Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Evrim teorisi, Tanrı varlığı ile çelişmez.  (Okunma sayısı 16845 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 16, 2011, 03:41:22 öö
Yanıtla #10
  • Ziyaretçi

Peki evrime bazi yerlerde uzaylilarin genetik olarak mudahele ettigi bahsediliyor, bazi uzayli kacirilmalarinda hastaliklarinin duzeldiginden bahsedenler bunlar hakkinda neler dusunmektesiniz?

Saygilarimla


Mayıs 16, 2011, 11:35:50 ös
Yanıtla #11
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 668
  • Cinsiyet: Bay

Saygılar
Uzaylılık nasıl tanımlandığına bağlı, Sonuç olarak  net ,dayanaklı bir bilgi elimizde yok uzaylılık la ilgili.Dolayısıyla şimdilik bu da bilimin hurafesi kısmında.

İnsanın evrimleşme konusunu bir tarafa koyalım şimdilik şu soruyu yanıtlarsak sanki ''insanın denildiği gibi evrimleşemediğini'' yakalarız.


Hayvanlar da evrim nasıl olmuş?



Saygılarımla


Mayıs 25, 2011, 12:10:00 öö
Yanıtla #12
  • Ziyaretçi

Simdi akraba turler var. ornegin ayi ile kopek akraba turmus ancak omuz yapilari farkli diye biliyorum. Aslinda da hayvanlarda bir suru ara tur hatta melezler var, Insanlarda da ornegin maymuna benzeyen insanlar var ama ilginc bisey domuza benzeyende var. Evrimimizde domuz var mi hep maymundan mi evrimlestik, kopekten evrimlesenimiz yok mu? Peki ya gentiken yakin hayvanin tavuk olusu ilginc. Farkettimde Turkiyede en cok kendinin kopekten geldigini dusunenler var, hatta o nedenle kopek yildizi siriusla ozdeslestiriliyor.
« Son Düzenleme: Mayıs 25, 2011, 12:14:21 öö Gönderen: Escalation »


Haziran 10, 2011, 11:03:23 ös
Yanıtla #13



Evrimci ateistleri o şekilde kalıba koymasanız bence daha iyi olur. Onlara göre tanrının bir anda yaratması gerekiyor diye bir tezleri yok, sadece yaratmak için zaman kaybetmesinin anlamsız olacağını söylerler. Bence bu söz bir iftira veya cahil bir kaç ateistin söylediği sözdür. Genelini kapsadığını sanmıyorum, çünkü çok kişi tanıdım. Sanırım Tanrılarının günleri, bizim anladığımız sürelerin dışında olsa bile birbirine eşit olmaları gerekir. Yoksa gün diye belli bir dilimi kastemezlerdi. Evrim süreci, bir kaç milyar yılı kapsar, karadaki büyük canlıların tarihi 250 milyon yılı geçer, insanların ortaya çıkması, 4 milyon yıla kadar uzanır ve dinler sadece 3-4 bin yıldır vardır. Böyle bir süreç tanrıların zaman kaybını gösterir, İşte burada ateistler haklı olabilir.

Ben de tanrının bir şey yaratıyorsa, bunu bir anda, hemen, şapkadan çıkarır gibi yaratması gerektiğini savunan bir çok ateist tanıdım. Kitaplarını da okudum. İsim de verdim, Richard Dawkins diye. Kör Saatçi adlı kitabında, sürekli bir süreci anlatma çabası içindedir. İlk hareketi kendisi de açıklayamaz, bunu matematiksel olasılık hesabına havale eder, fakat diğer tüm çabası, canlıların bir süreç sonunda oluştuğu yönündeki tezidir. Buna dayanarak ateist olduğunu söylemekten de çekinmez. Bu adam için de cahil denilemez.

İkincisi "yaratmak için zaman kaybetmesinin anlamsız" olacağını iddia etmek de zaten tanrıya bir rol biçmek değil midir? Bir ateist, nasıl oluyor da, tanrının zaman kaybı endişesine girebileceğini iddia edebiliyor?  Bu mantık, tanrıya kafada bir rol biçip, sonra o rolü çürütme mantığının aynısı değil midir? Acaba böyle düşünen ateistler de, aslında ateist kalabilmek için mi kendi samandan tanrı kavramlarını uyduruyor? Ben, bir tanrı varsa, zaman kaybı endişesine kapılmayacağını, çünkü zaman üstü olduğunu, hiçbir şekilde bir kaybının olamayacağını, zaten "tanrı" kavramı altında mutlak bir gücün ontolojik olarak bir şey kaybetmesinin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Neden? Basit :  Tanrı kavramındaki "tanrı" bir insan olmayıp, "tanrı" olduğu için. Ancak bir işe bağımlı insan vakit kaybedebilir. Süreç, ve zaman akışı insana özgü, tükenen, biten, değişen, entropiye uğrayan madde için geçerli kavramlardır.






"SECDE:7-O ki, yarattığı herşeyi güzel yarattı ve insanı yaratmaya da bir çamurdan başladı. 8-Sonra onun neslini bir sülaleden (değersiz bir sudan) yaptı.

SECDE:9-Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için işitmeyi, o görmeleri ve gönülleri yaptı. Siz çok az şükrediyorsunuz!

Niye, tek bir satırı aldınız da devamını bıraktınız anlayamadım. Burada benim anladığım, insan bir anda çamurdan yaratılmış, sonrada su eklenmiş ve kendi nefesinden üflenmiş. Yani bir süreç varsa zaten anlatılıyor. Eğer çamurdan yapılmış halde binlerce yıl kaldı diyorsanız ve buna da evrim diyorsanız o ayrı tabiki. Ayrıca Kurana göre kadın erkeğin kemiğinden yapılmıştır. Yani benim buradan çıkardığım erkek yaratıldıktan hemen sonra kadın yaratılmıştır, erkeğin yaratılma süreci herhalde binlerce yıla dayanmış olamaz. Yoksa nasıl üreyebilecek ti? "

Tanrıyı yıllardır dünyanın dört bir yanındaki inananlar, -sadece ibrahimi dinden olanlar değil- sanki bir çömlekçi gibi algıladılar. Tanrıyı bir çömlekçi olarak algılayıp algılamamak kişinin kendisine kalmış bir konudur. Ben, çamurdan yaratmaktan kasıtın, sadece maddeden yaratmak olduğunu anlıyorum. Çünkü cinler için de dumansız ateş deniyor. Bu, bizim bilmediğimiz farklı bir maddeyi temsil eden bir anlatımdır. Melekler için nurdan yaratılmıştır diye geçer. Çamur, dumansız ateş ve nur. Nurdan yaratılmaktan kimi insan doğrudan ışığa şekil verip bir şey yaratmayı anlar. Kimi de bunu, madde dışı bir enerjiden yaratılmak olarak algılar. Benim çamurdan anladığım da insanın periyodik tabloda bulunan elementlerin birkaçından mürekkep bir varlık oldğundan başka bir şey değildir.  Bu anlatımdan insanın kil dönergecinde çömlek yapılır gibi yaratıldığını anlamak da yorumun bir başka boyutudur. Ayrıca kadının insanın kaburga kemiğinden yaratıldığı iddiası Tevrat'ta geçer, Kuran'da geçmez.  Kadın ve erkeğe gelince, evet karşıt cinslerin, yani birinin olması için bir diğerinin "aynı anda" varolması gereken bir bağlayıcılık, ancak evrim teorisini zorlayan bir şey olur. Erkek, bir zamanda hermafrodit iken daha sonra kadın evrilmiş olabilir. Zaten evrim teorisi de canlıların ilkel hallerinin hermafrodit, yani hem erkek hem kadın olduğunu, hem erkeğin hem kadının fizyolojisine sahip olduğunu söyler. Hermafroditizm, insanın genlerinde zaten saklıdır ve bugün her iki organa da sahip insanlar doğabilmektedir. Bir sendrom olarak...

Saygılar
Karanlıklar prensi bir beyefendidir. W.Shakespeare


Haziran 11, 2011, 02:21:34 öö
Yanıtla #14
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bay

Sayın popperist, sanırım konuyu anlatamadım size. Yaratılışta zaten kadının bir anda yaratıldığı ortaya çıkıyor diyorum. Çünkü Adem yüzyıllarca beklemesi gerekirdi diyorum.  O amaçla yazmıştım ama, siz benim dediklerimi doğrulayarak bana söylemişsiniz, önceki konunuza istinaden özellikle belirtmiş tim. Yani tanrının günü bizim anladığımız günden binlerce, yüzlerce belki milyonlarca yıl uzun ise, Havvayı her ne uzunlukta olursa olsun neredeyse bir anda yaratmış olması gerektiği sonucu çıkıyor. Böylece Tanrını günü bizim anlayacağımız günlerden farklıdır demek yeterli bir açıklama değildir.
 
Ayrıca sadece Adem ve Havva dan bahsediyoruz, sanırım onlara çift cinsiyeti yakıştıramayız. üstelik çocuklarınında ensest ilişkiye girdiği açıktır.
Tanrının anlatımlarında eğer doğruluk varsa, biz önce yarattık sonra toparladık dememesi gerekmezmiydi? Burada konu, Tanrının geç kalması değil zaman mefununa bağlı kalmasıdır ve yaratımda bir zaman harcanmaktadır.
Neden tanrı direk insanı et ve kemik olarak yaratmadı? Malzemeye ihtiyacı vardı da çamuru mu kullandı? Bu süreç niye? Üstelik bu evrim ile hiç alakalı değildir. Yada evrim bu değildir. Yani buna dayanıp evrim teorisi ile ters düşmez demek doğru değil. Az önce kendinizde kadın ve erkeğin bir anda yaratıldığını söylediniz, bu da evrime ters düşer.
Üstelik en önemlisi de evrim bitmiş, tamamlanmış değildir. Hala devam etmektedir. Üstelik bu süreç içerisinde canlılar sürekli gelişecek mükemmelleşecek diye bir şeyde yoktur. Çevre şartlarının değişmesiyle türlerin bazı dönemlerde geriye düştükleri görülmüştür. Buna insan bile örnektir. Tarım devrimi ile yaklaşık 10 bin yıldır çevremizi değiştirdik, konforumuz arttı, soluduğumuz hava değişti, yemek çeşitlerimiz değişti, üremek için gerekli şartlar değişti. Bu değişiklikler öyle büyük oldu ki, insan türü şu anda bir çok yönden eksiktir. Ancak bu süreçte kendi kendini yok etmezse, insanda değişecektir. Belki ileri ki bin yıllarda, daha çelimsiz, daha sağlıksız, daha çok kimyevi ilaçlara bağımlı bir tür gelişecek, bilemeyiz. Bu şekilde ki evrim, hangi dinle, kitapla uyuşuyor?
Bu sebeplerden dolayı tanrı bir anda niye yaratmadı diye sorulur, ama bana değil, dincilere. Çünkü onların savları ile benim savlarım alakasızdır.
Hem kuranda geçmiyor diye bunu inkar edemezsiniz, çünkü Tevrat ve İncil de Müslümanın inandığı kitaplardır. Aralarında ki onca süreye bakarsak ikisinde de kaburga kemiğinden bahsedilmesi yeterlidir.
Hadi onu kabul etmediniz diyelim. Kaburga kemiği olmasında başka bir şey olsun. Bunu ispat edersem ne değişecek?
"NİSA SURESİ
1- Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan, ondan eşini vücuda getiren ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının.........."

Yani sonuçta aynı, önce erkek yaratılıyor ondan da eşi yaratılıyor veya isterseniz tam tersi olsun, sonuç aynı olur.


Saygılarımla...
« Son Düzenleme: Haziran 11, 2011, 02:23:54 öö Gönderen: Prometheus »
Bir yere ait olmayı hiç istemedim. Ya kendim olurum yada başkalarının arkamdan övgüleri ile ölmüş olurum.


Haziran 12, 2011, 01:38:13 öö
Yanıtla #15
  • Ziyaretçi

Sayıdeğer site üyeleri elbetteki insanoğlu evrim geçiriyor bunu üretilen teknolojininde zamanla gelişiminden anlamak mümkün, ancak ateistlere bazı konularda hak vermek gerekli bazı dini  dogmaların açıklanması çok zor. Örneğin Musa çobanının kızıl denizi yaracak teknolojik asa üretecek hale evrimleşmesi çok kısa zaman alıyor veya olayın detaylarını bilmediğimizden bize kısa zamanmış gibi geliyor.Belkide o çoban uzun bir matematik ve elektrik elektronik eğitiminden geçti.;-)


Haziran 12, 2011, 02:32:58 öö
Yanıtla #16
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bay

Sayın Escalation,
Belki de Musa diye biri hiç olmadı...
Tarih boşlukları sevmez. Her insan bu boşlukları bir şekilde doldurur veya doldurmak ister.


Saygılarımla...
Bir yere ait olmayı hiç istemedim. Ya kendim olurum yada başkalarının arkamdan övgüleri ile ölmüş olurum.


Haziran 12, 2011, 09:04:24 öö
Yanıtla #17
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 731
  • Cinsiyet: Bay

