Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: DİASPORA YAHUDİLERİ  (Okunma sayısı 6486 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 02, 2007, 08:58:10 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Haçların Gölgesinde

İngiltere Yahudileri (XI. - XII. yüzyıl)

16 Mart 1190 yılında York Şehrinde gerçekleşen bu topluca Yahudi intiharı eylemi daha önceki aylarda Londra’da başlayan ve diğer şehirlerle kasabalara hızla yayılan antisemit Yahudi karşıtı hareketler ve fanatik saldırıların sonucunda gerçekleşmişti.


Bu olayın başlangıcı Kral 1. Richard (Aslan Yürekli Rişar) yönetiminde başlatılan 3. Haçlı Seferine rastlar. Bu olayın esas kahramanı kralın kendisidir.
Bir önceki yılın Eylül ayında saltanat tahtına oturan 1. Richard’ın Londra’da Westminster Abbey’de yapılan taç giyme töreni sırasında dışarıda aniden heyecanlanan ve galeyana gelen halk Londra’da yaşayan yüzlerce Yahudiyi öldürdüler. Evlerini talan edip ateşe verdiler. Bu cinayetler derhal bastırıldı. Fakat 1. Richard ordusunun başına geçip 3. Haçlı Seferi için Kutsal Topraklara hareket edince, saldırılar tüm İngiltere’nin içine yayılmaya başladı. Londra’nın etrafındaki kasabalara doğru antisemit hareketler çığ gibi yayıldı.
York şehrinde yaşayan tüm Yahudiler bir kaleye hapsedildiler. Liderleri Josce adında cemaatten biri ve 10 yıl kadar önce Fransa’dan York’a göç eden ve önemli din bilgini şair ve bilim adamı olan Rabbi Yomtov Ben-Isaac’dı. Yahudiler kaleye hapsedilmişler ve tamamen tecrit edilmişlerdi. Yahudilerin durumu artık tamamen umutsuz bir hale düşünce bu işten kurtulamayacaklarını anlayınca toplu olarak intihara karar verdiler. Her erkek önce ailesini ve sonra kendini öldürdü. En son olarak Rabbi Yomtov Ben-Isaac önce Josce’yi ardından kendini öldürdü. Böylece toplu intihar gerçekleşmiş oldu. Massada olayı sanki yeniden gerçekleşmişti.
Kral 1. Richard, 3. Haçlı Seferi sırasında Arapların eline esir olarak düşünce, serbest kalması için gerekli olan fidyeyi İngiliz krallık hükümeti ancak Londralı bir Yahudiden temin edebildi. Serbest kalıp İngiltere’ye dönen kral, dönüşünde Yahudilere yapılan bu antisemit hareketlere çok kızdığını ve artık bu hareketleri yasakladığını, aksini yapanların en ağır biçimde cezalandırılacağını ilan eden bir ferman hazırlattı. O dönemden itibaren Batı Avrupa’da yaşayan Yahudiler doğrudan ve kanunen kralın himayesinde yaşamaya başladılar. Yaptıkları para işleri için de devlete verdikleri vergiler, doğrudan krala bağlandı ve para alım satımı işlerinde ona tabi oldular.
Bu kanunlar konulmadan önce Yahudilerden faizle borç para alan çoğu kişi hem borçlarını hem de faizlerini ödemiyorlar, hatta daha da ileri giderek aldıkları borçları inkar yoluna gidiyorlardı. Saray idaresi bu tip haksızlıkları önleyecek bir kanun tasarısı hazırladı.
Yahudilere olan borçlar her şehirde ve kasabada kurulan bir kurulda kontrol altına alındı. Londra’daki “Beyaz salon”da (idari bina) özel bir Yahudi para bürosu kuruldu. Bu kurul İngiltere topraklarına dahil tüm şehir ve kasabaların para işlerini yöneten bir kuruluş olarak para ticareti yapan Yahudiler lehine bir denetleme zinciri kurdu. 1. Richard aynı zamanda Bir Yahudi-rahiplik bürosu da kurdu. Bu büro sarayla Yahudi cemaatinin arasındaki ilişkileri sağlamaya yarıyordu.
1066 yılından biraz önce İngiltere’ye gelen son parti Yahudiler, daha önce Fatih William’ın ve toprak senyörlerinin yönetimindeki Fransa kökenliydiler. Dolayısı ile İngiltere’ye göç ettikten sonra dahi iki üç kuşak boyunca aralarında Fransızca konuşmaya devam ettiler. 12. yüzyıldan itibaren İngiltere’de yaşayan Yahudi nüfusu 4.000 kadardı. En büyük cemaat Londra’da yaşardı. Bununla koşut olarak en büyük Yahudi mezarlığı da Londra’da mevcuttu. Küçük cemaatler ise Lincoln, Winchester, York, Oxford, Norwich ve Bristol adlı küçük şehirlerde bulunmaktaydı. O dönemde Yahudilerin tümü refah içinde yaşamaktaydılar. Hatta bu adamların içinde Lincoln’lu Aaron adlı (1125ᇪ) bir şahıs son derece zengin olmuş, hatta İngiltere’nin sayılı zenginleri arasında adı anılır olmuştu. O öldüğü zaman, emlakları kraliyet hazinesi tarafından korumaya alınmış, özel olarak kurulan Aaron Borsa şirketinde ondan kalan menkuller ve gayrimenkuller işletilmeye devam edilmişti.
Ona ait olan muazzam miras ise, Fransa ile yapılan savaşın maaliyetini karşılamak üzere bir gemiye yüklenmiş fakat İngiliz kanalında çıkan bir deniz fırtınası sonucunda gemi batınca, servetin tümü sulara gömülmüştü.

