Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Roma döneminde yahudiler  (Okunma sayısı 6413 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 26, 2007, 09:57:19 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay


Romalılar

Yisrael’in İkinci Milletler Topluluğu’nun Roma İmparatorluğu’nun elinde acıklı sona ulaşmasının hikayesini anlatmadan önce zamanda geriye bir yolculuk yapalım ve Roma’nın ne olduğuna, güçlü Yunanlılara nasıl meydan okuyabilecek bir kuvvet haline geldiğine değinelim. Roma’nın tarihi M.Ö. 753 yılında bir şehir devlet olarak başlar. Şehrin kuruluşu ünlü bir efsaneye dayanır. Tiber Nehri kıyılarına yerleşenlerin, akıbetlerinin bağlı olduğuna inandıkları “Vesta’ya, yani ocak tanrıçasına bağlı bakireler” tutmaları yaygın bir uygulamaydı. Bu genç kadınların saf ve temiz kalması gerekiyordu. Bir ocak tanrıçası bakiresi yanlış yola saptığında canlı gömülerek öldürülüyordu. M.Ö. 8. yüzyılda Rhea Silvia adlı bir ocak tanrıçası bakiresi hamile kaldı. Hata onun değildi, tanrı Mars tarafından iğfal edilmişti! Silvia Rhea ikiz oğlanlar doğurdu: Romulus ve Romus. Ne var ki yerel kral onları yarı-tanrı olarak kabul etmedi ve Tiber Nehri’ne attırdı. Mucizevi bir şekilde kıyıya yüzdüler, bir dişi kurt tarafından bakıldılar sonra da bir çoban tarafından büyütüldüler. Oğlanlar büyüdüklerinde, boğulmaktan kurtuldukları yerin yakınında, Tiber’e bakan yedi tepe üzerinde Roma şehrini kurdular. (Daha sonra Romulus Romus’u öldürdü ve tanrı Quirinus oldu.) İlginç olan şudur ki Yahudi geleneği Romalıların, Yaakov’un ikiz kardeşi, kızıl saçlı ve kana susamış Esav’ın soyundan geldiğini ileri sürer. Yahudilik Roma’ya hem “kırmızı” hem de “kan” anlamına gelen İbrani kökten yola çıkarak “Edom” der (Bereşit 36:1’de Esav’a verilen başka bir isim). Daha sonraki Yahudi-Romalı ilişkisine baktığımızda, Romalıların Esav’ın hayat görüşünün ruhani mirasçıları olduğunu anlarız. ROMA CUMHURİYETİ Romulus’un zamanından birkaç yüz yıl ileriye gittiğimizde, yaklaşık M.Ö. 500 yıllarında Roma halkının ona hükmeden monarşiyi devirdiğini ve bir senato tarafından yönetilen bir cumhuriyet kurduğunu görürüz. Senatonun yüksek sınıflardan oluştuğu, toprak sahibi erkek vatandaşların “patrisyen-soylu” adlandırıldığı bir oligarşi... Sağlıklı ve güçlü her eski medeniyet gibi Romalılar da hakimiyet alanlarını genişletmek için savaşmaya koyulur. Hırslı Romalılar karşılarında kendi görüşlerinde olan Kartacalıları bulur ve M.Ö. 264 yılında M.Ö. 146 yılına kadar sürecek olan ve Roma’nın zaferle çıkacağı, Pun Savaşları olarak bilinen muazzam bir mücadeleye girişirler. Romalılar Yunan sömürgelerini, ardından Yunanistan’ın kendisini fetheder ve Akdeniz’deki büyük güç haline gelirler. Büyük ölçüde Yunan hayat görüşünü miras almışlardır. Kültürlerine Greko-Romen deriz çünkü Yunanistan’la Roma iki farklı halk, medeniyet ve kültür oldukları halde Romalılar kendilerini çok büyük oranda Yunanlıların kültürel mirasçıları olarak görüyordu. Daha ileride Roma tarihinde çok sayıda Romalı kendilerini Yunanlıların reenkarnasyonu addedecektir. Yunanlılar Roma mimarisini ve Roma hayat görüşünü birçok açıdan etkilemiştir. Ancak Romalıların kendi benzersiz katkıları da olmuştur. Roma, Yunanistan’dan çok daha muhafazakar, ataerkil bir toplumdu. Ayrıca çok çalışkan, son derece iyi örgütlenmiş kişilerdi, bu da onları imparatorluk kurma ustası haline getirdi. Örgütleme yeteneklerini her alanda görürüz: Mühendislikte: Romalıların hakim olduğu nereye baksak, halen ayakta duran Roma su kemerleri, yolları, kaleleri, duvarları buluruz. İnanılmaz inşaatçılardı. İnşaat bilgileri şaşırtıcıydı. Hükümet ve kanunlarında: Bütün Akdeniz havzasında kullanılan bir kanun sistemi kurdular. Yönetim, vergi toplama yetenekleri. Her şeyin ötesinde sistematik bir şekilde savaşma ve fethetme yetenekleri. Fetih ve imparatorluk kurmak, Roma organizasyonunun en büyük özelliklerindendi. ROMALILARIN FETHİ Romalılar savaşmada devrim yaptı. Yunanlıların aksine, vatandaşları askere almaz, profesyonel bir ordu kullanırlardı. Askerler savaşmak için para alır, bunu hayat boyu sürecek bir kariyer haline getirirdi. Romalı için askerlik sadece bir iş değildi, bir yaşam biçimiydi. Romalıların görüşü tartışmasız en büyük Romalı general olan Jül Sezar’ın ünlü deyişinde saklıydı: Veni, vidi, vici – “Geldim, gördüm, yendim.” Hızlı hareket edemeyen Yunanlı mızraklı ve kalkanlı asker alayları yerine Romalılar, her biri 10 tane daha küçük ve daha hareketli piyade taburuna bölünmüş lejyonları oluşturdu. Lejyon Roma ordusunun temel birimi oldu. Roma, her biri yaklaşık 5.000 kişilik 24 ile 28 arasında, çoğu piyade, birazı süvari lejyonuna sahipti. Bu lejyonların örgütlenme şekli Romalılara savaş alanında inanılmaz bir esneklik