Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: LÂİKLİK ÂŞIĞI, AMA LÂİKLEŞEMEYEN LÂİK DEVLET  (Okunma sayısı 2144 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Kasım 25, 2009, 04:05:26 ÖS
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4170
  • Cinsiyet: Bay

Anayasamıza Yansıyan "Lâiklik"
Her ilimde ve her işte, kavramların: 1) kesin, 2) dakîk, 3) açık ve 4) seçik1 tanımlar üzerine inşâ edilmiş olması gerekir. Aksi hâlde, bu niteliklere sâhip olmayan bir tanımla tanımlanmak istenen bir kavrama ister istemez sübjektif (enfüsî) yorumlar yakıştırılır. Bu yorumların çokluğu ve birbirlerinden farklılığı ise vahim A) karışıklıklara, ve B) belirsizliklere, yâni objektif ve bilimsel sonuçlara değil, yalnızca C) dedikodu'lara yol açar.


Kezâ, yoruma açık bir suç tanımının Adâlet'i zedelemesi, anlaşmazlıklara ve nifâka ve hattâ sosyal huzurun bozulmasına sebeb olması dolayısıyla Hukuk'da da bir suçun tanımının: 1) kesin, 2) dakîk, 3) açık ve 4) seçik olması, yâni aslā belirsizliğe yol açmaması gerekir2. Benzer şekilde kim, çarşıda pazarda, satın alacağı domatesin açıkça tanımlanmamış keyfî bir ağırlık birimiyle meselâ lâlettâyin bir taş parçasıyla ya da içi toprak dolu bir torbayla tartılmasını tercih eder ki?

Lâik, lâiklik, lâikleşme ve lâikleştirme kavramları için de bu böyledir. Eğer 1) kesin, 2) dakîk, 3) açık ve 4) seçik tanımlar üzerine inşâ edilmemişlerse bunların da Hukuk'da, cemiyet hayatında ve siyâsette karmaşaya yol açmaları kaçınılmazdır. Ve nitekim öyle de olmakta, ülkemizde bu kavramlar ve bunların sebeb olduğu huzursuzluklar hakkındaki tartışmalar bitmemektedir.


Bütün Dünyâ anayasaları içinde "lâik" kelimesi yalnızca Fransa'nın ve Türkiye'nin anayasalarında siyâsî bir ideolojik sistem kapsamında yer almaktadır. Encyclopaedia Britannica'da bile bu kelimeler söz konusu anayasalardaki gibi bir sistemi ya da bir ideoloji'yi nitelendirmek için değil, fakat yalnızca kişiler için kullanılmaktadır.


Fransa anayasasının dibâcesinin 13. maddesinde: "Her kademeden bedâva ve lâik bir eğitimin örgütlenmesi Devlet'in görevidir" ve aynı anayasanın 1. maddesinde de: "Fransa bölünmez, lâik, demokratik ve sosyal bir Cumhûriyet'tir3" denilmekle lâik kelimesi bu anayasada yalnızca iki kere zikredilmekte, fakat tanımı verilmemektedir.


"Lâik" kelimesi ilk kez 20 Nisan 1340 (1924) gün ve 491 sayılı bizim Teşkilât-ı Esâsiye Kānûnu'muzun 5 Şubat 1937 târih ve 3115 sayılı kānûnun 1. Maddesi ile değiştirilmiş olan "Türkiye Devleti, cumhûriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir" şeklindeki 2. Maddesi'nde ortaya çıkmıştır. "Lâik" kelimesi söz konusu kānûnda yalnızca bir kere zikredilmektedir.


Buna karşılık 7 Eylûl 1961 gün ve 334 sayılı Türkiye Cumhûriyeti Anayasası'nda "lâik" kelimesi 2., 22., 26., 57., 77. ve 121". Madde'lerde, "lâiklik niteliği" tamlaması da 153. Madde'de zikredilmiştir. Böylece "lâik" kelimesinden türetilmiş çeşitli kavramlar bu anayasada yedi kere yer almaktadır. Bu anayasada da bu kavramların hiçbirinin tanımı verilmiş değildir.


