Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: İstanbul´un Fethi  (Okunma sayısı 7845 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 22, 2007, 11:31:11 ös
  • Ziyaretçi

Fethin Öyküsü,
Constantinople´un savunulması ve Constantinos Palaeologus´un ölümü,
(Orjinal text: Paris 1499)



Fatih Sultan Mehmet´in ordusu Bizans´ı yağmaladı mı? Kentteki yaşlılar öldürülüp, tüm genç erkek, kadın ve çocuklar köle yapıldı mı? Üç gün boyunca kentin tüm hazineleri yağmalanıp, kiliseleri harap edildi mi? Bütün bu soruların cevapları batılı kaynaklara göre, evettir. Ama bunlar iftiradır ki gerçek böyle dahi olsa, sonuç değişmeyecektir çünkü yaşananlar 1453´ün yaşam gerçekleridirler. 150.000 kişiyle Bizans´ı kuşatan Sultan Mehmed´in gerçek ordusu 62.000 askarden oluşuyordu. Diğerleri, yağma ve talan umuduyla kuşatmaya katılan her milletten başıbozuklar, paralı askerler ve maceraperestlerdiler ve Fatih onlara ganimet vaad etmişti. İstanbul´un fethinin karşı pencereden bakıldığında görünen öyküsü işte bu…

II. Sultan Mehmet (1451-1481), 21 yaşında Osmanlı tahtına oturduğunda tek bir düşüncesi vardı; Bizans´ın başkenti Constantinople´u yani İstanbul´u almak. Kent, bir zamanların dev imparatorluğu olan Hıristiyan Doğu Roma´dan geriye kalan tek yerdi. Bizans´ın son döneminde kontrol edebildiği yegane ülke, isyan ateşinin kıvılcımlandığı Romanya topraklarıydı. Yeni Sultan, öncelikle diplomatik yeteneklerini kullanarak, Bizans´ın başkentini izole etmeye başladı, İmparator´un batıdaki müttefikleri olan Macarlar ve Venedikliler´le anlaşmalar imzaladı. Anlaşmaların geçici olduğunu biliyordu, onun için önemli olan şey kısıtlı bir zaman içersinde, özgürce hareket edebilmekti. Yarı ölü Bizans´ı yıkacak üflemeyi yapabilmek için çabuk olmak zorundaydı. Yunanlı tarihçi Michael Dukas´a göre Sultan, fetih planlarını çok önceden hazırlamıştı, gece ve gündüz durmaksızın savaşarak fethi düşünüyordu. İlk olarak, planlarını erteledi ve ezeli düşmanı Karaman Emiri İbrahim´in üzerine yürüdü. Orta Anadolu´yu garantiye aldıktan sonra, 1451´de başkenti Edirne´ye geri dönerek, tekrar fetih planlarının başına oturdu. Bu arada, Bizans´ın tüm ekonomik ve askeri kaynaklarını engellemeye başladı. 1451 kışında, Boğaz üzerinde bizzat başında bulunarak güçlü bir kale inşaatını başlattı; çılgınlar gibi çalışan Osmanlılar, 1452 Nisan ortalarında kaleyi tamamladılar. Şimdiki adıyla Rumelihisarı yani Boğazkesen Kalesi, Boğaz´ın en dar yerine inşa edilmişti. Birkaç olaydan sonra, hiçbir geminin batırılmadan Boğaz´dan geçemeyeceği hemen anlaşıldı. Karadeniz yolu kapanmıştı. İlk dönemde, geçmek isteyen gemilerden vergi alındı, vermek istemeyen gemiler hemen batırılıyordu. 1452 yılı sonunda uyarılara aldırmayan bir Venedik gemisi, yeni kaleden atılan iki gülleyle battı ve 30 gemicisi esir alındı. Tutsaklar, Sultan´ın huzuruna getirildiler, Sultan Mehmet hepsinin idamlarını emretti. Bu olay, Venedik ve Cenova Hükümetleri tarafından düşmanlık olarak nitelendirilerek, anlaşmalardan vazgecildi. Ama Sultan´ın zamanlaması mükemmeldi, kuşatma başladığında, her iki İtalyan Devleti de ağır politik ve ekonomik baskılar altındaydılar, Sultan´a ve Osmanlılar´a duyulan tepkiler yeterince etkin ve coşkulu değildi. Beklenen ve yollanan yardım sınırlı oldu, Ceneviz´in ulusal kahramanı Giovanni Giustiniani Longo, 700 silahşör denizciyle beraber iki gemiye binerek Bizans´da doğru yola çıktı. Gemiler, 29 Ocak 1453´de, Bizans´a ulaştılar ve Giustiniani huzura çıkar çıkmaz İmparator tarafından savunma komutanlığına atandı. Bu arada 300 Cenevizli, Chios Adası´nı işgal ettiler ama gerek bu Cenevizli grup, gerekse de Giustiniani´in askerleri yeterince eğitim görmemiş acemilerden oluşmuştu. Aynı hataya Venedikliler´de düştüler ve yine acemilerden oluşan bir grup Giritli denizciyi yolladılar. Eski Kiev ve Rusya Metropoliti Kardinal Isidore, Roma Kilisesi´ni temsilen, 200 Napolili askerle beraber Bizans´a ulaştı. Bu arada kendi istekleriyle savaşmak için Bizans´a gelen bazı ünlü Avrupalı silahşörler de vardı; Maurizio Cattaneo, Bocchiardo Kardeşler, Kastilyalı asil Don Francisco de Toledo, Alman mühendis Johannes Grant bunların arasındaydı. Bu arada, Bizans´da yaşayan Osmanlı Prensi Orhan´da bölücü bir hareket için hazır tutuluyordu.

Bizans can çekişiyor

Kara ve deniz yoluyla ana kıtayla olan tüm ilişkilerini yitiren Bizans´ın başı dertteydi. Arasıra surların dışına çıkışlar yaparak, yiyecek sağlamaya çalışanlar fazla başarılı olamıyorlardı. Kuşatılan kent halkı ise, tüm olanlara karşın nihai savaşı kazanacaklarına inançlıydı. Osmanlılar´la tüm diplomatik ilişkilerini yitiren İmparator Constantine XI. Palaeologus (1449-1453) sonunda kentin kapılarının kapatılmasını emretti. 1404 doğumlu İmparator, bir Sırp Prensesi´nin oğluydu; 1448´e kadar Bizans tahtında oturan kardeşi John VIII, geleceğin tehlikesini öngörerek, çöken devleti kurtarmak amacıyla Kiliseler Birliği´ni kurmak için çok çaba harcamış ve 15. Yüzyıl´a özgün dinsel ve dünyasal bir Hellenizm için uğraşmıştı. Uzun tartışmalar sonucunda, 6 Temmuz 1439´da, bir anlaşma sağlandı ama bu beklenen sonucu getirmiyordu. Papalık´la Ortodoks Kilisesi arasındaki çekişmeler ve ihanetler sürüyordu. Buna rağmen bir Haçlı ordusu, Bizans´ rahatlatmak ve tehlikeden kurtarabilmek için 10 Kasım 1444´de Varna´da Osmanlı Ordusu´nun karşısına çıktı ve ezilerek savaşı kaybetti. Dört yıl sonra da John VIII, hayalleri kırılmış bir sinir hastası olarak, yaşama veda etti. Çocuğu olmadığı için Bizans Tacı, kardeşi Constantine´e geçti, Constantine, 6 Ocak 1449´da yöneticisi olduğu Peleponnes Yarımadası´nın başkenti Mystra´da son Hıristiyan Roma İmparatoru olarak tacını başına koydu ve 12 Mart´ta da Bizans´a ulaştı. Karşısındaki tablo vahimdi; Bizans´ın askeri gücü yok denecek kadar azdı, ekonomi İtalyan denizci cumhuriyetlerin elindeydi ve onlar aynı zamanda da beklenen Haçlı gücünün tek umuduydular. Başkent vardı ama başın bedeni yoktu, son kaçınılmaz görünüyordu. Constantine, güçlü, gururlu ve kararlı bir liderdi, Orta Çağ tipi bir Yunan kent devletinin çok ötesinde ulaşan bir dünya görüşüne sahipti, Antik surların ardındaki Constantinople´da öncelikle kardeşinin politikasını izledi ama bu fazla sürmedi, kent halkının tepkileri düşmancaydı. Birlik fikrini yeniden uyandırmaya çalışan İmparator 12 Aralık 1452´de Aya Sofya´da bir bildiri yayınladı ama bildiri pratik bir sonucu yoktu ve güçsüzdü. Papa´ya ve batılı dost bildiği ülkelere son bir kez daha başvurdu ama eline geçen somut hiçbirşey yoktu. Sözler veriliyor, iyi niyetler iletiliyor ama başka birşey gelmiyordu. 1453 yılının Mayıs ayına gelindiğinde, Venedik Senatosu hala bir donanmanın Bizans´a yollanmasını tartışıyordu, oysa atı alan Üsküdar´ı çoktan geçmişti. Öte yandan Galata´ta bir kolonisi olan Cenevizliler bile eylemsiz ve tarafsızdılar, kentin kuşatmasını öylesine izlemekle yetindiler. Kentte, garip bir inanç yayılıyordu, politik özgürlük sona erecek, ardından uzun ve karanlık bir işgal dönemi başlayacaktı, atalardan gelen kehanetler ve inançlar böyle diyordu.