kazandırıyordu. Aynı anda yüz kişiyle savaşabilecek daha küçük birimlere ayrılabiliyorlardı. Yunanlıların hiçbir zaman başaramayacağı şekillerde manevra yapabiliyorlardı. Romalılar Yunanlıları işte böyle ezdi. Karşılarına çıkan herkesi katlettikleri gibi onları da katlettiler. Bu bizi Roma kültürünün bir başka kilit özelliğine götürüyor. Romalılar çok sofistike insanlar oldukları halde, çok da vahşiydiler. Belki de tarihteki en vahşi medeniyet... Vahşetleri savaşta görülebilir tabii. İnanılmaz derecede saldırgan insanlardı. Her şeyi fethetmek için kontrol edilemez bir hırsa sahip insanlar... (Bu, Yahudilerin Esav’ın soyundan gelenler hakkındaki görüşlerine uymaktadır. Esav fiziksel olarak hakimiyet kurma gücüne sahipti. İkiz kardeşi Yaakov ise ruhani açıdan hakimiyet kurma gücüne sahipti.) Daha da çarpıcı olanı, vahşetlerinin eğlence şekillerinde de ortaya çıkmasıdır. Romalılar imparatorluğun 200 farklı yerinde, günlerini yiyip içerek ve insanların tuhaf bir şekilde boğazlanarak öldürülmesini seyrederek rahatlayarak geçirdikleri anfitiyatrolar kurdular. (Bu uygulama son derece popülerdi. İmparator Avgustus hükümdarlığı sırasında 10.000 kişinin dövüştüğü ve 3.500 vahşi hayvanın öldürüldüğü oyunları başlatmakla övünmektedir.) Bu nokta insanlık tarihinde çok ilginç bir ders oluşturmaktadır. En sofistike kültürlerin, aynı zamanda en vahşileri olduğunu da sıklıkla görüyoruz. Bunu Roma’da (daha sonraları birçok başkasında, en yakın zamanda da Almanya’da) gördük. ROMA İMPARATORLUĞU Roma orduları dışarıda zaferler elde ederken, ülkede cumhuriyetin hali pek iyi değildi. M.Ö. 1. yüzyılda Roma iç çekişme ve sınıf mücadelesi ile uğraşmak zorundaydı. Bunların arasında Spartaküs’ün başını çektiği tutsakların ayaklanması (M.Ö.72) belki de en ünlüleridir. Bu sözde “sosyal savaş” Roma’yı vatandaşlığı geniş ölçüde yaygınlaştırmaya zorladı ama cumhuriyet yine de ortadan kalktı. General Pompeii popüler bir galip olarak ortaya çıktı, Krasus ve Jül Sezar ile M.Ö. 60 yılında Birinci Triumvirlik’i kurdu. Ancak Pompeii ile Sezar’ın arası bozuldu ve Sezar Roma’ya hakim olarak Roma İmparatorluğu’nun temellerini attı. Yisrael ülkesindeki hikayeyi bu noktada bırakmıştık. Son iki Hoşmanay hükümdar (Makabilerin soyundan) iki erkek kardeşti: Hyrcanus ve Aristobolus. Birbirleriyle kimin kral olacağı konusunda kavga ederken akıllarına Roma’nın aracılık yapması fikri geldi. Böylece M.Ö. 63 yılında Pompeii, ordularını Yisrael’e hareket ettirmeye davet edildi. Eski tarihçi Josefus daha sonra neler olduğunu ayrıntılarıyla açıklar. Romalılar gelir, birçok Yahudiyi katleder ve iki kardeşten zayıf olanı, Hyrcanus’u ülkenin kukla hükümdarı yaparlar. Bu Roma sisteminin bir parçasıydı. Vekâletle hükmetmeyi severlerdi. Roma’nın vergileri ödendikçe ve Roma kanunlarına uyuldukça yerel vali ya da kralın, ülkeyi yönetmek için gündelik sorunlarla uğraşmasına izin verirlerdi. Roma’nın Yisrael’e müdahalesi Yahudi bağımsızlığına son verdi ve Yahudi tarihinin en karanlık dönemlerinin birini başlattı. Hükmeden Hyrcanus veya herhangi bir başka Yahudi değil, Roma idi. (Sanhedrin’in nüfuzu Pompeii’nin fethinden altı yıl sonra bir Roma kararnamesiyle iptal edilmişti.) Bağımsız Yisrael devleti artık yoktu. Roma’nın Judea eyaleti olmuştu. Pompeii savaştaki yararlılıkları karşılığında ödül olarak askerlerine geniş toprak parçaları vererek ülkenin büyük kısmını böldü. Gaza, Yafa, Aşdod ve diğer Yahudi şehirleri artık Roma İmparatorluğu haritasında yer alıyordu. Kendisine kral deme hakkı bulunsa da Hyrcanus sadece Yeruşalayim’e ve kuzeyi ile güneyinde birkaç parçaya sahipti ama bu küçük alanı bile Şam’daki Roma konsülüne danışmadan yönetemiyordu. 29. bölümde sözünü ettiğimiz gibi Yisrael’in Roma tarafından alınışında kilit rolü Hyrcanus’un baş danışmanı, İdumean generali Antipater oynuyordu. Idumeanlar Yahudilerin benzeri görülmemiş bir hatasının tanıklarıydı: Yohanan Hyrcanus’un zorla Yahudi yaptığı kişilerdi. Zayıf Hyrcanus’un arkasındaki gerçek kuvvet olan Antipater, fırsatı eline geçirmişken kendi ailesini güçlü konumlara getirmeyi ihmal etmedi. Hyrcanus’a rehberlik etmeyi sürdürdü ve M.Ö. 49 yılında Pompeii ile Jül Sezar iç çatışmaya girişince, kazanan tarafı seçmesine yardım etti. Antipater kısa zaman sonra iktidardaki adam oldu. Romalılar bu zorla Yahudi olmuş adamın, Yahudi değerleriyle veya milliyetçiliği ile özdeşleşmediği konusunda doğru tahminlerde bulundu. Antipater iktidarda olduğu sürece “militan tektanrıcılık” yeniden tehlikeli bir biçimde ortaya çıkmayacaktı. Antipater tarihe adını yazdırmadı ama oğlu Herod, dini zorla değiştirilmiş bir aileden gelmesine ve sadece ismen Yahudi olmasına rağmen Yahudilerin en ünlü krallarından biri oldu. Tarihe Büyük Herod olarak adını yazdırdı. 




