Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: DÜŞÜNCE TARİHİ-Orhan Hançerlioğlu  (Okunma sayısı 8889 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 07, 2007, 02:55:20 ÖS
Yanıtla #10
  • Ziyaretçi

KAVRAMDA GİZ-1-
 Üstün güçlerle çevrili olduklarını gören, bu üstün güçlerden korkan ilk insan toplulukları
koruyucularını çevrelerinde aradılar. Bu koruyucu çoğu zaman bir hayvan, kimi topluluklarda bir bitki, pek az
rastlanmakla beraber kimi topluluklarda da deniz ya da yıldız oldu. Bu koruyucunun adına totem dendi. İnsan
denilen yaratığın ilk dini, totem dinidir. Artık her topluluğun (klanın) kendisini koruyan bir totemi vardı. Yüzyıllar
böylece geçti. İnsanlar bir hayli mutluydular. Tanrıları yanıbaşlarındaydı ve onları koruyup gözetiyordu. Totem
çağından sonra tanrı, insanlardan gittikçe uzaklaşacak, bir daha bu kadar yakınlarına sokulmayacaktı. Totemin ana
düşüncesi, bir Malenezya deyimi olan Mana'dır. Mana, her yere dağılabilen, bir bakıma tapan insanların kendisinde
de bulunan yaygın ve kutsal bir güçtür.

  Gün geldi, insanlar, totemle yetinemez oldular. Çevrelerinde gözleriyle görmedikleri birtakım yaşayan ruhlar
düşünmeye başladılar. Ölülerinin de yaşamakta devam ettikleri düşüncesi kafalarını kurcalıyordu. Canlıcılık diye
çevirebileceğimiz bu animizm, insanların ikinci dinidir. Görünmez ruhlar, yaşayan ölüler elbette büyücülüğü
doğuracaktır. Bunun içindir ki, nerede animizme rastlarsak yanıbaşında büyücülüğü de buluyoruz. Totemizmin
temel düşünceleri (mana, tabu, yarı insan yarı hayvan atalar), animizmde de devam etmektedir. İlk dinin bu ilk
ilkeleri en gelişmiş tektanrıcı dinlerde bile devam edecektir. Animizme önceleri fetişizm deniyordu. Bu sözü
zencilerin perili ve büyülü nesnelerine bakarak Portekizli gemiciler yakıştırmışlardı. Feitiçio, Portekiz dilinde
büyülü nesne demektir.

  Bütün güzel sanatların kökünde animist büyücülüğün izleri vardır. İlk insanların erdemleri de toteme tapmaları;
totemin isteğine aykırı davranışta bulunmamalarında belirmektedir. Klanın toteme saygı duyan üyeleri
erdemlidirler. İnsanın çevresinde korkulacak, tapılacak bu kadar çeşitli güçler, ruhlar, yaşayan ölüler bulunması
elbette çoktanrıcılığı doğuracaktı. Çok sayıdaki tanrılara ilkin Mısır'da rastlıyoruz. Eski Mısır çoktanrıcılığı açıkça
totemizm ve animizm kalıntılarına dayanmaktadır. Mana, tabu, ölümden sonra yaşama düşünceleri, çoktanrıcılıkta
devam ediyor. İyi ruhlar iyi tanrıları, kötü ruhlar da kötü tanrıları meydana getirmiştir. Çoktanrıcılığın totemizmden
doğduğuna başka bir kanıt da, her klanın ayrı birer totemi olduğu gibi, eski Mısır'da yaşayan her topluluğun da ayrı
bir tanrısı bulunmasıdır. Bu yerli tanrılar bağlı oldukları topluluğun öbür topluluklar üstündeki etkilerine göre öne
geçmişler ya da geride kalmışlardır. Mısır çoktanrıcılığının en önemli üçgeni, karısı İzis ve oğlu Horus'la birlikte
Tanrı Oziris üçgenidir. Eski Mısır çoktanrıları üçlü, sekizli, dokuzlu gruplar halinde toplanmaktadırlar. Bu güçlü
tanrıların yanında akıl da işlemektedir. Eski Mısır edebiyatında ölen bir kadının yaşayan kocasına gönderdiği şöyle
bir mektup vardır: Ey benim arkadaşım, benim kocam. Hiçbir zaman yemekten, içmekten, sarhoş olmaktan,
kadınlarla sevişmenin zevkini tatmaktan ve şenlikler yapmaktan geri kalma. Gündüzün de, geceleyin de kendini her
türlü zevke terk et. Kalbinde kaygıların yer etmesine sakın meydan verme. Çünkü, Batı ülkesinde uyku ile karanlık
hüküm sürmektedir. Burası öyle bir ülkedir ki, içinde bulunanlar hiçbir zaman dışarıya çıkamayacaklardır.
Uyumaktadırlar ve artık hiç uyanmayacaklardır. Burada hüküm süren tanrının adı tam bir sönmedir.