TÜRKİYE’NİN EVRİMİ ALGILAMASI
Prof. Dr. Ali DEMİRSOY
Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü, ANKARA
Zorluk nerede?
• Halkımızın evrim algılayışının ne olduğunu anlatmam talep edildi. İlk etapta böyle bir talep,
çok masumene bir yaklaşımla, sadece 42 yıllık bir hocanın gözleminin ve tespitinin ne olduğunu
anlamaya yönelik gibi görünmekteydi. Ancak, gerçekten 42 yıllık uğraşı ve deneyim, bunun zannedildiği kadar kolay olmadığını bana çoktan göstermişti. Bu, bir görme özürlünün ünlü ressam
Rambrant’ın eserlerini, bir işitme engellinin Ludvig van Betoven’in 9. senfonisini nasıl yorumladığını
anlatmak kadar zordu.Ufku olmayan neyi anlar ? Hiçbir şeyi!!!
• Zamandan, mekândan, nesnelerin kendi arasındaki ilişkiden, her şeyin bir neden sonuç ilişkisinden kaynaklandığını bilmeyen bir kişiden ya da bir toplumdan ne bekliyorsunuz?
• Bilgi ve merak eksikliği olan bir topluma, neyi öğretebilirsiniz?
Doğayı gözleyerek, karışık biyolojik mekanizmaları çözme yetisini mi? Uzun süreçlere dayanmış olan yapısal, coğrafik, jeolojik değişiklikleri mi? Yoksa yine uzun bir süreç olan tarihi gerçekleri mi?
Hiç birini.
Tüm bunları öğrenme, emek ister, alın teri ister, birbiri üzerine konmuş bilgi birikimi ister ve en önemlisi altını çizerek söylemek isterim geleneksel ve kurulu düzene eleştirisel gözle bakmak ister. Son ümlede vurguladığımız kurulu düzene karşı koyma ve eleştriyel düşünme tarzı ve davranış biçimi, ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesinde yaygın bir yaşam tarzı değildir. Bir toplumda, emek ve eziyet gerektiren karmaşık bilimsel düşünce tarzının karşısına, her şeyi kestirmeden, kısa yoldan; ancak hiçbir zaman açıklıkla anlaşılması mümkün olmayan, her zaman üstü kapalı tarzda her yöne çekilebilen, uğraşılırsa bütün gizemleri açıklayabileceğine inanılan dogmatik düşünce tarzı dayatılmış ise ve bu yaklaşım, politikacılar, toplumu sömürenler, bir ülkeyi geri bıraktırmak isteyen dış güçlerin ülke içindeki maşaları ve okumadan alim, gezmeden gezgin, çalışmadan zengin olmak isteyenler tarafından kullanılmaya başlanmışsa, o toplum birçok belaya açık demektir.
Bir defa bir inanışın, bir yaklaşımın, bir düşünce tarzının, sosyal yaşamı şekillendiren
kuralların, değişmeyeceğine ve mutlak doğru olduğuna inanmış iseniz, çıkmaz sokağa girmişsiniz demektir. Bakın size insanlık tarihini derinden etkileyen, hepimizin bildiği bir örnek vereyim.
Geçmişe kısa bir yolculuk: “eğri temele, doğru bina yapma çabaları”
Roma İmparatorluğu döneminde, İskenderiye’de, İ.S. ikinci yüzyılda yaşayan Batlamyus
(Ptolemaios), elindeki taşın yere düşmesini gözleyerek, güneşin ve ayın da aynı kurala tabii olduğunu
düşünerek ve dolayısıyla dünyanın, güneş sisteminin ve evrenin merkezi olduğunu ileri sürmüş ve bu
yaklaşım, kilisenin “tanrısal” resmi görüşü olarak benimsenerek, insanlara yüzyıllarca kan kusturulmuştur. Bu görüş, insanı evrenin merkezi yapmayla kalmamış, her şeyin efendisi olma ve tüm
canlı ve cansız nesnelerin insan için yaratıldığı fikrine sürükleyerek, yaşayan her canlının bu
düşünceden olumsuz pay almasına ve acı çekmesine de neden olmuştur. Ta ki Polonyalı Kopernik
(M.S. 1400), bunun tersinin de doğru olacağı fikrini ileri sürünceye kadar. Ne var ki, Kopernik, bu
düşüncesinin benimsendiğini görmeden öldü. Ondan önce de birçok düşünür, Batlamyus
yaklaşımındaki gitmezlikleri saptamışlardı; ancak egemen inanışa “dinlerin katı dayatmasına” ters
düşmemek için, bu gitmezliklerin üzerine yürüyeceklerine, acaba bu gitmezlikleri nasıl olur da
düşünürlerin dikkatinden kaçırabiliriz ya da o günkü inançlar içerisinde inandırıcı bir yol bularak
geçiştirebiliriz diye çabalamışlar (bugünkü aydınların ve üniversite hocalarımızın kulakları çınlaşın) ve
kiliseden de nemalanmışlardır.
Örneğin, gezegenlerin ve yıldızların izledikleri yolda ortaya çıkan; fakat Batlamyus’un
yaklaşımıyla bir türlü çözülemeyen sorular, o günkü sözde bilim adamları, ancak ve ancak bugün bizim
birçok televizyonumuzun programlarında dogmatik düşünceye saplanmış, çıkmazdaki ülkelerin ve
bizim sorunlarımızın nedenlerini göz ardı ettirmek ya da uzaklaştırmak için iler sürülen, hepsi kendi
başına bir komedi olan söyleşilere bile taş çıkaran çözümlerle geçiştirilmeye çalışmışlardır.
Batlamyus’un kitabı Arapçaya da çevrilmiş, Müslüman ülkelerin tümüne dağıtılmıştır ve İslam
dünyasınca en büyük alim olarak nitelendirilmiştir. Çünkü tüm semavi dinlerde olduğu gibi, insan,
Batlamyus’un bu yaklaşımında, evrenin tam orta noktasına yerleştirilmiş, her şey, hatta kendi cinsinin
dişileri dahi, insanoğlunun, yani burada kastedilen erkeğin emrine verilmişti. Bu düşünce, Avrupa’yı da
din adamları ve şairler aracılığıyla, tamamen sarmıştı. Bırakalım daha sonraki yıllarda, bu düşüncenin
ortaya çıkardığı vahşi kapitalizminin neden olduğu doğanın tahribini, geçmişte yüz binlerce kadın,
doğal felaketlerin nedeni olarak gösterilerek, yakılmıştı.
Bugün biz Batlamyus’u suçlamıyoruz, suçlayamıyoruz. Çünkü evrendeki olayları inceleyebileceği
elindeki tek araç, gözleriydi; yapabileceği de o kadardı. Ancak, bizim kınadığımız, bu geleneksel
düşüncedeki gedikleri görmeyip, bu gedikleri yok sayanlar ya da bu gedikleri görüp, ancak onları
bilimsel gerçeklere dayanıyormuş görüntüsü ile bir cambazın kıvraklıkları ile daha az bilen insanları
yanıltmak için kullananlardır. Bu iki zümrenin her kesimi de şu anda ülkemizde ve üniversitelerimizde
tahminlerinizin çok daha ötesinde yüksek sayılarda temsil edilmektedir. Hatta bu bilimsel düşünceye
ilişkin eksiklikleri gidermek için ders verenler bile bu –eyyamcı, yanıltmacı, oportünist- kesimin
içindedirler.
Doğal olarak, kast ettiğimiz kesim, geleneksel düşünceye her zaman ters düşmesi beklenen,
değişimin ilkelerini incelemekle yükümlü olan evrim kavramını üniversitelerde ders olarak verenlerdir.
Bizatihi bu kesimin birçoğu, Kopernik öncesi, Batlamyus’un kusurlarını ve eksikliklerini bile
görmemezlikten gelen, hatta bu kusurlara kılıf uydurmak için çırpınan bilim adamı kadrosundan maaş
alan insanlardır. Esas tehlike burada yatmaktadır; tuz kokmuş ise kokuşmayan hiçbir şey kalmamış
demektir. Türkiye’nin en büyük üniversitelerinden birinde, ‘Kuran’a göre neden evrim olamaz” adlı bir
bitirme tezi yaptırılmış ise, bu ülkede bir evrim kavramının algılanmasından söz edilemez.
Öğretmenin en önemli kısmı, nerden başlanacağını bilmedir!
• Darvin (Darwin), genetiği, mutasyonları, moleküler evrimi, popülasyon genetiğini, hatta
mayozu, mitozu hiç tanımadan evrim fikrini geliştirdi. Eğer, tertip komitesi, mutasyonları, gen
kaymalarını, rekombinasyonları, direnç mekanizmalarını vs. en iyi şekilde anlattığımızda, bu ülkenin
ve kökten dinci uygulamaları benimsemiş ülkelerin insanlarının evrimi benimseyeceğini
düşünüyorlarsa, büyük bir hata yapıyorlar demektir. Siz neyi açıklarsanız açıklayınız, hep karşınıza
başka bir bilinmezlikle çıkacaklardır. Milyonlarca canlı türünün evrimini, hatta her birinin organlarının
evrimini talep edeceklerdir. Siz sürekli bir şeyleri kanıtlamak peşinde yuvarlanıp gideceksiniz.
• Eğer, insanlar için, bu ülke için iyi bir şeyler yapmak arzusunda iseniz, “bu ülkede, eğer
cesaretiniz varsa” size bir önerim olacak, evrimdeki mekanizmaları açıklamaları akademik bir amaç
olarak çalışın; ancak, bunu halkın bilinçlendirilmesinde etkili bir yol olacağını hiç ummayın.
Yapacağınız en önemli görev, yaptıklarınızın doğru olduğunu değil, karşınızdakilerinin binlerce yıldır
yaptıklarının hata olduğunu söylemek ve yüzlerine vurmaktır. Bu hataların insanları hangi acılara
sürüklediklerine ilişkin mevcut belge ve kayıtlar, evrim mekanizmasının açıklanması için elde
edilenlerden çok daha fazladır.
Simpozyumlarda, mutasyonlar, gen kaymaları, rekombinasyonlar değil, evrimsel ve özellikle
analistik düşünme tarzının Anadolu topraklarında neden bin yıldan beri bir adım bile atamadığının
masaya yatırılması gerekir. Yaşadığımız ve tanık olduğumuz bağnazlıklar, Brezilya’da, Kongo’da,
Tibet’te vd. birçok ülkede olsaydı hoş görülebilirdi; ancak Anadolu topraklarındaki böyle bir
bağnazlığı hiç kimse affedemez. Gramerin, tarihin, bir anlamda felsefenin, matematiğin, geometrinin,
astronominin, doğa bilimleriyle ilgili ilk gözlemlerin yapıldığı bu toprakta son 1000 yıldır tek bir şey
yapılamamış. Bırakın yapılmayı, dünya tarihine bilimin köken aldığı yer olarak geçen Milet’teki
insanlık tarihinin en büyük düşünürleri, felsefecileri, bilimcileri, örneğin Thales’i, Anaximander’i
tanıyan ve düşüncelerini kavrayan tarihimizde kaç kişi olmuş. Bir imparatorluk düşünün ki, 400 yıl
Mısır’da kalmış, Çin Seddi’nden sonra en büyük insan yapısı olarak bilinen piramitler konusunda
gözleme dayalı tek bir cümle bile yazılmamış. Empati ve merak insan olmanın temel iki özelliğidir
NEREDEN NEREYE GELDİK?
Bir şeyin kökenini bilemez iseniz, geleceğe yönelik doğru yorum da yapamazsınız! Bu nedenle
geçmişten zamanımıza kısa bir yolculuk yapalım.
ESKİ TÜRKLERİN DÜNYAYA BAKIŞLARI “ŞAMANİZM”
• Türk milleti olarak oluşum, evrimleşme, köken hakkında hiç bilgimiz olmadı mı? Oldu:
Müslümanlıkla tanışmadan, daha Orta Asya’da iken, her insan gibi Türkler de kökenleri konusunda
merak ettiler ve kendi mitlerini Anahan dini olarak bilinen Şamanizm içerisinde yarattılar.
Şamanizm‘de inanca göre insanlar iyi ya da kötü diye gruplara ayrılmıyordu. Bu nedenle cennet ve
cehenneme denk kavramlar geliştirilmemişti (bu şekildeki kavramlar ilk defa İlhanlık dininde
müslümanlıktan transfer edilmişti). Şamanlıkta her yer (acun) ve her şey (mana) kutsaldır. Bu nedenle
büyük kayalar, ağaçlar, su kaynakları hatta yaban hayvanları kutsaldır. Onların hepsi akrabamız olarak
bilindi. Doğayı tüm canlılarla birlikte paylaşmayı benimsediler; insanı doğanın efendisi olarak kabul
etmediler. Şamanizm‘de kutsal kitap ve tapınak yoktu.
• İçkinin kurallar içinde içilmesi kaydıyla serbest olduğu, erkek-kadın eşitliğinin tam sağlandığı
bir düzendi. Şamanizm’in İslamiyet’le değişmeyen tarafları Anadolu Aleviliği (keza Bektaşilik) ile
günümüze taşınmıştır. Bu yaklaşımda katı bir tutum gözlenmez, emredici ve yaptırımcı unsurlar
bulunmaz.
Zorla dünyaya bakışı değiştirilen bir millet “Türkler
• Bu düşünce tarzı, Türk yurdunun işgali için ilk denemeleri yapıldığı, yani Muaviye'nin Horasan
valisi Ubeydullah bin Ziyad’ın, Buhara‘yı (M.S. 637) kuşatması ve sonunda Emevi komutanı El
Kuteybe başta olmak üzere yaklaşık 100 yıl boyunca Türkleri kılıç zoruyla Müslüman yapmasıyla
sonlanır. Ancak, Türklerin oluşumla ilgili kendi özgün mitleri, bu tarihte sona erer ve ancak çeşitli din
ve inançların etkisi altında değişime uğrayarak, bugünkü Bektaşilik ve Alevilik kültürü içerisinde
zamanımıza kadar ulaşır.
• Anadolu’da birçok başka uygarlık da yaşamıştı (Urartular, Asurlar, Hititler, Lidyalılar,
Frikyalılar vd); her birinin kendine özgü yaratılış miti vardır. Ancak, Hıristiyanlık zaman olarak
Türklerden çok daha önce Anadolu’ya ulaştığı ve yerleştiği için, Türklerin bu mitleri yaşam tarzı olarak
tanıma fırsatı olmadı ve belki onların öyküleri, davranış biçimleri, bölük pörçük kültürümüze girdi.
Buhara’da ve Maveraün-Nehir’de Türkler neyle ve hangi mitolojiyle karşılaştı
• Bunu da kısaca görelim: Türklerin karşılaştığı mitolojinin iki önemli kaynağı ya da ayağı vardır.
Birincisi Sümer mitolojisi, ikincisi Mısır uygarlığıdır. Bu ikisini birbirine bağlayan ve yeni sentez
çıkaran, Uruk şehrinden köken alıp, Urfa üzerinden Filistin’e, oradan da Mısıra giden ve Mısır’dan
geriye gelerek Kudüs’te yeni bir inanç sistemini dünyaya empoze eden Musevilerdir. Bu süreci kolay
anlayabilmek için tarihsel sıralamaya göre bazı başlıklar altında görelim.
DÜNYAYA EGEMEN OLAN MİTOLOJİ: SÜMER ve MISIR MİTOLOJİSİ
• Ben yine evrimi neden anlayamadığımızı anlatabilme için, toplumumuzu etkileyen mitolojilerin
anlatımı taraftarıyım; hem de Türk insanı evrimi nasıl algılıyor başlığı altında:
• Yaratılışın ne olduğunu insanlarımıza doğru anlatabilmek için, ilk olarak Sümer, daha sonra
Babil, daha sonra, Süryani ve İbrani tarihini ve mitolojisini bilmek gerekiyor. En azından S. N.
Kramer’in (1990) “Tarih Sümer’de başlar (History Begins at Sumer) kitabını okumak ve İstanbul
Arkeoloji Müzesi’nde bulunan çok sayıdaki Sümer yazıtlarını bir defa görmek gerekiyor. Çünkü evrim
kavramını bugünkü çağdaş bulgularla bile anlatamayacağımız apaçık.
• Neden mi dersiniz?
• Dünyanın en çok bilim adamı barındıran ve en çok bilgi birikimi olan Amerika yönetiminin
hemen hemen tümü, halkının önemli bir kısmı, bizim bilim adamı kadrosundan maaş alanların da
neredeyse tümü, halkımızın tümüne yakını katıksız olarak yaratılışa inanıyor. Bu nedenle evrimleşmeyi
sağlayan düzeneğin doğru olduğunu anlatmak için çırpınmanın hiçbir yarar getirmeyeceğini bir daha
vurgulamak istiyorum. Eğer cesaretiniz varsa, eğer gerçekten sorunu kökten çözmek istiyorsanız,
yaratılışın, bilinmesi ve kuşaktan kuşağa saklanması gereken sadece ve sadece bir mitoloji olduğunun
bizim ağzımızdan açıklanması gerekiyor.