Nisan 26, 2007, 09:59:06 ÖS
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

 BÜYÜK HEROD

Büyük Herod (daha sonra gelen Herod Antipas ile karıştırılmamalı) Yahudi tarihindeki en önemli karakterlerden biridir. Kuşkusuz kötü biriydi ama Yahudi üzerindeki Roma egemenliğinin bu dönemini anlamak açısından çok önemli bir kişi olarak kalmaya devam etmektedir. Herod Yehuda kralı olarak (Romalılar tarafından atanarak) M.Ö. 37 yılında M.Ö. 4 yılında ölümüne kadar 33 yıl süren çok uzun bir süre boyunca iktidarda kaldı. Bu, ekonomik bolluk ve sosyal istikrar açısından altın bir çağdır. Bolluk ve istikrarın nedeninin bir kısmı, Romalıların bu zaman boyunca Yahudilerin gündelik yaşamında arka planda rol oynamasıdır. Romalıların genel tutumu hoşgörülüydü, yani Yahudiler resmi Roma devlet dininden muaf tutuluyordu. Hatırlanması gereken çok önemli bir nokta, eski dünyadaki tüm imparatorluklarda din ve devletin birlikte gittiği, Roma’nın imparatorlara tapması–yani imparatorun ölümünden sonra ilahlaştırılması- yüzünden bunun Roma’da her yerden daha çok uygulandığıdır. Devlet ve dini birleştirmek tabii ki hükümdarlarla fazladan bir yasallık kazandırıyordu. Cismani ve ruhani güç arasındaki bağlantı, tebaalarının fiziksel ve ruhani varoluşu üzerinde tam bir kontrol sağlıyordu. (Daha ileride Katolik kilisesinin Ortaçağ Avrupa’sında aynı şeyi yaptığını göreceğiz.) Devlet dinini kabul etmek Romalı kimliği ve devlete sadakatin çok önemli bir parçası olduğu halde Romalılar aynı zamanda pragmacıydı. Yunan deneyiminden Yahudilerin putlara tapmaya zorlanamayacaklarını öğrenmişlerdi. Ayrıca Yahudilerin diğer pagan halklar gibi olmadıklarını, boyun eğmeyeceklerini kendi gözleriyle görmüşlerdi. Dolayısıyla Romalılar Yahudilere, Roma devlet dininden muaf resmi bir statü verdi. Bu bir yandan çok akıllıca ve hoşgörülü bir politikaydı. Diğer yandan ise bu politikaya fiscus Judaicus adlı cezai bir vergi eşlik ediyordu. Devlet dininden muaf mı olmak istiyorsunuz? Bu ayrıcalık için para ödediğiniz sürece kabul. Yahudilerin vergiyi ödeyip kendi yollarına gitmesi mümkün olabilirdi ama bu kadar kolay olmadı (göreceğimiz gibi). EKONOMİK BOLLUK Yahudiler, büyük ölçüde Herod’un Roma ile dostane ilişkisi sayesinde şimdilik iyi durumdaydı... En azından ekonomik açıdan (ruhani açıdan değilse bile). Herod, birçok başlıca ticaret yolunu da içeren çok önemli bir alanı yönetmede Roma’nın tam desteğine sahipti. Her şey, Yemen’den Akdeniz’e giden tütsü ticaretinin bir tür büyük istasyonu olan Yehuda’dan geçiyordu. Ayrıca burası, zeytinyağı (sadece yemek pişirmede değil, başlıca aydınlanma kaynağı olarak da kullanılan) ve hurmaları (şekerden önceki ana tatlandırıcı) ile ünlü Ortadoğu’nun en bereketli tarım topraklarından biriydi. Herod ticaretten elde ettiği kârları, bazıları dünyada en harikuladeleri olan bir dizi devasa inşa projesini gerçekleştirmede kullandı. Gerçekten de, eğer eski dünyanın harikaları onun zamanından önce belirlenmiş olmasaydı muhtemelen listenin yarısını onun yaptıkları oluştururdu. Eski dünya mimarisinin hemen tüm arkeolog ve öğrencileri, insanlık tarihinin en büyük inşaatçılarından olduğunu kabul eder. Durmaksızın inşa etti: kentler, saraylar ve kaleler. Bazıları hâlâ ayaktadır. Masada, Antonia ve Herodium kaleleri Kesarya şehrinin limanı Hebron’da Atalar Mağarası’nın (Mearat Hamahpela) tepesindeki devasa yapı Yeruşalayim’in etrafındaki muazzam duvarlar ve şehrin girişindeki üç kule (kalıntıları günümüzde hatalı olarak David’in Kulesi diye adlandırılan) ve çok daha fazlası... Herod, inanılmaz bir mühendislik harikası olan Herodium’da yapay bir dağ inşa etmiş ve tepesine çok büyük bir saray oturtmuştur. Ne yazık ki bu saray M.