Kara Ölüm
Kara ölüm 1344 yılında Bizans’ın Konstantinopolis (İstanbul) şehrinde başlayan, bütün Asya ve Avrupa’ya hızla yayılan, binlerce insanın ölümüne yol açan veba hastalığına o dönemde konulan isimdi. O dönemde Batı Avrupa’ya geri dönen haçlıların ve Hıristiyan hacılarının taşımasıyla birlikte hastalık bütün Avrupa’ya yayıldı. Bu felaket Avrupa’da 1348ᇆ yılları arasında aralıksız devam etti. O bölgelerde yaşayan halkın üçte biri bu hastalıktan öldüler ve cesetleri de yakılmak zorunda kaldı.
1894 yılında ancak inkişaf eden gerçek tıp ilmi bu hastalığın farelerde bulunan bir bakterinin sinekler tarafından etrafa bulaştırıldığını keşfederek, halka duyurdu. Ancak bu facianın olduğu ortaçağ döneminde tıp henüz hiç ilerlemediğinden insanlar saçmalıklarla ve hurafelerle yaşadıklarından ortaya atılan bir dedikodu, orman yangını gibi tüm kıtaya yayıldı. Bu dedikoduya göre kara ölüm vebanın nedeni Yahudilerdi. Yahudiler kuyu sularını zehirledikleri için bu hastalık yayılıyordu. Cahil halk bu dedikodularla galeyana gelince, nefretleri cinnete dönüştü, kara ölüm, karanlığa dönüştü ve binlerce Yahudi intikam için katledildi.
Bazıları ise Yahudilerin haçlı seferleri yüzünden Müslümanlarla anlaşarak kuyuları zehirlediklerine inanıyorlardı.
Çünkü bu salgınlarda ölenlerin içinde Yahudiler azdı. Bunun nedeni ise onların herkesten tecrit edilerek gettolarda yaşamaları ve onların tıbbi temizlik ve hijyen konusunda daha fazla önlem almalarından kaynaklanıyordu. Böylece o mahallelerde salgın çok fazla yayılamıyordu.
Aşkenaz toplumu kara ölüm döneminde, hastalıktan ziyade toplu katliamlardan hayatlarını kaybettiler. Evlerine girilip talan edildi. Yakılıp yıkıldı.
Aslında buradaki temel amaç, bu iftiralarla Yahudileri yok etmek, böylece onlardan alınan borç paraları ve faizlerini geri vermemek, onlara el koymaktı. Para tüccarlarının tümü o dönemde yok edildiler. Yalnız Almanya’nın 350 yerleşim bölgesinde, 60 büyük ve 150 küçük Yahudi Cemaati tamamen yok edildi. Bunlar, Ortaçağ  Yahudilerine o dönemde yapılan kötülüklerin sadece bir örneğini teşkil ediyordu.

« Son Düzenleme: Nisan 02, 2007, 09:00:14 ÖS Gönderen: shemuel »


Nisan 02, 2007, 09:03:38 ÖS
Yanıtla #1

Sayın Shemuel ,

Bilgiler için elinize sağık mümkünse kaynak yazarsanız araştırmaları incelemek isteyen kişilere yol göstermiş olursunuz.


Saygılarımla.


Nisan 02, 2007, 09:09:43 ÖS
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

tabiki kaynağını yazarım
ŞALOM GAZETESİ

Eski Ortadoğu-Biblik Dönem {2}
 
Yahudi toplumu Babil’de sürgün yaşadığı dönemlerde bir yandan aidiyetlerini ve kendi İsrail Tanrı’larına olan imanlarını yitirmezken, bunun yanısıra sürgünün üzüntüsü ve rehaveti ile kendilerini bırakmadılar. Üretken  çalışkan bir toplum olma özelliğini korumaya devam ettiler. Yeni evlerine yerleştiler. Çevrelerine uyum sağlamaya çalıştılar, bu arada Yeruşalayim ile olan ilişkilerini kesinlikle koparmadılar. Orası ile sürekli yazıştılar. İlk giden sürgünlere peygamber Yermiyahu (Yeremya) pragmatik fikirler aşılamaya çalıştı. "Yeruşalayimden Babil’e sürmüş olduğu bütün sürgünlere İsrail’in Tanrısı, orduların RAB’bi şöyle diyor: Evler yapıp oturun, bahçeler dikin ve meyvelerini yiyin. Karılar alın ve oğullar ve kızlar babası olun ve oğullarınıza karılar alın ve kızlarınızı kocaya verin de, oğullar ve kızlar orada doğursunlar ve orada çoğalın ve azalmayın. Ve sizi sürmüş olduğum şehrin selametini arayın ve onun için RAB’be dua edin, çünkü onun selametiyle siz de selamet bulursunuz." (Yeremya 29:4lj)
Sürgünün ilk 60 yılı hakkında fazla bilgiye sahip olunamamıştır. Sadece kesinlikle bilinen; Yahudi kimliklerine sıkı sıkı bağlı oldukları, dinlerine, Tora’ya ve Tanrı’ya son derece yapışık bir biçimde yaşadıkları, dillerine ve geleneklerine sonuna kadar sadık olarak yaşamlarını sürdürdükleridir. İş hayatları ise çiftçilik, zanaatkarlık ve ticaret üzerine yoğunlaşmıştı. Kudüs’te eskiden gittikleri Bet ha Mikdaş artık bir yıkıntı haline geldiğinden günlük dualarını ve dini vecibelerini; inşa etmeye çalıştıkları küçük yapılarda yerine getirdiler. Sinagogların ilk örneklerini yaratarak, biraraya gelerek birbirlerinden kopmuyorlardı. Günlük ibadetlerini edip, Tora çalışıyor ve çocuklara öğretiyorlardı. Kutsal kitapta yazdığına göre, son Yeuda kralı Yehoyakin, sürgüne Babil’e gittikten sonra M.Ö. 561 yılında, Babil kralı "Şeytan" Merodah’ın Sarayına ailesi ve birkaç sürgün saray erkanı ile birlikte davet edilmiş, kralın huzuruna kabul edilmiştir. Babil esareti esnasında Yahudiliğin canlı kalmasına iki ana ve olumlu aksiyon sebep olmuştu. Yahudinin geçmiş tarihi, yaşantısı ve dini kurallarını sürekli hatırlatan ve uygulatan bu iki önemli unsur Tora yazmaya devam etmenin verdiği motivasyon ve enerji ile İbrani peygamberlerin sonsuz ve sadık hizmetleridir.
