Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: FAMA FRATERNITATIS  (Okunma sayısı 2636 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 20, 2010, 01:34:09 ÖS
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay


Bu başlık ve bunu izleyecek olanlar belki "Simya" bölümüne de girebilirdi ama ben burasının daha doğru olacağını düşündüm. Çünkü burada önemli ölçüde Roskrua'dan söz edeceğim; bu tarikatın 17. yüzyıldaki temelinin nasıl oluştuğundan...




1614 yılında, günümüzdeki Fransa’nın batısında Almanya sınırı bitişiğinde yer alan Strasbourg kentinde piyasaya ilginç bir kitap çıktı.

Almanca yazılmış bu kitabın hayli uzun bir adı vardı: “Allgemeine und General Reformation der ganzen weiten Welt. Beneben der Fama Fraternitatis, Dess Löblischen Ordens des Rosenkreuzes/an alle Gelehrte und häupter Europae geschrieben” (Avrupa’nın tüm bilginleri ve ileri gelenleri için yazılmış, övgüye değer Rozkrua Tarikatı’nın kardeşlik töresi ile bütün dünyanın evrensel ve genel reformasyonu).



Kitap, kısa süre içinde Batı Avrupa’nın öteki büyük kentlerinde de görülür oldu. O kadar ilgi çekti ki, diğer dillere de çevrildi. Sonra kısaca “Fama Fraternitatis” (Kardeşlik Töresi) diye anılır oldu.

Kitabın üzerinde yazarının adı belirtilmemişti. Ancak, herkes bunun o dönemin ünlü teolog, yazar ve düşünürlerinden Johann Valentin Andreä tarafından yazılmış olduğu üzerinde görüş birliğindedir.

Kimilerine göre; Johann Valentin Andreä, Rozkrua Tarikatı’nın kurucusudur.

Kimileriyse bunun tersine, onun bu tarikat ile doğrudan ilgisi olmadığını, sadece bu konuda öğrendiklerini kendi düşünü ve eğilimlerine uygun bir tarzda süsleyip aktarmış olduğunu ileri sürer. Böyle bir iddia, -şayet bir art niyet taşımıyorsa- Andreä’yi hafife almak olur. Gerçi bu tarikatın kurucusu olmayabilir hatta tarikatı onun kurduğunu söylemek yanlış bile sayılabilir ama yakın bağlantısı ve işlevi yadsınamaz.

Kimileri de 17. yüzyıl başlarında böyle bir tarikatın bulunmadığını, Andreä’nin yazdıklarının baştan sona “hayal ürünü” olduğunu, bu tarikatın daha sonraki yıllarda oluşturulduğunu ve sanki önceden varmış gibi gösterildiğini ileri sürer.

Buradaki “hayal ürünü” nitelemesi doğrudur; bu bir suçlama ya da küçümseme sayılmaz. Çünkü Andreä, bu kitabında sadece birtakım romantik öyküler anlatmıştır. Ancak anlatmış olduklarının roman gibi oluşu, böyle bir tarikatın var olmadığını kanıtlamaz.

Nitekim Rozkruacılığın, dolayısıyla böyle bir tarikatın varlığının çok daha eski tarihlere uzandığına ilişkin belirtiler vardır. Bunlar, tarikatın çok eski olduğunu kanıtlamak bakımından elbette yetersizdir ama kanıt bulunamayışı gerçeği ortadan kaldırmaz.


Johann Valentin Andreä aslında bir din adamı sayılırdı. Din felsefesi üzerinde eğitim görmüş, yaptığı araştırmalarla kendini geliştirmişti. Fakat rahip değildi. Bir teolog olduğunu söylemek daha doğru olur.

Açıkça Katolikliğe karşı Luthercilikten yana bir tutum sergilemiş olmasa bile, kalem kullanmaktaki olağanüstü yeteneğini papaların tutumundaki yanılgıları ve Katoliklerin çelişkilerini ortaya koyarak eleştirmekte başarıyla değerlendirmişti.

Etkileyici ve sürükleyici bir üslubu vardı. Yapıtlarında anlattıklarının ardında mutlaka başka bir şey sezdirmeye çalışırdı. Dolayısıyla bunların, kimilerince ileri sürüldüğü gibi “sıradan öyküler” değil, açıkça birer “alegori” olduğu söylenebilir. Zaten ezoterik kurumlarda alegori tekniği, öğretinin aktarılmasında çok sık uygulanır.

Gelelim kitaba…

Bu kitapta, “Christian Rosenkreuz” adlı varsayımsal bir kişinin, önce yaşam öyküsü, sonra da dünya görüşü anlatılmaktaydı.


Bu arada kitabın kahramanının soyadı dikkati çekiyor: “Rosenkreuz”. Almanca bir terim olarak anlamı “Gül-haç”. Adı da ilgi çekici: Christian (Hıristiyan).

17. yüzyıl başındaki Rozkruacıların ilkelerini ve dünya görüşünü anlayabilmek için, bu yaşam öyküsünü -özetle bile olsa- bilmek gerekir.

“Christian Rosenkreuz yoksul bir ailenin çocuğuydu. Bir manastırda eğitim görmüştü. Sonra bir keşişin peşine takılarak onunla birlikte Kudüs’e, hacca gitmek üzere doğuya doğru yola çıkmıştı.

Gemiyle Akdeniz’deki adalara bir bir uğrayarak  gidiyorlardı. Kıbrıs’a vardıklarında, önderi olan keşiş öldü. Christian Rosenkreuz, bir süre orada kalıp ne yapması gerektiğini düşündü. Yalnız olsa da yola devam etmeye karar verdi.