  Gök ölçüsü araştırısında eski Mısır'ın çok önemli bir yeri vardır.

  Öncesizlik ve sonrasızlık içinde bilincin bilinçle kavranması (şuurun, şuurla idrak edilmesi) insanla başlıyor. Bu,
gerçek bir başlangıç değil, başsız ve sonuz olmakta olan'ın insan maddesince sezilmesidir. Başka bir deyişle, bu
hikaye, evrensel diyalektiğin hikayesi değil, kendi kendini sezen maddenin hikayesidir. Biz insanlar henüz bu
büyük hikayenin içindeyiz. Açıklamaya çalıştığımız macera, kendi maceramızdır.

  Günümüzden beş bin yıl önce Mısır'da bir terzi yaşadı. Bu terzi, yüz bin yıllık bilinç diyalektiğinin oldurduğu bir
düşünceydi. Beş bin yıldan beri, gök ve yer ölçüleri içinde parlayan bütün ışıklarda, bu terzinin kıvılcımı vardır.
Terzi, Mısır papirüslerinde Hermes Tut adını taşıyor. Yunanlılar ona Ermis ya da üç kez bilgin anlamına
Trismegiste diyorlar. Yahudilere göre adı Honok'tur. Araplar, Hermes-ül-Heramise adıyla anmaktadırlar. Kur'an'a
göre o, Adem ve oğlu Şit'ten sonra gelen, üçüncü peygamber İdris'tir.

  Kısas-ı Enbiya, onu şöyle anlatıyor: Hazreti Şit'ten sonra peygamberlik İdris aleyhisselama geldi. Ve ona dahi
otuz sahife nazil oldu. Kalemle yazı yazan ve elbise diken ilk insan odur. Ondan önce insanlar, hayvan derisi
giyerlerdi. İdris aleyhisselama göklerin, esrarı açılmıştı. Sonunda Tanrı, onu diriyken göğe kaldırdı. Hazreti İdris
göğe çekildikten sonra insanlar doğru yoldan ayrıldılar, putlara tapar oldular. Tanrı, onlara Nuh aleyhisselamı
gönderdi (Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, 1323 baskısı, s. 4).

  Oysa Yunan kaynakları onun kırk iki yapıtı bulunduğunu yazmaktadırlar. Hermes'in bu değerli papirüsleri
kaybolmuştur. Bugün, onun düşüncelerini, öğrencilerinden gelen Mısır ve Yunan kaynaklarından öğreniyoruz.

  Tevrat, onu şöyle anlatmaktadır: Ve Yared yüz altmış iki yaşında Hanok'un babası oldu. Hanok, üç yüz yıl
Tanrı'yla yürüdü ve Hanok'un bütün günleri üç yüz altmış beş, yıl oldu ve gözden kayboldu. Çünkü, onu Tanrı aldı
(Tevrat, Tekvin kitabı, 5. bap, 18-24).

  Tevrat'ın hesabına göre terzi Hermes, ilk insanlardan biridir, altıncı kuşaktandır. Baba-oğul dizisi şöyle
sıralanmaktadır: Adem (930 yıl yaşamış), Şit (912 yıl yaşamış), Enoş (905 yıl yaşamış), Kenan (910 yıl yaşamış),
Mahalel (895 yıl yaşamış), Yared (962 yıl yaşamış), Hermes ya da Hanok (365 yıl yaşamış).. Tevrat, Hermes'in İ.Ö.
3000 yılında yaşadığı bilindiğine göre, insan soyunun günümüzden on bin yıl önce başladığını bildirmektedir.
Oysa bilim, günümüzden kırk milyon yıl önce insana pek benzeyen yaratıkların yaşamaya başladığını hesaplamış
bulunuyor. Çağdaş bilimle Tevrat'ın arasında, otuz dokuz milyon dokuz yüz doksan bin yıl var.

  Terzi Hermes'in, kendinden sonraki bütün düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur: İnsanlar ölümlü tanrılar,
tanrılar ölümsüz insanlardır.