Tora’yı yazma kararı henüz "Yeuda" ve "İsrael" krallıkları mevcutken alınmıştı. Yeuda krallığında M.Ö. 10. Yüzyılda, İsrael krallığında ise M.Ö. 9. ve 8. Yüzyıllarda bu konu ciddiyetle ele alınmıştı.
"Kanun Kitabı" Yeuda’nın en iyi kralı olarak tarihe giren Kral Yoşiya (M.Ö. 640눩) döneminde başlatıldı. Babilliler Mabet yıkıldıktan sonra Mabed’in bütün hazineleri ile tüm zenginlikleri, altın ve gümüş serveti Babil’e götürdüler. Esir Yahudiler ise ülkelerinden çıkartılırken yanlarında tüm dini elyazmaları ve yazılmakta olan "Kanun Kitabınınm" çalışmalarını da taşımışlardı. Onların en değerli yükleri bu kutsal elyazmalarıydı.
Sürgün süresince bu kitabın yazımı Kohen sınıfınını yönetiminde devam etti. Aşağı yukarı 100 yıllık bir dönem sonra Ezra ha Sofer bir görev üstlenerek Babil’den Yeruşalayim’e gitti. Yanında tamamlanmış olan "Tanrı’nın İsrailoğullarına verdiği Moşe’nin Kanunları" adlı kitap da vardı. "Ve yedinci ayın birinci gününde, Kohen Ezra, cemaatin, erkek , kadın ve anlayışla dinleyebilenin hepsinin önüne Şeriatı getirdi."  (Nehemya 8:2)
Kohen Ezra ha Sofer halkı şehrin tam ortasındaki meydanda topladı. Elindeki kutsal metinleri onlara okumaya başladı.
Sürgünden önce dahi, peygamberler Yahudi halkına, Tanrı’nın onları asla terketmeyeceğini, sonuç olarak esenliğe kavuşacaklarını vaadeden kehanet ve telkinlerde bulunuyorlardı. Gerçi halk başlarına gelecek olanların tam olarak bilincinde olmamalarına rağmen, başları belaya girdiğinde yine de bu kehanetler ve telkinler onlara yaşama gücü ve cesareti verdi. Evet ilahi adalet onları cezalandırmıştı ama, yine de gelecekle ilgili umutları vardı. Bela gelmişti ama, bu bir alınyazısı olmayacaktı. İlk peygamberlerden olan Amos mesajlarını yeniden dirilişle bitirir. "Ve kavmim İsrael’in sürgünlerini geri getireceğim ve harap olan şehirleri yapacaklar, onlarda oturacaklar ve bağlar dikecekler ve onlarda oturacaklar ve bağlar dikecekler ve onların şarabını içecekler ve bahçeler yapacaklar. Ve onları topraklarına dikeceğim ve kendilerine verdiğim topraklarından artık sökülemeyecekler, senin Tanrı’n RAB diyor" (Amos 9:14ᆣ)
İşaya peygamber tekrar geri dönüleceğini müjdelerken, Yeremya peygamber dönüşün ancak 70 yıl sonra olacağını bildirdi. Bu iki peygamber sürgünde her zaman halklarının yanında olup onlara cesaret verdiler.
Sadece Ezekiel paygamberlik alameti olan durugörüsünde Kudüs’ü ve inşa edilecek olan 2. Bet ha Mikdaş’ı görmüştü. Daha sonraki yıllarda 2. Mabet onun tasvirlerine ve tarifine uygun olarak yeniden inşa edildi. Bu yeniden doğuşu anlatan mesaj vadide yeniden dirilen kuru kemik durugörüsü ile anlatılır.
Sürgünde halkının yanında olan ikinci peygamberin kimliği tam olarak saptanamamıştır. Belki de kendi isteği doğrultusunda ona ikinci İşaya denmiştir. Kendisi de alçak gönüllü davranarak bu adı kabul etmiş, böylece tüm peygamberlik durugörüleri tek bir İşaya kitabı altında toplanmıştır. Tahminen İşaya kitabının son bölümleri ona aittir ve bu sözlerle başlar; "Tanrınız diyor: Teselli edin, kavmimi teselli edin. Yeruşalayim’in yüreğine söyleyin; savaş zamanı doldu, fesadı bağışlandı, bütün suçları için Rab’bin elinden iki kat karşılık aldı, diye ona çağırın."  (İşaya 40:1DŽ)
M.Ö. 539 yılında Pers İmparatoru Büyük Cyrus, Babil’i fethetti. Ertesi yıl sevgili vezirine, Yahudilerin anavatanlarına dönmeleri için bir ferman çıkarmasını emretti. Üstelik Yahudilerin Kudüs’te tekrar kendilerine bir Bet ha Mikdaş yapmalarına da izin verdi. Sürgünden 70 yıl sonra çıkartılan geri dönüş yasasına rağmen çok az Yahudi anavatana döndü. Geri kalan diğer çoğunluktaki Yahudiler Babil’de kalmayı tercih ettiler, orada Diaspora cemaati kurmaya karar verdiler. Böylece anavatan için kurulan ilk "Siyonist para fonu"  olgusu doğmuş oldu. Artık Yahudiler Babil’de esir olarak değil, özgür iradeleri ile Diaspora Yahudi cemaatinin ilki olma kararını verdiler. Böylece günümüze değin hale süregelmekte olan Yahudi Diasporası serüveni başlamış oldu.
       
