Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: TAPINAKÇILAR İKİNCİ HAÇLI SEFERİ’NDE  (Okunma sayısı 2148 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Kasım 25, 2009, 08:25:56 öö
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay




Tapınak Şövalyelerinin diplomaside, ekonomik alanda, ticarette, bankacılıkta, çeşitli bilimlerde ve teknikte ne kadar ile geliştin uygulamalar oluşturmuş bulunduklarını anlatıp durdu. Ancak bunun yanı sıra bir diğer durum var: Tapınak Şövalyeleri Tarikatı her şeyden önce bir askeri örgüttü.

Peki, herkesin ürktüğü, çekindiği bu şövalyeler askerlikte nasıldılar acaba? Gerçekten de düşünüldüğü kadar üstün mü?

Bunu anlamanın bir yolu var. Biraz tarih sayfası karıştıralım.

Selçuklular, Alparslan’ın 1071 yılında kazanmış olduğu Malazgirt Savaşı ile Türk kavimlerinin doğudan batıya yönelmesini sağlayan kapıyı bundan sonra giderek genişletti. 1144 yılında, Hıristiyanların öteden beri doğudaki en önemli kalelerinden biri sayılan Edessa’yı (Urfa) da ele geçirdiler. İç Anadolu’ya girip batıya doğru ilerlemeyi sürdürdüler.

Batılı Hıristiyanlara soracak olursanız, Anadolu pek önemli sayılmazdı. Türkler orada her ne yaparsa yapsın, pek de umurlarında eğildi. Onu Bizans imparatoru düşünsündü. (bu bağlamda belki de Katolik Kilisesi ile Ortodoks Kilisesi arasındaki çekişme önem taşıyor.) Antakya ile Edessa ise farklıydı. Bu kentler, Hıristiyanlığın öteden beri bu bölgedeki en önemli merkezleriydi ve Katolik Kilisesi açısından da çok değerliydi.

Edessa’nın yitirilmesi üzerine Papa 4. Eugenius alarma geçerek bir haçlı seferi çağrısı yapmaya karar verdi. Bunun için en önemli desteği Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın kuruluşunda baş rolü oynayan Saint-Bernard sağlayacaktı. Fakat sadece Tapınak Şövalyeleri ile bir haçlı seferi düzenlenemezdi ki... Asıl orduyu krallar ve prensler sağlamalıydı.

Fransa Kralı 7. Louis bu haçlı seferine katılmaya gönüllüydü ama birliklerini Tapınak Şövalyelerinin komutası altına vermeye yanaşmıyordu. O ikna edilene kadar, bu arada Saint-Bernard’ın Speyer Katedrali’nde yaptığı konuşmayı dinleyip çok etkilenen Kutsal Roma İmparatoru 3. Konrad, bu sefere katılmaya karar vermiş, Alman ordusu çoktan kendi başına yola koyulmuştu.

Almanlar, Bizans’ı geçtikten sonra Anadolu’nun tam göbeğinde Selçuklular ile savaşa tutuştu. Fransa kralının razı edilmesi üzerine Tapınak Şövalyelerinin komutasına girerek sefere çıkan Fransız ordusu Bizans’a vardığında, Kutsal Roma İmparatorluğu ordusunun savaşmakta olduğunu öğrendi. Onlar Türkler ile nasıl olsa başa çıkarlar, sonra da Edessa’yı kuzeyden çevirirlerdi. Kendi yolları ise daha uzundu. Antakya’dan sonra güneyde Sur dolaylarına yanaşacak olan haçlı donanmasıyla buluşacaklardı. Zaman yitirmemeliydiler. Güney’den, Toroslara yakın bir güzergâh izleyerek yollarına devam ettiler.

Oysa Orta Anadolu’daki savaş hiç de sandıkları gibi sonuçlanmamıştı. Almanlar darmadağın olmuştu. İmparator 3. Konrad, yenilmiş olmanın verdiği eziklik ile yurduna döndü. Böylece haçlı ordularının kuzey kanadı kırılmıştı ama güney kanadın bundan haberi yoktu.