  Terzi Hermes, evrensel düşünü şöyle kuruyor: Kocaman boşluğun en altında ölümlülük yeri dünya var, en
üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı... Zuhal yıldızı, evrensel aklın bütün esrarını taşımaktadır, yedinci ve son
kattır, ölümsüzlüğe orada erişilir. Zuhal, parlak bir ışık içindedir. Ruhlar, oradan koparak, dünyaya doğru düşmeye
başlarlar. Bu düşüş bir sinavdır. Düşüş, büyük ışıktan, inildikçe yavaş yavaş koyulaşan karanlığa doğrudur. Işık
ruh, karanlık maddedir. Ruh, kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek, ama maddeye boyun
eğmeyecektir. Ruhun maddeye boyun eğmesi, ona yenilmesi demek, sonsuz olarak yok olması demektir. İnsan ruhu,
tümel ruhun (Tanrı'nın) çocuğudur. Sınavı kazanamazsa, o ruhta bulunan tümel ışık (Tanrısal nur) sönecek, ışık
yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakacaktır. Ruh da, ışıksız kalınca, karanlığın içinde eriyip
tükenecektir. Büyük boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız ruhların kasırgasıyla kavrulmaktadır. Sınavı
kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip ölümsüzlüğe kavuşurlar. Salt gerçeği (mutlak hakikat) öğrenirler.
Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra, ilk basamak olarak ay'a yükselir.
Ay, düşünce dehasıdır, elinde gümüş bir orak tutar, doğumları ve ölümleri düzenler. Ruhları cesetlerden kurtararak
büyük ışığa doğru çeker (cezbeder). Göğün ikinci katını yöneten Utarit yıldızıdır. Utarit, soyluluk dehasıdır,
sınavını başarıyla vermiş ve birinci katta cesetlerinden ayrılmış ruhlara çıkacakları yolu gösterir. Bu kata çıkan
ruhlar, soyluluklarını (asaletlerini) tanıtlamış ruhlardır. Üçüncü katı Zühre yıldızı yönetmektedir. Zühre, aşk
dehasıdır, elinde aşk, aynasını tutar, birbirlerini unutan ruhlar aşk aynasında birbirlerini bulurlar. Dördüncü kat
gök, güneşin egemenliği altındadır. Güneş, güzellik dehasıdır, başarı ışıkları, saçmaktadır, pırıl pırıldır. Başarılı
ruhlar, ölümsüzlüğe yükselebilmek için böyle bir tüm güzellikten geçerler. Güneş, onları tatlı ışıklarıyla okşayarak
ölümsüzlüğe hazırlar. Beşinci katı Merih yıldızı yönetir. Merih, tüzenin (adaletin) dehasıdır, elinde tüzenin keskin
kılıcını tutmaktadır. Altıncı katı yöneten Müşteri yıldızıdır. Müşteri, bilimin dehasıdır, elinde büyük gücün asasını
tutmaktadır. Yedinci ve son katsa, ölümsüzlüğe kavuşulan büyük aydınlık, tümel aklın tüm sırrını saklayan Zuhal
yıldızının katıdır.

  Ruhları ölümsüzlüğe götüren, dünya sınavında, iradelerini kullanarak, güçlerine dayanarak, acı çekerek elde
ettikleri aydınlık bilinç'tir. Bu bilince (şuura) kavuşabilmek için, yükselmeyi istemek yeter. Yükselen ruh, aydınlık
bilincine dayanarak, tüm güzellik, tüm güç, tüm akıl olacaktır. Buysa ölümsüzlüktür.

  Terzi Hennes'in bu öğretisi, eski Mısır'ın Tep ve Memphis tapınaklarının büyük ve kutsal sırrıdır. Bu yüzden de
hiçbir papirüste yazılmamıştır. Sadece yeraltında gizlenmiş bir mağaranın duvarlarına sembolik işaretlerle
kazılmıştır. Yüzyıllar boyunca, tapınaklar başkanları birbirlerine ağızdan anlatmaktadırlar. Böylelikle sır, ona
layık olandan başka, kimsenin eline geçmez. Tep ve Memphis tapınaklarına bağlanarak yıllarca sınav geçirip çile
çektikten sonra bu sırra kavuşanlar, onu, en dayanılmaz işkenceler altında bile açıklamazlar.

  Dinler, hemen hepsi, kendilerine en büyük kıvılcımı yollayan üçüncü peygamber İdris'i birkaç satırla
geçiştirmişlerdir. Bunun nedeni de kolaylıkla anlaşılmaktadır.

  Hermes'in öğrencilerinden Asklepios, büyük ustasının şu sözlerini de açıklamaktadır: İnsanlar, ölümlü tanrılardır,
tanrılar da ölümsüz insanlar... Eşyanın dışı, içi gibidir. İçle dış arasında hiçbir ayrılık yoktur. Küçük büyük gibidir.
Küçükle büyük, arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evrende hiçbir şey ne iç, ne dış, ne küçük, ne büyüktür. Bir tek yasa
ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır. Bu sözlerin anlamını anlayan, gerçeği görür. Kimi insanlar, bu anlayışları,
olağanüstü çabaları ve yetkinlikleriyle öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa nedenler nedeni daima
gizlidir. Çünkü sonsuzluk, pek kısa bir son olan zaman ve gene pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve
anlatılamaz. Bizler, ancak, öldükten sonra onu anlayabilir ve anlatabiliriz. Çünkü, yaşarken zaman ve mekanla
sınırlıyız. Sınırsızlık, sınırlılık içinde kavranamaz.

