Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: FANTASTİK’ten “Dergâh” - 2  (Okunma sayısı 2306 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 24, 2010, 02:15:57 ös
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay





Sufilik… İslâm dünyasında Allah’a ulaşmanın ezoterik yollarından biri… Akıl yoluyla erişilemeyen ilâhi hakikatleri sezgiyle arama yolu.

Ayin devam ediyordu. Bir dede şunları söylüyordu:

«Hu!... Halkası kuruldu, ey dervişler geliniz,
Hak sofrası yayıldı, ondan nasip alınız!»
Mevlâna’nın ruhu yanıt verdi:
«Görelim Hak ne eyler,
N’eylerse güzel eyler.»

Bunun üzerine oradakiler hep bir ağızdan “Huuuu!” çekti.

Diğer dedeler, Anadolu’nun bağrından kopmuş ve kendilerini Hak yoluna adamış pirler, evliyalar, erenler, hazretler, veliler, bilgeler sırayla çok anlamlı sözler söylemeye başladı.

Aralarında Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş-ı Veli, Taptuk Emre, Abdülkadir Geylani, Ahmet El Rufai, Veysel Karani, Hallac-ı Mansur, Şeyh Galip, Nesimî, gibi uluların ruhları da vardı. O bilgeleri hissetmek bile benim için büyük kazanımdı.

Yunus Emre şöyle sesleniyordu:

«Ey!.. Sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir,
Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir.
Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil,
Bu yürüyen halktan değil, Halik avazından gelir!»
Sonra bir başka telden çaldı:
«Hak cihanda doludur, kimseler Hakkı bilmez,
Onu sen senden iste, o senden ayrı kalmaz.»

Halkada oturan bilgeler birer birer söz alıp devreye giriyordu.

Ney ve bendir, sözlere daha bir derinlik ve ilâhi anlamlar katıyordu.

Burada isim, şahıs, sıfat yoktu. Üstlük, altlık da yoktu. Sevgi, saygı ve derinlik vardı. Galiba “birlik” demek aslında bu anlama geliyordu. Bütünün içinde bir olmak!...

Önce yine Yunus:

«On sekiz bin âlemin cümlesi “Bir” içinde,
Kimse yok “Bir” den ayruk, söylenir “Bir” içinde.
Cümle “Bir” onu “Bir” ler, cümle ona giderler,
Cümle dil onu söyler, her “Bir” tebdil içinde!»

Sözü Hallac-ı Mansur aldı:

«Dilim dilim bende yürek,
Aşk nicedir gel benden sor,
Savrulurum kürek kürek,
Aşk nicedir gel benden sor.»

Sonra da Pir SultanAbdal:

«Bir nefesçik söyleyelim,
Dinlemezsen neyleyelim,
Aşk deryasın boylayalım,
Ummana dalmaya geldim.»

Bir bilge şöyle seslendi:

«Bugün üstüne bastığın çimenler, yarın toprağının üzerinde bitecek! Bunu iyi düşün.»

Ömer Hayyam da şöyle dedi:

«Dün özledim de seni coştum birden bire,
Çıktım senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukarıda yıldızlardan,
Gafil dedi bizde sandığın Tanrı sende.»

Bir ara ortaya sema yapanlar çıktı. Bembeyaz etekli giysileri içinde sürekli dönmeye başladılar.

İnanışa göre sema, insanın evrenin hareketine katılmasıydı. Musiki ile dans edip dönen kişinin kalbini kutsal aşk ateşi sarar, dünyevi bilinç sonsuzlukla bütünleşir, böylece Tanrı’nın yüksek gizemine doğru yol alınırdı.

Bir dede, sema yapanlara şöyle sesleniyordu:

«Ey gün, gel zerreler dans ediyor.
Esrimiş ruhlar dans ediyor,
Eğil kulağına söyleyeyim,
Nereye götürüyor Sema!»

