Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Fantastik – “Masonluk” - 1  (Okunma sayısı 1876 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 13, 2010, 10:53:23 ÖÖ
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7278
  • Cinsiyet: Bay


Aynı kitabın sonraki bölümünün başlığı böyle: "Masonluk"... Bu uzunca bir bölüm. Onun için ikiye ayırıyorum.



Efes’in büyük tiyatrosunda Beethoven’in 9. Senfonisi’nin son bölümü başlamıştı. Yasef Bey, kulağını müziğe daha iyi verebilmek için gözlerini kapatmıştı.

Benim de kulağım müzikteydi. O spiritüel boşluğun ve iletişimin içinde, müzikle birlikte mutluluk dolu bir huzur vardı. Tüm bedensel ve fiziksel duygulardan arınmış, ruhsal bir ortam içindeydim.

Gökyüzündeki yıldızlar geceye asılmış, bizi izleyerek belki de mantıksız duygularımızı analiz ediyor gibiydiler. Bu gece bir hilâl gibi olan aydan yansıyan ışık, orada bulunanların ruhunda sınırsız ilhamlar yaratarak ruh dünyalarını zenginleştiriyordu. Ben, söz ettiğim genişleme ve spiritüel yolculuk ile bütünleşmelerle, sözcüklerle anlatamayacağım, sonlu yaşama yabancı duygularla doluyordum.

Yafes Beyle zihinsel iletişimle konuşmaya devam ediyorduk. Ondan, Masonluğu biraz daha anlatmasını rica ettim.

O kadar doluydu, anlattığı o kadar çok şey vardı ki, burada bunların hepsini birden aktarmakta güçlük çekiyorum. Zaten, -fark etmişsinizdir- yaşı benden hayli ileri olduğu için dili de biraz ağdalıydı. Ancak kimi zaman eski, kimi zaman güncel dilde yerine oturmuş yeni terimleri kullanıyordu. Bunu hoş görmek gerek. Ne de olsa dünya savaşı döneminin çocuğuydu o. Kökenine bakarsanız Alman asıllıydı. Ancak pek küçükken gelmişti Türkiye’ye. Zihni geçmişe, eskiye kaydıkça zaman zaman bulanıyordu.

Şimdi de Masonluk ile bağlantılı olmak üzere anlattıklarının arasında bana en önemli ya da ilginç gelen noktaları özetleyeceğim.

  

Üyesi olduğu mason locası, -burada adını da verebilirdim çünkü söyledi ama haydi onu pas geçeyim- iki haftada bir toplanıyormuş.

Ancak Yasef Bey bu kurumu öyle sevmiş, öyle ısınmış ki; toplantıya gidebilmek için iki hafta beklemek ona ağır geliyormuş. Diğer günlerde aynı yerde toplanan başka localar da varmış. İsteyen istediği locanın toplantısına katılabiliyormuş. Dolayısıyla Yasef Bey haftada en az bir kez loca toplantısına gider olmuş. Karısı da onun bu suretle çok mutlu olduğunu görerek, daha sık gitmesi için teşvik bile etmiş.

Çevresinde görüp önceleri pek anlam veremediği simgesel nesnelerin masonlarca nasıl yorumlandırıldığını öğrenmeye başlamış.

Toplantı yapılan yere “mabet” deniyormuş; bu da bir simgeymiş, çünkü orada tapınma ya da dua gibi bir şey yokmuş.

Simgelerin çoğu “Operatif Masonluk” olarak anılan eski çağların bina inşaatı mesleğinden alınma, diğerleri de yüzyıllar öncesinin çeşitli ezoterik topluluklarından kalma şeylermiş.

Bugün bunların hepsi işlevlerini yitirmiş olsa bile, insanlara yararlı çok geniş simgesel açılımlar içinde değerlendiriliyormuş. Hatta birçok kültür ve dinlerde birbirlerinden alınma simgeler varmış.

Şu “mabet” sözcüğü bana biraz dini içerikli gelmişti. Fakat Yasef Bey’in bu konuda yaptığı açıklama ile rahatlamıştım. Demek orada bir tapınma falan yoktu.

Müslüman olduğum halde, yurt içinde ve dışında her dinin kutsal yerlerini ziyaret etmiş, cami, kilise, katedral, sinagog vb. her ne olursa oralarda kendime göre dua etmiştim.

Dua, aynı zamanda bir meditasyon gibiydi. İnsana umut, güven ve huzur veriyordu.

Ben dinimin farzlarını yerine pek getirememekle birlikte, her yerde ve fırsatta dua ederdim. Özellikle de kendi başıma sportif egzersizler yaparken… O anda bedenimde kan dolaşımını, hücre ve organlarımı çok daha iyi hisseder, hem bedenimin hem evrenin bütünlüğünü duyardım. Antenlerim çok güçlü çalışırdı. Evrenin gücünü, o ilâhiliği hissetmek, benim vazgeçilmez tapınmamdı.