  İşte, dinleri ve felsefeleriyle, elli yüzyılı kaplamış bulunan ışık karanlık diyalektiği buralardan gelmektedir.

  Hermes'in büyük sırrını öğrenebilmek için geçirilecek sınavlar pek güçlüdür. Aklı ve iradesi güçsüz olan
istekliler, ya yolun dönülebilecek parçasından tersyüz edip geriye dönerler, ya korkudan çıldırırlar, ya da bin bir
ürkütücü görünüş içinde yürekleri durur, bir uçuruma yuvarlanır, ölür giderler. Sınavı başarıyla geçiren pek az kişi
vardır.

  İstekliyi önce İzis tapınağına götürürler. Tapınak, yeraltı mezarlarına giden deliklerle doludur. Tapınağın
kapısında İzis heykeli vardır. İzis, oturmuştur, dizlerinde kapalı bir kitap vardır, yüzü örtülüdür.Heykelin altında şu
söz yazılıdır: Yüzümdeki örtüyü hiçbir ölümlü kaldıramadı.


Nisan 07, 2007, 02:56:14 ÖS
Yanıtla #11
  • Ziyaretçi

ALTINÇAĞ. İsa'dan önce 700 yıllarındayız. Yunanlılar üç yüzyıldan beri derebeylik çağını yaşamaktadırlar. Mal
edinenlerle mal edinemeyenler yerlerini almışlar, sınıflar doğmuş. Tedirginliklerinin nedenlerini henüz
kavrayamıyorlar ama, eşitlik ve özgürlük içinde geçen eski altınçağlarının özlemini çekmeye başlıyorlar. Ozan
Hesiodos şöyle yakınıyor:

  Heyhat, demek ki gökyüzünün beni
  Alçakça yaşanılan bu kederli zamana atması gerekiyormuş.
  Bu çağ daha önce ya da daha sonra gelemez miydi?
  Oysa bugün yeryüzünde bet bereketin kalktığı
  Acı ve kederli bir yokluk çağı yaşıyoruz.
  Zeus'ün görevlendirdiği, gece ve gündüz
  Çalışan insanlar türlü sıkıntılar içinde bocalıyor.
  Ama yakında Zeus, insanın beşikten çıktığı an
  Yaşlandığı bu çağı mezara sokacaktır.
  Bu çağ ki çocukları babadan; babaları çocuklardan uzaklaştıran
  Kimsenin kimseye saygı duymadığı, görevlerin unutulduğu
  Kimsenin dostu ve konuğu kalmadığı bu çağ son bulacak.
  Amansız saldıranlar antları hiçe sayacak, hakka karşı
  Alay ederek bir tek canlı bırakmayacaklar.
  İşte o zaman, gök kubbeye doğru birlikte
  Utanç ve Nemesis, gövdeleri parlak giyitlerle, uçacaklar
  İnsanın kendilerini sürüp attığı uzak yerlere gidecekler
  Tanrıların gösterecekleri yere yerleşecekler
  Bizse burada acılar içinde kalacağız.
  Yırtıcı kuşlar gibi güçlüler güçsüzlere saldıracak.

  Özlemi çekilen bu altınçağ nasıl bir çağdır?.. Yüzyıllarca önce, kuzeyden gelerek Balkan yarımadasının güneyine
inen İyon, Dor ve Eolya boyları, buraları ele geçirerek yerleştiler. Çobanlıkla geçiniyor, eşitlik ve özgürlük içinde
yaşıyorlardı. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktu. Herkes doğadan ortakça ve eşitçe paynı alıyordu. Bolluk vardı ve
yoksulluk bilinmiyordu. Düzeni, doğal yasalar sağlıyordu. Devlet, yasa, dış ve iç baskılar yoktu. Hemen hiçbir suç
işlenmiyor, buna karşı da hiçbir ceza düşünülmüyordu. Mutluydular. Öylesine mutluydular ki, altınçağın özlemi,
sonraları, Kutsal Kitaplarda bile dile getirilmiştir. Altınçağ, Tevrat'ta Eden bahçeleri (cennet) olarak belirtilir.
İnsan, buradan, bir hırsızlık sonunda kovulmuştur.