Ö. 70 yılında Büyük İsyan sırasında yıkılmıştır. Çölde, kayadan bir platonun üzerinde başka bir kale olan Masada’yı inşa etmiştir. İnsanın gereksinim duyacağı tüm konforu ile Masada, tarım ürünlerinin yetiştirildiği bahçeleri besleyen inanılmaz bir su tedariki sistemine sahipti. (Masada günümüzde turistler açık olup görülmeğe değer bir yerdir.) Kesarya şehrindeki limanın özellikle belirtilmesi gerekir. Sadece bir ticaret ve Yehuda’nın Roma idari merkezi olduğu için değil, Yahudiliğin gözünde pagan, Roma’nın ve ahlak dışı olan her şeyin simgesi haline geldiği için. Herod burada şaşırtıcı bir yapay liman oluşturdu (İmparatorluklaki en büyük iki limanın biri), harika bir amfitiyatro, at arabası yarışları için bir hipodrom (Ben Hur filmindeki gibi), banyolar ve Romalı tanrı-imparatoru Augustus Sezar’a adanan dev bir tapınak inşa etti. (günümüzde, son derece etkileyici olan Kesarya Maritina kazılarını ziyaret edebilirsiniz.) HEROD’UN TAPINAĞI Herod’un projeleri arasında en iddialı olanı Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa etmekti. Bu hareket onu hor gören tebaaları arasında sempati kazanma girişimiydi kuşkusuz. Mabet Tepesi’nın (günümüzde Müslümanların türbesi Kubbet-ül Sahra’nın bulunduğu tepe) etrafındaki istinat duvarlarını inşa etmek için bile 10.000 kişi ve on yıl gerekti. Batı Duvarı (eskiden ağlama Duvarı olarak bilinen) on iki futbol sahası büyüklüğünde insan yapımı dev bir platformu içerecek 500 metre uzunluğundaki istinat duvarının ancak bir parçasıdır. Tapınak Tepesi’ni niye bu kadar büyük yaptı? Tarihçiler Roma İmparatorluğu’nda yaşayan 6-7 milyon Yahudi olduğunu (ayrıca İran’da bir milyon) ve bunların çoğunun üç hac bayramı için Yeruşalayim’e geldiğini tahmin eder: Pesah, Şavuot ve Sukot. Bu kadar çok sayıda insanı barındırmak için dev bir alana gereksinim vardır. Bu platformun üzerinde Bet-Amikdaş’ı inşa etmeye gelince, Herod gerçekten kendisini aştı. Talmud bile son sonucun harikulade olduğunu kabul eder. Kodeş Hakodaşim altınla kaplıydı; diğer yapıların duvar ve sütunları beyaz mermerden, zeminler karara mermerindendi; mavi rengi insana denizin üzerinde hareket ediyormuş durgusunu veriyordu; perdeler mavi, beyaz, kızıl ve eflatun iplikten dokunmuş olup Jesephus’a göre gökyüzünün tüm manzarasını resimliyordu. Jesophus ne denli inanılmaz göründüğünü şöyle tanımlar: Dışarıdan bakıldığında mabet zihni ve gözleri büyüleyecek her şeye sahipti. Her taraf kalın altın tabakalarıyla kaplanmıştı. Güneşin ilk ışınları öyle kuvvetli bir ateşle yansıyordu ki bakmaya çalışanlar doğrudan güneşe bakmışçasına başlarını çevirmeye mecbur kalıyordu. Yaklaştıkça karla örtülü bir dağa benziyordu çünkü altınla kaplı olmayan her şey göz alıcı beyazlıktaydı. (Yahudi Savaşı, sh.304) Herod ana girişe, dindar Yahudilerin saygısızlık olarak gördüğü devasa bir Roma kartalı koymayı uygun görmüştü. Bir grup Tora öğrencisi bu putperestlik ve baskı simgesini kısa zaman sonra parçaladı ama Herod onları yakalattı, zincirleterek Yeriho’daki malikanesine getirtti ve canlı canlı yaktırdı. Bet- Amikdaş’ı inşa ettikten sonra Herod bu türden sorunlar olmadan yönetilmesi için çaba sarfetti. Sanhedrin’in önde gelen kırk altı üyesini ölüme gönderdikten sonra kendi Koen Gadol’unu atadı. HEROD’UN ZULÜMLERİ Herod’un zulmü kendi ailesine bile uzanıyordu. Yahudi kökenlerinin kuşkulu olduğunu bildiğinden, Yahudi halkı arasında yasallık kazanmak için Hyrcanus’un torunu, dolayısıyla bir Haşmonay prensesi olan Miryam ile evlenmişti. Ama aynı zamanda Miryam’ı delicesine seviyordu. Josephus’un aktardığı gibi: Herod’un Miryam’dan olan beş çocuğundan ikisi kız, üçü oğlandı. Bu oğulların en küçüğü Roma’da eğitim gördü ve orada öldü. En büyük ikisini annelerinin asaletinden ötürü ve Herod kral olduktan sonra doğduğu için onlara kraliyet kanı taşıyormuş gibi davranıyordu. Ama bütün bunlardan daha güçlü olan, Miyram’a karşı duyduğu ve gün geçtikçe alevlenen aşktı... Miryam ise Herod’dan nefret ediyordu. Buna büyük ölçüde neden, kardeşi Aristobulus’a yaptıklarıydı. Herod Aristobulus’u on yedi yaşındayken Koen Gadol yapmıştı. Genç adam popülarite kazandıkça onu endişeyle izliyordu. Aristobulus’un popüler olması şaşırtıcı değildi çünkü Koen Gadol olmak için yasal hakkı olan bir Haşmonay, gerçek bir Yahudi ve gerçek bir koen idi. Bu Herod’u öylesine ürküttü ki onu boğdurdu. Herod daha sonra kendi oğullarını kıskanmaya başladı, onları da öldürttü. Hatta bir kıskançlık krizi sırasında karısını da öldürttü. Yine Josephus’a göre: Hiddeti onu çılgına çevirdi ve yatağından fırlayarak sarayda deli gibi koşmaya başladı. Kızkardeşi Salome Miryam’a iftira etme fırsatını kaçırmadı ve Herod’un Yosef (Miryam’ın aşığı olduğu iddia edilen) hakkındaki kuşkularını doğruladı. Kontrol