18 Ekim 1982 gün ve 2709 sayılı Türkiye Cumhûriyeti Anayasası'nda ise durum kavramsal açıdan daha muğlâk ve daha karışıktır. Bu anayasada:

   1. "Lâik" kelimesi ile 2. Madde'de "Devlet'in lâik olduğu"; 13., 14., 68., 81. ve 103. Madde'lerde ise "Cumhûriyet'in lâik olduğu" beyân edilmekte,
   2. 174. maddede, dilbilgisi açısından sakat bir ifâdeyle, Türkiye Cumhûriyeti'nin "lâiklik niteliği" söz konusu edilmekte4,
   3. Başlangıç Bölümü'nün 3 Ekim 2001 târihinde değiştirilen kısmında, 16. Madde'de, ve Geçici 2. Madde'de de "lâiklik ilkesi"nden söz edilmektedir.

Böylece "lâik" kelimesinden türetilmiş çeşitli kavramlar bu son anayasamızda tam on kere söz konusu edilmekte fakat bırakınız bunların 1) kesin, 2) dakîk, 3) açık ve 4) seçik tanımlarının verilmesini, bunlar hakkında Anayasa'mızda herhangi bir tanım girişimi dahî bulunmamakta ve böylece sübjektif (enfüsî) yorumların yolu da alabildiğine açılmış olmaktadır.


7 Eylûl 1961 târihli anayasamızın "Türkiye Cumhûriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir"5 şeklindeki 2. Madde'si ile 18 Ekim 1982 târihli anayasamızın "Türkiye Cumhûriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adâlet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir"6 şeklindeki 2. Madde'si, apaçık bir iltibâs ile,"devletin mümkün hükümet şekillerinden biri olan Cumhûriyet" ile "Devlet"i özdeşleştiren bir başka garâbeti daha ortaya koymaktadır.

Fransız Anayasası yalnızca Fransız Cumhûriyeti'nin "lâik" olduğunu ilân etmektedir. Buna karşılık bizim 18 Ekim 1982 târihli anayasamız hem Türk Devleti'nin ve hem de Türk Cumhûriyeti'nin lâikformel fark" mevcûddur. olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle, hükûmet tarzı cumhûriyet olan bir devletin lâik olmasının yanısıra bu devletin cumhûriyetinin lâik olmamasının neye delâlet edebileceği, kānûn koyucunun hem cumhûriyetin ve hem de devletin lâik olduğunu vurgulamayı neden gerekli görmüş olduğundaki vuzuhsuzluk hukuğun felsefesiyle iştigāl edenlerin bile altından kolay kolay kalkamayacakları epistemik tuzaklar içermekte, kafayı iyice karıştırmakta ve iltibâsa yol açmaktadır. Bu bakımdan her iki devletin anayasalarının temelinde, "lâiklik" kavramı açısından, her şeyden önce, büyük bir "formel fark" mevcûddur.


Aslında, kavramların doğru dürüst tanımlanmamış olması dolayısıyla, Devletimizin senelerdenberi anayasal bir suçu herkesin gözü önünde işlemekte olduğu da rahatlıkla savunulabilir. Anayasamız tarafından de jure "lâik" olduğu beyân edilen Devletimiz'in teşkilât şemasında de facto Diyânet İşleri Başkanlığı'nın bulunmasını:

   1. "Hoşgörüyle" karşılanacak ama doktrin açısından behemehal düzeltilmesi gereken "hukūkî bir garâbet" olarak mı, ya da
   2. Hukukçu mantığı ile bir "anayasal suç" olarak mı telâkkî etmek gerekir?

Alın işte size havanda su dövdürecek bir başka münâkaşa ve dedikodu konusu daha!



Fransız Kökenli Lâiklik Kavramının Yakın Târihi

"Lâik" kelimesi yukarıda da belirtildiği gibi, Fransa'nın 1946 ve 1958 târihli anayasalarında "Fransa'nın lâik bir cumhûriyet olduğu"nun beyân edilmesiyle yer almıştır.


1946 yılında Fransa Millet Meclisi'nde çoğunluğu sağlayan üç parti vardı: Hıristiyan Demokratlar, Komünistler ve Sosyalistler. Bunların üçü de "Fransa'nın lâik bir cumhûriyet olması" konusunda ittifâk ettiler. Ama herbirinin "lâiklik" konusunda kendine mahsûs bir fikri, bir algılama biçimi vardı. Sosyalistler bundan Din ile Devlet'in ayrılığını, Komünistler ise Din'in tümüyle dışarlanmasını kastediyordu. Hıristiyan Demokratlar adına konuşan Maurice Schumann (1911-1998) ise Fransa'daki ruhban sınıfının (kardinallerin ve arşöveklerin) bu konuda hazırlamış olduğu bir deklârasyona yollama yapıyordu. Bu deklârasyon, lâikliğin kabûl edilmesi mümkün olmayan iki ve kabûl edilebilir de iki anlamı olduğunu vurgulamaktaydı. Hıristiyan Demokratlar işte bu deklârasyonun ifâde ettiği lâikliğin kabûl edilebilir iki anlamına dayanarak "Fransa'nın lâik bir cumhûriyet olması"nı kabûl etmişlerdi.