  İşte Askralı Hesiodos, bu çağın özlemini çekmektedir. Çiftçi çocuğudur. Kardeşi Perses, soylu kişilerden seçilen
yargıçlara para yedirerek mallarının üstüne oturmuştur:

  Ey Perses, kulağına küpe et diyeceklerimi:
  Karnını doyur da öyle kalkış kavga dövüşe
  Başkalarının malı için, gücün yetmeyecek bir daha
  Bunu yapmaya, neyse burada bitirelim kavgamızı
  Artık üleştik mirasımızı, ama çok şeyleri
  Çalıp götürdün, hediye yiyici baylara
  Yaltaklanıp iyice, gönüllüdür onlar böyle işlere.
  Budalalar bilmiyorlar yarımın bütünden ne kadar çok olduğunu
  Ebegümecinde ve çiriş otunda ne büyük yarar bulunduğunu.

  Çünkü, artık mal kavgaları vardır, yasalar vardır. Yaşanılan bu yeni çağda, altınçağa göre nedenleri bir türlü
anlaşılmayan bir sürü dalavereler dönmektedir. Eşitlik bozulmuş, insanların kimi güçlenirken kimi güçsüzleşmiştir.
İnsanlığı utanç ve pervasızlık kaplamıştır:

  Kötü bir utanç yoksula yoldaşlık eder.
  Utanç insanlara hem dokunur hem de yarar.
  Utanç yoksullarda, pervasızlık zenginlerde bulunur.
  Malın çalınmışı değil, Tanrı vergisi olanı hayırlıdır.
  Bir kimse büyük varlık toplarsa yumruk gücüyle
  Ya da diliyle, yağma ederse çok kez olduğu gibi
  Kazanç hırsı aklını yanıltınca
  İnsanların, utanmazlık utancı susturunca.

  Ne olur? diyeceksiniz. Hesiodos, çaresiz, böylelerini Tanrı'yla ürkütmeye, düzensizliği Tanrı korkusuyla
önlemeye çalışıyor:

  Karartıverirler Tanrılar bahtını, kalmaz evinin bereketi
  Bu adamın, pek kısa sürer varlığın yoldaşlığı
  Böylesine Zeus kendi kızar, sonunda da ona
  Haksız işlerine karşılık yükler ağır bir ceza.

  Çünkü, artık suçlar ve cezalar vardır. Ama ne suçlar cezalardan ürkmekte, ne de cezalar suçları önleyebilmektedir.
Bu yüzden insanlar, töresel nitelikler edinmeli, örneğin Hesiodos'un dediği gibi, yarımın bütünden çok olduğunu
bilmelidirler. Yakında Yunan topraklarında boy gösterecek olan töreci düşünceler, ezenleri önlemekten çok
ezilenleri teselliye yarayacak olan töresel kuralları hazırlayacaklardır. Şimdilik Tanrı'ya yalvarmaktan başka
yapacak bir şey yoktur:

  Fakat sen uzak tut deli yüreğini bunlardan
  Gücün yettiği kadar kurban sun ölümsüz Tanrılara
  Saf ve temiz olarak, yak güzel but parçalarını
  Ayrıca şarap tütsü sunarak dost kıl kendine
  Yatacağın vakit yatağına, bir de kutlu ışık çıkınca
  Ta ki sana dost olsun yürekleri ruhları
  Ta ki satın alasın başkasının malını, değil seninkini başkası.

  Peki ama, bu altınçağ birdenbire neden yok oluverdi?.. Göğün en tepesinden bırakılan bir çekicin yere on günde
düşeceğini sanan zavallı Hesiodos bunu nereden bilsin:

  Fakat Zeus gizledi geçimi öfkelenince yüreği
  Aldattığı için onu Prometeus'un düzeni
  Bu yüzden insanlar için acılar tasalar buldu
  Şöyle dedi öfkeyle bulut toplayıcı Zeus ona:
  Lapetes oğlu, çok bilmişlikte olmayan eşi.
  Seviniyorsun ateşi çaldığına, aldattığına beni
  Fakat büyük dert açacağım gelecekteki insanların başına
  Onlara ben ateş yerine bir afet yollayacağım, hepsi
  Neşelenecekler yürekten okşayıp severek afetlerini:

  Hesiodos'un hakkı var. Nitekim aradan bunca yüzyıl geçtiği halde, insanların pek küçük bir azınlığı bilerek ve
pek büyük çoğunluğu bilmeyerek bu afetlerini yürekten okşayıp sevmektedirler (*). (*) Hesiodos'tan aktardığım
şiirsel parçalar, genç yaşında ölen değerli bilim adamı Suat Yakup Baydur'un çok başarılı çevirisinden alınmıştır.


Nisan 07, 2007, 02:56:55 ÖS
Yanıtla #12
  • Ziyaretçi

ÖZDEĞİ BİÇİMLENDİREN MARDUK. Bulabildiğimiz ilk düşünce ürünlerine Sümerlerde rastlıyoruz. Bu ilk
düşünceleri Sümer Tanrısı Marduk simgelemektedir.