edemediği kıskançlık ve öfkesiyle her ikisinin derhal öldürülmesini emretti. Ama hiddeti diner dinmez pişmanlığa kapılıyor, öfkesi sönünce duyguları yeniden alevleniyordu... Miryam’a karşı duyduğu arzu öylesine güçlüydü ki ölmüş olduğunu düşünemiyor, hâlâ yaşıyormuş gibi onunla konuşuyordu... En hafifinden istikrarlı bir kişi değildi. Avgustus bile onun hakkında şöyle demişti: “Herod’un çocuklarından biri olmaktansa, köpeği olmak daha iyidir.” Herod’un paranoyası, Bet-Amikdaş hiyerarşisine müdahale etmesi, Yahudi halkının Helenleşmesine çalışması, artan ve ölümünden 70 yıl kadar sonra Roma’ya karşı bir başkaldırıyla sonuçlanacak bir hoşnutsuzluğa yol açtı. RUHANİ ÇATIŞMA Yüzeydeki olayların altında büyük bir ruhani çarpışma vardı: paganlık ve Yahudilik arasında. Dahası Yahudilerin milliyetçi duyguları yüzeye çıkıyordu. Helenizm’in Yehuda’ya hakim olması işleri daha da karıştırdı. Orada Yunan İmparatorluğu hakimiyetinden beri yaşayan önemli sayıda Yunanlı ile Yunan yaşam tarzını benimseyen diğer Yahudi olmayanların yanı sıra Romalıların teşvik ettiği başka Helenistler de ülkeye yerleşti. Ayrıca azınlıkta olsalar da, Yahudi üst sınıfları da bu “yüksek” kültürü kabul etti. Ve tabii kral onaylı bir Helenist idi. Geri kalmış halkını çağdaş dünyaya getirecek aydınlanmış bir lider olarak gören Herod “idealist” amaçlarına ulaşmak için gerekeni yaptı. Buna, sadece otoritesine karşı tehdit olarak değil, Yahudilerin kütle halinde Helenleşmesine karşı engeller olarak da gördüğü tüm rabi’lere zulmetmek ve onları öldürmek de dahildi. Herod’un müdahaleleri ve Yahudi üst sınıfları arasında yayılan Helen etkilerinin sonucunda Bet-Amikdaş hiyerarşisi yoldan çıktı. Güçlerini korumak için Romalılarla işbirliği yapan varlıklı bir dini grup olan Sadusiler, ana görüşü savunan Yahudi çoğunluk Farasilerin ve ekstrem dini azınlık Zilotları devreden çıkararak Bet-Amikdaş’ın kontrolünü ellerine geçirmişlerdi. (Bu gruplar hakkında daha fazla bilgi edinmek için 28. bölüme bakınız.) Kazan kaynamaya başlıyordu. Yakında patlayacaktı... 




Nisan 26, 2007, 10:00:34 ÖS
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

                 Hillel ve Şamay

28. bölümde Farisiler (ana görüşü savunan Yahudiler) ile Sadusiler (sadece Yazılı Tora’yı izleyen ve kendi yorumlamalarını yapan Yahudiler) arasındaki bölünmeyi tartışmıştık. 31. bölümde ise Herod’un rabi’leri katletmesinin ve Bet-Amikdaş hiyerarşisine müdahalesinin (ayrıca da Yahudileri Helenleştirme çabalarının) koenlerin yoldan çıkmasına nasıl etki yaptığını açıklamıştık. Ama Yahudilikte neyi yolunda gittiğine değinmemiştik. Bir kere bütün normatif kurumlar –yeşivalar, sinagoglar, vb.- ana görüşü savunan Yahudiler tarafından yönetiliyor ve işliyordu. Yetkileri ciddi bir şekilde kısıtlanmış olsa da hâlâ bir Sanhedrin (Yahudi Yüce Mahkemesi) vardı. Daha da önemlisi, rabi’lerin öğretileri ve “aktarma” zinciri bozulmamıştı. Pirke Avot’un (“Ataların Etikleri”) açılış cümleleri aktarma zincirinin nasıl korunduğunu kaydeder: Moşe ile başlar, Yeoşua’ya, peygamberlere, Sanhedrin Üyeleri’ne vb. uzanır... Sanhedrin’in son üyesi Şimon Hatsadik (26. bölüme bakınız) M.Ö. 273 yılında ölünce Zugot, yani “çiftler” olarak bilinen bir dönem başladı. Bundan sonra Yahudi geleneğinin yönetiminde hep iki rabi oldu. Birine Av Bet Din (Sanhedrin’in başı), diğerine Nasi (başkan) denirdi. Bu çiftlerin hepsi Pirke Avot’ta sıralanmıştır. En son çift belki de en ünlüsüydü: İlel ve Şamay. Yisrael’e Babil’den gelmiş olan İlel çok yoksuldu. Talmud ne kadar yoksul olduğu ve Tora’yı öğrenmeyi ne kadar çok sevdiği hakkında bazı ilginç hikâyeler anlatır. Örneğin o kadar yoksuldu ki Bet Hamidraş’a (Öğrenim Evi) girmek için gerekli olan birkaç gruşim’i bile ödeyemezdi. Dolayısıyla öğrenebilmek için damın üzerine oturur, aydınlatma penceresinden gelen sesleri dinlerdi. Bir gün hava öylesine soğuktu ve o kadar üşümüştü ki kendinden geçti. Aşağıdaki öğrenciler bir şeyin ışığı engellediğini fark etti, dama çıktı, onu buldu ve hayata döndürdü. İnsanların bilgeliğine saygı duymasına engel olmayan yoksulluğuna rağmen İlel Nasi konumuna geldi. O sıralarda Şamay Av Bet Din konumundaydı. İlel ve Şamay ekolleri Yahudi kanunu konusundaki