25 kilometrelik savunma hattı

Kuşatma başladığında kentin nüfusu artmıştı, çevreden gelen göçmenlerin de katılımıyla 50.000 kişi Bizans´ta bulunuyordu. Dev surların ardında, geniş bahçeler, tarlalar, otlaklar vardı ve çoğunda kimse yaşamıyordu. Halkın hemen tamamı, liman bölgesinde, Haliç boyunca ve Ceneviz Galatası´nın (Pera) karşısında yaşıyordu. Kentin ordusunda 5.000 Rum ve 2.000 kadar da Cenevizli ve Venedikli asker vardı. Giustiniani´nin askerleri iyi donatılmış ve cesurdular ama ötekiler, eğitimsiz askerlerden, silahlı sivillerden, denizcilerden, azınlık toplum gönüllülerinden ve hatta birkaç rahipten oluşan bir orduydu. Askeri eğitim ve silah yetersizliği, ordunun savaşma gücünü kırmış ve moralsiz bırakmıştı. Çok küçük bir tüfekli asker birliği vardı; halk arasındaki dinsel çatışma sürüyordu ve sonuç felaketti. Halk kadın ve erkek olarak kısmen, surların onarımına katılıyor ama birçok kişi sadece olanları seyrederken, yiyecek depoluyor, altın ve gümüş eşyaları kiliselere saklıyordu. Bu arada bazı kiliselerde, altın ve gümüş eşya eritilerek para yapılıyor ve yabancı askerlerin ücretleri ödeniyordu. Bu arada Haliç´in girişi dev bir zincirle kapatıldı. 26 Şubat´ta kentte yaşayan ailelerden oluşan 700 İtalyan, yedi gemiye binerek ayrıldılar ama kimse onları izlemedi, geridekiler sona kadar kentte kalacaklar ve savaşacaklardı. 1453´ün başında Sultan Mehmet, planlarını Edirne ovasında uygulamaya başladı. İmparatorluğu´un her yerinden askerler geliyordu, yaklaşı 150.000 insan toplanmıştı. Çeşitli uluslardan binlerce düzensiz yani ordu dışında kalan başıbozuk vardı; bunların tek amacı vardı; yağma ve ganimet, kente saldırmaya her an hazırdılar. Düzenli ordu ise mükemmeldi, iyi silahlanmış ve eğitilmiş olan Yeniçeriler ve profesyonel askerler tarafından eğitilen mızraklı birlikler çağın en iyi askerlerinden oluşuyordu. Topçu birlikleri özel olarak eğitilmiş ve hazırlanmıştı. Orduya dervişlerden oluşan büyük bir kitle de eşlik ediyordu. Bu büyük kalabalık, Bizans´a doğru ilerlerken kıyıda köşede kalmış birkaç küçük Bizans köy ve kasabasını da işgal etti. Nisan´ın ilk haftasında, Osmanlı Ordusu, kentin surlarının önünde saldırı pozisyonunu almıştı. Sultan, karargahını, St. Romanus (Topkapı) kapısının karşısına kurdu ve en büyük topu buraya koydurdu. Osmanlı birliklerinin önüne büyük hendekler kazıldı, çıkan topraklarla tepecikler oluşturuluyordu. Ayın 12´sinde, Çanakkale´den yola çıkan Osmanlı Donanması, kentin önüne geldi, donanmada çeşitli tip ve büyüklükte 200 gemi bulunuyordu. Böylece, Bizans deniz tarafından da kuşatılmış oldu. Amiral Bulgar asıllı Süleyman Baltaoğlu Paşa´idi. Ama buradan yapılacak saldırıların hiç şansı yoktu. Deniz duvarlarının uzunluğu 25 km´yi aşıyordu, Osmanlı saldırısının başarılı olabilmesi için yaklaşık 7-8 km genişliğinde olması gerekiyordu. Kara surları üçlü duvarlar halindeydi ve önlerinde çok derin hendekler vardı. Sadece Haliç kıyısı yani liman surları tekti.