  Sümer Tanrısı Marduk'un büyük önemi, bugün dünya uluslarını etkileyen üç büyük dine kaynaklık etmiş
olmasıdır. Tevrat'la İncil'deki hikayelerin, kuralların kaynağını görmek isterseniz, İ.Ö. dördüncü bin yıla kadar inmeniz
gerekecek. O zamanlar Dicle'yle Fırat nehirleri arasında (Mezopotamya) Sümerler diye adlandırılan bir kavim
yaşıyordu. Sümerlerin birçok tanrıları arasında Marduk, maddeye biçim veren, ve deltayı yaratan tanrı sayılıyordu.
Tevrat'la İncil'deki hikayelerin çoğu Sümer efsaneleridir.

  Bu efsanelere göre öteki tanrılar, Marduk'u, okyanus tanrısı Tiamat'la savaşmaya çağırdılar. Marduk, Tiamat'ı
yendi ve denizlere sınırlar çekti. Tanrılara tapınan bir varlık bulunsun diye de balçıktan insanı yarattı. Sonraları
insanlardan hoşnut kalmayan tanrılar, onları yok etmeyi kararlaştırdılar. Tanrı Ea, tanrılar kurulunun bu kararına
karşı, çok sevdiği bir insan olan Ut-Napiştim'i kurtarmayı düşünür. Onun düşüne girerek bir gemi yapmasını
fısıldar. Ut-Napişim, yaptığı geminin içine karısını, çocuklarını, işçilerini, hayvanlarını ve tohumlarını doldurur.
Tufan başlamıştır, bütün insanlar boğulmuşlardır. Ut-Napiştim'in gemisi yüzmektedir. İnsanların boğulduğunu
gören tanrılar, kuşkuya kapılmışlardır. Tanrılar kraliçesi olan İştar sızlanmaya başlamıştır: İnsan yeniden balçık
oldu. Tanrılar kurulunun bu kararına katıldığım için ben de sorumluyum bundan...

  Fırtına, yedi gün sürdükten sonra kesilir: Ut-Napiştim, önce bir güvercin salıverir, güvercin geri gelir: Ertesi gün
bir kırlangıç salıverir, o da geri gelir. Üçüncü gün bir karga salıverir, karga geri gelmeyince, gemisini durdurur ve
gemisinin konduğu dağın doruğunda bir kurban keser. Tanrılar, kurbanın çevresine sinekler gibi üşüşürler. Tufanı
tertipleyen tanrı Enlil, tanrılar kurulunun kararına ihanet ettiği için tanrı Ea'ya bir güzel çıkışır. Tanrılar artık
yapacakları bir şey kalmadığı için, Ut-Napiştim'le karısına ölmezlik bağışlarlar.

  Nuh ve Tufan hikayesinin aslı olan bu Sümer efsanesi, Tevrat'la İncil'den dört bin yıl (kırk yüzyıl) öncedir.

  Gene aynı bölgede, İ.Ö. XX'nci yüzyılda yaşamış kral Hamurabi'nin (2003-1961) kanunlarını inceleyiniz. Sümer
efsanelerinin mirasçısı olan Asur-Babilonya uygarlığının bu büyük yapıtı, Hamurabi kanunları, Tevrat kurallarına
kaynaklık etmişlerdir. Samuel Reinach, Qrpehus adlı kitabında şöyle demektedir: Hamurabi kanunları, Musevi
kanunları için ilerisürülmesi gelenek haline gelen tarihten yedi yüzyıl önce yapılmıştır. Eğer Musevi kanunlarının
Musa'ya tanrı tarafından yazdırıldığı doğruysa, tanrı, Hamurabi'nin yapıtını aşırmış demektir.