Tarih ve semavi dinlerin inançları M. Ö. 3000 yıllarında Sümer’de başlar. Tanrılar insan tarzında tanımlanmıştı. Başlangıçta bir yaratılış olduğuna inanılmıyordu, sadece diğer tüm tanrıları yaratan Deniz Tanrıçası NAMMUN’nun denetlediği sonsuz bir suyun olduğuna inanılıyordu. Ayrıca iki büyük tanrının Su Tanrısı ENKİ ve en büyük tanrı NİNHURSAG’ın olduğunu, bu tanrıların çocukları olarak AN (erkekti ve gök tanrısıydı) ve Kİ (dişiydi ve yer tanrısıydı) tanrılarının olduğuna inanılıyordu. Semavi dinlerde, Allah (Tanrı) ile birlikte hiçbir zaman yaratıldığı belirtilmeyen ve hep var olduğu bilinen dört büyük meleğin, Cebrail, Azrail, Şeytan ve Mikail’in (ve diğer) yapısı ile bu tanrılar arasında bir homoloji kurulmaktadır. AN ile Kİ’nin birleşmesinden yine büyük bir tanrı olan hava tanrısı ENLİL doğdu. Kutsal kitaplarda (Tevrat, Kuran ve zaman zaman İncil’de) yerleri göklerden ayırdık sözcüğü, ENLİL’in gökleri yerden ayırma efsanesinin tekrarıdır ve buna bağlı olarak bitki ve hayvanların oluşması ile Sümer Evrimi başlamıştır. ENLİL, Tevrat’ta Erek olarak geçen ve bugün Uruk şehri-devleti olarak bilinen yerde yüzlerce yıl takdis edilmiştir (2. Cihan savaşından kısa bir süre önce Almanlar tarafından bulunan kitabelerden). ENLİL, asasını kime verirse,bir çeşit peygamber ya da tanrı rütbesini ona verirdi. MUSA’nın asa taşımasının kökeni de bu geleneğe dayanmaktadır. ENLİL’in en önemli iki tanrıdan biri olan NİNHURSAG’ın kızına bir kayıkta tecavüz etmesi ile iki adı olan (NANNA ve SİN) Ay Tanrısı doğdu. Bu adların Süryanilerin esas dili olan Aremiceye Habil ve Kabil olarak geçtiği söylenir. Güneş tanrısı UTU ve Venüs tanrıçası İNANNA ise ay tanrısının çocuklarıdır. Ay’ın simgesel özelliği bu nedenle çok önemlidir. Camilerin minaresinin şerefesinde bulunan ay simgesinin de bu önemden kaynaklandığı bilinmektedir. ENLİL bu kusurundan dolayı yer altında “Hades” denen cehenneme (Tevrat’ta Sheol, İncil’e ve Kuran’a Cehennem olarak geçmiştir) sürülmüştür. Ayrıca, statüsü gittikçe düşün yüzlerce tanrı vardı (örneğin Tuğla Tanrısı KABATA statüsü düşük olan tanrılardan biridir). Sümer mitolojisinde insanın yaratılış öyküsü, semavi dinlere kaynaklık etmesi bakımından çok önemlidir: İbraniler (yani İbrahim soyundan gelen ve bugünkü İsraillilerin temelini oluşturan kavim), dünya tarihinde ortaya çıktıkları zaman, Sümerler çoktan tarih sahnesinden silinmişti. Ancak, İbranilerin sonradan gelip yerleştikleri Filistin’de yerli halk olarak bulunan Kenanlılara komşu olan Asur, Babil, Hitit, Huri ve Aremilerin, Sümerlerle çok yakın temasları olmuştu. Dolayısıyla İbraniler, dolaylı olarak Sümerlerden etkilenmişti ve daha sonra göreceğimiz gibi, Mısır uygarlığından da etkilenince, ikisinin sentezi olan bir yaşam tarzı ortaya çıkmış oldu. İbrani mitolojisi (edebiyatı) ile Sümer mitolojisi (edebiyatı) arasındaki parelellik, ilk defa 1915 yılında yayınlanan Bulletin of the American School of Oriental Research dergisinin 1 nolu sayısında
Supplementary Study olarak çıkmış, daha sonra da 1945 yılında University Museum’da bulunan 6 sütün üzerine 278 satır taşıyan bir tabletle bu yaratılış mitolojisi hemen hemen tümüyle açıklanmıştır.
Bu tablette (yazıtta), saf, temiz ve parlak, hastalığın, ölümün bilinmediği, ağrısız ve acısız doğumun
yapıldığı, hep yaşayanların ülkesi olarak inanılan bir ülke “Dilmun” tanımlanmıştı (bu ülke Babililerde
ölümsüz yaşayanların ülkesi, Tevrat, İncil ve Kuran’da da Cennet olarak geçer). Bu ülkede ne yazık ki
su kıttı. Dilmun daha sonra Tevrat’a Fırat, Dicle ve dört bucağa uzanan nehirlerin arasında yer alan,
doğuya doğru uzanmış Eden Bahçesi’ne ve daha sonra da Cennete dönüştürülmüştür. Bu son iki tanım Kuran’da da aynen tekrarlanmıştır. Dilmun bahçesine yer yüzünden su taşıyan NİNHURSAG 8 bitkiye filizlendiriyor (aynı anlam Tevrat’ta Musa 2: 6’da, şöyle geçiyor: Yerden çıkan nem bütün toprağın yüzünü suladı). Tanrı ENKİ (Tevrat, İncil ve Kuran’da Adem olarak geçen), iki yüzü olan tanrı
İSİMUD’un (Tevrat, İncil ve Kuran’da Şeytan olarak geçen) gizli gizli getirdiği bu bitkileri ve özellikle yasaklı bitkiyi yiyor. Tanrı NİNHURSAG son derece kızıyor onu, ölümlü yaparak cezalandırıyor. ENKİ’nin sağlığı bozuluyor, 8 organı hastalanıyor (……, çene, diş, ağız, …., kol, kaburga, ….; noktalı kısımlar kırık olduğu için okunamamıştır). Kurulu düzene ilk karşı çıkan varlık, simgesel olarak ENKİ olmuş ve lanetlenmiştir. Bu lanetlenme, daha sonra dinler tarihinde her türlü cezayla ve aforozla sürdürülmüş; içine şeytan girdi diye Orta Çağda 100.000 kadın bu düşüncenin devamı olarak yakılmıştır. Tevrat’ta “Havva Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır” denmektedir. Niye kaburga kemiği? Bizim Müslüman alimler de, insanın en son çürüyen kemiği bu kemiktir, buradan DNA çıkarılabilir, gibi çok güzel yorumlar yapmaktadırlar.
• Kaburganın Sümercesi “Ti”dir; ENKİ’nin kaburgasını iyi etmek için yaratılan tanrının adı
Sümercede hem “Kaburganın Hanımı” hem de “Yaşatan Hanım’ anlamına gelmektedir. Sümer
edebiyatında “Kaburganın Hanımı” kelimesi, İbranicede, kelimelerin birbirinden farklı yazılması
nedeniyle “Yaşatan Hanım’ anlamına “Havva” ya dönüşmüştür. Çünkü İbranicede “Kaburga” ile
“Yaşatan” kelimeleri bir değil, ayrıdır.
• Burada yaratılan, sadece bir insan değil, bir çeşit peygamber olarak niteleyeceğimiz tanrıinsandır,
yani Âdem ve Havva’dır. Ancak sade insanın ortaya çıkışını Sümer’deki başka bir mitoloji ile
öğreniyoruz:
• Sümer’de Tanrılar, özellikle dişi Tanrılar çoğalmaya başlayınca, işlerin çokluğundan,
yiyecekleri hazırlamanın zorluğundan yakınıyorlar ve tanrıların hepsini var eden Deniz Tanrıçası
Nammu’ya bir çare bulması için yalvarıyorlar. O da Bilgelik Tanrısı’na bilgeliğini ve marifetini
göstermesini söylüyor. Bunun üzerine:
• Bilgelik Tanrısı yumuşak bir kilden şekiller yapıyor ve Tanrıçaya sesleniyor:

Ey Annem! Adını vereceğin yaratık oldu,
Onun üzerine Tanrıların görüntüsünü koy,
Dipsiz suyun çamurunu karıştır,
Kol ve bacakları meydana getir,
Ey Annem! Yeni doğanın kaderini söyle!
İşte o bir insan!
(M.İ. Çığ, age: 36).
• Tevrat ve Kuran’da da insanın çamurdan, ıslak çamurdan, kuru çamurdan yaratıldığına ilişkin
en az 6 ayet bulunmaktadır.
• Darül-Zaferan/Mardin’deki Süryani Metropoliti ya da yardımcısı olan Gabriel’e Âdem
kelimesinin anlamını sorduğumda, eski Süryanicede (herhalde Aremice’de) bu kelimenin bir şeyler
üreten (verimli) toprak anlamına geldiğini söylemiştir. Yukarıda anlatılan bilgilerin dayandığı tabletler
1915 yılında Pere Scheil, daha sonra S. N. Kramer tarafından gün yüzüne çıkarılmasına karşın, hiç
kimse gerçeği öğrenme cesaretini gösterememektedir.
Korkak özgür düşünemez Özgür düşünemeyen insan olmaz.
• Arno Poebel’in 1914 yılında ve British Müzesi’nden George Smith’in “Gılgamış Destanı”nın
on birinci tabletindeki efsaneden anlaşıldığı kadarıyla, Tevrat, İncil ve Kuran’da geçen “Tufan
Efsanesi” bir Sümer efsanesidir. Öykü tamamen aynıdır; ancak NUH Peygamber yerine, ölümlü
(sonradan tanrı katına yükseltilmiş) ZİSUDRA vardır.
• ENLİL’in gökleri yerden ayırması ile evrenin yaratıldığına inanan Sümerler, dualarında yerleri
ve gökleri yaratan ulu Enlil diye dua ederken, anlaşılması çok kolay olan bir kalıtımla, Tevrat, İncil ve
Kuran’da da yerleri ve gökleri yaratan ulu tanrı diye dua edilmektedir.
• Yaratılışa ya da başka bir mitolojiye inanabilirsiniz, bu sizin tercihiniz. Ancak, bir olay,
kullandığınız kaynaktan önce belgelenmiş, yazılmış ya da yorumlanmış ise, ahlaki olarak, o kaynakları
da birlikte vermeniz gerekir. İşte dogmatiklerde bu ahlaki gelenek oluşmamıştır. Bu nedenle de hiçbir
şeyin aslını anlayamazlar.
• Örneğin Kaptan Jaques Cousteau (Kusto), Atlantik’te iki su akıntısının birbirine karışmadığını
açıklayınca, İslam ülkelerindeki kendine ilim adamı süsü veren birçok kişi, yıllarca şu açıklamayı
yaptılar: Kutsal kitabımızda zaten bunlar yazılıydı; ancak bilim adamları bulamadılar. Kendisi bu bilgi
üzerine Müslüman oldu diye bir de yakıştırma yaptılar. Jaques Cousteau vasiyeti gereği Hıristiyan
mezarlığına gömüldü. Bilim adamı sorumluluğu gereği, suların birbirinden ayrılmama durumunu da biz
incelediğimizde, bu sözcüğün ilk olarak Sümer Mitolojisinde yazılı olduğu görülür:

• Sümer Efsanesine göre evrende ilk olarak Su Tanrıçası Nammu ve uçsuz bucaksız bir su vardı.
Tanrıça o sudan büyük bir dağ çıkardı. Oğlu Hava Tanrısı Enlil, onu ikiye ayırdı. Üstü gök oldu, onu
gök tanrısı aldı, altı ise yer oldu ve yer, hava tanrısı ile yer tanrıçasının oldu. Bilgelik Tanrısı ile Hava
Tanrısı, birlikte, yeryüzünü bitkiler, hayvanlar ve sularla donattılar (M. İlmiye Çığ, Kuran, Tevrat ve
İncil’in Sümer’deki Kökeni, Kaynak Yayınları 10. Basım, 2006: 35).
• Aynı ifade Tevrat’ta şöyle anlatılıyor: Tevrat Tekvin 1.2-9: Suların yüzü üzerinde Allah’ın ruhu
hareket ediyordu. Allah “suların ortasında kubbe olsun, suları ayırın” dedi ve Allah kubbeyi yaptı. Altta
olan suyu üstte olan sudan ayırdı ve Allah kubbeye ‘gök’ ve alttaki kuru toprağa da ‘yer’ dedi.
Aynı ifade Kuran’da yer alır: Kuran Enbiya Suresi ayet 30: Gökler ve yer yapışık iken onları
ayırdığımızı, bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmez misiniz?
• Neden doğruyu söylemekten çekinelim?
• Neden eğitimde, inançlarımızı, geleneklerimizi sosyal saplantılarımızı körü körüne devam
ettirebilmek için, genç dimağlardan bilgiyi saklayalım ya da çarpıtalım?
• Gerçekleri sonsuza kadar saklayamayacağımıza (taş olduğu için yakılarak yok edilmesi zor)
göre, bir gün, tüm bunları öğrenen insanımız, güvenlerini yitirdikleri için, sahip olduğumuz diğer tüm
değerlere de sırt çevirecektir.
• Tüm bu anlatılanlar, 5.000 yıl önce kil tabletlere ve taşlara yazılmış olan bilgilerdir ve müzelerde korunmaktadır.
Mitolojimizin ikinci kolu Mısır Uygarlığı kaynaklıdır; arzu ederseniz bu bilgileri, Luvr/Paris,
British Museum/Londra, hatta İstanbul Eski Eserler Müzesi’nde görebilir inceleyebilirsiniz.
Mısır’da M.Ö. 1350 yıllarında başa 4. Amenofis (Amenophis) (TUTANKAMON’un kayınpederi)
geçti. Bilindiği gibi, tek tanrılığı ilk defa Amenofis ortaya attı. Çok tanrısı olan bir evrende kargaşalık
olur yaklaşımı ile tanrı sayısını bire indirdi (yani tek tanrılılık semavi dinlerin değil Amenofis’in
fikridir). Tahta çıkar çıkmaz tanrılar tanrısı AMON-RA’yı ve diğer tüm tanrıların (Maat, Hathor, İsis,
Nephthys, Set, ...) adını tapınaklardan sildirdi ve bir yasayla sadece tek bir tanrıya tapınılacağını
emretti. Tek bir tanrı vardır o da güneşin kendisi “ATON’ dur, dedi. Böylece dünyada ilk defa tek
tanrılı Aton Dinini (Atenism bazen Atonism) kurmuş oldu. TEB rahipleri . Amenofis bu yaklaşımına büyük tepki gösterdiler.Amenofis adını değiştirerek, her şeyin yaratıcısı ve güneşin sevgilisi, Aton’a hizmet eden anlamına Akneton (Akhenaton) adını aldı. Bir de Aton’a şiir yazar: Akhenaton'un tanrı Aton'a yazdığı bir şiir:
Tanrı uludur, birdir, tektir
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan,
Bir ruhtur tanrı, görünmeyen bir ruh,
Ta başlangıçta vardı tanrı,
tek varlıktı o.
Hiç birşey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı,
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.
Daha sonra yüzyıllar boyu eski Mısır’ın başkenti olan, Amon kültürünün de merkezi sayılan, Karnak tapınağının bulunduğu Teb’i terk ederek, yeni başkent ilan ettiği ‘Güneşin Ufku ‘ anlamına gelen Akhetaton şehrine yerleşmiştir. Amenofis TEB’den ayrılıp göç etmesine karşın, TEB rahipleri tarafından öldürüldü.Ölümünden sonra bu din TEB rahiplerinin etkisiyle yasaklandı. Daha önceki tanrılar yine sahneye çıktı. AMON-RA en büyük tanrı oldu (bu tanrıya dua etmek için ya rab ya da ya rabbim dendi, bu sıfat ilk olarak Tevrat’a sonra İncil’e en sonunda da Kuran’a geçti); duaların kabulü için, duaların sonunda en büyük tanrı adına, Amon ya da Amen adına bir bağlama yapıldı. Bu da üç semavi dindeki duaların sonunda amen ve amin kelimesini oluşturdu. Bazı kaynaklarda Amenofis (Tanrı Aton’un dünyadaki temsilcisi olduğunu ileri sürerek, yani ilk olarak dünyada peygamberlik ilan ederek), okunan duaların sonuna, adından kaynaklanan amen kelimesinin eklenmesini emretti ve bu gelenek Musa tarafından Tevrat’a taşındı ve sonunda 3 dinin de dualarına girdi. Amen kelimesi zamanla değişerek ‘Amin’e dönüştü. Mısırlılar daha önce de ruh dünyasına ve insanın ölünce ahirette gideceğine, mahşer günü “Yargıç Allahın” giden kişinin iyiliklerini ve kötülüklerini tartacağına, iyi ise kişinin ebedi cennete giderek, daha sonra ortaya çıkan semavi dinlerde tariflendiği gibi çok rahat yaşayacağına, kötülükleri fazla çıkarsa cehenneme giderek orada yanacağına, sonsuz eziyet çekeceğine inanılıyordu.
4. Amenofis, Filistin’den Mısır’a göç eden Yusuf ve kavimi ile Musa arasındaki bir tarihte
yaşamıştır. Yani Musa, hem Aknaton’un öğretisini bire bir yaşamış ve öğrenmiştir hem de 2. Ramses
döneminde yaşamıştır ve 2. Ramses’ten İsrailoğullarına eziyet etmemesini istemiştir. Hz. Musa, 10
emrin de yazılı olduğu Akneton tapınaklarında yazılı olan tek tanrılılığa, yani Allah’a inanmıştı.