Tapınak Şövalyelerinin işi, başlangıçta plânlandığı gibi gitti. Hiçbir aksama olmadı; önemli bir sorun çıkmadı. Donanmayla birleşip, Edessa üzerine doğru kestirmeden yürümek üzere Suriye’ye girdiklerinde, «Aman!... Sakın akarsu boylarından ayrılmayalım.» derken, hangi yöne doğru gitmeleri gerektiğini şaşırdılar.

Hiç bilmediği bir ülkede kaybolan biri ne yapar?... Elbette çevredeki yerlilere danışır. Yol sorar. Yapacak başkaca bir şey yok ki…

Öyle yaptılar.

Ancak, ya iyi ve doğru yolu gösterdiğini söyleyenler onları kandırdı ya da onlar kandırıldıklarını sanıp tam aksi yöne gitmeyi daha uygun buldu.

Yanlış bir yön tutunca, kendilerini bitmek tükenmek bilmez, ne yöne bakılsa görüntüsü aynı olan çölün ortasında buldular. Aç ve susuz kalma tehlikesiyle karşı karşıya geldiler. Yoruldular; hastalıklar görülmeye başladı.

Durup geri dönseler bir türlü, aynı yönde ilerlemeyi sürdürseler bir türlü, bir diğer yöne dönseler daha bir başka türlü...

Asıl sorun Edessa’ya doğru ilerlemek değildi. Bulundukları yere göre elbette işte o yanda, kuzeydoğudaydı. Sorun, bir yandan oraya doğru ilerlerken, diğer yandan su kaynaklarından uzak düşmemekti. Kestirmeden gitmeye kalkışmak yerine keşke Antakya üzerinden dolaşıp oraya birkaç gün sonra varsalardı.

Ancak pişman olmak için artık çok geçti. Baştan beri niçin öyle yapmamışlar ve kendilerini riske atmışlardı ki?

Çünkü haçlı seferlerinden hiçbirinin salt dinsel amaçlarla yapıldığı söylenemez. Bu işin içinde politika ve ekonomi, en az dinsel amaç kadar önemli olmuştur. Nitekim çok daha sonra, 1204 yılında düzenlenen Dördüncü Haçlı Seferi, sırf ekonomik çıkar kaygılarına dönüştürüldüğü için Bizans’ta son bulmuştur. Ondan sonraki diğer dört haçlı seferi ise doğrudan politik nedenler üzerine kuruludur.

Bu aşamadaki politik kaygı, Kutsal Roma İmparatorluğu ordusunun Edessa’ya kendilerinden önce varıp, üstelik onlar gelmeden saldırıya geçip, kenti yani ganimeti tek başına ele geçirivermesiydi. Olur ya!... Alman ordusunun Selçukluları bile tepeleyeceğinden emindiler. Almanların gücü Edessa’yı geri almaya haydi haydi yeterdi ama bu başarıyı yalnız başına elde etmemeliydiler. Anca beraber, kanca beraber!... İşin sonunda ortaklık var.

Tapınak Şövalyelerinin komutasındaki askerler Suriye çölünde sıcaktan öyle bunaldı ki, zırhlarını çıkarıp soyunmak zorunda kaldılar. Bu kez kızgın güneş altında kavrulmaya başladılar. Tıpkı Birinci Haçlı Seferi’nde olduğu gibi... «Tarih tekerrürden ibarettir.» diyenleri haklı çıkarırcasına.

Perişan olmuşlardı. Bir an önce suya ulaşmaları gerekiyordu.

Haçlılar, böyle bir sefere çıkarken doğuya yaz aylarında varmamayı, bu sıcak iklime alışkın olmadıkları için çok sıkıntı çektiklerini bir türlü öğrenememişti.

Uzatmayalım... Baktılar ki olacak gibi değil; geri dönüp güneybatıya yöneldiler. Şam kalesi yakınlarına ulaştılar.

Dikkat: Bundan sonrası biraz öykü…

İlerde ağaçlık alanlar görünüyordu. Demek ki orada “su” vardı. Hızla o yana doğru ilerlediler.