Nisan 07, 2007, 02:57:53 ÖS
Yanıtla #13
  • Ziyaretçi

TANRILARA KAFA TUTAN KRAL.
İlk mitolojik tanrılara Sümerlerde rastladığımız gibi tanrıları hiçe sayan ilk
insanlara da gene Sümerlerde rastlıyoruz. Felsefesel düşüncenin temeli mitolojik düşüncedir. Özellikle antikçağ
Yunan felsefesinde mitolojik düşüncenin izlerine Platon'da bile rastlanır. Hint, Çin, İran vb. gibi ulusların ilk
felsefeleri mitolojileriyle kaynaşıktır. Bu bakımdan Gılgamış'ın önemi bugün insanlığın elinde bulunan en eski
mitolojik metin olmasıdır. İnsanlığın en eski destanı olan Gılgamış Destanı, düşünce yapısı bakımından da
mitolojik kalıntıların en ilgincidir. Babillilerin ilk sözcükleriyle adlandırdıkları destan Sha Nagba İmuru (Her şeyi
görmüş olan) deyimiyle anılır. Sümer, Asur, Akad vb. gibi çeşitli Mezopotamya topluluklarınca işlenmiş olan
destanın bugün elde bulunan metni Sümerlerden kalmadır. Asur ve Akadlardan kalma bölümler de bulunmuştur.
İlkin Thompson tarafından İngilizce The Epic of Gilgamish (Oxford 1930) adıyla yayımlanmış ve daha sonra
Almanca, Fransızca, Türkçe çevirileri yapılmıştır. Bu destanın bulunmasıyla Herakles Mitosu ve Tufan öyküsü gibi
birçok gelişmiş mitlerin kaynakları da meydana çıkmış olmaktadır. Destan, temel düşünce olarak, doğanın sırlarını
bilmek isteyen insanın araştırıcı çabasını işler ve tanrılara bile kafa tutacak ölçüdeki gücünü belirtir. Ölümsüzlüğün
insan için olanaksız bulunduğunu saptar. İnsan, karşısına çıkacak doğa engellerini yenip aşarak kendi yolunu kendi
yaratacaktır. İnsanın kendi yolunu açmasına tanrılar bile engel olamayacaktır. Tufan bile gönderseler insan soyunu
yok edemeyeceklerdir. Tanrılar ve doğa, insana her gün biraz daha yenilecek ve sırlarını her gün biraz daha
kaptıracaktır. Destan, aynı zamanda, insanın idealist düşlerle kendini kendine yabancılaştırmadan önce çok daha
gerçekçi bulunduğunu da tanıtlamaktadır. Tanrılar, insana yardım etmemekte, tersine, güçlükler çıkarmaktadırlar.
İnsan bu güçlükleri kendi alınteriyle, bilinçli çabasıyla yenmektedir. Destanın bir başka özelliği de, insanın inançla
değil, bilgiyle davranması gerektiğini belirtmesidir. Gılgamış inanmaz, ancak her şeyi görüp bilir (Sha Nagba
İmuru). Bilmek ve anlamak, onun insanlık niteliğidir. Gılgamış, efsaneleştirilmiş gerçek bir kahraman
sanılmaktadır. Kimi incelemecilere göre Mezopotamya'da iki ırmak vadisinin güneyinde gerçekten yaşamış ve
hüküm sürmüştür. Ünlü destanlarında yarı insan, yarı tanrı sayılmıştır. Kimi yorumculara göre de tanrılara kafa
tutan insanın, insan gücünün simgesidir. Gördüğü işler, tıpkı Yunan mitolojisindeki Herakles'in işleri gibi on iki
tanedir. Bu çok eski mitosun Herakles mitosunu geniş ölçüde etkilediği bellidir. Destanlarda anlatıldığına göre
Gılgamış, çok akıllı ve çok çalışkan bir genç kralmış. Halkını da, kendisi gibi boş oturmamaları için, işe koşarmış.
Uruklu kızlar ve kadınlar tanrılara yalvarıp kocalarının ve sevgililerinin biraz da kendilerine bırakılmasını
istemişler.