Görüldüğü gibi Fransız Millet Meclisi'nde oluşan bu icmâ-i ümmet, aslında, uzlaşılması mümkün olmayan ihtilâflar üzerine inşâ edilmiş bir mutâbakatı yansıtmakta olan bir başka garâbet numûnesidir.


Fransa'nın anayasasında da hukūkî terminolojisinde de lâiklik kelimesi yoktur. "Lâik" sıfatının çoğu kere "lâiklik" cins ismiyle ifâde edilmesi somut bir kavramdan soyut bir kavrama geçmenin bütün belirsizliklerini ve yanlış anlaşılmalarını da peşinden sürüklemektedir.


Büyük Fransız İhtilâli'nden önce "İlâhî Hukūk'a dayandığını savunan Fransız Monarşisi" için, kıralın Kilise'ye ve Kilise'nin de kırallığa hükmetmemesi dolayısıyla, pekālâ "lâikti" denilebilir. 1789 ihtilâlinden sonra Millî Konvansiyon'un7 10 Kasım 1793'de târihli deklârasyonuyla Akıl Dini'nin8 geçerliliğini ilân eden "İnsan Hakları Fransa'sı" ise, bu yönüyle, hiç de lâik değildir.


Bugünkü Fransız hukukçuların çoğunda egemen olan kanaat şudur ki "Kendi ülkesinde her erkeğe ve her kadına mutlak inanç özgürlüğü tanıyan, bu özgürlüğe saygı gösteren ve bunu emniyet altına alan her devlet lâiktir".


Türkiye bugünkü hâliyle bu tanımına uymadığı gibi üstelik bir de biribirine zıd iki dinin yâni İslâm ile Kemalizm'in anayasa ve yasalarla imtiyazlı bir konumda olduğu (meselâ Yunanistan9, İngiltere10 eski Sovyet Sosyalist Cumhûriyetleri Birliği ya da11 gibi) bir Konfesyonel Devlet'tir.


Hz Muhammed'in zamanında temelinde 46 maddelik "Medine Vesîkası" bulunan Medine-Şehir-Devleti ise fransız hukukçularının 1300 sene sonra erişmiş oldukları bu lâiklik tanımına tam anlamıyla uymakta ve ayrıca şehirdeki yahudi ve hıristiyan halklarına da kendi şerîatlarına göre jüridiksiyon hakkı12 bile tanımaktaydı.


Fransa III. Cumhûriyet döneminde (4 Eylûl 1870 – 10 Temmuz 1940) bâzı kurumlarını, özellikle eğitim kurumlarını lâikleştirmiş ama bu dönemde kendisini aslā "lâik" olarak tahayyül etmemişti. 1880 yılından i'tibâren Katolik Dini'nin Fransa'nın kamusal hayatı üzerindeki yansımalarını kısıtlamaya mâtuf bir dizi kānûnlar yayınlamış; ve en sonunda da, 1905 yılında Devlet ile Kilise'nin biribirinden kesin bir biçimde ayrılması olarak yorumlanan bir kānûn çıkarmıştır13. Bu ve bunun gibi kānûnların sonucu olarak bir süre sonra mahkemelerde hâkimin, resmî devlet okullarında hocaların ve hastahânelerde de hastaların arkalarındaki duvarlarda, mûtad üzere, asılı olan haçlar kaldırılmıştır. 2004 yılında ise Bernard Stasi Komisyonu'nun raporuna dayanarak Fransız Millet Meclisi ilk ve orta eğitimde öğrencilerin başörtüsü, kippa14 ve haç taşımalarını, gene lâiklik adına, bir kānûnla yasaklamıştır.



Türkiye Cumhûriyeti'nde Lâiklik Kavramının Târihi

Cumhûriyet Halk Partisi'nin 15 Ekim 1927 târihinde topladığı 2. Kurultay'ında Mustafa Kemal Paşa'nın teklifi üzerine Cumhûriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Lâiklik partinin dört temel ilkesi olarak kabûl edilmişti. 10 Mayıs 1931 târihli 3. Kurultay'da ise bunlara Devletçilik ve İnkılabçılık da eklenerek bu altı ilke partinin Altı Ok'u olarak bayraklaşacaktı.