Irmak kalenin öteki yanındaydı. Hazır buraya kadar gelmişken, önce alçak ve basit surlarla çevrili olduğu için aslında girilmesi pek de zor olmadığı görülen Şam’ı kuşatmak bile istemiyor, bir an önce suya varmak istiyorlardı. Çoğu artık susuzluğa dayanamaz hale gelmişti. Disiplin bozulmuştu.

Bundan böyle artık hiçbiri ne şövalye ne asker sayılırdı. Sadece bir an önce suya varması gereken canlı varlıklardı.

Askerler komutanlarının buyruklarına aldırış etmeyip ağaçlığa daldılar. Her bir ağacın arkasında bir Arap askerinin siper almış olduğunu fark etmediler bile...

Zırhlarını çıkarmış oldukları için, Arap oklarından hemen hemen hiçbiri boşa gitmiyordu. Birbiri ardınca suya doğru koşarken ağaçlık alana giren askerler ağızlarını ıslatacak suya bile erişemeden oklara hedef olup yıkılıyordu. Resmen avlanmışlardı işte ava giderken…

Orduyu yönetmekle sorumlu olan Tapınak Şövalyeleri olan bitenin farkına varıp durmaları için bu kez kendi askerlerine karşı kılıç kullanmaya başladıklarında artık çok geçti.

Şam kalesine doğru koşan ya da at süren herkes yediği bir okla birbiri ardınca yıkıldı. Ardından Araplar çil yavrusu gibi üstlerine geldi. Haçlı ordusu hiç düşünmedikleri bir şekilde ağır kayıp verdi.

Bundan sonrasını anlatmak gerekmiyor... Olayın açık seçik tek bir sonucu vardı: Haçlı seferi fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Bu başarısızlığın sorumlusu da Tapınak Şövalyeleri idi. Beceriksizlik etmişlerdi. Bunun başka hiçbir açıklaması yoktu.

Saint-Bernard, bu nedenle -biraz da kendi kendine gelin güvey olarak- Tapınak Şövalyeleri adına bir özür dileme bildirgesi yayımladı.

Özür dilemek ne işe yarardı ki?... Askeri becerilerine bu kadar çok güvenilen, bir kez de bundan ötürü saygı gören şövalyeler, daha giriştikleri ilk savaşta yüzlerini kara çıkarmıştı.

Saint-Bernard bu başarısızlıktan ötürü kendini sorumlu tutmuştu. Şövalyelerin suçlanmasındansa, bunu kendi omuzlarına almayı yeğlemişti. İyi niyetli bir tutum ama neye yarar?

Fransa Kralı 7. Louis ise ordusunun dökülerek perişan oluşunun, askerlerinin büyük çoğunluğunu yitirişinin hesabını elbette Tapınak Şövalyelerine soracaktı. Ordunun yönetimi kendi komutanlarına bırakılsaydı, hiç de böyle olmayacağına inanıyordu. Ülkesine dönmek üzere gemiye binerken kılıcını göğe doğru uzatıp şöyle seslendi:

«İsa ve Kutsal Meryem’e andım olsun ki, bundan böyle şu Tapınak Şövalyelerine hiç güvenmeyeceğim. Koşullar her ne olursa olsun bu berbat topraklara da bir daha ayağımı basmayacağım.»

İkinci Haçlı Seferi, böylelikle bir fiyaskoyla son buldu.

Tapınakçılar açısından sonra neler olduğunu ise izleyen bölümde anlatacağım.





ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
4 Yanıt
5339 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 26, 2012, 03:58:28 ös
Gönderen: hypatia
0 Yanıt
2572 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 28, 2007, 02:06:01 öö
Gönderen: shemuel
2 Yanıt
4882 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 16, 2007, 08:55:00 ös
Gönderen: shemuel
0 Yanıt
1858 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 24, 2009, 10:50:55 öö
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2297 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 24, 2009, 12:24:48 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1889 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 24, 2009, 06:26:02 ös
Gönderen: ADAM
6 Yanıt
4114 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 30, 2009, 03:23:20 ös
Gönderen: Prenses Isabella
0 Yanıt
1519 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 25, 2009, 12:05:36 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2218 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 26, 2009, 08:27:06 öö
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
9403 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 29, 2009, 08:32:44 öö
Gönderen: ADAM