Yine Ömer Hayyam:

«Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin,
Tekkede manastırda eremezsin.
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada,
Cennetin, cehennemin üstündesin!»

Tasavvuf ehlinin en çok önemsediği bir husus, İslâm’da sonradan konmuş, bazısı akıl ve mantıkla bağdaşmayan kurallara karşı çıkmaktı. Sırf karşı çıkmış olmak için değil, doğrusunun öyle oluşundan…

Hacı Bektaş-ı Veli bu bağlamda şunları söyledi:

«Hararet nardadır, sacda değildir.
Keramet baştadır, tac’da değildir.
Her ne arar isen kendinde ara,
Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir!»

Yunus Emre hemen giriverdi araya:

«Benim canım uyanıktır, dost yüzüne bakan benem,
Hem denize karışmaya, ırmak olup akan benem!
Irmak gibi ben çağlaram geh gülerem geh ağlaram.
Nefsin ciğerin doğraram kibr u kini yıkan benem.»

Bir diğeri şöyle deyince,

«Dönek ve deli mutluluğa gönül bağlama,
Dolunay gibidir mutluluk, yine küçülür!»

Yunus Emre, sanırım dayanamadı:

«Yunus bir söz söyledin, hiçbir söze benzemez,
Münafıklar yüzünden, örttün mana yüzünü!»

Bu kez Nesimî seslendi:

«Ben yitirdim ben ararım
Yar benimdir kime ne!...
Gah giderim öz bağıma,
Gül dererim kime ne!”
“Gâh giderim medreseye,
Ders okurum Hak için!..
Gâh giderim meyhaneye,
Dem çekerim kime ne!..»

Bir başka ruh, Mevlâna’dan bir deyiş aktardı:

«Dile, özle; fakat ölçülü ol. Bir saman çöpü bir dağı kaldıramaz!.. Dünyayı aydınlatan güneş, birazcık yaklaşsa her şey yanar gider. Ayrılıklar gidiştedir yolun aslında değil... Bulutta bir ışık görürsen; bil ki o yıldızdandır, aydandır, güneştendir... Korku, açlık, hastalık, sıkıntılar... Bütün hepsi geçer. Bunlar canın meydana çıkması içindir!»

Bunlar ne derin anlamlı sözlerdi! İlk anda insana bilmece gibi geliyordu ama altında çok derin uyarılar vardı. Antik dönemlerden, çeşitli öğretilerden süzüle süzüle gelmiş, Müslümanlıktan etkilenmiş, Hak yolunda Anadolu’nun cefalı bağrından çıkmıştı hepsi de.

Anadolu, şu yaşadığımız yöreler, camiler, tekkeler, Mevlevihaneler, türbeler, her türünden kiliseler, bazilikalar, şapeller, sinagoglar, ayazmalarla dolu kozmopolit bir dünyaydı. Hani eski çok tanrılı dinlerin varlığı kalmış olsa pagan tapınakları da olurdu. Hepsinin ardında nice yaşanmışlıklar, nice derin kültür ve birliktelik yatıyordu.

Dergâhtan yetişmiş ve kendilerine mertebe verilmiş evliyaullahlar; yüksek düzeyde bir ezoterik düzen içinde üstün bir tinsel gerçekleşmeye ulaşmış yetkin insanlardı. Hepsi ilâhi güçle yaradılışın sonradan oluşturulmuş dengesizliğini gidermeye kendini adamıştı. İnsanlığa önderlik eden Tanrı dostlarıydı onlar.

Yersiz ve zamansız açıklanan gizemler saygısızca ve sorumsuzca ortalığa saçılırsa hidayetleri yok olurdu. Yetkin aklın süzgecinden geçmeyen inisiyatik gizemler değerlerini yitirirdi.

Yunus devam etti söylemeye:

«Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni,
Ben yanarım dünü günü, bana seni gerek seni.
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim,
Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni!”