Bu nedenle Masonluktaki “mabet” sözcüğünün de yadırganacak bir yönü olmamalıydı. Öğrenmek, çalışmak, insan yararını, birlik ve bütünlüğü gözetmek de tapınmanın bir başka türü değil miydi! Hatta birisi, emeğin ve bir şey yaratmanın kutsal olduğunu ileri sürerken, “Çalışmak tapınmadır.” bile dememiş miydi?

Yasef Bey, bir açılım daha getirmişti: «Öteki lisanlarda “temple” diye bir kelime var. İşte bu mabettir. Fakat orası illaki bir cami, kilise veya sinagog gibi bizim dinlerimizden birinin ibadet yeri olmayabilir. Sadece mukaddes bir yer olarak görülür. Nitekim Masonluğun gayesi de bir zaviyeden bakılınca mukaddestir. Onun için masonların çalıştığı yere mabet denilmesinde gayri tabii bir şey yoktur.»

Onun yaptığı açıklamaya, benim de düşünce tarzıma bakınca evet…

Ancak toplumdaki insanların çoğu böyle düşünemeyebiliyor.

Onları da sınırlı bir tarzda düşündükleri için hoş görmek gerek; çünkü koşullandırılmışlar.

  

Gerek Yasef Bey ile olan zihinsel iletişimimizde anlattıkları gerekse kendi araştırmalarımla şunu öğrendim:

Günümüzdeki Masonluğun kurumsal bakımdan geçmişi olsa olsa üç yüz yıl kadarmış. Fakat temeli binlerce yıl öncesine dayanıyormuş. Önceki devirlerde ezoterik nitelikli örgütler ve bunların gizli öğretileri varmış. Zamanın gereğine uygun yöntemler, simgeler kullanırlarmış. Bunların arasında en önemli yer tutanlardan biri de hemen tüm dinlerce kutsal bir kent sayılan Kudüs’te günümüzden üç bin yıl kadar önce inşa edilmiş ünlü Süleyman Tapınağı’nın yapımı sırasında ortaya çıkmış.

Tapınağın yapımında çalışan çırak ve ustaların mesleki çalışmaları ve bunlarla bağlantılı olup birer sır olarak nitelenen bilgi birikimleri varmış. Bu bilgiler nesilden nesle aktarılmış. Sonraki inşaatçı masonlar, hep Süleyman Tapınağı gibi güzel bir yapıt vermeyi hayal edermiş.

Böylece o tapınak, günümüzdeki masonların tüm insanları kapsayan bir barış ve mutluluk ülküsünün simgesi olmuş.



Buradaki birkaç paragrafı da çıkarmak zorundayım ne yazık ki… Oysa ritüelik bir uygulama üzerine çok güzel bir anlatım.




Aslında bu sadece Masonluğa özgü bir uygulama olmasa gerek.

Bu tür geleneklerin benzerleri antik dönemlerden beri birçok ezoterik kurumda, meslek ve dayanışma örgütlerinde, dinlerde, tarikatlarda, sufilikte, tasavvufta, tekkelerde, birçok yerde var. Hele “dul kadın hakkı” diye bir kavram var ki, bu evrensel sayılır. Bunlar geniş anlamlı felsefi öğretiler.

“Masonluktakileri niçin yadırgıyoruz.” diye düşündüm.

Yadırgıyoruz çünkü Masonluğa karşı olan kimseler, sırf Masonluğu kötüleyebilmek amacıyla yazdıkları kitaplarda bu uygulamayı da tersyüz etmiş, bambaşka bir kapsamda göstermişler. Biz de onlara kanmışız. Tarih boyunca süregelen gelenekleri ya hiç öğrenmemişiz ya da unutup gitmiş, kendimizi bugünün salt maddi dünyasına bağlamışız.

Şunu da göz önünde tutmalı: Günümüzdeki Masonluk Avrupa’da, Hıristiyanlığın yaygın hatta tek din olduğu bir çevrede doğmuş. Bu nedenle ritüelleri de sanki Hıristiyanlığa eğilimli gibiymiş; belki yanlış kanılar biraz da ondan ileri geliyor.

Fakat Roma Katolik Kilisesi’nin Masonluğu aforoz ettiğini, daha birçok yerde din adamlarının Masonluğa şiddetle karşı çıktığını öğrenince insan şaşırıyor.

Demek aslında Hıristiyanlık da Masonluk üzerinde sanıldığı kadar etkili değil. Dolayısıyla Masonluktaki dul kesesi ile kiliselerdeki bağış kutusunu kesinlikle benzeştirmemeli.

  

Bu arada, üzerinde uzun uzun düşündüğüm bir soru geldi aklıma.