Daha sonra 2. Ramses tahta çıktı ve bu dönemde Akneton’un tek tanrılı inancı bırakılarak, eski
inanca geri dönüldü.Hz. Musa ve yedek ya da yardımcı peygamber olarak bilinen Hz. Harun aynı zamanda yaşadılar ve her ikisi de Firavunla (yani 2. Ramses ile) çatışmaya girdiler. Allah (her üç dinde de söylendiği gibi) Ramses’e ceza verir; ilk olarak (7 sene süren) kuraklık başladı; Nil nehrinin seviyesi düştü; aşırı sıcaklıklar oldu. Tufan oldu, çekirge istilası yaşandı, buğday güvesi musallat oldu.Musa’nın bu felaketlerden yararlanarak halkı kışkırtacağını hisseden, tek tanrılığı reddetmiş olan Ramses, Musa’yı kavimi ile birlikte Filistin’e göçe zorlar. Ancak, Ramses, kendine haber vermeden kavmini peşine takarak göç etmeye kalkışan Musa’nın peşine düşer ve onu Sina Yarımadası’nda yakalar. Kavminin bir kısmı Musa’ya baş kaldırır: Köleydik ama yaşıyorduk, şimdi Firavun bizi öldürecek derler. Musa ise: Allah bana yardım edecek diyerek, asasını vurur ve Kızıl Deniz’i ikiye ayırarak kendi kavmini (13 kavimden 12’sini) selametle geçirir; Firavun ise askerleri ile birlikte Kızıldeniz’in tekrar kapanan sularında helak olur. Musa ve kavimi, Allahın İsrailoğullarına vaat ettiği topraklara doğru yol alırlar ve bugünkü Filistin’e yerleşirler. Türkiye’de Urfa, Mardin, Midyat ve Mezopotamya da, bugün Irak toprakları içinde yer alan Uruk şehrinin bulunduğu yer ve çevreleri de Tanrının İsrail oğullarına vaat ettikleri topraklar içerisinde kalır. Kutsal kitaplara göre Kudüs’te Allah’a ait ilk tapınak yapılır. Tarihsel bilgilere göre de Allah’a ait ilk tapınak Akneton tapınağıdır; çünkü tek tanrılılık ve Allah tanımı, namaz, sünnet, cennet, cehennem, kurban, ahiret, mahşer, kıyamet vs. bu tapınağın inanç sisteminin içinde yer alıyordu ve Musa’ya tanrı tarafından indirildiğine inanılan 10 emir de Akneton tapınağının giriş sütunlarında yazılıydı. Dört semavi dinde de, yaratılış mitolojisi, günlük işlerin düzenlenmesi ve ahiret işleri, bir taraftan kökleri Uruk şehrine kadar uzanan ve İbrahim Peygamber ve kavimi tarafından daha batıya taşınan Ön Asya ve Mezopotamya inanç ve öğretisine (örneğin şeri kanunlar), bir taraftan da Musa peygamber tarafından Filistin’e taşınan Akneton Tapınağının öğretisinin yoğrulmasıyla ortaya çıkmış görünmektedir. İşte Türkler’in Buhara’da ve Maveraün-Nehir’de karşılaştıkları mitoloji, bir taraftan Mezopotamya kültürlerinden özellikle Sümerlerden köken alan, diğer taraftan Mısır inançları ile yoğrulan “Tek Tanrılı Yaratılış Mitolojisi” Tevrat’a, İncil’e ve Kuran’a bu haliyle geçti.
• M. Ö. 400-500 yıllarında yazılmış olan Tevrat’ın, kendisinden en az 300-400 yıl önce yazılmış
olan Zerdüş’lerin el kitabı Avesta’dan da büyük ölçüde esinlendiği görülür. Avesta’da İyilik Tanrısı
Hürmüz ile Kötülük Tanrısı Ehrimen arasındaki mücadele geniş bir ayrıntıyla anlatılır; ayrıca Tevrat
ve İncil’deki Mesih tanımlanır. Öyle ki: Kıyamet, öldükten sonra diriliş, ödül ve ceza, kız oğlan kızdan
(yani Meryem’den) doğacak bir peygamber (yani İsa) dünyayı kurtaracak.
• Daha doğuda yaygın olan Vediizm ve Brahmanizm gibi kast sistemine dayalı dinlerde de
fakirlerine şunu öğütler: Siz iç huzurunuzla uğraşın, bu dünya işlerini üstün insanlara bırakın, acı
çekerek Tanrıya ulaşın (Hint Fakirlerini anımsayın).
• Çevremizde tanıdığımız tüm semavi ya da semavi olmayan dinlerde, ikinci ortak bir anlaşma
noktası: Tanrı dilediğine verir.
• Türklerin batıda karşılaştığı dinlerin hepsinde ortak bir kabul vardı:
• Bu da kuralları tanımlanmış güçlü bir kölelik kurumuydu. Köleliği semavi dinlerin hiç biri
yasaklamamıştı. Hâlbuki Türklerin geleneğinde, inancında (Şamanizm’de) ve idari sistemlerinde
kölelik hiçbir zaman olmamıştı.
• İşte semavi dinlerin zaman içinde güçlenerek yayılmasının ve diğer dinlere egemen olmasının
temelinde, bu kölelik sisteminin, zaman zaman değişik kimliklere bürünen köleci-feodal sisteme
inanılmaz kaynak aktarmasında ve bu sömürü düzenini güçlendirmesinde yatar.
• Yine de M.S. 1016 yılına kadar, değişik uygarlıkları bünyesinde bulundurmuş Ön Asya
kültürlerinin değişik inanç ve mitlerinin zaman zaman etkisini gösterdiğini, insanların düşünmesi ve
yeni olasılıkları araştırması için kapıları açık bıraktığını görüyoruz. İslam âlimi olarak bilinen Cahız:
Bilim kuşkuyla başlar demiştir. Bu nedenle, bu dönemlerde Müslümanlığın da yaygın olduğu bu
coğrafyada, Antik Yunan düşüncesinin de temelini oluşturduğu bilimsel yaklaşımlara rastlıyoruz ve bu
bilimsel düşüncenin İslam Uygarlığına güçlü bir ivme kazandırdığını görüyoruz.
• Öyle ki bu ivmeyle Halep’te ve Mısır’da (Mekke’de ve Medine’de değil), eski Ön Asya
(Mezopotamya) ve Mısır uygarlıklarına ilişkin bilimlerinin önemli katkılarıyla Endülüs’e kadar uzanan,
zamanına göre gelişmiş bir uygarlık kuruldu.
• İslam tarihinde Burini ve Hasankaleli İbrahim Hakkı Hazretleri, evrimsel düşünceye,
geleneksel düşünceden farklı bakan insanlar olarak bilinir. Ne yazık ki bu düşünürleri de büyük ölçüde
dünyaya tanıtan batı dünyasının yazarları, bilim adamları olmuştur.

İSLAM DÜNYASI NEDEN ÇÖKTÜ?
• Ancak M.S. 1016 yılında, İslam âlimleri olarak adlandırılan çok sayıda insan bir araya toplanarak, Kuran konusunda uygulamaya yönelik bir tartışmayı başlatıyorlar. Buna bilimcilerle kadercilerin karşılaşması deniyor. İmami Gazali çok iyi bir hatip olması nedeniyle “biz ancak beş duyumuzla algılayabiliriz; hâlbuki kutsal kitabımız bu duyuların dışındaki gerçekleri bize ulaştırmaktadır” mealinde bir konuşma yapıyor ve bu nedenle “Kuran üzerinde hiçbir şekilde yorum yapamayız, tek bir esresini bile değiştiremeyiz, ebedi olarak verilen ilkelere ve düşüncelere bağlı kalmalıyız’ diyor ve İslam ülkesinin evrimleşmesini bu noktada kapatıyor ve İslamiyet bu tarihten itibaren düşüşe geçiyor.
• Sakın o eskidendi, şimdi değişti diye sevinmeyin. Ulusal televizyon kanallarımızda defalarca
aynı mealde, en son da Nisan/2007’de bir din ve ahlak söyleşisinde bir ilahiyat profesörünün yaklaşımı,İmamı Gazeli’den aşağı kalmıyordu. İfade aynen şöyle idi: Dünya işlerini anlamada akıl tek başına yetmez, her şeyi akılla, bilimle çözmeye kalkışırsanız imanınızdan olursunuz.• İşte bana anlat diye verdiğiniz Türkiye’de- buna bazı durumlarda 58 İslam ülkesinde ve bağnaz Musevilikte ve Hıristiyanlıkta ifadesini de ekleyebilirsiniz- “evrim algılanması nedir?” konusu bu tarihte noktalanıyor; bir adım atılamıyor.
• Bu ülkeler ve bu düşünceyi benimseyen kitleler evrimleşemiyor ve evrim algılamalarında ne yaparsanız yapın her hangi bir değişiklik meydana gelmiyor, gelemiyor. Moleküler biyoloji, genetik,
popülasyon genetiği anlatsanız dahi. İşte bu nedenle, bu simpozyum, evrim algılayamazlarlamitolojinin
organik bağının ortaya konduğu ve bu bağın nasıl kırılması gerektiğini inceleyen bir toplantı olmalıydı.
• Gördüğümüz gibi köklerimiz, kültürümüz, geleneklerimiz, göreneklerimiz, tarihin yazıldığı Ortadoğu’nun mitlerine uzanmıştır; bir açıdan kültürel bir zenginliktir; ancak, bu mitleri aynen ya da
dolaylı olarak inançlarımıza taşıyarak bu güne kadar getirmemizden ve bu mitlerin günlük yaşamımızdaki belirleyiciliğinin değişmez olduğuna inandığımızdan, bu mitlere karşı çıkanları en ağır
şekilde cezalandırdığımızdan dolayı, bu kültürel zenginlik aynı zamanda ayaklarımıza bağlanmış
prangaya dönüşmüştür.
• Bir görme özürlünün çeşitli yöntemlerle görmesi sağlanabilir; ancak iki eliyle gözünü
ısrarla kapatmayı sürdüren bir kişiyi ya da toplumu körlükten kurtaramazsınız.

EVRİMİ ALGILAYAMAMANIN DOĞURDUĞU ZARAR NE OLMUŞTUR?
• Evrimin tanımını bir de şöyle yapabiliriz: Sürekli mimarisini değiştiren bir evrende, evreni oluşturan öğelerin de değişmesidir. New York, Paris ve Moskova Bilimler Akademilerinin de beyan ettiği gibi, evrende “Evrim Kuramı”nın dışında her şeyin değişmesi beklenir. Evrim Kuramı değişmez,çünkü bu kuramın bizatihi kendisi, değişimin ilkelerini inceleyen bir bilim olduğu için, incelediği ve içerdiği nesneler değişse bile, kuramın kendisi değişmeden kalacaktır.
• Bu nedenle kurulu ve geleneksel düzene çoğunluk ters düşer.
• Doğma ise, kurulu ve geleneksel düzene koşulsuz itaat etmeyi ve değişmemeyi ilke edinmiştir.
• Bunun sonucu, toplumlarda ve özellikle bizim toplumda, evrimi algılayamama ne gibi sonuçlar
doğurmuştur? Birkaç örnek vermekle yetineceğim.
1. Doğru gözlem yapabilmek için, aynı koşulu ve aynı ortamı paylaşan, ancak bu bakımdan yani
dünya görüşleri bakımından farklı olan iki toplumdaki gelişmeleri izlemek en doğru sonucu oluşturacaktır. Bunun için, batı sosyologlarının da sık sık örnek verdiği Berlin’deki Kreuzberg
mahallesi en iyi örnektir. Sovyetler yıkılmadan önce, yaklaşık 100.000 Türk işçisi, özellikle 1964
yılında gelenler, Doğu Almanya’ya tam sınır olan ve tehlikeli bir yer olarak bilinen Kreuzberg’e
yerleştirildi. Aradan tam 50 yıl geçti, Kreuzberg’deki işçilerin gerek davranış, gerek sosyal işlevler,
gerek dünya görüşü, gerek giyim kuşam, gerek analistik düşünce vs. vs. (Sümerbank pazen pijamalarla sokaklarda dolaşmak dâhil) bakımından bir adım değişmediği gözlendi. Sokakta birbirine tekme atma, bağırma, tükürme, dükkânlardan malların yürüyüş yoluna taşması, geldikleri gün gibi kaldı. Hâlbuki 100 metre yanında uzanan caddede başka bir toplum (Almanlar) oturuyordu ve bu toplum, gelişmeleri adım adım izliyordu, değişiyordu. Siz zannediyor musunuz ki Avrupa Birliği bizi fakir olduğumuz için içlerine almada ayak diretiyorlar; ayak diretmelerinin esas nedeni değişmeyen kafa yapımızın ortaya çıkaracağı olumsuzluklardır. Düşünün ki, yazılı basına göre, hem de sağlık bakanımızın biri, peygamberimiz sofra bezinin üzerinde yemek yediği için, evinde masa bulundurmuyormuş.
2. Başka bir kültürü ve inancı da dünya mirası olarak benimsemek ve gerekirse onun izleyicisi
olmak bir erdemdir. Bunun için yüce Atatürk, Sümerleri ve Hititleri kendi kültürünün öncüleri olarak
kabul ettiği için, onlara izafeten Sümer ve Eti Bankalarını kurdu (daha sonra holdingler). Her ikisi de
satılarak ortadan kaldırıldı. Atatürk, Hititlerin simgesini Ankara şehrinin simgesi olarak aldı ve bu
kültüre sahip çıktı, Hititlerin mirasçısı olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Ne mi oldu? Ankara’nın Hitit
Güneşi olarak bilinen simge ortadan kaldırıldı, bir cami simgesi kondu. Bunu izleyen birkaç ay
içerisinde Avrupa Birliği “Hititler Avrupa kökenli insanlardı ve Anadolu’nun esas sahipleri onlardı,
yani Avrupalılardır” kararını alarak, ileride çıkacak civcivin yumurtasını folluğa bıraktılar.
3. Ön Asya, tarım bitkileri, süs bitkileri ve bazı meyve türleri bakımından gen merkezi olduğunu
biliyoruz. Ancak, inancı gereği, değişmeyi ve evrimleşmeyi bir türlü benimsemeyen bir toplumun
bunları ıslah etmesi beklenemezdi; öyle de oldu. 58 İslam ülkesinin hiç biri, ekonomik bir çeşidin
oluşturulmasına imza atamadı. Doğa müzesi kurmadı, biyolojik arşiv yapmadı. Çevresini tanıyarak
onları bilimsel olarak sınıflandıramadı. Bu söylediklerim, İslam ülkelerinin ve diğer dinlerin de tutucu
ülkelerinin hemen hepsi için geçerlidir.
4. Dogmatik yaklaşımlar merak duygusunu bastırdığı için, kökten dinciliğin egemen olduğu toplumların hemen hepsinde, ülkelerindeki hiçbir antik eser, doğal anıtlar, hatta mitolojiler  incelenemedi. Bunu, evrime inanmış toplumların içinde yetişenler yaparak, bu onurun mutluluğunu yaşadılar.
5. Dogmatik yaklaşımlar, geleneksel düzene sorgulamadan baş eğmeyi öğütlediği için, bu ülkelerde
demokrasi ve toplumsal düzenleme ile ilgili hiçbir yaratıcı adım atılamadı.Sadece ekonomik sorunlar ve inanç çatışmaları nedeniyle isyan üzerine isyanla bulundukları toplumları kemirdiler. Bu nedenle Türkiye’ye demokrasinin getirilme kararı Atatürk Başta olmak üzere birkaç kişinin iradesi ile gerçekleşmiş, bu istek toplumun alt kesiminden değil, üsten gelmiştir; 85 yıl geçmesine karşın bu nedenle demokrasi sıkıntımız sürmektedir.
6. Dogmatik yaklaşım nedeniyle evrensel kimlik kazanamadılar. Bugün, dünya nüfusunun %80’i
için “bizim inandığımız yaratılış” hiçbir şey ifade etmiyor. Çin’de bir üniversitede çalışacaksanız, onlara bizim yaratılışımızı mı anlatacaksınız? Aynı tarzda giymiyor, aynı yemekleri yemiyor, aynı şeyleri içmiyor, aynı şeyleri düşünmüyor, aynı şeylerden zevk almıyor, en kötüsü ise, kendi inancınızın ve düşüncenizin dışındakileri sapkınlık olarak niteliyorsanız, bu küre üzerinde yaşayan insanlarla nasıl
bir araya geleceksiniz. Bu nedenle son zamanlarda uygarlıklar arasındaki çatışma sözcüğünü hafife almayın.
7. En önemlisi kuşkuya yer olmadığı ve tek doğruya saplanıldığı için bu toplumlarda analistik düşünce gelişemedi. Bunun için de birkaç örnek vermek isterim. Burada yanlışlığını ya da doğruluğunu tartışmak da istemiyorum. Bu anlattıklarımı sakin bir kafayla uygun bir zamanınızda tekrar düşünmenizi diliyorum.
• Kudüs, bilinen “en yakın olarak tanımak zorunda olduğumuz" birçok peygamberin (en az üçü),
peygamberliğinin tebliğ edildiği, kutsal kitaplardan da en az 3'nün indiği, Müslümanların bile ilk ibadetlerinde yönlendiği, söylenceye göre Hz. Muhammed’in Miraç'a yükseldiği yer olmasına karşın,
burada, tarihin hiçbir döneminde barış sağlanamamıştır; en kanlı katliamlar burada gerçekleşmiştir;
çoğu da din adına. Bugün bile, dünyanın en güvensiz şehri ünvanını korumaktadır.
• Bütün minibüslerde ve otobüslerde “Allah Korusun” yazısı olmasına karşın, araç başına en çok
kaza, bizde, Türkiye’de oluyormuş.
• Kâbe Tanrının evi olarak tanımlanmasına karşın, sadece 1992 yılından bu yana sadece
ayakaltında ezilenlerin sayısı 10.000 leri geçmiş durumda. Yani Tanrının evinde bile güvende
değilsiniz.
• 2004 yılında Büyük Okyanus’ta meydana gelen tusunamide, en çok zararı Endonezya’nın Müslüman kesimi olan Ace bölgesi gördü, bir rakama göre, sadece 100.000 çocuk bu bölgede anasızbabasız kaldı. Tüm dünya bu bölgeye yardıma giderken, oradaki, yani Ace bölgesindeki Müslümanlar
ne yaptı biliyor musunuz? Tam 240.000 hacı, tusinamiden bir ay sonra, Hacca gitti ve ortalama adam
başına 8.000 dolar harcadı; çocuklar da ser-sefil ortada kaldı.
• Türkiye’de hacca giden 100.000 hacının 80.000’den fazlası yeşil kart kullanıyormuş.
• Mısır halkının gelirinin %68’i (güvenilir kaynak olmayabilir) turizmden gelen gelirmiş. Gelen turistlerin %62’si (güvenilir kaynak olmayabilir) sadece Firavunların yaptırdığı piramitleri ve eserleri görmek için geliyorlarmış. Kuran’da onlarca yerde Firavunlara lanet yağdırılıyor ve beddua ediliyor. Mısır halkı, ekmeğini yediği Firavunlara günde 5 defa lanet okuyor, her gün sopasını yediği halkın, yani İsrailoğullarının var oluşunu sağlayan peygamberlerini de günde 5 defa kutsuyor.