   kaynak
 Şalom gazetesi ve gözlem yayınları


Nisan 02, 2007, 09:17:56 ÖS
Yanıtla #3

Paylaşım için teşekkürler. google dan arasak çıkar mı? bir göz atmak istedim.


Nisan 02, 2007, 09:21:14 ÖS
Yanıtla #4
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay



Nisan 08, 2007, 09:55:47 ÖS
Yanıtla #5
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Eski Ortadoğu-Biblik Dönem

Kral Şelomo’nun M.Ö. 922 yılında ölümünden hemen sonra Birleşik Yahudi Krallığı ikiye bölündü. Güney Krallığı olan "Yeuda" kendi kabilesinin adı olan Yeuda ve Negev’deki Şimeon Kabilesi’nden oluşuyordu.
Geriye kalan 10 kabile ise Kuzey Krallığı olan "İsrael" krallığını oluşturdu.
İsrail krallığının saltanatı 200 yıl sürdü. M.Ö. 722 yılında Asur Ordusu tarafından başkenti Samaria (Şomron)_ zaptedildi ve Yahudiler ülkeden sürüldüler. Ülkede yaşayan herkes Asur’a götürüldü. Özellikle çok varlıklı ve soylu aileler yakın Doğu egemenliğinin altına girdiler. Mezopotamya’ya yerleştiler. Tanah kitabına göre Gozan Nehri’nin kıyısında Habor’a ve Med’lerin şehirlerine dağıtıldılar. Zaman içinde Yaakov’un soyundan gelen 10 Kabile tarih sayfalarına gömüldü ve özümlendi. Yine de Yahudi inanışına göre bu kayıp 10 kabilenin soydaş Yahudi kardeşleri asla yokolmadılar ve birgün geriye dönecekler. Bu kehanetler İşaya (Yeşayahu) ve Ezekiel (Yeheskel) peygamberlerin kaleme aldıkları kitaplarda yer almaktadır.
Bu efsane, ikinci Bet Ha Mikdaş yıkıldıktan sonra ülkede geride kalan Yahudilerin sürgün döneminde ortaya çıkmıştır. 12. Yüzyılda ünlü Yahudi seyyah Tudela’lı Benjamin kayıp 10 kabilenin Arabistan ve Pers topraklarında yaşadıklarını iddia etmiştir. 1650 yılında ise ünlü Amsterdam’lı Rabbi Manasseh Ben İsrael "İsrael’in Umudu" adlı kitabında bu kabilelerin Güney Amerika’da keşfedildiklerinden sözeder.
19. yüzyıldan itibaren, dünyanın dört bir yanına dağılmış bazı toplulukların 10 kabilenin kalıtları olduğu iddia edilegelmiştir. Bunların arasında Britanya’lı, Kuzey Amerika’lı ve Japon Yahudi toplulukları da sordu.
Diğer bir Yahudi inanış ise ünlü din bilgini Rabi Akiva’nın iddiası yönünde M.S. 2. Yüzyılda artık kayıp 10 kabilenin asla geriye dönmeyeceğidir. Aslında eldeki somut verilere göre en mantıklı sonuç da bu fikre dayanıyor.
M.S. 722’deki Asur’luların gerçekleştirdikleri bu sürgün aslında Yahudilerin yaşadığı ilk facia değil. İlk darbe ve ilk Diaspora yaşamı Babil’e sürgün edilen "Yeuda" krallığının halkıdır. M.Ö. 598 yılında Babil kralı Nabukadnezar 1. Bet ha Mikdaş’ı ordularına yıktırdıktan sonra Kudüs’ü zaptetmiş ve özellikle asil, ruhban ve zengin sınıfa ait elit Yahudi topluluğunu Babil’e sürgüne göndermiştir. Yeuda krallığının genç hakanı Yehoyakin, tüm tüccarların ve saray erkanının eşliğinde onlarla birlikte krallığından sürülmüştür. Kralın amcası Zedekia ülkede kalarak onun yerine kukla yöneticilik yaparak, yani göstermelik bir idareci olarak görevini sürdürmeye çalışmıştır. Sürgünden 11 yıl sonra Zedekia bir isyan gerçekleştirmiş, fakat Nabukadnezar orduları isyanı hemen bastırmış ve Zedekia’yı zalimce katletmişlerdir. Tanah’ın 2. Krallar 25:12ᆠ bölümünde okunacağı gibi "Ve muhafız askerin başı şehirde kalmış kavmin artakalanını ve Babil kralı tarafına geçmiş olan kaçaklarını ve halkın artakalanını sürgün götürdü. Fakat muhafız askerlerin başı bağcı ve çiftçi olmak üzere memleketin fakir olanlarından bıraktı." Böylece ülkede onların egemenliğini tehdit edecek hiçbir güç bırakılmadı.
Sürgüne gönderilen bir grup halk, peygamber Yirmeyahu(Yeremya) ile birlikte Mısır’a gitmeyi yeğlediler. Tevrat onların nereye yerleştiği hakkında bilgi vermemektedir. Bu grubun aslında mevcut olduğu Yeb’de Elefantin adasında bir kasabada oturdukları bilinmektedir. Bu yer Nil’in Yukarı Mısır bölgesindedir.
Fakat çok ilginçtir ki Babil’e sürülen "Yeuda" krallığı Yahudileri, Asur’a sürülen diğer Yahudi kardeşleri gibi o ülkelere özümsenmemişler. Aidiyetlerini asla unutmamışlardır. Diğerlerinin başına gelen yokoluş salt politik ve fiziksel olmamış, dinlerini de yitirmişlerdir. Fakat Babil’deki sürgün Yahudiler asla kimliklerini ve dinlerini terketmemişler, imanlarını asla yitirmemişlerdir.
Onlara vaaadedilmiş toprakları veren, David’in krallığını gösteren, Kral Şelomo’nun Bet ha Mikdaş’ı inşa etmesine izin veren ve kutsallar kutsalını ruhuyla dolduran sevgili Tanrı’ları onları unutmayacak ve yeniden esenliğe kavuşturacaklarına inanmayı inatla sürdürmüşlerdir.


Peygember Yeremya (Yirmeyahu) mersiyeler kitabında üzüntüsünü şöyle dile getiriyordu.
Rab sanki bir düşman oldu, İsrail’i yuttu;
Bütün saraylarını yuttu, hisarlarını yıktı;
Ve Yehuda kızında feryatla figanı arttırdı;
Ve onun çitini, bahçe çiti gibi söküp attı;
Toplantı yerini bozdu
Siyonda bayramları ve Şabat’ı RAB unutturdu.
Yirmeyahu 2:5lj

Babil ırmakları kenarında,
Orada oturduk,
Ve Sion’u andıkça ağladık.
İçindeki söğütler üzerine
Çenklerimizi astık.
Çünkü orada bizi sürgün edenler
Bizden, ilahiler
Ve bize azap edenler bizden şenlik istediler
Siyon ilahilerinden birini bize okuyun dediler.
Yabancının toprağında
Rabbin ilahilerinin nasıl okuyalım?
Mezmurlar: 137:1LJ


Nisan 11, 2007, 10:27:38 ÖS
Yanıtla #6
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Helen ve Roma Dönemi