Madem yoksulun sıkıntıları olduğu kabul ediliyor ve buna saygıyla bakılıyordu, o zaman duyduğuma göre bu örgütte alınan yüksek aidatlar nedendi? Yoksa böyle bir şey de başkalarının uydurmacası mıydı? Hatta ülke çapında pek ünlü bir yazarımız, Masonluk hakkındaki kitabında “Orada parayı veren düdüğü çalar.” bile demişti. Bunun masonik feslefeyle bağlantısı nasıl açıklanabilirdi?

«Aidatlar öyle zannedildiği kadar yüksek değildir.» dedi Yasef Bey, «Bu da işin aslını bilmeyenler tarafından mübalağa edilmiştir. Birçok derneğin ve kulübün aidatı, bir mason locasında alınmakta olandan çok daha yüksektir.»

Anlattığına göre, diğer sosyal kulüp ve derneklerin başka gelir kaynakları varmış. Doğru, vardır. Ancak herhangi bir mason derneğinin tek gelir kaynağı üyelerinin ödentileriymiş. «Orada bir işletme olduğu, temizliğinin yapıldığı, güvenliğinin sağlandığı, kışın kaloriferi yakılarak ısıtıldığı, buna benzer daha birçok masrafının olduğu da düşünülmeli.» dedi Yasef Bey ve bir de şunu ekledi: «Üstelik biz masonlar oraya, toplantıya gittiğimizde mutlaka bir şeyler öğreniyoruz. Evet, esasen gayemiz insanlığa hizmettir ama önce biz orada bize verilen hizmetten faydalanıyoruz. Bunun da bir karşılığı olmalı.»

Görüşmemizin bu aşaması biraz diyaloga dönüştü.

«Peki ama o zaman oraya ancak o aidatı verebilecek olanlar alınır; asıl kendini geliştirebilecek ve insanlığa katkıda bulunabilecek olmakla birlikte, cebinde yeterli parası olmayanlar alınmaz, öyle değil mi?»

«Evet öyle. Bunun da iki sebebi var. Bir kere mason locası menfaat temin edilecek yer değildir. Hâlbuki orada belki başka hiçbir müessesede görülmeyen bir kardeşlik sevgisi vardır. Maddi durumu iyi olmayanlar, bunu istismar ederek kendilerine bir fayda sağlamaya teşebbüs edebilir. Bunun olmaması lazımdır. Öteki de, şudur: Her mason, loca toplantısına gelirken özel hayatındaki müşküllerini bir tarafa bırakmış olmalıdır. Bu müşküllerin başında geçim sıkıntısı gelir. Eğer öyle bir sıkıntısı varsa, orada yapılacak çalışmalardan ne kendisine bir fayda olur ne de o müşterek çalışmalara kendisini kâfi derecede verebilir.»

«Masonluğa girdikten sonra işi bozulmuş, maddi sıkıntıya düşmüş, aidatını ödeyemez duruma gelmişse?»

«Onun çaresi vardır. Şayet vaziyetini hiç kimseye belli etmemek ister ve vakti geldiğinde aidatını ödemezse, gayri muntazam ilan edilir. Fakat üstad-ı muhtereme gider durumunu anlatırsa, bir çare bulunur.»

«Gayri muntazam?... O ne demek?»

«Masonluğun belli kaideleri vardır. Aidatını vaktinde ödemek de bunlardan biridir. Çünkü birisi öder, ötekisi ödemezse eşitlik bozulur. Bunun için de aidatını ödemeyenlerin kaydının silinmesi mecburidir. Biz ona intizamın bozulması ya da gayri muntazam duruma düşmek deriz.»

«Yani Masonluktan çıkarılır.»

«Hayır, kat’iyen. Hiç kimse bir defa mason olduktan sonra artık Masonluktan çıkarılamaz. Fakat locadaki eşitlik prensibi de bozulamaz. Bunun için aidatını ödemiyorsa geçici olarak çalışmalara katılamaz. Bir gün vaziyetini düzeltir de dönmek isterse, ona kapımız açıktır.»

«Böyle ayrılıp da sonra yine dönenler olur mu?»

«Olur, ama seyrektir. Bazı kardeşlerimiz gayri muntazam olduktan sonra artık Masonluğu unutuyor. Belki daha başından beri icabı veçhile ısınamamış oldukları içindir bu. Bazılarının da dönmek ağırına gidiyor. Bunu bir gurur meselesi yapıyorlar. Halbuki Masonlukta gurura yer yok. Kardeşlik prensibi ve duygusu her müşkülü çözer.»

Yasef Bey konuyu açıklamaya çalışmış ama bana göre bu açıklama yeterli olmamıştı. Anladığım kadarıyla, bu gibi sorunlara “Kol kırılır; yen içinde kalır.” tarzında onarıcı çareler üretiyorlardı.