HACİVAT-KARAGÖZ’Ü NEDEN ÇOK SEVERİZ?
• Türk toplumu ve Ön Asya toplulukları neden “Hacivat-Karagöz” orta oyununu 600 yıl boyunca büyük bir zevkle seyretmiştir, hiç düşündünüz mü? Hacivat-Karagöz oyununun en önemli özelliği Hacivat’ın dediğini Karagöz, Karagöz’ün dediğini Hacivat tümüyle ters anlar; Hacivat mersine der, Karagöz tersine anlar, bu böyle sürer gider.
• İşimize gelmeyenleri ya yanlış anlamayı ya da anlamazlıktan gelmeyi yaşam tarzı olarak benimsemişiz. Hiçbir şeyin aslını ve dogmatik eğitimimiz nedeniyle bir ifadenin gerçekte ne anlama
geldiğini öğrenme alışkanlığımız yoktur. Dünyada üzerinde hiç tartışılmayan en önemli kemiyetler
sayılardır. Örneğin 5 dediğinizde bunu kimse tartışmaz. Gelgelelim ki, semavi dinlerde verilen
sayıların bile bir zahiri bir de gerçek anlamı vardır diye fetva veriyoruz. Bu nedenle, bu topluluklar
gerçeği hiçbir zaman öğrenemiyorlar.
Dogmatizm sadece bize özgü de değildir ve sadece bizi perişan etmemiştir?
• Bu anlattıklarım bizim için ne kadar geçerli ise, dogmatik saplantıya girmiş, her ırktan, her
inançtan, her ekonomik düzendeki toplum için de geçerlidir.
• Bakın, Hıristiyan tarihinde, “eşek davası ya da meselesi” diye ilginç bir tartışma vardır. Birileri eşeğin ağzında kaç diş olduğunu merak ediyor ve tartışma başlıyor. Tam 100 yıl. Birisi diyor ki biz niye bu kadar tartışıyoruz? Eşeğin ağzını açıp dişlerini sayalım ve böylece kaç diş olduğunu öğre
Özgürlük zeka demektir, sevgi demektir. Özgürlük sömürmeme, yetkeye boyun eğmeme demektir. Özgürlük olağanüstü erdem demektir.
Jiddu Krishnamurti


Haziran 12, 2011, 09:06:28 öö
Yanıtla #18
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 731
  • Cinsiyet: Bay

HACİVAT-KARAGÖZ’Ü NEDEN ÇOK SEVERİZ?
• Türk toplumu ve Ön Asya toplulukları neden “Hacivat-Karagöz” orta oyununu 600 yıl boyunca büyük bir zevkle seyretmiştir, hiç düşündünüz mü? Hacivat-Karagöz oyununun en önemli özelliği Hacivat’ın dediğini Karagöz, Karagöz’ün dediğini Hacivat tümüyle ters anlar; Hacivat mersine der, Karagöz tersine anlar, bu böyle sürer gider.
• İşimize gelmeyenleri ya yanlış anlamayı ya da anlamazlıktan gelmeyi yaşam tarzı olarak benimsemişiz. Hiçbir şeyin aslını ve dogmatik eğitimimiz nedeniyle bir ifadenin gerçekte ne anlama
geldiğini öğrenme alışkanlığımız yoktur. Dünyada üzerinde hiç tartışılmayan en önemli kemiyetler
sayılardır. Örneğin 5 dediğinizde bunu kimse tartışmaz. Gelgelelim ki, semavi dinlerde verilen
sayıların bile bir zahiri bir de gerçek anlamı vardır diye fetva veriyoruz. Bu nedenle, bu topluluklar
gerçeği hiçbir zaman öğrenemiyorlar.
Dogmatizm sadece bize özgü de değildir ve sadece bizi perişan etmemiştir?
• Bu anlattıklarım bizim için ne kadar geçerli ise, dogmatik saplantıya girmiş, her ırktan, her
inançtan, her ekonomik düzendeki toplum için de geçerlidir.
• Bakın, Hıristiyan tarihinde, “eşek davası ya da meselesi” diye ilginç bir tartışma vardır. Birileri eşeğin ağzında kaç diş olduğunu merak ediyor ve tartışma başlıyor. Tam 100 yıl. Birisi diyor ki biz niye bu kadar tartışıyoruz? Eşeğin ağzını açıp dişlerini sayalım ve böylece kaç diş olduğunu öğreniriz. Kilise hayır diyor, saysanız da gerçek değildir. Çünkü kutsal kitapta ve Batlameyus’un kitabında eşeğin dişi ile ilgili bir bilgi yoktur. Bu nedenle sizin sayınız gerçek olmayacaktır.
• Dogmatizmin bir karşıtı olarak ortaya çıkan komünizmin (keza Maoizmin) bizatihi kendisi, “Das Kapital” ve “Mavi Kitap”la bir zaman sonra bir çeşit din kisvesine, dogmatik bir yapıya büründüğü için, yıkıldı gittiler.

EVRİM KAVRAMINI ALGILATMA “DOGMATİKLİĞİN DIŞINDA” YİNE DE NEDEN BU KADAR ZOR?
• Bir tarafta –her ne kadar Sümer-Babil-Asur öğretilerinden aynen alınmış ya da esinlenmiş ise
de- tanrı tarafından kutsal kitaplarla insanlara tebliğ edildiğine inanılan “tek bir kelimesinin
değiştirilmesine izin verilmeyen” bir “Yaratılış Öyküsü’ bir tarafta da, her an kapsamı ve içeriği
değişen, çeşitli bilim dallarının mekik dokuduğu, anlaşılması ve incelenmesi zor, zaman alan ve en
tehlikelisi geleneksel düşünceye ve düzene ters düşen bir “Evrim Kuramı” var. İşte biz zor bir
coğrafyada, zor bir konuyu öğretmekle yükümlü olan bir meslek grubuyuz. Bunun için diğer zorluklarımızı da masaya yatırmak zorundayız. İzin verirseniz, şimdi bu konuların bazılarını da masaya
yatıracağım.
• “Evrim kavramını nasıl algılıyoruz” sözü, tekrar söylüyorum; bu ülkenin tümüne yakını
için geçersizdir; çünkü evrimi algılayamıyoruz. Pekâlâ, bırakın evrimi, temel bilimlerin en basit bir
kuralını bile zor algılıyoruz; örneğin, üniversitelerde ilgili konularda çalışanları hariç tutarsak, bugün
uygar bir insan için olmaz ise olmaz olan, volt, amper, direnç kavramlarını kim kavramış ki. Kaldı ki,
evrendeki doğal yasaların ortaya çıktığı günden bu yana, ilkeleri hemen hemen hiç değişmeyen fizik ve kimya kurallarını kavrayamayan bir kesim, zaman içinde sürekli değişen biyolojik bir evrimi anlayacak, algılayacak. Sizce bu mümkün mü?
☻Türkiye’de 2007 tarihi itibariyle 1.200.000 çocuk ilkokula gitmiyor. Bu sayı içerisinde çocukları bir ana olarak büyütecek-eğitecek kız çocuklarının oranı ürkütücü derecede yüksek. Şu anda AB ülkelerinin toplamında (27 ülke) okuma yazma bilmeyenlerin sayısı, Türkiye’dekinden çok daha azmış.
- Türkiye’de 76 çeşit de lise var. Adı lise, 2006 Haziranında yapılan ÖSS sınavında fen kolundan
mezun olan 150.000 öğrenci, yanlış duymadınız tam 150.000 öğrenci, fen bilgisi sınavından toplam
120 soru, tek bir soruyu doğru yapamadığı için, değerlendirme merkezi tarafından, sıralamaya
sokulamamış ve otomatikman diskalifiye edilmiştir. Bu nedenle de, fen puanı ile öğrenci alan birçok
fakültenin kontenjanı doldurulamamıştır.
- Durum böyle iken, Milli Eğitim Bakanlığı, 2006 yılında din dersinde uygulamalı ders diye yeni
bir dersi devreye sokmuştur; okullara mescid yapımı gündeme gelmiştir.
13.04.2007 tarihi itibariyle
Almanya'da 70 bin sağlık kurumu 8 bin kilise 31
Fransa'da 60 bin sağlık kurumu 9 bin kilise
Türkiye’de 7 bin sağlık kurumu 90 bin cami
Ahirete daha çok yatırım yapan bir ülkeden ne bekliyorsunuz?
Çevresi ve ailesi bu tip insanlarla çevrilmiş, sadece test çözen bir toplumun bir olayı başından alıp
sonuna kadar sistematik belirli bir mantık zinciri içerisinde düşünmesi, yorum yapması olanaksızdır.
Evrimsel düşünce ise, birbirini izleyen koşul ve olayların değerlendirilmesi ile ilgilidir. Sözüm ona
günümüzün çağdaş- eğitimcilerinin önerdiği ve geliştirdiği, bugün uygulanan eğitim modeli, evrimsel
düşünme modelinin tam karşıtıdır.
Düşünmeyi nasıl öğreteceğiz? Evrim düşünme ile başlıyor, inanma ile değil? Hayal mi görüyoruz yoksa çağı yakalıyor muyuz?
İmza attığımız AB Lizbon kıstasına göre 2010 yılından sonra liseyi bitiren her çocuk anadilinden
başka en az iki dili akıcı olarak okuyup konuşmak zorunda. Hâlbuki Türkiye’de en az 5 milyon kişi
Türkçeyi derdini anlatacak kadar konuşamıyor. Konuşuyor diye baktıklarımızın muhtemelen yarısı
söylenenin ancak yarısını anlayabiliyor.
Yine imza attığımız Lizbon kıstasına göre, bugünkü okullaşma oranını (eğer bir kısmına okul
denirse) yani %53’lük okullaşma oranını, 2010 yılında %80-85’e çıkarmak zorundadır. Okullaşma
oranı bakımından gelişmekte olan ülkeler arasında Meksika ile son iki sırayı paylaşmaktayız.
Son 10 yılda Türkiye’de nüfus artışı %20, istihdam artışı %5. Bu şu demektir: Her 4 gençten 3’ü
işsiz olacak demektir. İşsizi bu kadar yüksek olan böyle bir toplulukta, dev bir kitle, eğitim çağı
bakımından orta ve yüksek eğitime doğru yol alırken, yeterince alt yapısını hazırlayamayan bir ülkede
hangi gelişmeyi bekleyeceksiniz: Bunun tek bir yanıtı olacaktır “Köktencilik ve terörizm”. Bu iki
akımın da temelini dogma oluşturduğu için evrimsel düşünceye adım atmak mümkün olamamaktadır.
Türkiye’nin gelmiş olduğu durum budur. Bu travmayı atlatmanın en akılcı yolu, kendi işini kuran Köy Enstitülerini kapattığımıza göre, meslek liselerinin yaygınlaştırılması olacaktı. Ancak, meslek liseleri ne zaman gündeme gelse, birileri hemen imam hatip liselerini devreye sokuyor ve böylece Türkiye’nin en önemli sorunu imam hatip liseleri sorunu tarafından teslim alınmış duruma sokuluyor. Kaldı ki teknik eğitim liselerindeki öğrencilerin büyük bir kısmı dört işlemi yapamayacak durumda; ancak buna karşın en iyi öğretmenler liselere bile değil imam hatip liselerine tayin ediliyor. Çünkü geleceğimize göz dikmiş çok planlı ve programlı bir kesim, dünya görüş ve davranış şekillerinin, ancak yönetsel-idari sistemi ele geçirmeyle, özellikle siyasal bilgiler, hukuk ve yönetimle ilgili birimleri ele geçirmeyle olacağını biliyorlar. Sistematik yıkım dört bir yandan iş başındadır. Dil bilen bir teknikeri dünyanın her tarafında çalıştırabilir, ülkenize döviz getirebilirsiniz. Dil bilen bir imam hatip mezununu nerede çalıştırabilirsiniz? Kimse bu soruyu sormuyor…Yüksek öğretim diye adlandırılan yüzdeler de aldatıcıdır. Şu anda üniversite öğrencilerinin %37’si açık öğretimde okumaktadır. Ne bir sınıf ne bir
laboratuar görmeden. Buna karşılık teknik lise mezunları askerliğini er, açık öğretim mezunları yedek
subay olarak yapmaktadır.Paralı olanların çoğu iyi okula ve iyi dershaneye gittiği, iyi özel hocalardan ders aldığı, kitapları ve lisanı olduğu için, burslu yerleri kazanarak parasız okuyabilmekte, fakirler de her kademedeki ödemeyi yüklenmektedir. İyi eğitilmişlerin büyük bir kısmı, bilgi görgüyü artırma, yüksek lisans, doktora yapma amacıyla, mezun olduğu gün yabancı ülkeye gitmekte ve çoğunluk bir daha geri gelmemekte; ülke ise iyi eğitilmemişlerin, tarikat okullarından ya da yurtlarından yetişen gençlerin kollarına bırakılmaktadır. Liselere atanan öğretmenlerin binlercesi veteriner, ziraatçı, orman mühendisi vs gibi saygın; ancak öğretmenlik bilgi ve becerisi verilmemiş olanlardan seçilmiştir, seçilmektedir.2005 yılının ÖSS sınav sonucunun analizi ürkütücüdür. Fen sorularında 45 sorunun doğru cevap ortalaması %5.2, biyoloji sorularına verilen yanıtlar ise toplam içerisinde yalnız ve yalnız %08’dir. Yani bir biyoloji sorusuna doğru cevabı, sınava giren her 1000 kişiden ancak 8’i verebilmektedir. Bu kitleye evrimi nasıl öğreteceksiniz? Ümit var mı? Yok; çünkü 2004 yılından bu yana okul sayısı 80.000’den 60.000’ne düşmüş; cami sayısı ise 80.000’den 90.000’e çıkmıştır. TÜBİTAK’ın bütçesi 2005 yılında, memurlarının maaşını da karşılamak kaydıyla galiba 800 milyon YTL idi; bu dönemde her kategoriden araştırıcı sayısı 79.555 kişi imiş. Hâlbuki bu dönemde dershanelere ödenen para 9 milyar dolar. Ülkemizde fikir özgürlüğü var gibi görünüyorsa da, düşünce özgürlüğü kural olarak yoktur.Üniversite eğitimi yasalara göre özgürdür. Ancak birçoğunda özellikle 1982 yılından beri totaliter, baskıcı, çağdışı yönetim egemendir. Dikkat edin 1982 yılından bu yana üniversitelerin olaylara bir bilim adamının cesaret ve basiretle yaklaşımı kalmamış, halkı aydınlatma misyonu yitirilmiştir. Kaldı ki, siyasi yapılanmanın, sömürünün, propagandanın temelinde, en etkili araç olarak hala inançların sömürüsü yatmaktadır. İşlendiği ve eğitildiği zaman aydınlanacak, bilimsel düşünceye
yaklaştırılabilecek geniş bir kitlenin mevcut olduğu açıktır. Eğitilecek kitleye ulaşmanın birçok zorluğu
vardır. Bu zorluk üç tip kesimden kaynaklanmaktadır.
1. Anti evrimcilerin (özellikle 1946’dan bu yana) devlet yönetiminde yıllardan beri egemen olmaları, kaynaklarının güçlü olması ve en önemlisi, yaratılışla ilgili kuşkuların, bilimsel açıklamalardan çok daha kolay olarak dogmatik yollarla giderilebilmesidir.Soruları ve merak duygularını bir kalemde çözüp, insanları kutsal yola sokabilmektedir. 2. Daha az bir kesim, çıkarını inanç sömürüsüne dayandırdığı için, “Yaratılış Kuramı” bu kesim için inanılmaz bir güç kaynağı oluşturmaktadır. Bir çeşit ruhban sınıfı diye nitelendireceğimiz kesim bu gruba girmektedir.
3. Üçüncü kesim, işbirlikçiler, ajanlar ve kışkırtıcılardır. Bunlar, bir ülkenin silikleşmesinin, dogma içinde boğuşarak yok olmasının, bilimden uzaklaştırılmasının en kolay ve ucuz yolunun, o ülkenin
insanlarını kendi inançlarını ve dogmalarını kullanarak yok etmeye girişenlerdir. Bu kesim de, başta
görsel ve yazılı medya olmak üzere Türkiye’de güçlü bir şekilde temsil edilmektedir. Bugüne kadar hiç kimsenin başaramadığı teknik ve mükemmeliyette kitap, kaset, video, vd.araçlarını kullanarak geniş bir kitlenin, özellikle eğitim yaşındaki insanların, çıkmaza sokulmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu da başarıya ulaştı mı? Bana göre ulaştı. Yapılan birkaç anketten biliyorum. Lise çağındaki öğrencilerin %70’ evrime inanmıyor; %50’si tehlikeli bir akım olarak görüyor, galiba yalnız %5’i evrim olabilir diyor.
Bu kavga, sadece Türkiye’ye yönelik bir saldırı değil, Müslümanların ve fanatik dini saplantıya sokulmuş tüm ülkelere yönelik bir operasyondur. Bu nedenle, 57 dilden, galiba 156 ülkeye yönelik bir
saldırıdır. Çünkü tüm bu ülkelerde, kutsal kitabımızdaki ayetlere dayalı yorumları ancak, bu ülkelerdeki İslam dinine mensup insanlar okuyacaktır. Bu, bir küresel İslam yıkımı politikasıdır. Bütün bu anlatılanları sizin de bildiğinizi biliyorum. Durum tespiti yapmaktan bıktım, bıktık. Yakın zamanda göreve başlayan bir Milli Eğitim Bakanımız, Almanya’ya durum tespiti için bir seyahat yapma arzusunu dile getirince. Alman eşdeğer bakanı, aynen şu cümleleri sarf ediyor: Bu güne kadar Türkiye’den gelen bakanların hepsi durum tespiti için geldiler, bu bakan da bu iş için gelecekse, gelmesin; artık bir eylem ya da çözüm önerisini sunmalarını bekliyoruz; onların tespitine ayıracak zamanımız yok. Ben de bu bağlamda tespiti bırakıp, bazı önerilerde bulunmak isterim. 1. Eğitime yatırılan kaynağın ürününü en az birkaç on yılda alırsınız; halbuki siyasilerin rant elde edebilmesi için bu kadar zamana tahammülleri olamaz. Bu nedenle eğitim yönetimini ve işlerini, alt yapısı bilimsel ilkelere dayandırılmış, büyük bir kısmını teknik kadronun oluşturduğu özerk bir kuruma bırakmak gerekebilir.