Dehayı ortaya çıkaran deniz savaşı

Komutan Giustiniani, kendi adamlarının çoğunu ve İmparator´un en iyi askerlerini St. Romanus Kapısı´na ve çevresine yerleştirdi, burası en ağır hasar gören ve yoğun saldırılan yerdi. Venedikli Bailo ve adamları İmparatorluk Sarayı´nın bulunduğu Blachernae yöresini savunuyorlardı. Girolamo Minotto ve Avrupalı adamları, Karaca Paşa´nın karşısındaydılar. Haliç boyunca, Pera´nın solunda Zağanos Paşa´nın birlikleri yer almıştı. Güneydeki surları savunanların karşısında ise İshak Paşa´nın komutasındaki Anadolu birlikleri bulunuyordu. Bizans´ın Büyük Dükü ve Veziri Luke Notaras, kentin kuzeydoğusunda Petra´daydı. Bir diğer birlik, kentin merkezinde konuşlandırılmıştı; bu birlik surlarda görev almayan tek birlikti. Deniz duvarlarının zayıflığı nedeniyle, Venedikli Kumandan Alviso Diedo, on gemilik küçük filosuyla surların önünde ve zincirin arkasında yer almıştı. İslami geleneklere göre, Sultan savaştan önce kentin teslim edilmesini istedi, isteği kabul edilirse kimsenin canına kıyılmayacak, herkesin inançlarına saygı gösterilecekti. Gururlu İmparator, öneriyi hemen reddetti ve elçilerin geriye dönmesiyle beraber Osmanlı topları ateşi başladı. Sürekli bombardıman sonucunda, İmparator´un konumuna göre sağda kalan Charisius Kapısı yakınındaki surlar çöktü ama gece saatlerinde tüm hasar onarıldı. Bu arada hendeklerin bazı yerlerini doldurabilen Osmanlı askerleri, zayıflayan yerlere ulaşmaya çalışıyorlardı. Ertesi gün, Osmanlı Donanması, tepkiyi görmek amacıyla bir saldırı denemesinde bulundu. Kuşatmanın sonuna kadar topların hiç susmadığı bilinmektedir, hasar çok ağırdı, savunmacılar ellerinden geleni, imkanları yettiğince yaptılar. Duvarlara yün balyaları, deri demetleri astılar, hiçbir yerden yardım gelmiyordu. Hendekler Osmanlı askerleriyle dolup taşarken, hendeklerin ardındaki savunmacılar ellerine geçen herşeyi onlara fırlatıyorlardı. Gece olduğunda ise, kadınlar ve erkekler yıkılan yerleri onarmaya koşuyorlardı. İlk büyük saldırı, 18 Nisan gecesinde yapıldı, binlerce insan surlara hücum etti. Giustiniani ve adamları durmaksızın savaştılar, dinlenmeleri için yerlerine geçecek kimse yoktu ama dört saat sonra saldırıyı püskürtmeyi başardılar. Hendekler kan gölüne dönmüştü. 20 Nisan Cuma gününün sabahında, Marmara sularında birden dört dev gemi belirdi, üçü Cenova, birisi Rum bayrağı taşıyordu. Rum gemisi bir nakliye gemisiydi ve kaptanının adı Flantanellas´dı. Osmanlı Amirali Baltaoğlu, hemen saldırarak, gemileri ele geçirmek istedi fakat bu yanlış bir karardı. Zaten gemilerin Çanakkale ve Marmara´yı aşıp Bizans´ın önüne kadar habersiz gelebilmeleri, büyük bir istihbarat hatasıydı. Baltaoğlu sonucu kolay görüyordu ve yüze yakın küçük Osmanlı gemisi dev kalyonların çevresini sarıverdi. Olay duyulunca kentteki herkes savunmayı bırakmış, deniz surlarına koşarak savaşı seyretmeye koyulmuştu. Sultan ve tüm komutanları birçok askerle beraber atlarının sırtında, kıyıya gelmişler seyre başlamışlardı. Karadaki savaş o an için unutulmuş ve hemen hemen durmuştu. Kıyıdan savaşı izleyen genç Sultan, haykırıyor, Amiral´e emirler yağdırıyor ama duyuramıyordu, sonunda atını denize sürdü. Dev kalyonlar şanslıydılar, rüzgar onlardan yanaydı, küçük Osmanlı gemilerini iterek, çiğneyerek çevrelerindeki çemberi yardılar ve kentin güneydoğu köşesine yaklaştılar. Birden rüzgar değişti ve akıntı gemileri Sultan´ın bulunduğu yere doğru itmeye başladı. Savaş sürerken, Hıristiyan denizciler, Osmanlı gemilerini taşlar, mızraklar ve yanıcı maddeler atıyorlardı, özellikle Rum Ateşi adlı suyla sönmeyen yanıcı madde büyük zarar veriyordu. Bu arada, dört büyük gemi biraraya gelerek bitiştiler ve dev bir yüzer şatoya benzeyen bir savunma potansiyeli oluşturdular. Gün batarken rüzgar güçlendi ve bu dev kütleyi ve çevresindeki enkazı ite ite, duvarlardan savaşı izleyenlerin alkışları arasında gevşetilen zincirin üzerinden geçirerek, Haliç´e soktu ve zincir yine gerildi. Sabah olduğunda, öfkeden çıldıran Sultan Mehmet, Baltaoğlu´nu kovarak yerine Hamza Paşa´yı atadı.

Bizans, yardım arıyor; son çare...

Bu olay, Sultan´ı ve kumandanlarını endişelendirmişti. Kuşatma sıkılıştırılmalı ve deniz ordusunun güçsüzlüğü daha fazla ortaya çıkmadan iş bitirilmeliydi. Eğer böyle birkaç düzine gemi daha gelirse, herşey bitecek ve kara ordusunun yapacak birşeyi kalmayacaktı. Sultan Mehmet´in dehası burada yine kendisini gösterdi, 20 Nisan´da öyle bir işe başladı ki, tarih bunu altın harflerle yazacaktı. Binlerce insanı uyutmadan durmadan çalıştırarak, Boğaz´dan itibaren, Pera surları boyunca bir yol yaptırdı (buraya Baharlar Vadisi deniyordu) ve donanmasının bir kısmını buradan aşırarak Haliç´e indirmeyi başardı. 22 Nisan sabahında gemiler tahta platformlara oturtulmuş ve binlerce öküz ve insan tarafından çekilerek limana indirilmişti. Haliç´e inen gemilerin sayısı 70´ti. Savunmacılar ilk şoku atlattıktan sonra acil bir toplantı yaptılar, tartışmalardan sonra Osmanlı gemilerini yakmaya karar verdiler. Bunun için özel sallardan oluşmuş bir filo oluşturdular ve gönüllülerin katılacağı bir saldırıyı 28 Nisan gecesi için planladılar. Ama plan yürümedi, bir hain veya Sultan´ın kuşatma boyunca çok iyi çalışan casusları planı duyurunca saldırı yapılamadı. Bu arada Haliç´e inen gemilerden yapılan top atışları sonucunda Hıristiyan gemileri ağır yaralar aldılar, birkaçı battı ve esir edilen denizciler idam edildiler. Ama bu uzun sürmedi, deniz savaşları özel bir eğitim ve deneyim gerektiren bir işti, güçlü ve iyi donatılmış Hıristiyan gemileri Hamza Paşa´nın küçük gemilerini hırpalamaya ve ağır hasar vermeye başladılar. Sultan´ın planı aslında basitti ve tarihi gerçeklere dayanıyordu. 1204 yılında Haçlılar Bizans´a deniz surlarından saldırmışlar ve kente girmişlerdi, Rumlar bunu unutmamışlardı. Aynı şeyin tekrarından korkuluyordu. Bunlar olurken kara tarafında bombardıman sürüyor, surlar yıkılıyor, savunmacılar hava kararır kararmaz onarmaya başlıyorlardı. Yiyecek azalmaya başlamıştı, en kötüsü yardım gelmemesiydi. Herkes deniz surlarına her fırsatta koşarak, Çanakkale yönünden gelecek yardım gemilerinin görünmesini bekliyordu. Mayıs´ın ilk günlerinde çok hızlı bir yelkenli Ege´ye yollandı, görevi Ege´deki Haçlı donanmasını bulmak ve acele etmelerini söylemekti.

Sona yaklaşırken...