Atatürk'ün "lâiklik" konusunda temel düşüncelerini yansıtan aşağıdaki beyânları, Türkiye'de bugünkü zihniyet ve uygulamalarla karşılaştırıldığında, uygulamalarda nasıl çarpıtılmış olduklarını teşhis ve tesbit etmek bakımından fevkalâde ilgi çekicidir. Atatürk diyor ki:

    * Din bir vicdân meselesidir. Herkes vicdânının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sâdece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan mutaassıb hareketlerden sakınıyoruz. (1926)


    * Din ve mezheb herkesin vicdânına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabûl etmeye zorlayabilir15. Din ve mezheb hiçbir zaman politika âleti olarak kullanılamaz. (1930).


    * Elbette her fert dinini, diyâneti öğrenecek bir yere muhtaçtır. Orası da medrese değil mekteptir16.


    * Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz müsâvîyiz ve dinimizin ahkâmını eşit şartlarda öğrenmeye mecbûruz. Her fert dinini, diyânetini, îmânını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir.


    * Türkiye Cumhûriyeti'nde her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merâsimi de serbesttir. Yâni, ibâdet hürriyeti vardır. Tabîatıyle ibâdetler, güvenlik ve genel âdâba aykırı olamaz; siyâsî gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhûriyeti aslā katlanamaz.


    * Din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. (1930 ).


    * Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir; bütün yurttaşların vicdân, ibâdet ve din hürriyeti demektir. (1930).


    * Lâiklik, aslā dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücâdele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. (1930)


Bütün bu güzel beyânlara rağmen 1932 Ramazan'ından i'tibâren Devlet, Lâiklik İlkesi'nin aksine, dine ve uygulanmasına doğrudan doğruya müdâhale ederek ezanın Türkçe okunmasını mecbûr kılmış, hattâ câmilerde Kur'ân'ın bile Türkçe okunması uygulamasını başlatmıştır. Bir müddet sonra bizzât Atatürk'ün müdâhalesiyle Kur'ân'ın Türkçe kıraatinden vaz geçilmiş17 ama ezanın Türkçe okunması 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Demokrat Parti'nin iktidâr olmasına kadar sürmüştür.


1934 yılında Eşref Edib'in Hz Muhammed hakkında yayınlamak istediği bir kitap için başvurduğu "Matbuat Umum Müdürlüğü"nün aşağıdaki cevabı18, yalnızca birkaç yıl sonra

   1. Atatürk'ün din ve lâiklik hakkında yukarıda zikredilen olumlu ve hoşgörülü beyânlarının, ve
   2. "Lâiklik İlkesi"nin

resmî makāmlar tarafından nasıl tahammülsüzlükle çarpıtılıp reddedilmekte olduğuna ışık tutmaktadır:

T.C.

Dâhiliye Vekâleti

Matbuat Umum Müdürlüğü

Ankara, 17 Mayıs 1934

Sayı: 653

Hülâsa: "Hazreti Muhammed"e dair



Muhterem efendim,


Mektubunuzu aldım. Her ne şekil ve sûrette olursa olsun memleket dâhilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücûda getirilmesine taraftar değiliz. Zât-ı âlîlerinin herkesçe de müsellem olan ilim ve fazîletinize hürmetkârız. Ancak günün bu kabil neşriyâta tahammülü olmadığını siz de takdîr edersiniz.


Matbuat Umum Müdürü
Vedat Nedim19



Gene 1934 yılında, A. İbrahim'in Millî Din ve Öz Türk Dini başlığıyla yayınlanan kitabı Bakanlar Kurulu'nun 16 Ocak 1935 târihli onayı ile yasaklanmış ve Dâhiliye Vekâleti'nin resmî raporuna dayanarak toplatılarak imhâ edilmiştir. Bu raporun bir paragrafı şöyledir20:


"20'inci asrın lâik gençliği, ahlâk mefhûmunu artık dinden almadığı gibi, din merâsimi günden güne kıymetini kaybederken, bunların yeni bir şekilde yaşatmak istenmesi, hüsnüniyet sâhibi olsa bile muharririn millî kültürü darbeleyen muzır bir fert olmasını icâb ettiriyor. Binâenaleyh birtakım kıylukaller açacak ve gençliğin kültürüne zarar verecek olan kitabın toplattırılması ve yazarın hakkında ayrıca ihtiyat tedbirleri alınması icâb eder."