  Tanrıça Aruru kadınlara acımış ve toprak vücutlu yarı hayvan Enkidu'yu yaratarak Gılgamış'la dost etmeye karar
vermiş. Böylelikle genç ve cesur kralı çeşitli serüvenlere sürükleyip Uruk erkeklerini rahat bırakmasını sağlamış.
Gerçekten de bu iki güçlü yaratığın dostluğu, birçok tehlikeli serüvenlere atılmalarını gerektirmiş. Bu dostluk bir
güreşle başlamış, Gılgamış olağanüstü gücüyle. Enkidu'yu tuttuğu gibi yere çarpıvermiş. Yaratıldığından beri ilk kez
yenilgiye uğrayan Enkidu çok şaşırmış. Oysa bu yenilgide bir çeşit * olan İştar rahibelerinin de rolü varmış.
Genç kral, ormanlarda yaşadığını duyduğu bu yarı hayvan yaratığı kandırıp kente getirmesi için onlardan birini
görevlendirmiş. Enkidu da yedi gün ve yedi gece bu rahibeyle yatmış, ondan insancıl olmasını öğrenmiş. İki yiğitin
ilk serüvenleri, tanrı Enlil'in Sedir dağını korumakla görevlendirdiği Humbaba ya da Kumbaba adlı devi öldürmek
olmuş. Bu başarı Gılgamış'ı öylesine yüceleştirip güzelleştirmiş ki, tanrıça İştar dayanamamış, onunla evlenmek
istemiş. Ama genç kral bu evlenmeye yanaşmamış, üstelik de tanrıçayla alay etmiş. Onuru kırılan tanrıça çok kızmış
ve tanrı Anu'ya başvurarak öcünü alabilecek kutsal bir boğa yaratmasını dilemiş. Kahramanlarımızın ikinci işi bu
boğayı öldürmek olmuş. Genç kral, Uruk kentini çevreleyen duvarların üstüne çıkıp öcünün alınışını seyretmeye
hazırlanan tanrıçanın gözleri önünde, bir baltayla boğanın kafasını uçuruvermiş. Daha pek çok olağanüstü başarılar
kazanan iki yiğidin bu serüvenlerinde sonucu alan, eşdeyişle devleri, boğaları vb. öldüren hep Gılgamış'tır, arkadaşı
Engidu sadece yardımcı durumdadır. Bütün bu serüvenlerden sonra Engidu hastalanmış ve ölmüş. Arkadaşının
ölümüne çok üzülen genç kral böylelikle ilk kez ölümün acılığını öğrenmiş ve ölümsüzlüğe erişmenin yollarını
araştırmaya başlamış. Dedelerinden Ut Napiştim (Mezopotamya Nuh'u)'in Tufandan kurtularak ölümsüzlüğe
kavuştuğunu hatırlamış ve onu bulup ölümsüzlüğün yolunu öğrenmek istemiş. Birçok serüvenlerden sonra dedesini
bulmuş, ondan ünlü Tufan öyküsünü dinlemiş (Bu öykü, destanın on birinci bölümündedir). Dedesi ona, denizlerin
dibinde büyülü bir ot bulunduğunu, bu otu bulup yiyebilirse ölümsüzlüğe kavuşacağını söylemiş. Dönüşünde,
denizlerin dibine dalıp bu otu koparan Gılgamış tam onu yiyiceği sırada otu bir yılana kaptırmış. Ölümsüzlük
umudunu yitiren Gılgamış, Uruk'a dönmüş ve yeraltı tanrısı Nergal'in izniyle yeryüzüne dönmüş olan arkadaşı
Engidu'nun ruhuyla konuşup avunmaya çalışmış. Ölümün kesin olduğunu bildiğinden, dostuna öbür dünya üstüne
birçok sorular sormuş. Destan bu sorulardan meydana gelen bir bölümle sona ermektedir.



DEVAM EDECEK


Nisan 07, 2007, 06:46:21 ÖS
Yanıtla #14
  • Ziyaretçi

Hocam napmissin sen yaa... bana bunu krali okutamaz soyliyim :D uzunlugunu gorunce korktum.

alinti yaptigin yeride yazarsan, bence daha saygili olur.

guzel bilgiler gibi gorunuyor aslinda zamanim oldugunda bir ara bakarim. okumayi denerim :)

saol paylasimin icin.


Nisan 08, 2007, 01:51:52 ÖÖ
Yanıtla #15
  • Ziyaretçi

Daha devamı var hocam dikkat ettiysen en sonda yazdım  :)
Evet bilgiler güzel okumanı tavsiye ederim.
Alıntı yaptığım yere gerek yok kitabın yazarı yazarı Orhan Hançerlioğlu'dur bu kitabı 1970 yılında yazmıştır. Masonlar bu kişiyi severler bildiğim kadarıyla, ilginç bir kariyeri vardır bu adamın bir dönem Emniyet Müdürlüğü, Müfettişlik, Şehir Tiyatroları Müdürlüğü yapmış emekli olduktan sonra ise roman ve felsefi tarzı eserlere atılmıştır 1991 yılında ise vefat etmiştir!..

Saygılar...


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
2 Yanıt
3504 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 03, 2008, 12:40:53 ÖS
Gönderen: nietzsche
0 Yanıt
3188 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 25, 2008, 08:47:21 ÖS
Gönderen: tcorbaci
2 Yanıt
4667 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 07, 2009, 03:50:35 ÖÖ
Gönderen: semih_tatar
5 Yanıt
8345 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 05, 2009, 03:37:37 ÖS
Gönderen: karahan
2 Yanıt
5050 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 06, 2010, 02:51:01 ÖS
Gönderen: alcyone
4 Yanıt
4955 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2011, 01:17:59 ÖS
Gönderen: Mustafa Kemal
4 Yanıt
2207 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 18, 2012, 10:21:09 ÖS
Gönderen: Tij
0 Yanıt
776 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 12, 2015, 02:21:19 ÖS
Gönderen: İNSAN
0 Yanıt
2104 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 26, 2015, 09:56:22 ÖS
Gönderen: Risus
0 Yanıt
2156 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 08, 2015, 05:35:19 ÖÖ
Gönderen: Risus