altshuler, Huntington gibi genetik bir bozukluk dışında, şu veya bu genin kesin olarak bir hastalığa yolaçacağını söylemenin bile mümkün olmadığını, genin kader mânâsına gelmediğini belirtiyor.6

Öjenizm açısından genetikteki gelişmeler
Bugün, genetik hastalıkları tespit için yapılan testler geçmişteki kadar katı gözükmese ve uzmanlar öjenizm kelimesini kullanmasa da, bu yanıltıcı bir durum. Amerikan Öjenizm Derneği 1972’de sosyal biyolojiyi inceleme derneği (Society for the study of social biology) hâlini aldı. Bugün öjenizmin kalesi durumundaki sosyal biyolojinin yeni yorumu başlangıçta Nobel Tıp Ödüllü Joshua Lederberg’le temsil ediliyordu. Bu akım, insan kopyalama taraftarıydı ve bunu “üstün fert” üretme yolu olarak görüyordu. Bunun için 1990’larda, Nobel almış insanların spermlerinin toplanması ve korunması girişimini başlattılar. Bu fikir o kadar muhaldi ki, sperm vermeyi kabul eden Nobel Ödüllü tek kişi W. Shockley idi; yani düşük IQ’ya sahip fertlerin kısırlaştırılmasını isteyen adam. Nobel Tıp Ödüllü George Wald ile temsil edilen diğer taraf ise bunları mahzurlu buluyor, insanın genetik mirası (genotip) ile oynanmasına karşı çıkıyordu.
Batı’da bugün kritik eşiklerden biri şudur: Bazı şirketler işe alacakları elemanların genetik kimlik kartlarına bakmakta, o an için mevcut olmasa da, genetik hastalık riski taşıyanları almamaktadırlar. Çünkü bu, şirket için iş gücü, zaman ve para kaybı demektir. Birçok sigorta şirketi de, büyük hastahane ve ilâç masrafları getireceği için bu kişileri sigorta etmemektedir. Kapitalizmin kurallarının geçerli olduğu, çözümün zorlaştığı, insanın biyolojik bir makine gibi görüldüğü bu dünyada devlet veya sivil yardım kuruluşları bu duruma müdahale edecek midir, bu da şüphelidir.
Biyoteknoloji ise engel tanımıyor: in vitro döllenme, sperm bankası, bebek cinsiyet seçimi vs. Genleriyle oynanmış süs balıkları 2003’te yeni renkleriyle satışa sunuldu. Yakın gelecekte genetik mühendislik şahsî denemelere açık hâle gelecek. Orkide ve gül yetiştiricileri genlerle oynayarak yeni renk ve özelliklerde çiçekler yetiştirecek (mavi gül elde edildi; çiçekçilerde satılıyor). Aynı durum, kedi, köpek, güvercin, papağan, kertenkele ve yılan gibi hayvanlar için de geçerli olacak; insan eliyle ortaya ucube yaratıklar çıkacak. Biyoteknoloji, teknik olarak yapabileceği herşeyi gerçekten yapması gerektiğini düşünen şaşkın ve tatminsiz kitlelerin elinde tehlikeli bir oyuncak hâline gelecek. Anaokulundan itibaren, çocuklar büyütecekleri bitkilerin tohumlarını, hayvanların yumurtalarını seçecek, bunları çoğaltacak. Peki bu gidiş durdurulabilir mi? Durdurmak imkânsız hâle gelirse, sınırlama getirilebilir mi? Sınırlamalar nasıl belirlenecek ve korunacak? Dyson, “Tıptaki ilerlemelerle, ölüm tedavi edilir hâle gelecek. Yaşlanmış ölümsüzler(!) gezegen üzerinde çoğalacak.” diyor.7
Yakın zamanda farelerde başarılı olan testlerden, insanlara gıdalarla birlikte verilecek belli bir aminoasitle bazı genlerin moleküler seviyedeki ifadesinin değişebileceği, çeşitli zihnî ve bedenî hastalıklara açık kişilerin ilâç olarak alacağı bu maddelerle erişkinlikte bile genetik tesirlerin durdurulabileceği anlaşıldı.8 Genetikte bir başka gelişmeyle, ergenlik çağının gecikmesi veya erken başlaması problemi de çözülebilecek. Ergenlik çağına girişteki anahtar-protein kisspeptin bloklandığında ergenliğin başlaması gecikiyor, vaktinden önce enjekte edildiğinde ise cinsî erişkinlik başlıyor. Fizyolojik sebeblerle ergenliği geciken veya başlamayanlarda, bu proteinle ergenliğin normal zamanlaması mümkün gözüküyor. Diğer yandan ABD’de sosyolojik faktörlerin de ergenlikte bir yeri olduğuna inanılıyor. Aile mefhumunun ciddi ölçüde yıprandığı, ebeveyn-evlât bağlarının zayıfladığı, karma eğitimin okullarda kız ve erkek öğrencileri karıştırdığı ABD’de ergenlik döneminin başlama yaşı düşüyor, erken gelişen çocukların daha çok içki-sigara içtiği, uyuşturucu kullandığı, depresyona girdiği ve ahlâken bozulduğu belirtiliyor.9 Dolayısıyla ilköğretim öğrencilerinde ergenliğin geciktirilmesinin çocuklara zihnî ve psikolojik olarak olgunlaşma zamanı sağlayacağı ümit ediliyor. Batı’daki bu gelişmelerin, çoğalması istenmeyen topluluklar üzerinde öjenist mülâhazalarla gizlice kullanılması da mümkün. Fakat bir müddet sonra farkedilmemesi imkânsız.