Atatürk'ün vefâtından sonra Demokrat Parti iktidârına kadar, Atatürk'ün yukarıda zikredilmiş beyânlarında mâkûl bir tanımını bulan, "Lâiklik İlkesi"nden tamâmen inhirâf edilerek din ve dindarlar üzerine tedhîşe varan sindirici baskılar uygulanmış, polis ve jandarma mârifetiyle evlere yapılan baskınlarda Kur'ân okumakta olanlar, elinde tesbih hafî zikir yapanlar, Kur'ân dâhil eski yazı harflerle basılmış kitap bulunduranlar, çocuklara dinlerini tanıtan ders vermekte olanlar, Elifbâ cüzü ve Kur'ân-ı Kerîm cüzleri satanlar21, evde topluca namaz kılanlar tutuklanmış, kitaplar da müsâdere edilmiştir.


Bu sindirmeler Demokrat Parti iktidârı sırasında da diğer iktidârlar süresince de, her zaman bizzât söz konusu iktidârlar tarafından olmasa bile, Atatürk'ün vefâtından sonra çabucak organize olan ve adına "Derin Devlet"(!) denilen ve bir örgüt olmakdan çok müsâmahasız, baskıcı, temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasından yana, din-karşıtı bir zihniyeti temsil edenler tarafından da bir irticâparanoyası pompalanarak: 1) lâiklik adına, 2) "Kemalizm dini22" adına, 3) çağdaşlık adına akıl ve mantık dışı bir slogan edebiyatı yapılarak sürdürülegelmiştir.


Türkiye'deki lâiklik uygulamaları Devlet'in zaman zaman, fakat "Derin Devlet"in ise sürekli olarak lâikliği: 1) hayatın her safhasında, 2) siyâsette, 3) ekonomide, 4) ahlâkda, 5) dinde, 6) vatandaşın belirli bir şekilde kalıplanıp tek-biçim hâline getirilmesinde ve daha pekçok konuda "Türkiye'de norm vaz etme hakkının yalnızca ve yalnızca kendisine ait olduğu" şeklinde yorumlamakta olduğunu ortaya koymaktadır.


Bu, kendisini layuhtî (aslā hatâ yapmaz) ve layüs'el (tartışılmaz, sual sorulmaz) Rabb gibi görmek marazına tutulmuş olanlara has bir Rubûbiyyet Kompleksi'dir. Bu dayatmacı lâiklik ideolojisi'ni hareket noktası alan post-modern 28 Şubat Süreci'nin amacı ise, bunun icbâr etmek istediği insan kalıbından inhirâf edenlerin "Evrensel ve Doğal İnsan Hakları'nı yok sayan" yeni bir düzenin ihdâsı şeklinde anlaşılmıştır.



Sonuç

Fransa'daki lâiklik kavramının 1) mâhiyeti, 2) gerektirdikleri ve 3) uygulamaları ile Türkiye'dekilerinin arasında büyük bir idrâk ve niyet farkı bulunmaktadır.


Fransa'daki "lâiklik" idrâki, burjuvazinin Kilise'nin baskısına karşı sürdürdüğü bir mücâdelenin sonucunda elde edilmiş bir sosyal denge unsuru olarak tecellî etmiştir. Fakat Osmanlı İmparatorluğu'nda da Türkiye Cumhûriyeti'nde de: 1) yapısı, 2) hayat tarzı, 3) ezilmişliği, 4) çileleri, 5) hak iddiaları ve 6) mücâdeleleri ile Avrupa benzeri bir burjuvazi sınıfı hiç olmamıştır. Türkiye'de "lâiklik" irâki halkın bilinçli bir mücâdelesi sonucu elde edilmiş bir hakkı olarak ortaya çıkmamış, tepeden inme bir ilke olarak icbâr edilmiştir. Bir denge unsuru aslā olmadığı gibi, Atatürk döneminde bizzât kendisi tarafından açıklanmış olan amacından da saptırılarak, Derin Devlet'in halkı kamplara bölücü bir sindirme ve tedhîş unsuru olarak tecellî etmiştir.


"Devlet" de "Derin Devlet" de zaman zaman lâikliğin uygulanması konusunda örtüşerek kendilerine has, sui generis (nev'i şahsına mahsûs) ama aslā tanımlamak istemedikleri bir lâikliğe âşık ve de sâdık bir şekilde hareket etmişler, ammâ velâkin aslā Atatürk'ün anladığı ve beyân ettiği şekilde lâikleşemeden lâik olduklarını ilân edegelmekte de beis görmemişlerdir.


Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre


ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Kasım 26, 2009, 12:45:28 ÖÖ
Yanıtla #1

Siyasal Gelişim, değişim ve gelişimler iki şekilde olur:

1.) Evrimsel

2.) Devrimsel

Şu an modern olarak adlandırdığımız bir çok ülkede, demokrasi, laiklik, insan hakları, eşitlik, özgürlük, çalışma hakları vs... Evrimsel şekilde gerçekleşirken, ülkemizde bunlar, devrimsel (tepeden inme) şekilde gerçekleşmiştir.

Bu şekilde olması, dönemin şartları incelendiğinde zaruridir. Elbetteki, bu değişimlerin devrimsel şekilde olması bir takım aksaklıklar ve eksiklikler yaratacaktır ancak bunları önüne tek bir şekilde geçilebilir, o da; istikrarlı bir eğitim politikası.

Sayın karahan paylaşımızdan ötürü teşekkürler, ancak beni oldukça rahatsız eden bir tabir vardır ki ülkemizde bir süredir sıkça kullanılmaktadır.

Derin devlet sözcüğü. Nedir bu derin devlet?

Yanılmıyorsam Lao Tzu'un sözüydü "Eğer bir ülkede adaletten çok fazla bahsediliyorsa o ülkede adalet yoktur, şayet olsaydı bahsedilmezdi".

Bu söz geliyor sıkça aklıma artık Derin Devlet lafını duyduğumda, sürekli Derin Devletten bahsediliyor bir günah keçisi misali. Ülkede ki tüm çarpıklıklar, ölen aydınlarımız her konuda derin devlet çıkıyor karşımıza, tek suçlu o(!)

 Bana bir kaçış noktası ve günah keçisini anımsatıyor artık.
« Son Düzenleme: Kasım 26, 2009, 12:50:14 ÖÖ Gönderen: rigormortis »
Ben, ben olanım


Kasım 26, 2009, 08:25:17 ÖÖ
Yanıtla #2
  • Ziyaretçi

bizdeki anayasaların yapılış biçimi  tepkisel anayasalar.dahası sivil olmayan anayasalardır. işin boyutu bence böyle olunca ortam normallaşma başlamaya dönünce  anayasa maddeleri dar gelmeye başlıyor. oysaki sivilleşmiş ve toplu ortak paydada birleşmiş ve toplumsal mütabakat saglanmıs uzun  arastırmaları yapılmış bir anayasa hazırlanması yani ideal herksin taman oldu dediği veya diyebilecegi  bir anayasaya ihtiyaç olmalı. iç ve dış dengeleri saglanmış toplum katmanları arası dengeler kurulmuş sonucta anayasaya göre şekillenmiş yasalar uyumlu hale gelirse sorun kalmaz. tabi bu olaylar çok boyutlu ön hazırlıkları olan boyutlarıda yok degil. örnegin kişi başı düşen milli gelir seviyesi . secim sistemi.seçme ve seçilme dengeleri.vs . varollan kurum ve kuruluşlar aras dengeler bu dengelerin kurulmuş olmasıda hesaba katılmalı. kısaça tum kişi ve kuruluşlar bu aynaya baktıgında kendini kenarından, köşesinden ve önünden ,arkasından kendini görebilmeli az veya çok . hatamız oldu ise affola. sevgiyle kalın.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
2780 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 15, 2007, 01:41:56 ÖÖ
Gönderen: Supeluta
5 Yanıt
4265 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 01, 2007, 12:05:32 ÖÖ
Gönderen: nietzsche
7 Yanıt
4419 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 26, 2007, 02:31:06 ÖS
Gönderen: paragon
2 Yanıt
2988 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 14, 2008, 06:56:38 ÖÖ
Gönderen: farmason82
1 Yanıt
5685 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 29, 2008, 11:32:23 ÖÖ
Gönderen: naval
48 Yanıt
25458 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 28, 2017, 01:35:49 ÖÖ
Gönderen: night manager
3 Yanıt
2253 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 27, 2009, 05:39:12 ÖS
Gönderen: amerbach
2 Yanıt
2580 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 24, 2017, 05:30:34 ÖÖ
Gönderen: jakobiyen
0 Yanıt
1432 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 15, 2012, 07:51:10 ÖS
Gönderen: karahan
9 Yanıt
6320 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 30, 2014, 02:02:19 ÖÖ
Gönderen: Alşah