2. İmam hatip tehdidini bertaraf etmek için, bir gecede 8 yıllık eğitime karar verenler, amaçları iyi
niyetli ve doğru olmasına karşın, bilimsel bir alt yapıya dayanmadan alelacele karar vermelerinden
dolayı, birçok okulun kapanmasına neden olmuş, 8.000 köyü sadece imamların yönetimine bırakmışlardır.
3. Türkiye’deki yaklaşık 80.000 akademisyenin, çok; ama çok büyük bir kısmının sadece akademik kadrodan maaş alan, sadece bilimsel teknisyen kimliği taşıyan, ama bir bilim adamının derinliğine sahip olmayan insanlar olduğunu düşünüyorum.
- Konuşması gereken kesim konuşmuyor, düşünmüyor, düşünse de çıkarı ve korkaklığı nedeniyle modelliğe soyunamıyor. Eğitimin kurdu-güvesi, dâhil olduğumuz camiada, tam
eğitilmişlerin kadrosundan maaş alan bizim gibi sözde bilim adamlarıdır. Ortamı hacı-hocaya,
köktencilere, bölücülere, işbirlikçilere, dalkavuklara ve çıkarcılara bırakmışız.
5. AB tarafından, imza attığımız Lizbon kıstasına göre, Türkiye’ye Avrupa Birliğine girebilmek için, diğer bütün koşullardan vazgeçilerek, sadece; ama sadece Avrupa standardında öğrenci yetiştirme koşulu getirilirse, Türkiye 50 yıl sonra dahi Avrupa Birliğine giremez.
- Hesabını doğru yapamayan toplumlar gelecekte; ancak kökten dinci ve terörist yetiştirir.
6. Gazete ve kitap okumuyoruz diyoruz. Çünkü televizyon çıktı bu nedenle çocuklarımız okumuyor
diyoruz ve kusuru televizyonlara yıkarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyoruz. Batıda da, Japonya’da da
televizyon var; ancak bu ülkelerde okuma oranı gittikçe artıyor. Rusya’da kişi başına kitap harcaması
75 dolar, Türkiye’de 65 kuruş (çoğu da yardımcı ders kitabı olmalı). Kimse sormuyor niye diye? - Batı dünyasının hazırladığı çok güzel belgeseller var. Çoğu da biyoloji ile ilgili. Bu belgesellerde evrim konusu çok net bir şekilde incelenmesine ve anlatılmasına karşın, Türkiye’de büyük bir kısmı yeşil sermayenin ya da kökten dincilerin ya da tutucu yerel yönetimlerin ya da işbirlikçilerin elinde olan televizyonlarda, çarpıtılarak, ayetler ve hadisler araya sokularak, bilimsel olarak açıklanan konular, dogmatik yaklaşımın alt yapısını güçlendirmede kullanılıyor. Yani yarar sağlama yerine çok daha büyük zararlara neden oluyor. Ancak, yukarıda anlatmaya çalıştığım tüm bu bilgiler, özünde, ayrıntıdır. Sıraladığım tüm bu dilekler yerine getirilse dahi, istenen iyileşme beklenilemez.
- Üniversitelerimizin bu işe gönül vermiş, sizin gibi saygıdeğer eğitmenleri, çağdaş bilimin evrimle ilgili tüm kanıtlarını avuçlarımızın içine doldursa dahi, bu ülke ya da İslam ülkeleri ya da Güney Amerika Ülkeleri ya da Amerika gibi bilimsel atılımlarla dogmatikliği iç içe barındıran ülkelerde, evrim kavramını yine de geniş kitlelere kabul ettiremeyeceksiniz.