Genler açısından “ırk” kavramı
Harvard’dan Richard Lewontin (1972) genler yoluyla ırkları tespit ihtimalini “çok düşük” olarak görmüştü. Lewontin farklı topluluklarda kan protein varyasyonlarını analiz etmiş ve insanlararası çeşitliliğin en az % 90’ının ırklar içinde, sadece % 10’unun ırklar arasında olduğunu belirlemişti. Bu, 1997’de İtalyan Guido Barbujani tarafından teyit edildi. 2003’te genetikçi Anthony Edwards ABD’de 3636 kişiden aldığı örneklerde yaptığı DNA analizleriyle beyaz, siyahî, Doğu Asyalı ve Hispanik şeklinde kabaca dört grup ortaya çıktığını belirledi.10 Fakat buradan ileri gidemedi. Yani ne bir ırkın, genomuna bakarak zekâ ve kabiliyetçe daha üstün veya geri olduğunu söylemek, ne de beyazların ve diğer ırkların içinde alt-grupları ayırmak mümkündü.
Netice itibariyle, insan toplulukları farklı coğrafyalara göç edip, burada uzun süre izole hâlde kalıp, kelimenin bilinen mânâsıyla farklı ırklara dönüşmüş, bu arada dilleri de farklılaşmış olabilir. Farklı çevre ve beslenme şartları sadece bebeklerde değil, yetişkinlerde de genlerin ifadesi üzerinde rol oynamış olabilir. Bu, Hz. Adem ve Hz. Havva’nın (as), dolayısıyla çocuklarının zihin, duygu ve genetik potansiyellerinin yeni coğrafya, iklim ve beslenme şartlarına uyum sağlayabilecek şekilde yaratıldığını gösteriyor. Mümkün olsa da filmi biraz geriye sarsak, insanların yeryüzüne dağılmalarından ve belli bölgelere yerleşip nispeten homojen topluluk veya ırklara dönüşmelerinden önceki zamanlara ve coğrafyalara gitsek, göreceğiz ki, bütün insanlık ortak ataları olan Hz. Adem ve Hz. Havva’nın (as) çocuklarıdır. Evet, zamanla ırk, renk ve dillerin çeşitlenmesi, Ademoğullarının şubelere ayrılması Allah’ın âyetlerindendir; üstün veya aşağı olma sebebi değil, insanın insanı merak etme, tanıma ve yaratılışta kardeş bilme sebebidir.
Hz. Peygamber (sas): “Hepiniz Adem’densiniz, Adem de topraktandır.” sözüyle ne büyük bir ikazda bulunmaktadır. Dünyanın buna kulak verecek sağduyusu, niyeti ve mecali kalmış mıdır; biz ümit ve hüsn-ü zan ile buna inanmak istiyoruz.

Kaynaklar
1. Thuillier, P., 1988 - Science et société. Fayard, Paris.
2. Singer, C., 1996 - A history of scientific ideas. Barnes & Noble Books, New York.
3. MacKenzie, D., 1976 - Eugenics in Britain. Social studies of science, vol. 6, September 1976, pp. 499-532.
4. Darmon, P., 1988 - La tentation eugénique. L’Histoire, no 108, Février.
5. Rifkin, J. & Howard, T., 1977 - Who should pay God? Dell.
6. Altshuler, D., 2005 – Genes are not destiny. Discover, vol 26, no 10, October.
7. Dyson, F., 2006 - Make me a hipporoo. NewScientist, 11 February 2006.
8. Motluk, A.. 2005 - How the food you eat could change your genes for life. NewScientist, no 2526, 19 November.
9. Motluk, A., 2006 - The teen gene. NewScientist, no 2561, 22 July 2006.
10. Kingsland, J., 2005 - Colour-coded cures. NewScientist, No 2503, 11 June 2005.