Yine çıkarmam gereken bir bölüm var burada. Bir mason mabedinin ya da o mason mabedinin tüm dekorasyonu en ince ayrıntılarına kadar anlatılıyor.





Masonluktaki bu “hamtaş” güzel bir örnek… Bunu ben de kendim için öteden beri kullanırım. Herkesin yontulması gerekli yanları var. Hiçbir şey kendiliğinden oluşmuyor. Acıların bile gelişmemize yardımı oluyor. Bu değişime giremeyenler, gelişmekten yoksun kalıyor.

Yasef Bey ile ham taş üzerinde söyleşirken, aklıma Mikelanj ile bağlantılı bir anlatı gelmişti:

Birisi ünlü heykeltıraşa sormuş: «Bir ham taşın içinden nasıl böyle harika eserler yaratıyorsunuz? Anlamak olanaksız.»

Mikelanj «Anlamayacak ne var ki?» demiş, «Ben bir şey yapmıyorum aslında. O harika eser dediğiniz zaten taşın içinde. Ben sadece fazlalıklarını yontuyorum.»

Ben de yıllardan beri ham taşımı yontmaya çalışıyordum. Bu işe devam etmeliydim. Yasef Bey ise bu düşüncemi yanlış algıladı: «Mason olmak mı istiyorsunuz?» diye sordu.

İşte bunu hiç düşünmemiştim ama «Olamaz mıyım?» dedim.

«Elbette olabilirsiniz.» diyerek beni teşvik etti, «Herhangi kötü bir niyet taşımayan, insanlık uğruna çalışmak üzere kendini geliştirip olgunlaştırmak isteyen herkes olabilir.»



* * * * * *


Anlaşılan Masonlukta amaç ve ülkü ile kardeşlik iç içeydi.

Gene anladığıma göre; simgeler, dış görünüşlerinin altında çok derin anlam ve yorumlar getireceği, akılda daha iyi kalacağı için Masonluğun olmazsa olmazlarıydı. Yüzyıllardır dinler, kültürler, etik değerler ve çeşitli ahlâk anlayışları devirden devire birbirleriyle etkileşim gösterdiğinden, çoğu anonimdi ve özel bir topluma ilişkinlik taşımıyordu. Bu yüzden Masonlukta simgeler kutsallaştırılmadan, hiçbir topluma özgü tutulmadan kullanılıyordu. Yasef Bey’in dediğine göre, Masonlukta ritüelik olmasa da sık sık kullanılan şöyle bir deyiş varmış: “Burada her şey simgedir...  Arayın bulursunuz!... Çalışın öğrenirsiniz!”

Bunu bilmeyenler, sırf simgelere bakıp orada hayvanların hatta insanların kurban edildiği törenler düzenlendiğini, büyüler yapıldığını, kılıçlar çekildiğini ve gizli girişimler düzenlenerek başka ülkelere, gizli amaçlara hizmet edildiğini sanıyor, sanmakla da kalmayıp bu sandıklarının gerçekliğine inanıyor ve iddia ediyorlardı.

Demek ki masonlar, simgelerini ve çalışmalarını anlama düzeyine gelmemiş, belki okumuş ama kafalarının içi aydınlanmamış bağnaz insanlardan, öte yandan Masonluğa girmek isteyip de girememiş olan kimselerin haset ve iftiralarından korunmak için çalışmalarını kapalı bir düzen içinde yürütüyorlardı.

Anladığım kadarıyla Masonlukta yorum vardı ama putlaştırma yoktu.

«Ben de mason olsaydım, oradaki üstatlar benim bu yorumlayışımı acaba nasıl karşılardı?» diye düşündüm.

Ben bunu düşünürken Yasef Bey de elbette benim aklımdan geçenleri algılıyordu. «Neden olmasın!» dedi. «Bir gün Masonluğa girerseniz, bunu kardeşlerimize anlatın.»





« Son Düzenleme: Aralık 09, 2010, 03:06:01 ÖS Gönderen: dogudan »
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
2172 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 10, 2010, 06:27:57 ÖS
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
2345 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 11, 2010, 10:09:17 ÖS
Gönderen: ozak1977
2 Yanıt
3131 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 12, 2010, 10:14:29 ÖÖ
Gönderen: ADAM
7 Yanıt
10544 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2010, 02:58:27 ÖS
Gönderen: alcyone
1 Yanıt
2061 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2010, 11:42:36 ÖÖ
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
2217 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 15, 2010, 02:13:53 ÖS
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
1751 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 16, 2010, 10:43:59 ÖS
Gönderen: Maledictum
0 Yanıt
2384 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 16, 2010, 09:44:04 ÖÖ
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1666 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 02, 2010, 02:30:04 ÖS
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
1348 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 10, 2017, 02:16:11 ÖÖ
Gönderen: Tık-Tik-Tak