M.Ö 3 yüzyıl ve M.S. 70 yılında ikinci Bet ha Mikdaş’ın yıkılmasına değin Babil’deki Yahudi cemaati, Pers İmparatorluğunun yönetimi altında sessiz ve oldukça huzurlu bir dönem geçirdi. Yahudiler aidiyetlerini hiç kaybetmeksizin Yahudi tarihi içindeki yerlerini aldılar. Bu dönem sırasında Yahudiler Greko-Romen Akdeniz dünyasının coğrafyası içinde sağa sola dağılarak, yeni küçük cemaatler oluşturmaya başladılar.
Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Yahudi cemaatleri Yakındoğu, Güney Avrupa ve Kuzey Afrika kıyıları boyunca dar bir alana sıkıştılar. Roma lejyonlarının çoğalmasıyla birlikte İspanya ve Gaul (Gol) ülkesine doğru da yayılmaya başladılar.
Yeni Ahit adıyla da bilinen İncil Kitabı’nda yazılanlara göre St. Paul’un (Pavlus) Hıristiyanlığı yaymak amacı ile başlattığı misyonerlik görevi M.S. 1. yüzyılın ortalarında başladı. Zaten ilk faaliyet alanı olan bu bölgede dünyaya gelen St. Paul de aslında Yahudi bir ailenin oğluydu. Anadolunun günyinde bulunan Tarsus’a göç etmiş Yahudi bir aileden doğan St. Paul’un esas adı Şaul’du. Babası ciddi ve sıkı bir Ferisi Yahudiydi. Paul delikanlılık çağında Kudüs’e gitmiş ve meşhur din bilgini Rabbi Gamaliel’in yanında Tora eğitimi görmüştü. Bu mistik ve önemli deneyimden sonra Şam yolunda İsa ve yandaşlarıyla karşılaştı ve onlara katıldı. İsa’nın Tevrat’ta yazılı olan ve gerçekleşmesi beklenen Maşiyah’ın geldiğini duyumsatan peygamberlik mucizelerine tanık oldu. Her ne kadar İsa’nın alametleri Yahudiler tarafından Maşiyah olduğuna dair kabul görmediyse de, birçok Yahudi müridi onun takipçisi oldular. M.S 48 yılından sonra 10 yıl boyunca St. Paul (Şaul) Şam, Kıbrıs, Tarsus, Antioh ve Ege’de Efes’te, Makedonya’da Selanik ve Borea’da, Yanunistan’da Atina ve Korint’de orada kurulu, olan tüm diaspora sinagoglarını dolaşarak İsa’nın fikirlerini yaymaya başladı. Çoğu yerde amacına ulaştı. Paul (Şaul) tutuklanıp Roma’ya götürülünce, orada da bir Yahudi cemaatinin kurulu olduğuna şahit oldu.
Hıristiyanlığın ilk kuruluş döneminde o bölgede nüfus olarak kaç Yahudi olduğu istatistiksel olarak tam olarak bilinmiyor. Din bilgileri genel olarak aşağı yukarı 5 milyondan fazla olduklarında birleşiyorlar. Bu Yahudilerin en büyük çoğunluğu o dönemde kutsal toprakların dışında, diasporada olduklarını ifade ediyorlar. Yahudiler diasparada Akdeniz-Ortadoğu bölgesinde yüzde on civarında bir rakam olarak aidiyetlerini yitirdiler. Günümüzde ise bu rakamın o dönemlerde 8 milyon olduğunu, bu Yahudi nüfusunun 2,5 milyonunun İsrail topraklarında, gezi kalanların ise: Mısır, Suriye, Mezopotamya (Babil) ve Anadolu’da yaşadıkları iddia ediliyor.
Ünlü Yunanlı coğrafya uzmanı Strabo: “Bu insanların bütün dünyanın nerelerine dağıldıklarını tam olarak tespit etmek hiç de kolay değil, ayrıca ne kadarının özümsendiğini anlamak da tamamıyla mümkün olamaz” denmektedir. Fakat  yine de İsa’dan sonra 1. Yüzyıldan itibaren Yahudi dininde, Hıristiyanlığa geçiş yüzünden büyük bir nüfus düşüşü olduğu kesinlikle bilinmekteedir.
Yahudiler nerede yaşarlarsa yaşasınlar anavatanla olan ilişkilerini asla koparmamışlardır. Eretz İsrael her zaman onların ulusal ve ruhani merkezi olmaya devam etmiştir. Hatta en zalim yönetim olan Romalılar döneminde bile bundan asla vazgeçmemişlerdir. Diaspora Yahudileri o devirlerde “Şaloş regalim” adı verilen 3 hac bayramında (Pesah-Şavuot-Sukot) karada kervanlarla ve deniz yolculukları yaparak, her türlü riski göze alarak, karada eşkiyalar, denizde ise korsanlarla mücadele ederek her yıl Kudüs’e yapılacak olan dini ziyaretlerini gerçekleştirmeye devam ettiler. Her cemaat, Bet ha Mikdaş’a vermeleri gereken yıllık vergilerini ödediler. Bu fahri vergiler kişi başına yarım şekel değerindeydi.
Çok zeki ve parlak delikanlılar İsrail’deki dini akademilere (yüksek yeşiva) gönderilerek Tora ve kanun eğitimi almaları sağlandı. Zaman zaman yazışmak sureti ile bazı hukukî davalar, din bilginlerine danışılarak halledildi. Yaşadıkları bölgeler ister uzak ister yakın olsun takvimlerini hep Yahudi takvimi doğrultusunda düzenlediler. Böylece dini bayramların ve önemli günlerin kutlanmasında hiçbir tarih aksaması yaşamadılar. Sözel dinin, Diaspora Yahudileri için daha kalıcı olabilmesi için yazılı din kayıtlarına çok önem verildi. Böylece her biblik metin tam anlamıyla açıklamalı olarak kaleme alındı.
M.S. 70 yılında bu kez de Romalılar tarafından yeniden yıkılan Bet ha Mikdaş’ın yok olma felaketinden sonra Yahudiler’in dini yaşamı arka tekerlekleri patlak bir kamyon haline geldi. Bu felaket onlar için 6 asır önce başlarına gelen ilk sürgünden ve Babil esaretinden çok daha yıkıcı ve moral bozucu oldu.
Onları artık manevi olarak daha zor bir dönem bekliyordu...


Nisan 11, 2007, 10:28:36 ÖS
Yanıtla #7
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Helen ve Roma Dönemi (2)