tartışmalarıyla ünlüdür. Bunlardan biri, birinin geline düğün gününde, gerçek olmadığı halde güzel olduğunu söyleyip söylememekle ilgiliydi. Şamay ekolü yalan söylemenin yanlış olduğunu savunuyordu. İlel ekolü ise gelinin düğün gününde her zaman güzel olduğunu. (Talmud, Ketubot 16b-17a). Tartışmayı İlel ekolü kazandı. Günümüzde Yahudi kanunu genellikle İlel ekolüyle hemfikirdir. Talmud (Eruvin 13b) nedenini açıklar: Semavi bir ses bildirdi: “Her iki ekolün de sözleri yaşayan Tanrı’nın sözleridir ama kanun İlel ekolünün yargısını izler.” Peki neden kanun İlel ekolünün yargısını izler? Talmud İlel’in öğrencilerinin nazik ve alçakgönüllü olduğunu, hem kendi görüşlerini, hem de diğer ekollerin fikirlerini incelediklerini ve kendi sözlerinden önce diğer ekolün sözlerini dile getirdiklerini açıklar. TEHLİKELİ ZAMANLAR İlk Bet-Amikdaş günlerinde rabi’lerin Yahudi kanunu ile ilgili noktaları tartışırken uzun münakaşalara girmediklerini hatırlayabilirsiniz. Öyle ise Herod’un Bet-Amikdaş’ının günlerinde farklı olan neydi? Artık Sinay’dan beri yaklaşık 1.300 yıl geçmişti. Yahudi halkı Yisrael toprağından sürülmüş ve geri döndüğünde birçok mücadele ile karşı karşıya kalmıştı. Yunanlıların etkisi, Yunan hakimiyetine karşı verilen mücadele, Haşmonay hükümdarlarının yoldan çıkması, bunların hepsi izlerini bırakmıştı. Daha yakın zamanlarda ise Roma işgali, Herod ile gelen bozulma vardı. Bu huzursuzluğun sonucunda Yahudi halkı içinde bilginlikte gerileme, dolayısıyla zihin açıklığında azalma görüldü. Gerçekten de sözlü aktarma yavaş yavaş yıpranmaya başlamıştı (Talmud henüz yazılmamıştı ama rabi’lerin kaybolur korkusuyla Sözlü Tora’nın yazılmasına karar vereceği günler yaklaşmaktadır). Bugün Talmud’daki bu tartışmaları okursanız –Talmud binlercesini içerir- rabi’lerin “Yahudiler domuz yiyebilir mi?” türünden önemli konuları tartışmadığını görürsünüz. Kavgalar genellikle küçük şeyler hakkındaydı. Bazıları Yahudi kanununun uygulanması üzerinde etkisi olmayacak nitelikteydi. Birçoğu gerçek durumlarda hiçbir zaman geçerli olmayacak teorik prensiplerdi. Anlaşılması gereken çok önemli bir nokta, kavgalar olduğu halde, ana görüşü savunan, geleneksel, Ortodoks hiçbir Yahudi’nin aşmadığı kırmızı hatların olmasıydı. Bütün bu tartışmalar küçük ayrıntılar hakkındaydı, yani büyük ayrıntılar hakkında herkes aynı fikirdeydi. RUHANİ GERİLEME Bu tartışmalar küçük bile olsa onları kötü bir işaret olarak görmeliyiz çünkü sadece bilginlikte bir gerileme değil, daha önemlisi Yahudi halkının ruhani durumunda bir gerileme anlamına geliyorlardı. Buna yeridot hadarot yani “nesillerin gerilemesi” denir. Kronolojik olarak Yahudiler Sinay Dağı’na ne kadar yakınsa, her şeyin anlamı o kadar açıktı. Yahudi halkının aktarma sürecine geleneksel olarak nasıl baktığını anlamak önemlidir. Modern insan tarihte ne kadar ilerlersek, o kadar teknolojiye sahip olduğumuzu, dolayısıyla daha iyi durumda olduğumuzu düşünür. Bu Yahudiliğin ne tarih, ne ruhanilik, ne de Yahudi kanunu hakkındaki görüşüdür. Yahudi düşüncesine göre eski adamlar ruhani açıdan daha sofistike idi. Aynı şey aktarma süreci için de geçerlidir. Her şey, kronolojik olarak Sinay Dağı’na yakın olduğumuz oranda daha açıktı. Yahudi halkının bütün aktarma süreci Yahudi tarihinin en şaşırtıcı yönlerinden biridir. Sözlü Tora’nın binlerce yıl boyunca aktarılmış ve her türden yeni senaryolara uygulanmış olması, buna rağmen Yahudi kanununun temel gövdesinin değişmemiş olması şaşırtıcıdır. Ama Yahudiler Sinay’a yakın oldukları oradan ruhani idi ve Tanrı’nın iradesini daha açık bir şekilde anlıyordu. Bugün en uzak noktadayız ve her şey çok daha belirsiz. Bu yüzden bizden önceki bilgeler tarafından belirlenmiş olan Yahudi kanununu yok etme yetkisine sahip değiliz. Bu, bütün aktarma süreci için temel niteliktedir. Tartışmalar Yahudiliği çok daha karmaşık hale getirecek olan bir sürecin başlangıcı oldu. Sırada daha çok tartışma var. Bu dönem Yahudi halkının başına bela olacak çok önemli bir sorunun belirtilerini gösterir: fikir ayrılığı. Sadusiler, Farisiler ve Zilotlar arasındaki fikir ayrılığı, Yahudi halkı tam da Roma’ya karşı ayaklanmaya karar verdiğinde, birliğini zayıflatan bir “donuk nefret” atmosferi yarattı. 