7 Mayıs gecesinde yeni bir saldırı başlatıldı; saldırının merkezinde Komutan Giustiniani vardı ve saldırıyı püskürttü, ayın 12´sinde saldırı tekrarlandı ve yine püskürtüldü. Bu kanlı boğuşmalar, Blachernae Duvarı ile Eski Theodosian yöresinin birleştiği yerde olmuştu. Savaş bazen yeraltında sürüyor, açılan tünellerde iki tarafından askerleri birbirlerini boğazlıyor, bazen de tüneldeki Osmanlılar ateş ve dumanla boğularak, yanarak feci şekilde ölüyorlardı. 23 Mayıs´ta gönderilen yelkenli geri döndü, haberler kötüydü, hiçbirşey bulamamışlar ve görememişlerdi. Savunmacılar yanlızdılar, yardım gelmeyecekti. Yelkenlidekilerin geri dönmesi çok cesurcaydı ama durumun bilinmesi çok önemliydi ve bunun üzerine danışmanları İmparator´a kenti terketmesi için baskı yapmaya başladılar, gidip yardım aramasını ve sağlamasını istiyorlardı. Babası II. Manuel aynı şeyi 1399´da o zamanki Sultan Bayezıd´ın kuşatması sırasında yapmış ve başarılı olmuştu. Ama İmparator reddetti, şehrinde kalmaya ve ölünceye kadar savaşmaya kararlıydı. Bunlar olurken Osmanlı tarafında da işler karışmaya başlamıştı; Venedikliler tarafından hazırlanan büyük bir donanmanın yola çıktığı, Macar ordularının Tuna´yı aşarak yola çıktıkları konuşuluyor ve kuşatmanın bir türlü bitmemesi ve kente girilememesi endişeleri arttırıyordu. Büyük Vezir yani Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, başlangıçtan beri kuşatmayı tam olarak desteklememişti, batıdan gelebilecek tehlikelerden endişeleniyor, yapılan anlaşmalara güvenmiyor ve kuşatma süresince her fırsatta gerilimini belli ediyordu. 25 Mayıs´ta yapılan toplantıda Sultan´a kuşatmanın kaldırılmasının zamanının geldiğini söyledi, devam edildiği takdirde Osmanlılar´ın başına bilinmeyen kötü bir iş gelecekti. Sultan Mehmet buna çok kızdı çünkü son büyük saldırının planlarını yapmış ve gününü belirlemişti. Toplantıda Sadrazam´a karşı çıkan Sultan´ın gözde adamı Zağanos Paşa, Sultan´ı hararetle destekleyince, Halil Paşa yanlız kaldı ve kuşatmaya devam kararı alındı. Top ateşi durmaksızın sürer ve duvarlar çökerken, hazırlıklar sürdürüldü ve 29 Mayıs Salı gününe göre planlar yapıldı. Hendeklere tonlarca malzeme yığıldı, rampalar hazırlandı, binlerce el merdiveni yapıldı. Bu sırada Galata yani Pera´daki Cenevizliler´e yeni bir uyarıda bulunuldu, ne olursa olsun direnişten uzak kalmalıydılar. Sultan onlara kentteki hazinelerden pay vaadetti. Geleneksel olarak, işgalden sonra üç gün boyunca yağma serbestti. Sultan, askerlerinin başarılı olacağından emindi ve savunmacıların bittiğine inanıyordu. Surların bir bölümü tamamen çökmüştü ve artık eskisi gibi hızla onarılamıyordu sonra Sultan Mehmet herkesin istirahat etmesini ve güç toplamasını emretti.





Kıyamet ve zafer birarada

Kentte de herkes, büyük anın geldiğini hissediyordu. 28 Mayıs Pazartesi gecesinde surlar ve kapılarda onarımlar yapıldıktan sonra, herkes bir köşeye çekilmiş, dinlenerek bekliyordu. Kentteki tüm kiliselerde matem çanları çalıyor, kentliler ve askerler kiliselerden çıkarılan ve papazlar tarafından taşınan kutsal aziz ve İsa ikonlarının ardından yürüyerek ilahiler söylüyorlardı. İlahiler çeşitli dillerdendi, Rumca, İtalyanca veya Katalanca; Ortodokslar veya Katolikler; kadınlar, erkekler, çocuklar, askerler, siviller, papazlar, rahipler, rahibeler; herkes ölümün çok yaklaştığını bilerek kendilerine huzur diliyorlar ve Tanrı´ya yakarıyorlardı. Dualar sona erince İmparator, kumandanlarıyla ve kentin önde gelenleriyle bir toplantı yaptı; felsefi tartışmalar arasında İmparator, sonun geldiğini söyledi, bir insanın inancı, ülkesi, ailesi ve bağımsızlığı için ölümle yüzyüze gelmeye hazır olması gerektiğine inandığını belirtti, şu anda tüm bu koşullar vardı. Öte yandan Eski Yunan´ın ve Roma´nın sonuydu bu; büyük atalarını taklit etmeli ve korku duymadan savaşarak kendilerini kurban etmeliydiler. Bu büyük kentte yaşamışlardı ve şimdi de savunarak ölmeliydiler. Kendisi böyle yapacak, inancı, kenti ve halkı için dövüşerek ölecekti. İmparator, şu son anlarda kenti terk etmeyen İtalyan askerlerine teşekkür etti, hala onların düşmanı püskürteceğine inanıyordu, cesaretlerinden emindi, hepsi görevlerini bilen gururlu savaşçılardılar, bir hata yaptıysa affetmelerini diledi. Bu sırada büyük bir kalabalık, Aya Sofya´ya dolmuş ve binlercesi de geliyordu. İçerde Ortodoks ve Katolik rahipler ayinleri yönetiyor, ilahiler, dualar okunuyor, herkes ağlıyor, haykırıyor ve birbirlerinden af diliyordu. Bu kritik anda, İmparator´da geldi ve günah çıkarttıktan sonra Sarayı´na döndü, saraydakilerle vedalaştı sonra gece karanlığında savunma planlarının uygulamalarını kontrole çıktı. Artık Bizans son savaşa hazırdı. Büyük saldırı 29 Mayıs 1453 geceyarısında başladı, kuşatmacılar dalga dalga gelirlerken savaş çığlıklarının, davulların, trampetlerin, nefesli çalgıların sesleri, kiliselerden gelen çan seslerine karışıyordu. Peşpeşe emirler ve acı dolu çığlıklar gecenin karanlığında duyuluyordu. Önce Osmanlılar´ın başıbozuk denen düzensiz kalabalığı geldi, yağma ve ganimet hırsıyla çılgınca saldırıyorlardı, Roma İmparatorluğu´nun son kentini yıkacaklardı. Bir çizgi halinde dizilen ve istihkamlarının ardına gizlenen profesyonel askerleri bizzat Giustiniani yönetiyordu, bu ilk saldırı iki saat içinde tam bir katliamla sonuçlandı, başıbozuklar ardlarında sayısız ölü ve yaralı bırakmışlardı.