İskenderiye (Alexandria) M.S. 1. ve 2. yüzyıllar
M.Ö 30 yılında Mısır, Roma’lıların egemenliğine geçtiğinde, orada bir milyona yakın Yahudi yaşıyordu. Yahudiler Mısır’daki sosyal ve ekonomik yaşamının her katmanında yer almışlardı. Bunların arasında “orta sınıf” diye tabir edilen tüccarlar, bankerler, din adamları, devlet memurları ve orduda subay görevi alan Yahudiler çokluktaydı. Bir de daha az gelire sahip olan çifçtçiler, zenaatkarlar, askerler, denizciler, liman işçileri ve hamallık yapan Yahudiler de vardı.
Roma’nın Mısır’ı ele geçirmesine değin, Mısır 300 yıl boyunca Ptoleme Hanedanı tarafından yönetiliyordu. Bu hanedan Büyük İskender tarafından tahta geçirilmişti. İskenderiye o dönemde sadece Mısır’ın değil neredeyse tüm Ortadoğu’nun ticaret ve kültür merkezi olarak, Helenlerin en doruk noktası olan kenti konumundaydı. O dönemde Mısır’da yaşayan Yahudi halk arasında en yetkin olanı İskenderiye Yahudi Cemaati idi. Orada yaşayan Yahudi halkının beşte ikisi yüksek düzeyde ticaretle uğraşırken diğer kalan beşte üçlük bölüm ise sanat, felsefe, edebiyat alanında çok fazla ön plana çıkmışlardı. Oradaki cemaat otonomik bir şekilde, bir cemaat başkanı (özel etnik idare) idaresinde yaşıyordu. Bu etnik toplumun başkanının altında bir de ihtiyarlar heyeti ve vakıf kuruluşları zinciri mevcuttu.
İskenderiye Yahudileri çok düzgün ve imanlı bir biçimde yaşarlardı. Dinlerine ve geleneklerine son derece bağlıydılar. Oturdukları çevrelere yakın olan Sinagogları onların sosyal hayatını da motive eden dernek görevini de görmekteydi. Kudüs’te bulunan Bet ha Mikdaş yönetimi ile yakın ilişki halindeydiler. Sürekli haberleşiyorlar ve Kudüs’e yapılan yıllık 3 hac görevlerini yerine getiriyorlardı. Ama bununla birlikte yine de son derece güçlü bir biçimde Hellen (Yunan) kültüründen de etkileniyorlardı. Yunanca konuşuyorlar, Yunan isimleri taşıyorlar ve Yunan giysileri giymeyi tercih ediyorlardı.  İbranice dilinde yazılmış olan Kutsal Kitap, Yunanca’ya tercüme edilmiş ve Septuagint (Eski Ahit kitabının M.Ö 270’de başlatılan Yunanca tercümesi) adıyla anılıyordu.
İskenderiyedeki Yahudiler, oranın yerel halkı ile çok iyi ilişkiler içindeydi. Bunun en önemli nedeni Yahudiler ticarette çok başarılı olmaları ve bölgenin tüm yerli işadamları ile iyi ticaret ve dostluk ilişkileri kurmalarından kaynaklanıyordu.
Bu Roma’lıların egemenlik kurdukları dönemde de aynen devam etti. Üstelik buna iyi bir durum daha da eklendi. Bunlar Yahudilere verilen vatandaşlık hakkıydı. Roma idaresi, Yahudi cemaatine dini görevlerini serbestçe yerine getirmeleri ve kendi içişlerini istedikleri gibi düzenlemelerine izin veren bir kanun kararnamesi yayınlamıştı. Fakat ülkenin yerli Hellen halkı Yahudilere tanınan bu hakka kızıp, kendileri için de ülkeye ödenen vergiler konusunda ayrıcalık istediler. Yahudilerle aynı statüde olmak istemediklerini belirttiler. Roma’lılar döneminde Yunanlıların Yahudi düşmanlığı gitgide artmaya başladı. Ptoleme Hanedanının idaresi dönemindeki o uysal halk yavaş yavaş potansiyel bir düşman toplumu halini almaya başladı.
Bu çirkin antisemit, hareketler giderek çoğalmaya yüz tuttu ve Avrupa’ya yayılarak kronik bir düşmanlık haline geldi. M.S. 1. Yüzyılda İskenderiyedeki antisemitizm entellektüel düzeye kadar yükseldi. Çünkü o dönemde Chaeremon adlı tarihçi ve pagan bir din adamı Roma’ya davet edilerek genç prens Neron’a özel öğretmen olarak atanmıştı.
Chaeremon’un yazdığı tarih kitabında Yahudi’lerin Mısır’dan çıkış İskenderiye bölümünde iğrenç bir saptırma yaparak, bugünkü İskenderiye Yahudilerinin, Mısır’dan kovulan cüzzamlı ve murdar bir toplumun çocukları olduğu iddiasında bulunuyordu. Appion döneminde ise kaleme alının demagojik yazılar sonunda İskenderiyeli Yahudilere karşı büyük bir isyan başlatıldı. Bu isyanlara neden olarak ortaya atılan iddia ise tamamen hayali ve kötülük taşıyan fikirlerdi. Onlara göre Yahudiler, dini bayramlarda yerine getirdikleri ritüellerde, Yahudi olmayanlardan kurban seçtiklerini ve onları dinleri için öldürdüklerini iddia ediyordu. Bu tarihte görülen ilk “kan iftirası” olayıydı. Bu iftiralar M.S. 18. Yüzyılın sonlarına değin Yahudilerin başına yüzyıllar boyunca büyük felaketler getirmiştir. 1. Yüzyılın sonunda Yahudi tarihçi Flavius Josephus, Roma’da kaleme aldığı ve “Appion’a karşı” adlı tarih kitabında o dönemlerin antisemit propagandalarını anlatmıştır.
M.Ö. 66 yılında Judea’da başlatılan Roma aleyhtarı Yahudi isyanları, İskenderiye Yahudileri arasında bir Roma karşıtlığı yaratmaya başlamıştır. Tiberius Julius Alexander döneminde Mısır’da devlete hizmet veren filozof Philo’nun değerli ve önemli bir kişi olan yeğeni, bu dönemde dinine ve aslına dönerek, aldığı bir kararla Judea (İsrael) topraklarına gitmiş ve oradaki Roma karşıtı Yahudi isyanına katılmış, Titus’un ordularına karşı önsaflarda çarpmıştı. Bu savaştan sonra İskenderiye’de Yahudilere başlatılan isyanda Roma lejyonerlerine karşı Yahudi cemaatini de savunmuştu. Daha sonra bu kanlı çatışmaları kaleme alan tarihçi Josephus Flavius isyan döneminde 50.00 Yahudinin hayatını kaybettiğini yazar. Fakat bu sayının abartıldığı da düşünülebilir.
M. S. 115ᆥ yılları arasında gerçekleştirilen, Roma imparatorluğunda yaşayan Yahudiler’in isyanından sonra ise Mısır’da yaşayan Yahudi cemaatini önemli derecede etkilemiş, ekonomik hayatları mahvolmuştur. Bir zamanların gururlu ve refah içinde yaşayan Yahudi cemaati yüzyıllar boyunca tarih sahnesinde önemlerini  yitirmişler, adeta yok olmuşlardır.



Nisan 11, 2007, 10:29:58 ÖS
Yanıtla #8
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Helen ve Roma Dönemi (3)
1. ve 2. yüzyıllarda İskenderiye’de (Alexandria) Yahudi Edebiyatı

Çok eski dönemde İskenderiye’de yaşayan entelektüel Yahudi yazarlar iki kültür arasında bir köprü kuran edebi eserler vücuda getirmişlerdir. Bu aydın kişiler kendi halklarını anlatırken, komşuluk ve yurtaşlık ettikleri Yunan halkını da aynı zamanda tanıtıp, hem dostluk ilişkisi kurmak hem de onlarla kendi arayışında koşutluk kurmak amacını güdüyorlardı. Tevrat’ı ve Yahudi tarihini aktarırlarken hatta Yahudiliğin en basit kurallarını bile anlatırlarken, kendi değerlerinin klasik Yunan Felsefesinin değerlerine taban tabana zıt olmadığını, hatta benzerlikler taşıdığını dahi göstermeye çalışıyorlardı.
 