Nisan 26, 2007, 10:01:46 ÖS
Yanıtla #3
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

                    BÜYÜK İSYAN

M.S. 1. yüzyılda Roma’ya karşı bir başkaldırı, günümüzde İsrail’in Doğu ve Batı Avrupa’ya aynı anda savaş ilan etmesi ile eşdeğerdir. Roma işte bu kadar güçlüydü. Öyle ise Yahudiler intihar anlamına gelen bu girişime nasıl karar verdi? Bu sorunun çeşitli yanıtları vardır. Denkleme girenler: » Pagan Greko-Romen alemi ile tektanrılı Yahudi alemi arasındaki ideolojik farklılıklar » Yahudilerin, çeşitli fraksiyonları arasında bölünmeye yol açan Roma hakimiyetine tepkisi: Farisiler, Sadusiler ve Zilotlar » Vergi ile başlayıp kıyıma kadar uzanan Roma zulmü Bunların her birine ayrı ayrı eğileceğiz. İDEOLOJİK FARKLILIKLAR Romalılar, Yunanlılar gibi birçok tanrıya tapıyordu. Sadece bununla yetinmiyor, bir karış toprak fethettiklerinde ele geçirdikleri halkın tanrılarını da Roma panteonuna ekliyorlardı. Romalı tarihçi Vero, M.Ö. 1. yüzyılda 30.000’in üzerinde tanrıya sahip olduklarını yazar. Yahudilerin gözle görülmez, bir tek kendisine tapılmasını talep eden ve diğer tanrılar havuzuna eklenemeyen bir Tanrı fikri Romalılara tamamıyla anlaşılmaz geliyordu. Daha da önemlisi, Yahudilerin inanışları yanlarında, Roma hayat görüşüne ters olan bir emirler dizisine itaati gerektiren bir yaşam tarzı getiriyordu. Örneğin Yahudilerin yaşama olan saygılarının, halkın diğer insanlar katledilirken eğlenmesi için amfitiyatrolar inşa eden bir ulusu eninde sonunda bıktırması kaçınılmazdı. Talmud (Megilla 6a) farklılığı çok ilginç bir saptama ile belirtir: Kesarya ve Yeruşalayim: biri size “her ikisi de yıkıldı” derse inanmayın; biri “her ikisi de duruyor” derse inanmayın; Ama biri size “Kesarya yıkıldı, Yeruşalayim duruyor” ya da “Yeruşalayim yıkıldı, Kesarya duruyor” derse inanabilirsiniz. Kesarya ve Yeruşalayim’in aynı anda var olduğunu tarihi olarak biliyoruz. Herod hayatta iken Kesarya şehrini inşa etti ama kesinlikle Yeruşalayim’i yok etmedi. Öyle ise bu ne anlama geliyor? Rabi’ler bu saptamayı yaparken Yisrael ile Roma, Yaakov ve Esav’ın soyundan gelenler arasında teolojik, tarihi ve siyasi bir noktaya parmak basmaktadır. Kastettikleri, kozmik mücadele açısından birinin üstte olup da diğerinin altta olmamasının mümkün olmadığıdır. Yahudiler üstte ve Yahudi değerleri güçlü olduğunda, Roma değerleri altta kalacaktır, ya da tersi. Bu, insanlığın ruhunun kozmik mücadelesidir. YAHUDİLİĞİN BÖLÜNMESİ Yahudilerin kutsal toprağa hakim olan ve putlara tapan Romalılara karşı tepkisi çok yönlüydü. Helenleşmiş ve asimile olmuş Yahudiler. Roma varlığını memnuniyetle kabul ediyor, ondan yararlanıyorlardı. Roma hakimiyetine direnen Yahudilere kızıyorlardı. Sadusiler. Bunların çoğu Sözlü Kanun’un tanrısal kökenini inkar eden, varlıklı Yahudilerdi. Bet-Amikdaş hiyerarşisine hakimdiler (ve onu yoldan çıkarıyorlardı), gücü ellerinde tutabilmek için Romalılarla işbirliğine istekliydiler. Diğer Yahudi fraksiyonlarını sorun çıkarıcılar olarak görüyorlardı. Farisiler. Bunlar Romalılarla hiçbir işleri olmasını istemeyen, ana görüşü savunan Yahudilerdi ama pragmacıydılar. Yahudiliğin ayakta kalmasını istiyorlar ve dini ilkelerinden sapmamak şartıyla Roma hakimiyetini kabulleniyorlardı. Romalılara yaranmak isteyen ya da başkaldırıyı açıkça destekleyen diğer Yahudi fraksiyonlara hoşnutsuzlukla bakıyorlardı. Zilotlar. Birçok farklı milliyetçi ekstremci gruplardan oluşmuşlardı. Roma varlığına içerliyor, Romalılarla aktif bir şekilde ya da sessizce işbirliği yaptıklarını düşündükleri diğer Yahudilere kızıyorlardı. Sicariiler (anlamı “hançer”) Çoğu zaman milliyetçilik maskesi arkasında gizlenen suç örgütü. Zilotların yanında yer alıyorlardı. Hizip mezhepler. Bu dini gruplar (Essenler gibi) uç görüşlere sahip olup hem Sadusilerin, hem de Farisilerin karşısındaydı. Örneğin Ölüdeniz Mezhebi (Ölüdeniz rulolarıyla ünlü) dünyanın kısa zamanda sona ermesini bekliyordu. Kent yaşamının ahlaksızlığından ve bozulmasından uzaklaşmak ve Günlerin Sonu’na hazırlanmak için çölde yaşamaya gittiler. Yahudi kaynakları 24 ayrı fraksiyon sıralamaktadır. Çelişen görüşleri Yahudi halkını o zamanlar etkisi altına alan bir hastalığın belirtileriydi. Rabi’ler bu hastalığı bir Yahudi’nin diğer bir Yahudi’ye karşı duyduğu “anlamsız nefret” sinat hinam diye adlandırır. Ne yazık ki günümüzde de benzer bir durumu görüyoruz. İsrail’de ve bir bütün olarak Yahudi aleminde en büyük sorunun Yahudilerin birbirlerine karşı duydukları nefret olduğunu anlamak için siyasal bilimler alimi olmak