Bir İmparator´un ölümü

Ardından İshak Paşa´nın Anadolu ordusunun askerleri geldi, surların kulelerine doğrudan hücum ederken, inatla savaşıyorlar ve savunma hatlarını bölmeye çalışıyorlardı. Dar bir alana sıkışan savaş savunmacıların yardım almasını da zorlaştırırken, Osmanlı askerleri sağdan ve soldan kılıçla ve baltalarla saldırarak savunmayı yarmaya başladılar, üzerlerine hedef gözetmeksizin atılan oklar, tüfek mermileri, mızraklar ve taşlar yağmur gibi yağıyordu. Bir grup Osmanlı yıkılmış bir yarıktan içeri girmeyi başardılar ama burada İmparator ve yakın adamları bulunuyordu, içeri girenleri öldürmeyi başardılar. İkinci saldırı da durdurulmuştu. Şimdi sıra, güçlü, profesyonel ve acımasız savaşçılar olan yeniçerilerdeydi, çok deneyimli ve usta olan bu askerler efendileri için ölmeye her an hazırdılar. Tüm güçleriyle, yorgun ve bitik savunmacılara saldırdılar, ölü ve ölmekte olan Müslüman ve Hıristiyan askerlerinin bedenleri basılacak yer bırakmamıştı. İtalyan savaşçılar inanılmaz bir inatla savaşarak, birer birer öldüler. Sonra bir grup yeniçeri, Blachernae´nın duvarları arasında bulunan, Kerkoporta adlı küçük bir kapıdan içeri girerek, sura çıktılar, burada boğaz boğaza savaşıldı. Günün ilk ışıkları arasında, güneşin doğmasından biraz önce Komutan Giustiniani bir tüfek mermisiyle göğsünden vuruldu, yarası ağırdı ve tükenmişti, yaranın şoku da eklenince savaşma gücünü tamamen yitirdi. Hemen yakınında savaşan İmparator, buna rağmen yerini terk edip, Cenevizli´nin yanına gelmeyince Giustiniani adamlarına kendisini savaş alanından götürmeleri emrini verdi. Gizli bir yoldan geçen küçük bir grup Cenevizli asker, yaralı komutanlarını taşıyarak kente götürdüler. Ama bu arada savaşan diğer Cenevizliler´den bazıları liderlerinin taşınarak götürüldüğünü görmüşler ve savunma hattının kırıldığını ve de başsız kaldıklarını düşünerek geri çekildiler. Arkalarında, iki surun arasında savaşan İmparator´u ve Rum askerlerini bırakmışlardı. Bu ani değişim, Osmanlı komutanlarının dikkatinden kaçmadı ve yoğun bir saldırıyı oraya yönelttiler. Binden fazla yeniçeri bu bölgeye hücum edince, Rum savunucular duvarların arasına sıkışıp kalarak ölmeye başladılar. Yeniçeriler gittikçe çoğalıyor ve artık bazılarının iç sura ulaştıkları görülüyordu. Bu arada Kerkoporta´daki savaş bitmemiş ve savunmacılar başarılı olamamıştı; işte Osmanlı bayrakları ilk kez burada surların üzerinde görüldü ve büyük heyecan yarattı. İmparator ve yanındakiler şimdi, morali iyice yükselen ve bayraklara ulaşmaya çalışan yeniçerilerle boğuşuyorlar ve püskürtmeye çabalıyorlardı ama artık çok geçti. Yavaşlayan ve biraz da azalan yeniçerilerin yerini şimdi düzenli ve taze Osmanlı ordusu almıştı. Ezercesine geldiler, kapılar kırıldı, savunmacılar tüm avantajlarını yitirmişler ve tükenmişlerdi. Artık düzenli bir savunma yoktu, kalanlar da peşpeşe öldüler, birkaçı ise geriye kaçabildi. İmparator herşeyin yitirildiğini farketmişti, imparatorluk simgelerini üzerinden çıkarıp attıktan sonra, kuzeni Theophilus Palaeologus´u, Kastilyalı Don Francisco´yu ve John Dalmatus izledi. Dördü kılıçlarını savurarak yüzlerce yeniçerinin içine dalarak, savunmanın son perdesini oynadılar. Onları bir daha gören olmadı.

Yağma yapıldı mı?

Şimdi binlerce Osmanlı askeri kente akıyordu; kapıların peşpeşe yıkılmasının, Osmanlı bayraklarının surların ve kulelerin hatta Blachernae Sarayı´nın üzerinde görülmesinden sonra sivil halk panik halinde kiliselere kaçmaya başladılar. Bazıları kendilerini evlerine kitledi, bazıları sokak savaşlarına katıldı, büyük bir kitle de limana ulaşmaya çalışıyordu. Hıristiyan gemileri hala kaçanları topluyordu. Giritli denizciler Haliç´in girişindeki üç kulede hala savaşıyorlar ve "teslim olun" çağrılarını duymazlıktan geliyorlardı. Direnme uzayıp, buradan şehre girilemeyince oradaki Osmanlı komutanı savaşı durdurdu ve denizcilerin gemilerine gitmelerine izin verdi hatta yaralıları taşıttı. Kentte ise artık yağma başlamıştı; evlerin kapıları kırılıyor, eşyalar yağmalanıyor, direnenler öldürülüyordu. Dükkanlar, tüm çarşı, manastırlar, kiliseler yağmalandı. Rahiplerin çoğu öldürüldü, tecavüze uğrayan rahibeler kendilerini öldürdüler. Savaş geleneklerine uygun olarak öldürmeler, tecavüzler, yağma, yangınlar ve köle almalar sürdü. Aya Sofya´nın kapıları zorla açıldı ve kızgın Osmanlı askerleri içerdekileri dışarı çıkardılar, direnenler veya söz dinlemeyenler hemen öldürüldü. Bu arada birçok değerli ikon ve el yazması ebediyen yok edildi. Osmanlı askerlerinin en önem verdikleri şey, geç erkek ve kadınlardan köle alabilmekti. Bu arada kara savaşının dışında kalan Hamza Bey´in donanmasındaki askerler kente girememişlerdi. Ama bir balıkçı sayesinde kaçan birkaç Bizanslı soyluyu yakaladılar ve onlar da yaşamları karşılığında gizli kapının yerini gösterince, içeriye oradan girdiler. Bundan yararlananlar ise Haliç´ten ayrılan Hıristiyan gemileri oldu, herbirisi göçmenlerle doluydu hatta yüzerek kaçanları bile almayı başararak Marmara´ya kolayca açıldılar. Bir Ceneviz gemisinde yaralı Giustiniani´da vardı ama ancak Chios Adası´na kadar gidebildi, aldığı yaranın sonucunda orada öldü. İlk günün akşamında ortalık durulduğunda, Sultan II. Mehmet komutanlarıyla ve yeniçeri muhafızlarıyla beraber kente girerek, tasarladığı gibi Constantinople´u İmparatorluğu´nun başkenti ilan etti. Kenti gezdi, Aya Sofya´ya geldi ve cami yapılmasını istedikten sonra öldürmelere son verilmesi emretti. Yıkımın büyüklüğünü görmüş ve üzülmüştü; söylentilere göre Roma İmparatorluğu´nun son başkentini gezerken, gözleri yaşarmıştı. İstanbul´un fethinin bir batılıya hatta Rum asıllı bir batılıya göre öyküsü, böyledir ve birçok yerde bizim yazılı tarihimizle uyumsuzdur ama bunun bir önemi olmasa gerek. Modern bilinç, artık geçmişte kimin ne yaptığını araştırmıyor ve soruşturmuyor aksine her çağın gereklerini yerinde bırakarak kabulleniyor. Ötesine fanatizm deniyor...

Kaynak:"Klasik Dönem ve Bizans Çalışmaları"

Prof. Dionysios Hatzopoulos

Kanada, Montreal, Dawson College, Hellenistik Bölüm Başkanı ve Quebec, Montreal Üniversitesi Tarih Bölümü hocası...

Fetih; öncesi ve sonrası

Fetih sırasında, Bizanslılar´ın inandığı çeşitli kehanetler vardı ama bunların arasında öyle bir tanesi vardı ki, hem Bizans´ın Fetih sırasındaki moral çöküntüsünü azalttı, hem de günümüze kadar süren bir mitin temelini oluşturdu. Fetih´in yıllar öncesinde, Deccal´ın egemenliğinin başlayacağı ama çok uzun sürmeyeceğine inanılıyordu. Görkemli Roma İmparatorluğu´nun fakir mirasçıları olan Bizanslılar´ın umutlarını yitirmelerinin temeli buydu. Kentin işgaline önceden inanmışlardı. Ama ne zaman? MÖ 340 ile, 1437´de I. Bayezıd´ın kuşatması arasında, Bizans 22 kez kuşatıldı ve işgal bile edildi. Ama Fatih´in İstanbul´u fethi, farklıydı ve sanki Bizans başına geleceği biliyordu. Dönemin tarihçileri Bizans´ın işgalini, Kartaca´nın işgaliyle özdeşleştirirler. Yani önemli olan işgal değil, dönüşümdür. Kanıt ise Aya Sofya´ya girdikten sonra, namazını kılıp, dua ettikten sonra Sultan Mehmet´in söyledikleriydi; "Bundan sonra, başkentim İstanbul olacak."