Önce Kudüs’e gitti. Sonra Suriye, Lübnan, Filistin ve Mısır’da yıllarca dolaştı. Uğradığı her yerde birçok tarikata girip çıktı. Gerek bilimsel gerekse gizemci ve okült nitelikli bilgiler edindi.

Kuzey Afrika boyunca batıya uzandı. Fas’a ulaştı; İspanya’ya geçti. Orada insanlara bilgi ve görüşlerini anlatmaya, doğuda öğrendiği yöntemleri uygulayarak hastaları iyileştirmeye başladı. Bunun üzerine Engizisyon’un kovalamasına uğradı.

Almanya’ya kaçtı. Çocukken yetişmiş olduğu manastıra döndü. Özenle dört genç keşiş seçti. Onlara gizlice ve kesin bir sır saklama andı altında tüm bilgilerini aktardı.

Böylece Christian Rosenkreuz’un önderliğinde yeni bir tarikat oluştu. Sonra bu tarikata dört kişi daha alındı.

Tarikatın üye sayısı, Christian Rosenkreuz dışında tam sekiz kişiyle sınırlandırılmıştı. Üyelerden hiçbiri, toplumdaki sıradan insanlardan ayrı ya da farklı bir görünüm sergilemeyecekti. Birbirlerini “kardeş” olarak bilecek, yaşamlarını doğayı incelemeye ve insanların mutluluğu ile sağlığına, yaşam süresini uzatmaya adayacaklardı.

Bu tarikatın varlığının ileriye dönük olarak sürmesinde belirlenmiş bir kural vardı: Sekiz üyeden her biri, öldüğü zaman yerine alınacak kişiyi önceden saptayıp diğerlerine bildiriyordu. Tarikat “Rosenkreuz” adını taşımakla birlikte bu ad hiçbir yerde açıkça kullanılmıyor, hiç kimseye söylenmiyordu. Kendi aralarında bir parola olarak “R.C.” biçimindeki kısaltmayı bir simge gibi benimsemişlerdi.

Tarikat üyelerinden ikisi önderleriyle birlikte daha önce yaptıkları gizli bir tapınağın bulunduğu yerde kalıyordu. Bu arada diğerleri, ikişerli gruplar halinde tarikatın amaçları uyarınca görevlerini yapmak üzere çeşitli ülkeleri geziyordu. Belli zamanlarda merkezde toplanıyor, her biri diğerlerine bu dönem içindeki deneyimlerini anlatıp, edindiği yeni bilgileri aktarıyordu. Sonra gezginlikten yeni dönmüş olanlardan ikisi tapınakta kalıyor, bir yıl boyunca orada kalmış olan diğerleri dolaşmaya çıkıyordu.

Her biri hayli uzun yaşıyordu. Çünkü sağlıklarını korumayı iyi biliyor, hiç hastalanmıyorlardı. Ancak bu elbette “ölümsüzlük” demek değildi. Nitekim Christian Rosenkreuz 106 yaşında öldü.

Yanındakiler, cenazeyi kendilerine özgü bir yöntemle kaldırdı ve gizli bir yere defnetti. Bu mezarın yeri 120 yıl boyunca hiç kimse tarafından öğrenilmeyecekti. Bunun için de tarikatın sonraki üyelerine mezarın yeri söylenmedi. Onlar da bilmedikleri için kendilerinden sonra gelen üyelere bu konuda hiçbir bilgi veremedi.

Tarikatın bundan sonraki çalışmaları, belirlenmiş kurallara uyularak hep sadece sekiz kişi tarafından yıllarca sürdürüldü. İnsanlara yararlı hizmetler üretiyorlardı ama hiç kimse böyle bir tarikatın varlığının bile farkında değildi.

Christian Rosenkreuz’un ölümünün üstünden tam 120 yıl geçti.

Bir gün tarikatın merkezindeki üyeler bir onarım işiyle uğraşırken, duvarlardan biri ansızın yıkıldı. Yıkılan duvarın ardında bir gizli geçit olduğunu gördüler. Bu geçit yoluyla varılan bir demir kapının üzerinde aradan tam 120 yıl geçtikten sonra açılacağı yazılıydı.

Kapıyı açtıklarında, yedi duvarlı, tavanı kubbe biçiminde bir hücreye girdiler. Tam ortaya bir tabut yerleştirilmişti. Çevresine birçok harf, sözcükler, sayılar ve çeşitli şekiller işlenmişti.”


Christian Rosenkreuz’un mezarı olan bu hücre ile tabutun kitaptaki anlatımı üzerinde spekülâtif nitelikli hayli yorum yapılmıştır. Hatta bu anlatım üzerine oradaki öğelerin Hermetizm ile de bağlantısı kurulur.

Öyküyü, sizi böyle ayrıntılara boğmadan bitireceğim.

“Christian Rosenkreuz’un cesedi mumyalanmış, yıllarca bozulmadan kalmıştı. Çaprazlama yerleştirilmiş kollarıyla Paracelsus’un sözlüğünü kucaklamış gibiydi. Cesedin yanı başında yaşam öyküsü ile tarikatın ilkelerini içeren bir kitap, ayrıca Alşimistlerin deneylerinde kullandığı araç ve gereçler vardı.

Rosenkreuz’un yazıp bırakmış olduğu kitabı okudular.  Bu yazıların bir bölümü bir vasiyetname gibiydi. Bundan böyle Rozkrua Tarikatı’nın açığa çıkarılması gerektiğini belirtiyordu.”




Şimdi biraz da Paracelsus’tan da söz etmem gerekir ama gelin onu bir sonraki bölüme bırakayım.



ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
1 Yanıt
2085 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 09, 2013, 11:12:26 ÖS
Gönderen: Melina
0 Yanıt
1685 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 21, 2011, 09:17:30 ÖÖ
Gönderen: ozkann