Bazıları Apokrifa’dan (Eski Ahit’e bağlı olup, İbranice metinleri bulunmadığı için, herkesçe Mukaddes Kitabın metnine dahil edilmeyen, bazı kiliselerce mukaddes kabul edilen bazı kitaplar) yazılar aktarırken, diğerleri Şelomo Ameleh’in Bilgelik (Mişle) kitabından, diğerleri Vaizden (Kohelet) ve Ben Sira’nın Bilgeliğinden çeviriler yapıyorlardı. Bu çeviriler İbranice asıllarından Yunan diline tercüme ediliyordu. Bütün bu kitapların içindeki ana tema iyi bir yaşam sürmek için insana gereken Yahudi değerlerinin önemli ve puta tapan dinler ile aralarındaki karşıtlıkların anlatılması idi.
Diğer Apokrif kitaplardan biri ise 2. Makabi Kitabı idi. Bu kitap da İbranice’den Yunancaya tercüme edilerek, M.Ö. 2 yüzyılda meydana gelen Makabilerin isyanını ve o dönemin uluşçu ve dini öykülerini özet halinde Yunan halkına tanıtmaya ve öğretmeye çalışmışlardı.
O dönemden günümüze kalan en önemli edebi eserlerden biri ise Ezekiel adlı İskenderiyeli bir Yahudi’nin yazdığı trajedi tiyatro eseridir. Bu eser tipik bir Yunan tragedyası halinde yazılmış olup, konusu Yahudiler’in Mısır’dan çıkışını anlatan Yunanca bir eserdir.
O dönemdeki Hellenist Yahudi edebiyatının amacı küçük bir gruba sahip olan Yahudilerin, tek Tanrılı dine olan inançları yaşama biçimleri ve ahlakları sayesinde, ülkenini genelini teşkil eden Pagan Hellen toplumuna karşı ne denli güçlü ve yetkin olduklarını göstermekti.
Bu çalışmaların en önemli göstergesi ünlü İskenderiyeli filozof Judeaus Philo (M.Ö. 20. M.S. 45) idi. Philo çok zengin ve asimile bir ailenin oğluydu. Eğitimini genel anlamda Yunan Kültürü ağırlıklı almıştı.
Philo’nun yazılarında İskenderiye sentezlerinde Yahudi inançları ile İskenderiye’li Hellenist’lerin fikirleri arasındaki ilişkiler anlatılıyor, aralarındaki bağlar ortaya çıkartılıyordu.
Philo’nun Vahiye dayalı iman ve felsefi düşünce arasında bir birleşim deneyen ilk düşünür olarak felsefe tarihinde önemli bir yeri vardır.
Tarihçi Flavius Josephus, Philo’nun soylu bir aileden geldiğini yazar. İskenderiyeli öteki Yahudiler gibi o da Gymnasion’da öğrenim görmüştür. Tümünü Yunanca kaleme aldığı yapıtlarında çok sayıda Yunan yazarlarından, özellikle manzum oyun ve destan şairlerinden bahseder; Yunan retorik okullarının tekniklerini kullanır, gymnasionları över.
Öte yandan yapıtları, kendini tam anlamıyla dindar bir Yahudi saydığını gösteren ipuçları içerir. Ortaçağdan önce, Yahudi hukununun, Talmud dışında en geniş derlemesi sayılan Philo’nun yapıtları Halaha ve ibadet anlamlarında İsrail ve Diaspora ilişkilerini aydınlatmak bakımından önem taşır. Hukuk alanında İsrael’de yürürlüktü olan yaklaşımı genel olarak paylaşır; ama bazı ayrıntılarda ondan ayrılır ve genellikle Yunan ve Roma hukukuna dayanır.
Philo'nun yaşamında belirlenebilen olaylardan biri, M.S. 40'da İskenderiye'de Yahudilere karşı düzenlenen bir katliamdan sonra, Ptolemeler zamanında güvence altına alınan ve İmparator Augustus'un onayladığı Yahudi haklarını geri vermesini istemek üzere İmparator Caligula'ya giden bir heyete başkanlık etmesidir.
Philo'nun özgün yapıtları üç grupta toplanabilir.
1- Tora'nın özellikle Tekvin'in belirli ayetlerini ya da konularını temel alan deneme ve vaazlarının 25'i günümüze ulaşmıştır.
2- Felsefi ve dinsel denemeleri insanının özgürlüğü, dünyanın yaratılmamışlığı ve yok edilemezliği, Tanrı'nın dünyayla ilişkisi, hayvanların ruhları gibi konuları işler. Bazılarının yalnızca Ermenice çevirileri günümüze ulaşmıştır.
3- Dönemin güncel sorunlarını konu alan denemeleri arasında Therapeutar mezhebiyle ilgili bir övgü, tarihçi Flavius Josehpus'un "Apion'a Karşı" eserine benzeyen bir Yahudilik savunusu, Roma'nın Mısır Valisi Aulus Avillius Flaccus'un İskenderiye Yahudilerine karşı işlediği suçlarla ilgili bir yazı ve Caligula'ya elçilik deneyimini aktardığı bir metin sayılabilir.
Philo'nun felsefi görüşleri özellikle Platon, Aristoteles ve yeni Pytagorasçılar ve Kynikler ve stoacıların etkisi altında gelişmiştir. Temel felsefi yaklaşımı Platon'a yakındır. Ama kozmoloji ve etik gibi konularda özellikle Aristoteles'e çok şey borçludur. Öte yandan Yeni - Pythagorasçılardan; sayıların, özellikle de yedi sayısının mistik anlamı ve ölümsüzlüğe hazırlık olarak özdisiplinli yaşam sürdürmekle ilgili görüşmelerini almıştır. Kynikler de eleştiri yöntemleriyle, Philo'nun görüşlerini açıklama biçimi üzerinde etkili olmuştur.
Philo etik kuramında o güne değin Yunan felsefe yazınında sözü edilen iki erdemi iman ve insanca davranışı vurguladı. Ama ona göre mutlak mutluluk insanların kendi çabalarıyla değil, ancak Tanrı'nın isteği ve yardımı ile elde edilebilirdi. Siyaset kuramında ise Philo en iyi yönetim biçiminin demokrasi olduğunu da birçok yerde belirtti. Ama onun için demokrasi özel bir yönetim biçimi değildi; tüm insanların yasa önününde eşit olduğu her yönetim biçiminin gereğiydi. Dolayısıyla tüm yönetim biçimlerinin en iyi öğelerini birleştiren Yahudi yasaları temel amaç olmalıydı. Tarihin en son hedefi de bütün dünyanın demokratik yapıda bir devlet durumuna gelmesiydi.
Fakat kendi çağdaşları olan Nazaretli Yeşu (İsa) ve Tarsus'lu Şaul'dan (St. Paul) da etkilendiği su götürmez bir gerçekti.
 


Kasım 06, 2007, 08:53:34 ÖS
Yanıtla #9
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Mısır ve Magrip ülkeleri

Mısır’ın Araplar tarafından fethinin (M.S. 640) ardından Mısır’da yaşayan küçük Yahudi cemaati, 2. Yüzyıldan beri Büyük İskenderiye cemaatinin zayıflamasından sonra ilk defa rahat ve huzurlu , başarılarla dolu bir cemaat olarak varlık göstermeye başladı, İslam idaresi altındaki Yahudi cemaati, Kahire’ye fazla uzak olmayan Fustat kentinde Araplar ve Arapların yaşam biçimine ve diline de adapte olup bu tarzı benimsediler. 19. Yüzyılda gün ışığına çıkartılan Kahire Geniza’sında bulunan kaynakların doğrultusunda, o döneme kadar haklarında fazla bilgi sahibi olunamayan Mısır Yahudilerinin tüm yaşantıları ve birikimleri herkes tarafından öğrenilebilir.