Bir İmparatorluğun çöküşü

İstanbul´a yani Constantinople´a, çağlar boyunca birçok büyük lider hayran oldular, övgülerde bulundular ve kenti istediler. Kent, varolduğundan beri ticari, askeri ve dinsel yönlerden stratejik bir yerdi. Duyulan hayranlığın nedeni sadece kentin zenginlikleri ve karizması değildi, kentin savunmasının çok güçlü olması ve sayısız saldıraya direnebilmesi cazibesini ve çekiciliğini arttıyor, her kralı, komutanı, imparatoru iştahlandırıyordu. 1000 yıldan daha çok bir zaman süresince fethedilemeyen kent olması nedeniyle de, kentin sosyal sağlığı da kalıcı olmuştu. Buna karşın doğunun ve batının buluştuğu noktada bulunması dertleri daima arttırdı, göçebe ulusların geçiş yeriydi. Doğunun ve Roma kültürünün taşıyıcısıydı, bütün bunların sonucunda İstanbul´un önemi insanlığın yarattığı en belirgin uygarlık eseri olarak belirginleşti. Bizans´ı zayıflatan en güçlü faktör, din kavgaları olmuştur; Ortodoks Hıristiyanlık´la, Katolik Hıristiyanlığın çatışması hatta bir kez de Katolik Haçlılar´ın işgali sonucunda oluşan etkiler ve nedenler yüzyıllarca sürmüş ve Fatih Sultan Mehmet´in işini kolaylaştırmıştır. II. Mehmet, zeki ve gayretli bir liderdi, kenti almakla fethin tamamlanmadığını biliyordu; kentin karizması ve soyluluk iddiası çok eskiydi ve herşey bir anda değişemezdi. 10. Yüzyıl´ın sonundan itibaren Türkler ve sonra da Latinler hatta Kuzey´den gelenler birçok kez Bizans´la savaştılar ve zaman içinde İmparatorluğu zayıflattılar. Bizans ülkeleri yöneten bir imparatorluk olmaktan çıkıp, bir kent-devlete dönüşüyordu. Kilisenin dinsel birliği kurmaktaki yeteneksizliği sonucunda da, batıyla olan ilişkiler gittikçe azalıyor ve yardım, güç birliği ve kurtuluş umutları kayboluyordu.

İki İmparatorluk, aynı yerde olamıyor

Bu, bizi mitolojik tarihe götürür; MÖ 431´de kısmen Isparta´yı destekleyen Peloponnes Yarımadası İstanbul´un kuruluşundaki temel neden veya kaynaktır yani kentin kuruluşu sanıldığından da eskidir. Kentin kuruluşu MÖ 667 olarak bilinir, MS 196´da Romalılar tarafından fethedilmiş ve Constantine I tarafından Doğu Roma´nın başkenti ilan edilmiştir. Bu çok akıllıca bir karardı, kentin konumu ve dayanma gücü mükemmeldi ama öte yandan da kentin alınmasıyla Doğu Roma´nın ele geçirilebileceğinin bilinmesi, saldırganların iştahını arttıyordu. Constantinople, siyasal ve askeri yönlerden Roma´dan daha önemli ve stratejik bir yerdi. Roma´nın askeri gücü asla başkent Roma´da değildi, güç eyaletlerdeki lejyonlara dağılmıştı ama Constantinople gücün odağıydı. Bulgarların, Sırpların, Latinler´in ve sonunda da Türkler´in kenti fethetme çabalarının temelinde, yenilmezliğin kanıtlanması, zenginliklerin ve kültürün elde edilmesi ve de güvenli bir tarihsel kimliğin kazanılması gibi nedenler bulunuyordu. Tarihçilere göre 1453´de kentin düşmesine neden olan temel etken, 1204´deki Latinler´in işgalidir. Sir Edwin Pears´a göre, Constantinople´un fethi Osmanlılar´ın yayılımı için gerekliydi, bunun için Doğa Roma´nın yıkılması elzemdi. Latin işgaline kadar Bizans İmparatorluğu, Asya´ya karşı duran en güçlü engeldi. Doğunun imparatorlukları tarafından itilen göçebe uluslar batıya ulaştıklarında Bizans duvarının önünde eriyor ve Bizans ulusçuluğunun içinde asimile oluyorlardı, aynı şey kuzeyden gelen akınlar içinde geçerliydi. Latin Haçlılar´ın getirdiği yıkımın ardından, İmparatorluk içten içe zayıflarken iktidarsız despotizm ve ardından gelen oligarşik rejimlerin neden olduğu iç savaşlar imparatorluğu içten içe kemiriyordu. Latin işgalinin ardından gelen 250 yıl içinde Bulgarların isyanı, Tatar istilaları ve ardından gelen Selçuklu akınları imparatorluğun kaynaklarını kurutuyor, bitiriyordu. 14. Yüzyıl´da Osmanlılar´ın Rumeli´yi başarılı işgali, Bizans´ın gelirini iyice azaltırken, Haçlılar´ın acısını içinden atamayan Bizans iyice büzülüyor, içine çöküyordu.

İslam´ın mesajı

Batı ve Doğu kiliselerinin bir türlü birleşememesi, Haçlı deneyimininde katkısıyla Rumları, Latinler´e düşman etmiş ve neredeyse Osmanlı işgali istenir olmuştu. Küçük Asya´nın yani Anadolu´nun işgali, Bizans´ın deneyimli askerlerinin yokolmasına neden olurken, ticareti yürüten tüccarlar iş yapamıyorlar ve İmparatorluk hazinesine gereken para gelmiyordu. Bizans´ın kökenindeki çatlamalara, doğmakta olan Müslüman-Türkler´in baskısı neden oluyordu. Burada çok daha geriye giderek, Hz. Muhammed´in öğretisinin izlerini bulmak gerekir. Hıristiyanlık, dinsel içerik olarak mütevazi olmayı ve kendini reddetmeyi vazeden bir öğretidir; benzer çizgideki İslamiyet ise, bir savaş ilahı olan Türkler´le birleşince kişilik değiştirmiştir. Savaşmak, Müslüman-Türkler´in doğasıydı ve hele inançsızlarla savaşmak en büyük ilahi görevdi. Bir müslüman, kafirlerle savaştığı takdirde tüm günahlarının ve suçlarının affedildiğine inanıyordu. Eğer savaşta ölürse, korkacak birşey yoktu çünkü istediği herşeyi bulabileceği Cennet´e doğrudan gidecekti. Aslında bu inanç biçimi çok eski doktrinlerin sonucudur ve savaş gücünü motive etmesi yönünden etkindir ama herkes tarafından kabul edilmesi, inançlı ve kafir ayrımındaki mantıksızlık nedeniyle mümkün olamaz. Sir Edwin Pears; "Fanatizmi değeri, savaşın yaratılmasıyla anlaşılır, tarihin çeşitli dönemlerinde İslam devletleri ordularını bu mantıkla karşı konulmaz biçimde zaferden zafere koşturdular." demektedir. Bizans´ın yıkılmasının hızlanmasındaki temel neden budur, güçlü Türk orduları Bizans´ı eze eze 1453´deki kuşatmaya kadar ittiler, 1453´de imparatorluk sadece Constantinople´dan ibaretti.