- İlk olarak Sümerlerden başlayıp günümüze kadar çeşitli dinlerde çeşitli kimliklerle bürünerek
yer alan, ortaya çıktığında haklı nedenlere dayanan, ancak bugün bilimin ışığında geçerliliğini yitirmiş
olan mitolojik söylem ile organik bağı kırmanız gerekecektir.
- Bunu ancak bu bilimle uğraşan insanların, tehditleri-şantajları-yıldırmaları, evrensel bir sorumlulukla karşılayarak, bu gerçeği açık açık dile getirmeleriyle, halka anlatmaları ile olur. Ümidin var mı diye sorarsanız? Açıkça kuşkuluyum.
- Çünkü en yakın çevremdeki bilim adamları bile, bilim ile uhrevi miti bağdaştırma çabası içerisindeler; belki de bu simpozyumda da, her zaman olduğu gibi, belirli kesimlere hoş görünmek için bu yolu  deneyecek arkadaşlarımız olacaktır; ancak bu yolla evrimi anlatmayı hiç kimse başaramadı; bu eğilimde ve davranış içerisinde olanlar da başaramayacaklar.
- Ayrıca şunu açıkça da söylemeliyim; uhrevi mitoloji ile temel bilimleri çeşitli sözcük, kelime oyunlarıyla birbirine uyumlu hale getirmeye çalışanlar, anti evrimcilerden daha tehlikelidirler ve bilimsel açıdan da ahlaksızdırlar. Türkiye’deki en tehlikeli kesim de bu kesimdir. Bu konudaki bağnazlara karşı şu davranışı göstermemiz de bir hatadır: Bir şeylerin açıklanamamış ya da açıklanmamış olmasının sorumlusu “hep” bizmişiz gibi davranma.
DNA 1950’lerde bulundu, yapısı 1960’larda keşfedildi, işlevleri ise neredeyse 1980’li yıllarda tam
açıklanabildi. Son 25 yılda bulunan böyle bir araçla dünyadaki biyolojik bilinmezliklerin hepsinin aydınlatılamamış olmasının sorumlusu neden biz oluyoruz da; son 2000 yıldan beri ve bugün dünyadaki tüm bireyleri pençesine alan bir sistem sorumlu olmuyor muş? Bir bakterideki flagellumun bilmem ne kutusundaki işleyiş bilimsel olarak hala çözülememiş diyerek, görsel basınlarda ‘tanrı adına’ boy gösterenlere; illaki bunun işleyişini öğrenmek istiyorsanız, birkaç tapınağa ya da inanılmaz fiyatlarla basıp bedelsiz halka dağıttığınız saçma sapan kitaplara ayırdığınız paraları, bilimsel urumlara yöneltin, biz size bunları çözelim “niye” diyemiyoruz? Öğrenmek istiyorsanız bedelini ödeyin diyemiyoruz? Türk toplumunun kendine özgü bir yaratılış miti vardı; Orta Asya’da egemen olmuş, bugün parça parça gelenek ve göreneklerimize girmiş, özellikle Alevi Kültürü içerisinde yoğrulmuş bir yaratılış öyküsü bulunmaktadır. Evrenin ışıktan oluştuğuna ilişkin, benzerinin birçok mitolojide de yer aldığı simgesel bir yaratılış öyküsü vardı. Toplum bunu, geçmişte bir mitoloji tarzında benimsemiş, ancak günlük yaşamının değişmez bir öğesi olarak kabul etmemişti. Ne zamanki Türk toplumu Maveraün-Nehir’de Emevi komutanı El Kuteybe ile karşılaştı; kendine özgü yaratılış öyküsünü unuttu ve Sümer mitolojisinin yörüngesine girdi. Toplumun şu anda büyük bir kısmının benimsediği ‘Yaratılış’, yani zorlama bir terimle evrim algılaması, Sümerlerden Süryanilerle, onlardan da, Musevilere intikal etmiş mitolojinin ta kendisidir. Eğer yaratılışla ilgili dinsel zeminde bilgi sahibi olmak istiyorsanız, Tevrat’ın eski veraset denen bablarını (bölümlerini) okumamız gerekir. Bizim, şu anda, evrim karşıt olarak tanımladığımız ‘yaratılış’ öyküsü, Tevrat’ta anlatılanlardır. Tevrat, yaratılışın anlatıldığı bu bölümlerde, İsrailoğullarına gelecek için biz Türk toplumunu da ilgilendiren önemli görevler vermiştir: Bir kısmı topraklarımızın içerisinde yer alan vaat edilmiş toprakların elde edilmesi ve İsrailoğullarının diğer kavimlere egemenlikleri gibi. - En ilginci de, ‘İsrail oğulları tüm diğer kavimlere egemen oluncaya kadar mücadelenizi bırakmayacaksınız’ buyruğunu veren, Tevrat’ta hem kral hem de peygamber olarak geçen Harun ve Yahya adını, İslamiyet’in egemenliğinin ve kutsallığının güçlendirme kisvesi altında, Türkiye’de ve dünyada Müslümanların tümüne yönelik, her türlü yayın organını en etkili şekilde kullanan bir kişinin ‘Harun-Yahya’ takma adını kullanmasıdır. Bugüne kadar hiçbir düşünürümüz, bilim adamımız, din adamımız ya da herhangi bir inanç sahibimiz, o ki bu çabalar İslam’ın esenliği içindir, neden bu takma ad Muhammet-Ali ya da Ali- Osman değil diye sormadı? Sorgulamadı. Her birinin 300-500 milyon liradan aşağı mal olamayacağı hesaplanan bu kitapların yüz binlercesinin, hangi kaynağa dayanarak, hem de çeşitli dillerde hem de onlarca ülkede karşılıksız dağıtılmasını sorgulamadı, soruşturmadı; buna güvenlik güçlerimiz de dahil. Bir Müslüman’ın Amerika’ya girişinde bin bir zorluk çıkarıldığı günümüzde, sadece Amerika’da Müslümanlara yönelik anti evrim telkini yapan 1500 site bulunmasını nasıl açıklayacaksınız?
Ben açıklayayım: Eğer siz, tüm bilimlerin ve bilgilerin kutsal kitapta şu ya da bu şekilde belirtilmiş olduğunu telkin ederseniz ve toplumu sadece bu bilgiyi araştırmaya yönlendirirseniz ve ona inandırırsanız, bir anlamda temel bilimlerden uzaklaştırırsanız, onun boynuna ilmeği ya da tasmayı
geçirmişsiniz demektir. İşte, sadece bir ülkeye değil, dünyadaki tüm Müslümanlara yönelik eylem,
bunun bir parçasıdır. Pakistan güvenlik güçlerinin bile zor girdiği Peşaver’deki dağlık kesimlerde dahi
bu kitapların peynir ekmek gibi dağıtılmasının nedeni, bu küresel sinsi planda yatmaktadır.
Müslümanları yok etme planında.
Evrim, değişmenin kurallarını inceleyen bir bilim olduğuna göre; evrimleşemeyen, yeni koşullara
uyum yapamayan, değişemeyen her canlı gibi, doğmasından kurtulamayan toplumlar da er ya da geç dünya sahnesinden silinecektir. Özünde bu özelliklere sahip toplumların, bu sahnede yok oluşları ile ilgili epeyi mesafe alındığını gün be gün yaşıyoruz. Evrim Kuramını Çökertmeye Çalışanlar Televizyonlarda her gün anlı şanlı öğretim üyeleri, ilim adamları, sözüm ona düşünürler, sanki karşılaştırmalı morfoloji, biyokimya, fizyoloji çalışmışlar, sanki ataları bu ülkede birçok doğa tarihi
müzesi kurmuş, sanki laboratuarlarda canlı örnekleri incelemiş, sanki kendileri ve ataları dünyadaki
canlı varlıkları incelemiş ve halkına mal etmiş gibi, çıkıp insanın kökeni konusunda bilge tavırlar
içerisinde yorumlarda bulunuyorlar.
Ama insanı gerçek yapısıyla ve geçmişiyle tanımaktan ve onu geniş halk kitlelerine doğru
olarak anlatmaktan sorumlu olan öğretim üyelerinden hiçbiri, kalkıp da, bunun böyle olmadığı
konusunda herhangi bir serzenişte dahi bulunmuyor, bulunamıyor.
ACABA DOĞA EĞİTİMİ VERENLER, GERÇEKTE EVRİME İNANIYOR MU, İNANANLAR DA DOĞRU EĞİTİM VERİYOR MU?
42 yıllık meslek yaşamımda, bu konudaki düşünürleri ilgilendirecek çok ilginç olaylarla karşılaştım. Bunlardan birini anlatmadan geçemeyeceğim.
- Evrim kitabı yazmış, yıllarca Türkiye’nin en büyük üniversitesinde bu konuda ders vermiş saygıdeğer rahmetli bir hocamız, bir gün beni kimsenin olmadığı bir odaya çekerek, sana bir şey sormak istiyorum Aliciğim dedi, buyur hocam dedim:
- Sen gerçekten evrimleşme olduğuna inanıyor musun? Dedi.
- Hiç kuşkum yok hocam! Elimizdeki sayısız bilgi bunun böyle olduğunu gösteriyor dedim. Sizin kuşkunuz var mı hocam?
- Yıllarca bu dersi vermiş ve kitabını yazmış olmama rağmen, ben pek inanmıyorum dedi. O an, işimizin çok zor olduğunu fark ettim.
• Bir hususu daha saptamamız gerekiyor: “Dini çağdaşlaştırma” amacıyla yapıyormuş gibi davranan ya da “birilerine yaranma” politikası güdenler, ne toplumun aydınlanmasında bir yarar sağlayabilirler ne de aydın sıfatı kazanabilirler.
• Dinler, değişimi doğaları gereği asla kabul edemezler. Evrim de durağanlığı asla kabul edemez. Değişim, bu nedenle anti evrimciler ve tutucular tarafından her zaman dinsizlik olarak görülmüştür.
• Gel gelelim ki, değişim, sömürünün, yalanın, talanın, zehri; bilimsel düşüncenin ise gıdasıdır.
• Evrensel insan ve bilim dünyasının insanı, değişimi benimseyen insandır. Değişim yoksa
orada insan da yoktur, hatta evren de yoktur.
Geleneğinde ve bugün, kökten dinsel öğreti, temel düşünce sisteminin en önemli unsurunu oluşturan bir toplumda, laikmiş gibi davransa da, hele devlet politikası, eğitim anlayışı ve harcamalar önemli ölçüde dogmatik bir öğretiye destek sağlamaya yönelik ise, bu topluma değişimi anlatamazsınız, öğretemezsiniz.
- Bu nedenle, boşuna uğraşmayın, evrimin kurallarını, kanıtlarını, toplumun her bireyine anlatsanız da, kütüphaneler kursanız da, eğer dogmatik düşünce egemen ise, sonuca ulaşamazsınız.- Dogma ile evrimleşme birbirine zıt mantığı içeren iki kavramdır. Bunları, birçok üniversite mensubunun yapmaya çalıştığı gibi, uzlaştırmaya çabalamanın anlamı yoktur. Bunu kimse başaramadı, sizler de  başaramayacaksınız.
- Açık söyleyeyim, bu konuda gri yoktur; ya aktır ya da karadır.
- Değişmez kurallara saplanmış bir toplumu, değişmenin kurallarına göre yetiştiremezsiniz.
- Toplumun bu nedenle evrimi gerçek olarak algılaması söz konusu olamaz; bu algılama ancak dinsel öğelerin izin verdiği ölçüler içinde olacaktır. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, dini inanışlar ile evrimsel algılama bir grafiğin birbirine paradoks oluşturan iki değişkenidir.

SON SÖZ: NE YAPMALIYIZ?
Bu toplulukların, bizim, sevgili halkımızın esenliklerini, varlıklarını ve kimliklerini sürdürmeleri, en başta bu işlerle ilgilenen biz öğretim elamanlarının, birinci planda cesaretine, toplum, ülke sevgisine
ve ülkesinin insanının hangi yöntemlerle eğitilebileceği konusunda kazanmış olduğu beceriye bağlıdır.
Bu dogmatik eğilim sürdükçe, evrimsel mekanizmaları açıklayan yeni bulguları, bitmez tükenmez
bir çabayla anlatmaya çalışmanın büyük bir yararı olmayacağını bir daha vurgulamak istiyorum; 42
yıllık yoğun deneyimim bunu gösteriyor. Her defasında, tutucu kesim, önünüze açıklanması gereken
bir bilinmezi, Tanrının bir sırrı olarak getirecektir. Ve siz bu anaforun içinde sadece çırpınacaksınız.
Hâlbuki dogmalarının kökenini, gelişimini, çelişkilerini, yanılgılarını ve çıkmazlarını açık açık anlatmaya başlarsanız, bu kafaları kumdan belki çıkarabilirsiniz. Eğer bu cesareti gösterebilirseniz.Ancak dünyanın en büyük psikoanalizcisi olarak bilinen Karl Jung’un dediği gibi, sorunların üzerine doğrudan yürüyen insanlar, asil ve sağlıklıdır; bahane uyduranlar ve olmayan bağlantıları varmış gibi kurmaya çalışanlar, korkaklar ve hasta ruhlu insanlardır.Belki de Türk tarihinin ve İslam tarihinin en uzun Evrim Eğitimi vermiş, bu kavgaya müdahil olmuş, 42 yıldır evrim anlatan, konuşmalar yapan biri olarak, size son olarak şunu söylemek istiyorum: Çeşitli boyalarla defalarca boyanmış, yama üstüne yama yapılmış, parça parça dökülen bir duvarı yeniden boyama çabanız hiçbir işe yaramayacaktır, eğer sorunu çözmek istiyorsanız, ilk olarak kat kat üzerine bağlanmış eski boyayı sökmeniz gerekecektir.
Hedefi doğru seçin, yöntemi doğru kullanın derim; eğer dünyada Müslümanların ve Türk
milletinin devamını ve başarısını içtenlikle istiyorsanız.
Özgürlük zeka demektir, sevgi demektir. Özgürlük sömürmeme, yetkeye boyun eğmeme demektir. Özgürlük olağanüstü erdem demektir.
Jiddu Krishnamurti


Haziran 12, 2011, 09:07:36 öö
Yanıtla #19
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 731
  • Cinsiyet: Bay

NEDEN BİLİM? NEDEN EVRİM?
Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk
Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü, ANKARA
Önce, Türk bilim dünyasında ve eğitim sisteminde önemli yeri olan evrim gibi bir güncel konuyu tartışmak olanağı sağladığı için ve Sempozyum’a yaptığı her türlü destek için Sayın Rektör Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’na Düzenleme Kurulu adına teşekkür ediyorum. Tüm katılımcılara toplantının yarar sağlamasını dilerken, hoş geldiniz diyorum.

Neden Bilim?
Baş döndürücü bir hızla gelişen bilim ve teknoloji çağında yaşamaktayız. İnsan hayatı bilimle şekillenmekte, refahı bilimle sağlanmaktadır. Yaratıcı bir faaliyet olan araştırma yoluyla yepyeni buluşlara varmak ve bunları teknolojiye dönüştürerek toplumun hizmetine sunmak dünyanın en büyük amacı haline gelmiştir. Bu amaca yönelmiş, önemini kavramış ülkeler mali ve insan gücü kaynaklarının cömert bir şekilde bilim yolunda seferber etmekte, elde ettikleri sonuçları kullanarak tüm insanoğlunun
kaderine hakim olmaktadırlar (Türk Bilim Politikası, 1983-2003). Dünyadaki bilgi öylesine hızla artmaktadır ki, yaklaşık 20 yıl önce her 7 yılda bir ikiye katlanırken şimdilerde kimi alanlarda neredeyse her 5 yılda bir 2 katına çıkmaktadır. Bir yandan evrenin gerçek başlangıcının keşfine yönelinirken, diğer yandan lazerler, optik fiber ve diğer iletişim-bilişim teknolojileri, bilgisayar teknolojisi yaşamın her alanına yayılmış, robotik, nanoteknoloji, biyoteknoloji, moleküler biyoloji, genetik mühendisliği, gen tedavisi, evrim biyolojisi ve genomik, v.b. kavramlar insanoğlunun yaşama bakış açısını değiştirmiş ve sonsuz ufuklar açmıştır.
Bunların gerçekleştiren insandır, eğitilmiş beyinlerdir. Ancak insanların ürettikleri bilgi ve teknoloji yaklaşık 20 kadar ülkenin tekelindedir. Kalkınma bir süreçtir. Bu sürecin hızlandırılmasında en etkin araçlar ise bilim, araştırma ve geliştirme etkinlikleridir. Bunların kaliteli bir eğitim süreci içinde hız kazandığı ise bir diğer gerçektir. Çağdaş dünyada “Bilim-teknoloji” ilişkisi giderek
belirginleşmektedir, toplumu etkilemekte ve sonuçta değerler sistemini altüst etmektedir. Araştırma ve Geliştirme (ARGE) harcamalarının GSMH’ya oranı kabaca, gelişmekte olan ülkelerde %1 değerinin altında, orta düzeydeki ülkeler %1-2 arasında, gelişmiş ülkelerde %2 ve üstü düzeydedir. Türkiye’nin 1983 yılında Devlet Bakanlığı ve TÜBİTAK tarafından yapılan ilk bilimsel
envanterine göre ARGE harcamalarının GSMH’ya oranı %0.24 olarak hesaplanmıştı. O zaman ülkemiz dünya sıralamasında 41. durumda idi. Oysa 1983’teki %0,24 değerinin Devletimizce önerilen Bilim Politika’sına göre bu yüzyılın başında %2’ye  yükseltilmesi ve ilk 20 arasına girme amaçları ortaya konmuştu. Bugün 19. – 20. sıradayız ancak, ARGE’ye ayrılan gerçek pay %0.6 civarındadır. Eğer ARGE payı %2’lere çıkarılmış olsaydı, ilk 15’lere girmemiz belki bir hayal değil gerçek olurdu. Üstelik bu dönemde ayrılan GSMH payının büyük bir kısmı ARGE’ye değil, yüksek öğrenimleşme politikası nedeniyle eğitime  arcanmaktadır.
Neden Bilim? diye sorulunca, bunun kısa yanıtı olarak “çünkü bilim kalkınmanın anahtarıdır” diyebiliriz. Bilim, araştırma ve eğitiminin kalkınmaya katkısı böylece özetlendikten sonra şimdiki sorumuz şudur:

Bilim Nedir?
Webster Dictionary’ye göre iki tanım:
* Sistematik olarak düzenlenmiş ve genel yasaların işleyişini gösteren gerçekler kümesi ile ilgilenen araştırma veya bilginin dalı.
* Fiziksel ya da maddesel dünyanın gözlem ve deney yaparak elde edilen sistematik bilgisi.
Türkiye’de Bilim Gündemi
Dünyada ve ülkemizde bilim, emperyalizmden ve Ortaçağ düşüncesinden kaynaklanan iki yönlü bir saldırı altındadır. Bu saldırıların temel amacı, bilimin, toplum hayatının merkezinden uzaklaştırılarak etkisizleştirilmesi; genel düzlemde güvenilirliği sorgulanan, sadece dar uzmanlık alanlarında geçerli ve bütünüyle teknik nitelikte bir etkinliğe indirgenmesidir. Bilim gündemi,günümüzde bu amaçlar doğrultusunda yalnızca doğrudan getirisi olan sorunlara kısıtlanmış, bilimsel çalışma süreçleri ticarileştirilmiştir. Bilimin uğratıldığı bu dönüşümün gerçekleştirilmesinde kullanılan temel araç da, bilginin, kamu değeri olmaktan çıkarılıp, alışverişin konusu olan özel bir değişim değeri haline getirilmesi olmuştur.Büyük Atatürk’ün “Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en gerçek
yol gösterici bilimdir, fendir. Bilim ve teknoloji dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, bilgisizliktir ve hıyanettir… Yalnız: … Binlerce yıl önceki bilim ve teknik dilinin çizdiği ilkeleri, şu kadar bin yıl sonra bugün, olduğu gibi uygulamaya kalkışmak elbette bilim ve tekniğin içinde bulunmak değildir”
ilkesi gereğince bilimi hayatın merkezine çekmek ve onu geleceğimizin kurulmasında temel araç konumuna getirmek durumundayız. Şimdi bizde bilim özetle “siyaset-tarikat-ticaret” ilişkisinin uçurumundadır.