gerekmez. Aşkenaz, Sefarad, laik, dini fraksiyonlar var. Dindarlar arasında Hasidim, Mitnagdim ve dindar Siyonistler var. Zayıf düşmüş, bölünmüş bir Yahudi ulusu hem Antisemitler, hem de İsrail’in düşmanlarının karşısında kolay bir avdır. Bugün olan her şeyin paradigmasına Roma döneminde rastlamak mümkündür. ROMA ZULMÜ İdeolojik ateşe körükle giden başka bir konu, Romalıların yerel halktan vergiler veya düpedüz gaspla para koparmaya çalışmasıydı. Bu, olağanüstü gaddar ve hırslı olan birçok Yudea valisi için geçerliydi. Tarihçi Paul Johnson History of the Jews (Yahudilerin Tarihi) adlı kitabında (sh.136) bu noktanın anlaşmazlıktaki rolünü şöyle açıklar: “Yerel sivil hizmetlileri ve vergi toplayıcıları oluşturan Helenleşmiş, Yahudi olmayan kitle antisemitizmi ile ünlüydü. Roma aptalca bir şekilde Yudea’daki maliye memurlarını Yunanca konuşan Yahudi olmayan bölgelerden seçmekte ısrar ediyordu. Bunların sonuncusu ve en duygusuzu Gessius Florus, Yunan Küçük Asya’sından geldi.” Florus Neron’u Kesarya Yahudilerini vatandaşlıktan çıkarmaya ikna etti, böylece onları şehrin yabancısı yaparak tamamıyla Greko-Romen halkın insafına terk etti. Yahudiler başkaldırdı, protestoları şiddetle bastırıldı, aralarından birçoğu öldürüldü, sinagogları kirletildi. Pogrom diğer şehirlere yayıldı. Helenleşmiş halk Yahudilerden kurtulma fırsatını kaçırmadı, evlerine el koydu, yağmaladı, yaktı. İntikam yemini eden Yahudi sığınmacılar Yeruşalayim’e akın etmeye başladı. Ancak Florus, Roma askerlerine kendisiyle alay eden 3.600’den fazla Yahudi’yi katletme, ardından Yahudi bilgeleri tutuklama, herkesin önünde kamçılama sonra da çarmıha germe izni vererek çatışmayı daha da kızıştırdı. Artık dönüşü olmayan noktaya gelinmişti. Yahudiler silahlandı. Güçlü Roma İmparatorluğu’na başkaldırmak intihardan başka bir şey değildi; gerçekten de Yahudi Savaşı büyük bir trajedi ile sona erecekti ama M.S. 66 yılında başladığında bazı şaşırtıcı başarılar elde etti. Florus canını kurtarmak için Yeruşalayim’den kaçtı, Roma garnizonu tek başına, zor durumda kaldı. Güçlü Roma’nın böyle hakaretlere tahammülü yoktu. Yahudi tarihçi Rabbi Berel Wein Echoes of Glory (İhtişamın Yankıları) adlı kitabında (sh.155) daha sonra neler olduğunu yazar: Yahudilerin Roma’yı Yeruşalayim’den kovması Roma İmparatorluğu’nda şok dalgalarına neden oldu. Aynı zamanda başta Kesarya, İskenderiye ve Şam olmak üzere Yahudilere karşı kanlı pogrom dalgaları da başlattı. Bu ayaklanmalarda binlerce Yahudi katledildi ve binlercesi Roma’nın esir pazarlarına satıldı. Bilgeler ve rabi’ler, daha fazla kızdırılırsa Roma’nın daha da şiddetle cevap vereceğini, sonunda bütün ülkeyi yok edeceğini ve Yahudi halkını katledeceğini anlayarak Romalılarla anlaşma yoluna gidilmesini önerdi. Sadusilerin zaten Roma yandaşı olduğu ve Farisilerin genellikle ılımlı görüşlere sahip olduğu göz önüne alınırsa sağduyu galip gelebilirdi ama ekstremci Zilotlar’a söz geçirmek mümkün değildi. Ölüme kadar savaşmaya ant içerek Yeruşalayim’e giden yeni bir Roma birliğine saldırdılar ve 6.000 Roma askerini öldürdüler. Rastlantı eseri zaferleri Makabiler’in Yunanlıları yendiği aynı yerde gerçekleşti. İlahi bir elin onlara yardım ettiğini düşünen Zilotlar daha da cesaretlendi. Roma’nın cevabı, imparatorluğun en deneyimli kumandanı Vespasyanus’un emrinde dört tümen yollamak oldu. Vespasyanus’un stratejisi önce bölgedeki çalkantıyı bastırmak, ardından son ödülü almaktı: Yeruşalayim. 




 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
11587 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 23, 2008, 01:14:32 ÖÖ
Gönderen: poyraz06
0 Yanıt
1740 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 19, 2008, 02:21:29 ÖS
Gönderen: bugfree
1 Yanıt
2611 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 07, 2013, 12:09:45 ÖS
Gönderen: Samuray
15 Yanıt
4026 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2012, 07:05:05 ÖS
Gönderen: peacewings
9 Yanıt
2612 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 28, 2012, 08:52:25 ÖS
Gönderen: karahan
4 Yanıt
1911 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 03, 2012, 03:13:59 ÖS
Gönderen: ARCHITECT
7 Yanıt
2767 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 03, 2012, 11:28:58 ÖÖ
Gönderen: karahan
3 Yanıt
1547 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 04, 2012, 02:24:45 ÖS
Gönderen: NOSAM33
1 Yanıt
1433 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 04, 2012, 11:21:36 ÖS
Gönderen: Alşah
1 Yanıt
1254 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 07, 2012, 05:45:58 ÖS
Gönderen: ceycet