Ve dehanın, iktidarla buluşması

Dinsel anlaşmazlıkların, iç bölünmelerin ve Müslüman-Türkler´in yayılımının ardından Fetih´in üçüncü önemli nedeni Sultan II. Mehmet´tir. Sultan, çok zeki, enerjik ve vizyon sahibidir. Bulunduğu çağı iyi algılamakta, neden-sonuç ilişkilerini izleyebilmektedir. II. Mehmet, Sultan olabilmek için tüm niteliklere doğal olarak sahipti, hırslıydı ve amacına ulaşmak için sonuna kadar direnebilen bir liderdi. Zaman zaman acımasız olabiliyor ve böylece iradesinin gücünü kanıtlıyordu. Ama daha da önemlisi, askeri dehasının sınırsızlığıydı. Yanındaki komutanlarına ve siyasi liderlerine asla güvenmiyor, düşüncelerinin ve kararlarının önceden bilinmesini kesinlikle istemiyordu. İstanbul´un fethini planladığında daha çok gençti, daha o zamanlarda Batı´nın tepkilerini hesaplıyor ve son İmparator Constantine´in gücünü ve potansiyelini ölçüyordu. İhtiras düzeyindeki isteği, Antik Roma´nın en büyük ve en popüler kentini fethetmekti, bu olay ihtişamın ve zaferin zirvesi olacaktı çünkü Constantinople dünyanın merkeziydi. Öte yandan büyüyen Osmanlı İmparatorluğu´nun ortasında Rumların elinde bulunan Constantinople büyük bir sorundu ve genç devletin gelişimini engelliyordu. Paşalarıyla konuşurken, onlara ana engel olarak bunu anlatıyor ve gösteriyordu. Kentin tüm direnme gücü azaldığı anda, Osmanlı ordusunun savaş gücü de azalmıştı, buna rağmen genç Sultan´ın moral gücü çok yüksekti ve bunu ordusuna iletmeyi başardı, kentin yardım beklentilerini kırmak amacıyla İmparator´un Peloponnes´deki kardeşlerinden gelebilecek takviye gücünü engelllemek amacıyla, bir ordu yolladı. Rumelihisarı´nı yaptırdığında, Bizans İmparatoru´nun itirazlarına; "Benim gücümün varolduğu bu yerde yaptığımı engelleyecek gücünüz var mı?" cevabını vermişti. Bu cevabın içeriğinde, Sultan´ın kendisine ve gücüne olan güveni görülürken yanısıra da güçsüz Bizans´a verilebilecek en uygun mesaj vardı.

 Kuşatmanın kaderi, sadece Sultan´ın inancıydı

Constantinople halkı, Osmanlılar´ı durduracak yetenek ve güçte değildiler, bir mucize aradılar, batıdan gelecek bir yardım beklentisinin içindeydiler. Büyük Vezir Dük Notaras ise, öylesine bir Katolik düşmanıydı ki, Bizans´da Katolik şapkası görmek yerine, sarıklı Türkler´i görmeye razı olduğunu söylüyordu. Kenti savunan silahlı insan sayısı 6000 kişiydi. Aslında Bizans´ın gerçek nüfusu daha fazlaydı ama birçok Bizanslı ve özellikle de entellektüeller kenti terkederek batıya gitmişlerdi. Mehmed II, kentteki bozulmanın ve çürümenin farkındaydı. Surların kalıntıları üzerinde yer alan güçsüz ve kuşkulu savunmacılar olacakların farkındaydılar. Halkın çoğu sefalet ve yoksulluk içindeydi, Constantine yeterince insanın savunmaya katılacağından emin değildi, varını yoğunu harcayarak kent surlarını güçlendirmeye uğraştı ama yeterli olmadığını o da biliyordu ve diğer bildiği şey ise kendinden önceki savunucular kadar şanslı olmadığıydı. Kent, İmparator Theodosius II tarafından bir yıl önce yapılan üç sıra halinde masif duvarlar ve bitişik kulelerle korunuyordu; bu bir Orta çağ savunma mantığıydı ama bu kadar uzun ve geniş bir savunma alanında olması gereken insan sayısı belliydi ve en fazla 8000 kişilik bir savunma gücü çok azdı, dönemin tarihçileri en azından iki misli gücün gerekli olduğunu yazarlar. Kilometrelerce uzunluktaki surları Osmanlı saldırılarından korumak için elindeki belli sayıdaki askeri oradan oraya koşuşturan İmparator Constantine aynı zamanda da limanı da korumak zorundaydı ve Sultan Mehmet olağanüstü bir başarıyla gemilerini Haliç´e indirmiş ve büyük emeklerle Haliç girişini kapatan zincirin işlevini yok etmişti. Ayrıca Sultan Mehmed, Bizans´ın fethedilebilmesi için çağının tüm savaş teknolojisini kullandı, zafere ulaşılmasında topların önemi ve etkisi çok büyüktür. Sultan´ın ordusu 12.000´i yeniçeri olan 150.000 kişiden oluşuyordu, bunun 50.000´i düzenli ordu askerleriydi, kalanı ise başıbozuklar veya düzensiz gönüllülerdi. Kuşatmanın en kritik anı dört Hıristiyan kalyonunun Osmanlı Donanması´nı yararak Haliç´e girebilmesidir, Sultan bunun tekrarlanması halinde geri çekilmekten başka birşey yapamayacağının farkındaydı ve bir daha bu gücü biraraya getiremezdi. Bunun için Chios Adası civarına gemiler yerleştirerek önlem almaya çalıştı ama başka bir yardım teşebbüsü olmadı, eğer olsaydı Sultan´ın işi çok zorlaşacak hatta imkansızlaşacaktı çünkü Osmanlı savaş gemileri o dönemde, Hıristiyan savaş kalyonlarını durduracak güç ve nitelikte değildiler. Ama II. Mehmet Avrupa´nın tepkilerini iyi ölçmüştü ve zamanlaması mükemmeldi.

Bizans yaşıyor mu?

Son saldırı için Fatih neden 29 Mayıs gününü seçtiğini bilmiyoruz, saldırının arifesinde askerlerine şöyle seslenmişti; "Size Constantinople´u veriyorum, inanılmaz hazinelerini, erkekleri, kadınları, çocukları yani herşeyi veriyorum. Gelecekte burada mutlu yaşayacak ve çocuklarınıza zenginlikler bırakacaksınız.. Osmanoğulları´nın kazancı dünyanın en büyük kentinin fatihi olmaktır, bunun onuru büyüktür, bunun şanı büyüktür.. kapılar açılacak ve tüm Rum İmparatorluğu fethedilecektir.." Tarihçe Lord Eversley´e göre, bu konuşma fetih için yeterli dürtüyü dinsel fanatizmin ötesinde sağlamıştır. Kent fethedildiğinde yağma ile beraber, genç erkekler, kadınlar ve çocuklar satılmak için yakalandılar. Ama Sultan, savaşçılarının gelecekte başkent olarak düşündüğü kenti tamamen yakıp yıkmalarını ve tüm nüfusun müslümanlardan oluşmasını istemiyordu. Sadece üç günlük talana izin verdi, bunun da ancak ilk gününde yeterince yağma yapılabildi, yorgun Osmanlı askeri elde ettiği yerde kalıyordu. Sultan´ın bir diğer amacı, kentte İslam gücüne boyun eğecek bir nüfusun kalmasıydı, İslam´ın zaferi Hıristiyan dünyasında büyük bir şok yarattı, Bizans´ın düşüşü Türk İmparatorluğu´nun Avrupa´daki egemenliğini kesinleştirmişti. Anadolu´nun ve tüm Balkanlar´ın politik ve ekonomik potansiyeli Osmanlı´nın eline geçiyor ve çağın en iyi askeri makinesi inançsızlara karşı açılan Kutsal Savaş´a büyük bir moralle hazırlanıyordu. 11 yüzyıldır korunan Antik Dünya´nın yasal temsilcisi olan Bizans uygarlığının içeriğinde Roma Hukuku, Eski Yunan Edebiyatı, felsefesi ve bilgeliği vardı. Bizans´ın politik ve ruhsal ateşi, fetihten sonra sönmedi ve yaşamaya devam etti, burada Sultan II. Mehmed´in payı büyüktür. Antik Roma bilgeliğinin silinmesine izin vermedi ve Bizans kültürünün İslam bilgeliği ile buluşmasını sağladı. Batı kaynaklı iddialara göre, Sultan Mehmed Osmanlı Hakanı olmanın ötesinde, Roma Türk-İslam İmparatoru olmayı düşlüyordu ve yine aynı kaynaklara göre yaşamını bu yolda yitirdi. Fatih, Bizans´ın beklediği Deccal değildi, aksine çürümekte olan bir kültürü diriltirken, bir anlamda da modern Türkiye Cumhuriyeti´nin temel taşlarını yerleştirdi. Osmanlı İmparatorluğu´nın ırk, dil, din ayrımı olmaksızın devlet kimliği altında varolması için gerekenleri yaptı. Ama 150 yıl sonra radikal dinciler bu oluşumu bozacak ve fanatizm, her çağda olduğu gibi çöküşü getirecekti.