Evrim Bilimi
Tüm canlıların ortak atadan modifikasyonla gelmiş olduğu, evrimin tarihsel gerçeği olarak, 150 yıla yakın bir süredir bilimcilerce sorgulanıyor. Ancak, yaşamın evrimi hakkında her şeyi tam bilmesek de, mekanizması ve tarihi hakkında detayda ayrılıklar olsa da, bu bilim dalı, maddenin atomik yapısı ya da dünyanın güneş çevresinde dönmesi kadar bilimsel bir gerçektir. Bununla birlikte evrime hiç inanmayanlar da vardır. Amerikalılar (ABD’liler)’ın % 40’dan fazlası insan türünün Tanrı tarafından doğrudan yaratıldığına inanır; (Türkiye bu konuda 1. sırada, ABD 2. sıradadır). Ama diğer primatlarla ortak bir atadan evrimleştiğine (ya da çok daha uzak olan diğer türlerle birlikte ortak bir atadan köken aldığına) inanmazlar. Bu görüşleri savunanlara ‘yaratılışçı’lar deniyor. Öte yandan, pek çok Avrupalı - resmi ve kurumsal bir dini olan İtalya bile- evrim gerçeğini sorgulamaz. Avrupalılar, evrime karşı böylesine bir bilim-karşıtı tutumun, dünyada teknik ve bilimsel açıdan çok ileri olan ABD gibi bir ülkede ortaya çıkmasına şaşırıyorlar. Bunların dışında, pek çok koyu dinsel inançlı insan evrime, Tanrının yaratma eyleminin devam
edebilmesi için gerekli olan doğal bir mekanizma olarak bakarlar. Papa John Paul II, 1996’da evrim gerçekliğini doğrulamış ve Katolik Kilisesi’nin teolojik doktrini ile evrim arasında bir çatışma olmadığını vurgulamıştır (The Quart. R. of Biology 72: 381-406). Papanın görüşü teistik evrim’e yakındır: Buna göre Tanrı doğal yasaları (Doğal seçilim gibi) koydu ve evrenin kendi başına, daha başka doğaüstü müdahale olmadan ilerlemesine/yürümesine izin verdi.

Neden Evrim?
Evrim: Canlı ve cansız sistemlerin zaman içinde değişim sürecidir. Bizim bu sempozyumdaki konumuz "biyoloji eğitiminde evrim" (canlıların evrimi ve bunun eğitimi) olacaktır. Gen etkinliğini düzenleyen mekanizmaları keşfettiği için Biyoloji ve Tıpta Nobel Ödülünü kazanmış olan büyük genetikci François Jacob, 1973’te bu konuda şunları söylemiştir: “Biyolojide
birçok genelleme vardır, fakat çok değerli olan birkaç tanedir. Bunlar arasında, evrim kuramı en önemli olanıdır; çünkü, çok değişik kaynaklardan toplanan ve ayrı ayrı nitelikteki gözlemler yığınını bir araya getirir; canlılarla ilgili tüm disiplinleri birleştirir; çok çeşitli organizmalar arasında bir düzen kurar ve bunları yerkürenin geri kalan kısmına sıkıca bağlar; kısaca, canlılar dünyasında çok türlülüğünün mantıksal bir açıklamasını sağlar”.
Jacob’un kendisi evrimde araştırma yapmadı, fakat pek çok düşünen biyolog gibi, evrimin biyolojik bilimlerdeki eksensel öneminin farkına vardı. Bugün moleküler biyologlar, gelişimsel biyologlar, ve genom biyologlarından başka ekologlar, davranışçılar, antropologlar ve birçok psikolog Jacob’un görüşünü paylaşır. Evrim, genomun yapı ve büyüklüğünden, insan davranışının birçok özelliğine kadar değişen olguları anlamanın vazgeçilmez çerçevesini vermektedir. Daha da ötesi, evrimsel biyoloji pratikteki yararlılığı nedeniyle giderek daha çok tanınmaktadır: Evrimsel biyolojinin kavram, yöntem ve verileri  halk sağlığı gibi konulardan, tarım ve bilgisayar bilimine kadar, hem temel ve hem de uygulamalı araştırmalara vazgeçilmez yardımlar sağlar. Eğitim görmüş herhangi bir kimsenin, evrim hakkında bir fikri bulunmalıdır ve okullarımızda neden evrim okutulması gerektiğini anlamalıdır. Yaşam bilimlerinin bir dalında kariyer yapmayı düşünen herhangi bir kişi için -doktor ya da biyolojik bilimler araştırıcısı olsun farketmez- evrim anlayışı vazgeçilmezdir. DNA yapısının ortak buluşçusu ve Nobel ödüllü bilim adamı James Watson: “bugün evrim teorisi, köktendinci azınlık dışında, herkesin kabul ettiği bir gerçektir.” diye kaydetmiştir. Evrimsel biyolojinin özü, evrim olayının geçmişini tanımlamak ve bunun nedenlerini ve mekanizmalarını analiz etmektir. Evrimsel biyoloji alanında, bütün canlıların tüm özellikleri evrimsel değişimin tarihi ve ürünleridir. J. Maynard Smith (2002) “Bizim kendi türümüzde, kültürel kalıtım (sosyal – kültürel evrim) tarihsel değişimin temelidir” diyor. Evrimsel biyoloji ile diğer biyolojik disiplinler şu konuda gerçeği paylaşırlar: çoğu kez görünmeyen olay ya da nesneler hakkında yorumlar yaparız. Geçmişteki evrimsel değişimleri işlerken göremeyiz; aslında ne DNA kopyasını, ne de büyüme ve üremeyi düzenlediğini bildiğimiz hormonuda görebiliriz. Daha ziyade, nesneler hakkında şöyle yorumlar yaparız:
a) Bunların ne olduğu ve nasıl çalıştığı hakkında hipotezler ileri sürerek,
b) Bu hipotezlerden elde edilen verilere dayanarak çıkarımlar, kestirimler üreterek, ve son olarak,
c) Eğer hipotez doğru ise, görmeyi beklediğimizle gözlediklerimizi karşılaştırarak hipotezin geçerliliği hakkında yargıya varılır. Buna, "varsayımsal-tümden gelim” (hipothetico-deduktive) yöntemi denir ve Darwin, tüm bilimlerde yaygın ve etkili olarak kullanılan bu yöntemin başarılı ilk yandaşlarındandır. Bilimde çok çeşitli olay ve gözlemleri açıklayan birbiri ile ilgili bir grup hipotez, böyle sınamalarla kuvvetle desteklenirse, o zaman kuram adını alır. Jacob ve Watson'un kullandığı anlamda
kuram yalnızca bir tahmin değildir. “Kuram” , kuantum kuramı, atom kuramı ya da hücre kuramı gibi iyi desteklenen ve geniş bir açıklama çerçevesi sağlayan ilkeler için saptanmış onurlandırıcı bir terimdir. Evrimsel biyolojideki ağırlık, öyleyse, ilk olarak, kuramın öğrenilmesi (bunlar hep birlikte canlılar hakkındaki çok çeşitli gözlemleri açıklayan evrimsel değişimin ilkeleridir.) ; ikinci olarak verilerle evrimsel hipotezleri sınama yollarını öğrenmek olmalıdır (Futuyma, 2005’den). Doğal seçilimin olanaksızı yaratmak konusundaki gücünü bazı invitro deneyler göstermektedir (Maynard Smith, 2002).

Bilim ve İnanç
İleri Dünya ülkelerinde biyologlar ve diğer bilimciler, yaratılışçılığı çağrıştıran herhangi bir bilimsel eğitim müfredatının okullarda uygulanmasına karşıdır. Ayrıca bunun serbest konuşma hakkına karşı olduğu, ya da dinsel inançları söndürme amaçlı olduğu da söylenemez. Fen dersleri ile dinsel bilgi ve eğitiminin birlikte verilmesi, genelde eğitim ve özellikle de çağdaş fen eğitimi anlayışı ile bağdaştırılamaz. Laik, demokrat ve sosyal bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitimin çağdaş olacağı Anayasanın 42. maddesinde yazılıdır. Bu Anayasa maddesi “eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve İnkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz” demektedir. Doğal bilim, gerçeklerin kolleksiyonu değildir; doğal olayları anlamayı sağlama sürecidir. Hipotezler ileri sürme, bunları gözlemsel ve deneysel kanıtlarla test etmeyi içerir. Matematikte olduğu gibi hipotezler ispatlanmaz, geçici olarak kabul edilir, izleyen kanıtlara göre değişir, kapsam alanı genişler ya da reddedilir ya da daha iyi bir hipotez tasarlanabilir. Benzer konulardaki destek görmüş hipotezler bir arada bir “kuram” a da dönüşebilir (Evrim kuramı gibi). Burada iki hipotez (varsayım) örneği ele alalım:
1) Daha önce yerküredeki kıtaların sabit olduğu varsayılırdı; fakat daha sonra ‘levha tektoniği’ kuramı (gerçeği) 1950’lerden sonra Jeoloji’de devrim yarattı.
2) Mendel genetiğindeki ‘serbest ayrılım’ ve ‘bağımsız açılım’ yasaları -ki bunlar çağdaş genetiği başlatmıştır- daha sonra linkaj (genlerin bağlantısı) ve ‘mayotik sürüklenme’ olayları keşfedilince biraz değişti ve genişledi. Fakat kalıtımın genlere (partiküllere) dayalı olduğu temel ilkesi, bugün bir gerçeklik olarak devam etmektedir. Bilimciler teker teker bir hipotezi işleseler de, bilim insanları topluca, herhangi bir bilimsel inanca, güvenilir tersine kanıtlar ortaya çıkınca, geri dönülmez tarzda bağlı kalmaz. Kanıtlar nasıl gerektiriyorsa öyle olmaları, yapmaları ve fikirlerini değiştirmeleri gerekir. Böylece bilim sosyal bir süreçtir, geçici-sorgulayıcıdır. İnançları ve otoriteyi (yetke) sorgular. Görüşlerini sürekli olarak kanıtlarla birlikte sınar. Biyoloji’de birçok bilimsel iddialar (savlar), gerçekte doğal seçilim sürecinin bir getirisidir; bilimcilerin fikirleri, birbiri ile yarışarak böylece keşif dünyası ve
gücü içinde büyüyerek ilerler. Bilim bu yönüyle, iddialarını kanıtlamak için test/deney/sınama yöntemini kullanmayan “yaratılışçılık”tan ayrıdır. Ayrıca, “yaratılışçılık” doğal dünyayı açıklamak için zamanla kapasitesini geliştiremez.

Eğitim
* Eğitim, kişileri yeni icat ve buluşları daha kolay kabul edebilir hale getirir.
* Teknik, ekonomik ve siyasal kararları verme durumunda olan sorumlulara gerekli bilgi ve beceriyi kazandırır.
* Eğitim, kişilerin çağdaş topluma uyum gücünü arttıran ve dolayısıyla düşünce ve davranış değişimine yol açan bir eylem sürecidir.
* İnsanı değiştirmedikçe kalkınma dediğimiz gelişme görülemez.
Gelin görün ki, Sultan Abdülhamit II'nin son Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Haşim Paşa (1852-1920) – [1903-1908 yıllarında bakanlık yapmıştır]; “Darülfünun (üniversite) öğrencilerin ahlakını bozuyor” diyerek kapatılmasını önermiştir. Aynı Nazır: “Mektepler olmasa Maarifi ne güzel idareederdim” diyen kişidir. Rastlantıya bakın ki, 2005 yılında ülkemizde Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri: Evrim dersi ile öğrencilerin beyinlerinde tahribat yapılıyor” diyebiliyor (gazetelerden). Oysa, çağdaş evrim bilimi düşünmeyi öğretiyor; ırk kavramını, öjeniyi reddediyor. İnsan ve toplumların geleceğine kuramsal ve uygulamalı katkılar sağlıyor. Ayrıca, kuşku duymayı ve düşünme disiplinini öğretiyor. Şimdilerde basın haberlerine göre, ilköğretim 4. ve 5. sınıflara “düşünce eğitimi” dersi konacakmış. Bu dersi hangi öğretmenler verecek, felsefe öğretmeni mi? Hayır.

Biyoloji Kitaplarında Yaratılış ve Evrim
Yurdumuzda yaratılış görüşünün biyoloji müfredatına ve ders kitaplarına girişi 1985 yılına rastlamaktadır. * 1962, 1968 ve 1982 yılında basılan biyoloji kitapları evrim konusunu genelde bilimsel ölçütler içinde vermiştir.
* Ancak 1985’ten 1998 yılına kadarki dönemde ise yaratılış görüşü evrim kuramına bir alternatif olarak sunulmaktadır.
* 1995 yılındaki hariç tutulursa (yaratılış görüşü yer almaz) 1985, 1992 ve 1998’de basılanlar, evrim kuramının eleştirisine ayrı bir başlık altında yer verirken, yaratılış görüşü eleştirilmemiştir.
* 2000 ve 2003 yıllarının kitaplarında yaratılış görüşü eleştirilerek sunulmuştur.
* 2004 yılında basılan (2005 ve 2006 yılları da buna benzemektedir) ve öğrencilere bedava dağıtılan Fen Bilgisi 8. sınıf kitabında evrim teorisi ile ilgili bilgiler dengesiz olarak verilirken, bu teorinin adı kullanılmamış, yalnızca üç kez “evrim” sözcüğü kullanılmıştır. Lise 3. sınıf biyoloji kitabında ise, önce “Yaratılış Görüşü” anlatılmıştır: “Tüm canlı ve cansız varlıklar Tanrı tarafından yaratılmıştır. Evrendeki her bir varlık bir amaca yönelik olarak yaratılmıştır. Bu amacı belirleyen de Tanrı’nın kendisidir” denerek daha sonra yer alan “canlıların evrimi” ile ilgili görüşler zayıf düşürülmüştür.
Bu tip kitaplarla yapılan eğitim, toplumu ileriye değil geriye götürür.

Eğitimde Yaratılış ve Evrime Eşit Zaman mı?
Biyolojik çeşitlilik ve canlıların karakteristik özellikleri için ileri sürülen yaratılışçı açıklamalar bilimsel yöntemle uyuşamadığına göre, yaratılışçı görüş ile evrimsel teoriye eğitimde eşit zaman verilmeli mi? Nasıl ki, bugün kimya derslerinde öğretmenler simyayı öğretmiyorlarsa, yerbilimi derslerinde yerkürenin düz (tepsi biçimli) olduğuna dair eski kaydı ve ayrıca depremin eskiden
varsayılan nedenini hiç zikretmiyorsa, biyoloji disiplini içinde de evrim dersini anlatırken dinsel görüşlere eşit ağırlık verilmemelidir. Bu konular “din kültürü ve ahlak bilgisi” dersinde anlatılmalıdır.Bilim ve din aynı alanlarda hüküm sürmezler. ‘bilim öğrenir, din öğretir. Bilimin itici gücü kuşkudur; dinin çimentosu ve tutkalı inançtır’. İkisinin yetki alanlarını karıştırmamak gerekir. Bilim dünyayı anlamaya çalışır; dinler ve felsefeler insan yaşamına bir anlam verme görevini üstlenmişlerdir. “Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamın koşuludur. Bu yol üzerinde duraklayanlar ya da bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak gaflet ve cehaletinde bulunanlar, genel uygarlığın coşkun seli altında boğulmaya mahkumdurlar. Uygarlık yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır” (Atatürk, 30.08.1924, Başkomutan Savaşı 2. yıldönümündeki söylevinden).
Özgürlük zeka demektir, sevgi demektir. Özgürlük sömürmeme, yetkeye boyun eğmeme demektir. Özgürlük olağanüstü erdem demektir.
Jiddu Krishnamurti


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
7 Yanıt
5250 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 04, 2012, 10:24:23 öö
Gönderen: java
Evrim Teorisi

Başlatan LuckyEye « 1 2 3 4 » Biyoloji - Canlı bilimi

36 Yanıt
16191 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 20, 2015, 12:42:22 öö
Gönderen: student
22 Yanıt
10135 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 17, 2015, 03:25:02 ös
Gönderen: GOASISG
0 Yanıt
2101 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 21, 2008, 01:14:16 ös
Gönderen: bugfree
16 Yanıt
17531 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2011, 10:39:41 öö
Gönderen: Genius Loci
18 Yanıt
9054 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 24, 2011, 04:20:45 ös
Gönderen: Mozart
9 Yanıt
4197 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 20, 2013, 12:56:40 ös
Gönderen: Etimolog
0 Yanıt
1443 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 22, 2013, 10:05:42 ös
Gönderen: asimov
2 Yanıt
1691 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 01, 2013, 08:27:50 öö
Gönderen: ruzber
0 Yanıt
2711 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 15, 2014, 08:34:36 öö
Gönderen: edebiyat_ogr