Yahudi dünyası içinde Kahire’nin değer ve önem kazanması 1165- 1204 yılları arasında yaşayan büyük düşünür Moşe Ben Maymon (Maimonides) döneminde başladı. Daha sonra 19. Yüzyılda Mısır’ın izni ile gerçekleşen batılılaşma sürecinde Mısırlı Yahudiler çok zenginleşip, yükselme olanağı buldular. Cattauis ve Mosseris gibi varlıklı ve etkin aileler bu dönemde ön plana çıktılar. Birçok Mısırlı Yahudi’nin İngiliz, Fransız, İtalyan veya diğer ülkelerin de vatandaşı olarak kabul edilmeleri, o dönemlerde bu ülkelerle Mısır arasındaki kapitülasyon anlaşmalarının sonucunda elde edilen kazanımlardı. Bu çifte vatandaşlık sayasinde Yahudiler daha rahat ve huzurlu yaşama olanaklarına kavuşmuşlardı.
İkinci Dünya Savaşı’nın başına kadar Mısır’da, refah içinde ve mutlu yaşayan 90.000 kadar Yahudi nüfusu mevcuttu. Fakat bu dönemden itibaren Mısır’da yükselmeye başlayan faşist milliyetçilik, pan- Arap, anti- batı ve anti- siyonist hareketlerin ardından bu durum giderek ve çok hızlı biçimde bozulmaya başladı. 1948 yılında kurulan İsrail Devleti’nin varlığı ve hemen ardından patlayan Arap İsrail savaşı sırasında Mısır idaresi, orada yaşayan Yahudilere olan politikalarını değiştirdiler. Birçoğu hapse atılırken, büyük bir bölümü ülkeden göçe zorlandı. 1955 yılı itibari ile ülkede 30.000 kişi kaldı.
1956 yılında Mısır Devlet Başkanı Abdul- Nasır’in başlattığı Sina Kampanyasının ardından, Mısır İsrail’e yenilince hükümet intikam amacı ile 3000 Yahudi’yi esir kamplarına kapattı. Binlerce Yahudi’yi ülkeden kovdu ve malvarlıklarına el koydu. Tarihte Mısır’dan gerçekleşen ikinci Yahudi göçü (ilki Hz. Musa ile Mısır’dan çıkıştı) geriye birkaç kişi kalıncaya değin sürdü. Günümüzde Mısır’da birkaç yaşlı Mısırlı Yahudi yaşamlarını sürdüregelmektedir. M.Ö. 6 yüzyılda başlayan Mısır Yahudi Cemaati varlığı ise böylece tarih sayfalarına gömüldü.
Magrip

Magrip kelimesi Arapça “Batı” anlamına gelip, Kuzey Afrika ilkeleri olan Tunus, Cezayir ve Fas’ı kapsamaktadır. Bu topraklar üzerindeki Yahudi varlığı, özellikle deniz kıyısı boyunca antik dönemlere kadar geriye dayanmaktadır. Batı Akdeniz için savaşan Kartacalılar ve Romalılar’ın en sıcak savaş dönemlerinde o topraklarda Yahudi varlığı mevcuttu. Bölge 7. yüzyılda Araplar tarafından fethedildiği zaman, Hıristiyan halk ayaklanıp veya din değiştirmeye başlarken, Yahudi cemaatleri kendi iç işlerinde bağımsız, ama cemaat olarak otonom bir biçimde İslam idaresi altında varlıklarını sürdürdüler. Bu dönem sırasında Yahudi dini dünyasının merkezi batıda Kairouan şehriydi.
Yahudi Cemaati 12. Ve 13. Yüzyıllarda Muvahhitlerin (Almohadlar) baskıları altında çok acı çektiler.. Onların idaresinden sonra Katolik İspanya idaresi altında iken de bu kez 1391’de başlayan katliamların ardından 1492’de de ülkeden kovuldular. İspanya’dan Magrib ülkelerine göç eden Yahudiler kısa bir süre sonra tüm bölgenin ekonomisine hakim oldular. Entellektüel hayatta da en ön plana çıktılar. Varlıklı ve önemli Yahudi aileleri arasında hala İspanya’daki yaşantı, alışkanlıklar ve hayat tarzına devam edildi.
16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Fas haricinde tüm Magrib topraklarını fethederek imparatorluğuna kattı. Osmanlı sultanı esnek ve huzur verici idaresiyle Tunus Beylerbeyini ve Cezayir Beylerbeyini kendi doğrularını ve adetlerini uygulamak üzere özgür kıldı.
Tunus, Cezayir ve bugünkü Libya’nın bir parçası olan Tripolitanya ülkeleri Berberi Kıyıları olarak anılmaya başlandı. Bu ülkeler hayatlarını korsanlık yaparak kazanıyorlardı. Denizaşırı ülkelerin gemilerine saldırıp, kazandıkları ganimetleri, köleleri ve talan ettikleri malları satarak yaşamlarını sürdürüyorlardı. Yahudiler bu dönemde ülkeler arası gemilerle seyahat edip ticaret yaparken, diğer ülkelerdeki din kardeşleriyle ilişkiler kurarken, bunun yanısıra yoldan çıkmaya müsait olan Yahudileri “mitzva” diyerek yeniden toplumlarına kazandırmaya çalışıyorlardı. 19. yüzyıl boyunca bu durum devam ederken batılı güçler Berberilere egemen olmaya başladılar. Akdeniz’i onlardan temizleyip, güvenilir sular haline getirdiler. Böylece korsanlık endüstrisi ortadan kaldırılmış oldu.
Magribi ülkelerdeki İslam idareleri zamanla zayıfladı. Osmanlı İmparatorluğu bu toprakları savaşlar sonucu Fransızlara kaptırdı. 1830 yılında Fransa Cezayir’i ele geçirerek sömürgesi haline getirdi. Cezayir Yahudiler’i, Fransa Adalet Bakanı ve Yahudi Cemaati Başkanı Adolphe Cremieux’un 1870’de çıkardığı bir yasa ile Fransız vatandaşlığına geçtiler. Tunus 1881 yılında, Fas ise 1912 yılında Fransa’nın sömürgesi haline geldi. Magrib yahudileri 20. yüzyılın başından itibaren yükselmeye başlayan Arap milliyetçilerinin baskısına uğramaya başladılar. Artık can güvenlikleri kalmamıştı. Onlar Fransız yönetiminin himayesine alındılar ve çocuklara Fransızca eğitim verilmeye başlandı. Böylece Fransız kültürü ve dili Magrip Yahudilerini kuşaklar boyunca etkiledi. 19.yy’ın son 20 yılında başlayan Arap isyanları ile birlikte Cezayir Yahudilerinin karanlık günleri başlamıştı. 1954’te Fransızlara karşı olan Arap isyanında ise Yahudi cemaati iki ateş arasında kaldı. Göçler hızla arttı. Cezayirliler bağımsızlıklarını kazandıklarını zaman General De Gaulle Fransız vatandaşlığı alan bütün Yahudileri Fransa’ya kabul etti. Fas ve Tunus’taki Yahudilerin durumu çok daha az tehlikeliydi. Fakat ülkeden göç etmeleri neredeyse imkansızdı ve yasadışı bir şekilde bu ülkelerden göç edebiliyorlardı. 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasının ardından bu ülkelerde yaşayan Yahudilerin çok büyük bir çoğunluğu İsrail’e göç ettiler.
Geri kalanlar ise  1960 yılında ülkeyi tamamen terk ettiler, Fransa, İsrail ve diğer ülkelere göç edip yerleştiler.



 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
4 Yanıt
4588 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 10, 2007, 08:13:49 ÖS
Gönderen: shemuel