Kaynaklar

* Pierre Gilles, "The Antiquities of Constantinople" çeviri John Ball.

* Steven Runcimen, "The Great Church in Captivity" , "The Fall of Constantinople , The Dying Empire" , "Byzantine Civilization"

* Lord Eversley, "The Turkish Empire, Its Growth and Decay", "Mahomet II ‘The Conquerer"

* Halil Inalcik, "The Ottoman Empire, The Classical Age 1300-1600"

* Sir Edwin Pears, "The Fall of Constantinople being; The Story of The Fourth Crusade" , "The Destruction of the Greek Empire"

* "Fetih öncesi Fatih Sultan Mehmed´in konuşmaları", tarihçi Christobolus, çeviri Lord Eversley

* Alexander Van Millingen, "Byzantine Constantinople"

* George Ostrogorsky, "History of the Byzantine State" Almanca´dan çeviri Peter Charanis.

* Dr. Nurhan Atasoy, "Splendors of the Ottoman Sultans" çeviri Dr. Tülay Artan. Istanbul Üniversitesi.

Yayınevleri:

* Edward Arnold (Publishers) Ltd.,

* Cambridge University Press 1965,

* 1969, Rutgers University Press, New Brunswick, New Jersey.

* London, Longmans, Greens, and Co. 1885.

* London, John Murray, Albemarable Street, 1899.

* T. Fisher Unwin Ltd., Adelph Terrace, London, 1918.

* Praeger Publishers. New York, Washington.


Nisan 26, 2007, 11:38:14 öö
Yanıtla #1



Eğer bu efsanelere inanılacak olursa Fatih gemileri geçirirken Superman den yardım almış demektir matematik olarak gemi sayısı ve gidilen yer zaman vs. hesap edildiğinde her gemi için yaklaşık 15 dk. zaman çıkıyor o dönemde ışık hızı ancak bu rakamla eş değerdir :)


Nisan 26, 2007, 11:44:22 öö
Yanıtla #2



Nisan 26, 2007, 12:56:33 ös
Yanıtla #3
  • Ziyaretçi

Hep Avrupamı efsaneler uyduracak? :) Hem onların efsaneleri daha saçma... Belkide Tanrı Fatih'in yanındaydı ve Hz. Peygamberin sözündeki mübarek kişide Fatih oldu. Fatih'in İstanbul'u değil bütün Avrupa'yı alacak günü vardı ve korkan Avrupalılar onun önüne Papayı çıkarmışlar Papa yalvarmış ve Fatih ülkesine geri dönmüştür. Eğer Fatih Avrupa'yı fetihe kalkışsa bugün Amerika ve Avrupalılarda olmayacaktı yada devşirilmiş Türk olacaklardı. Fatih bence burada hatalıydı. Savaş halinde herşey olur sonra onlar aynı şekilde Türklere merhamet göstermezdi, bugün zamanında kölemiz olan onlara Kapitülasyonlar tanıdığımız Fransa bile elinden gelse bizi bir kaşık suda boğma hesabı yapıyor!..
« Son Düzenleme: Nisan 26, 2007, 12:58:43 ös Gönderen: Ittihatci »


Nisan 26, 2007, 01:14:58 ös
Yanıtla #4

Burda dikkat edilmesi gereken husus Fatih Sultan Mehmed , bir Türk Padişahı olmakla birlikte Müslüman aleminde de önemli bir yere sahipti ancak Halifelik henüz Osmanlı da değildir. Ayrıca Avrupalı kaynaklarda dahi Fatih 'in Roma İmparatorluğunun Halefi olduğu Kutsal Roma 'nın yeni İmparatoru olması sebebiyle Osmanlı devletinin yalnızca İslam menşeyli bir tebası olmadığı anlaşılmaktadır.

İstanbul 'un Fethinden sonra Fatih Venedik-Ceneviz ile ilişkiler içerisine girişti amacı ticaretin devamlılığını sağlamaktı bu amaca uygun bir strateji ile İtalya üzerinde etkisini arttırdı.
Roma 'ya sefer düzenlemedi sebebi biraz Hristiyanlık ve İslamiyet içinde beliriyor. Osmanlı Sünni İslam tarafında yer almakla birlikte Anadolu ve Balkanlarda yaşamakta olan Türkmenler Şii Menşeyli idi.

Şimdi bu duruma birde Ortadoks Bizanstan miras halk ile Roma Katolik mezhebi girince Fatih 'in önünde iki seçenek duruyordu.
Papa 'ya Katolik Avrupa 'yı verip , Ortadoks halkın lideri olmak ve iki mezhebin çatışmasından karlı çıkmak ya da Osmanlı devletinin tüm gücünü zorlayıp Avrupa 'nın Katolik topraklarını ele geçirmeye çalışmak.

Bilindiği gibi topraklar savaşla kazanılabilir ancak içerdeki halk , din , düşünce bir günde şekillendirilemez uzun süreçlerden geçmesi gerekmektedir. Fatih bu sebepten Katolik Avrupa üzerine gitmemiş Ortadoks Bizansın mirasçısı olarak Balkanlarda dinsel bir tampon bölge yaratmıştır.
Fatih 'in haleflerinden Kanuni Sultan Süleyman da aynı siyaseti kullanmıştır.

Türk Tarihini şöyle bir anımsarsak Mete , Çini alabilecekken bu topraklara yerleşmemiştir. Sebebi asimile olmaktan çekincesi ve sürekli bir çatışma ortamının getireceği külfettir.

Yavuz İran üzerine seferler düzenledi ancak İran asla feth edilemedi.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
7 Yanıt
2882 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 17, 2008, 09:37:13 öö
Gönderen: ahu
3 Yanıt
4207 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 16, 2009, 03:24:01 ös
Gönderen: Prenses Isabella
14 Yanıt
6548 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 23, 2011, 03:06:19 ös
Gönderen: mevlüt
1 Yanıt
2616 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 11, 2011, 05:16:21 ös
Gönderen: BULGARIA
0 Yanıt
1953 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 31, 2012, 12:02:16 öö
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1842 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 03, 2012, 06:54:37 ös
Gönderen: asimov
19 Yanıt
8364 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 07, 2013, 06:11:57 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1274 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 17, 2013, 07:48:03 ös
Gönderen: Etimolog
20 Yanıt
5516 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 21, 2014, 07:38:00 öö
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1954 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 26, 2015, 09:50:27 ös
Gönderen: Risus