Bir an durdu ve sonra,

«Aşık Yunus söyler sözü,
Kan yaş ile dolu gözü,
Bilmeyenler bilsin bizi,
Bilenlere selam olsun!»

Selamına Pir Sultan Abdal’dan karşılık geldi:

«Alçakta, yüksekte yatan erenler,
Yetişin imdada aldı dert beni.
Başım alıp hangi yere gideyim,
Gittiğim yerlerde buldu dert beni.»
Abdal Pir Sultanım, gönlüm hastadır,
Kimseye diyemem gönlüm yastadır,
Bilmem deli oldu, bilmem ustadır,
Böyle bir sevdaya saldı dert beni!»

Sanki bu ikisi atışıyor gibiydi. Güzel, tatlı bir atışma:

«Ben bir aceb ile geldim, kimse halim bilmez benim,
Ben söylerem ben dinlerem, kimse dilim bilmez benim.
Benim dilim kuşdilidir, benim ilim dost ilidir,
Ben bülbülem dost gülümdür, bilin gülüm solmaz benim.»

Nitekim sözü hemen bırakmayıp, şunu da ekledi:

«Dervişlik dedikleri, hırka ile taç değil,
Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil!»

Ahmet Yesevi yanıtladı bu kez:

«Nasip olsa varırız,
Nasip olsa geliriz,
Ecel yetse ölürüz,
Razı olun dostlarım.»


  

Birden, -nasıl oldu bilmem- başka bir boyuta atladım.

Hallac-ı Mansur, aslında yapmaması gereken bir şey yapmış, ulu orta «En-el-Hak» demiş, sonra da ölüme mahkûm edilmişti.

Tasavvufun en anlamlı mesajı olan, Tanrı’nın yarattığı insana kendinden bir parça koyduğu düşüncesini yansıtan “Ben Tanrı’yım.” diyenleri bağnazlıkla yanlış anlayıp hatta hiç anlamayıp öldürüyorlardı. Gerici din adamları da onlara göre zındık olanlar da işlerine gelmeyenleri yok etmekten âdeta zevk alıyordu.

Neden ruhum beni hep acılar içindeki ortamlara götürüyordu?... Tanrı acı çekmemi mi istiyor, yoksa yaşamın gerçekleriyle ilgili mesajlar mı veriyordu? Bugün bile değişen neydi ki?... Yüzyıllar boyu bu böyle gelmiş böyle gidiyor, aydınlar toplumun bilgisizliğinden yararlanmayı marifet sanan bağnazlar tarafından ortadan kaldırılıyordu.

Hallac, ayaklarında zincir, idam yerine giderken tasavvuf derinliğinde rubaîler okuyarak raks etmeye başladı. Bir an önce öldürülüp bir an önce Allah’ına kavuşmak istiyordu.

Sonra bir seccade isteyip namaz kıldı. Tekrar idam olunacağı yere doğru yürümeye başladı. Bağnazlar ve kışkırttıkları kimi zavallılar ona taş atıyor, o ise hiç ses çıkarmıyordu.

O sırada bir dostu ona bir gül fırlattı.

Hallac o zaman derin bir «Ahhh!» çekti «Dostun attığı gül, taştan daha büyük yara açtı!» diyerek devam etti: «Öldürün beni sadık dostlarım, hayatım, öldürülmemde benim!»

Son sözleri «Aşığın vecd halinde Bir’i tek yapması yeter!» oldu.

Önce dilini kopardılar; sonra el ve ayaklarını kestiler; derisini yüzdüler; kafasını kestiler; cesedini yakıp küllerini Dicle’ye savurdular.

Ölümü onu katledenleri titretti.

O ise aşk ve inançla veli mertebesine yükseldi.

  

Birden ruhum o yörelerdeki Anadolu bozkırlarına kaydı. Kendimi ovadaki küçük bir köyde, bir ağacın gölgelediği çeşme başında buldum.

Birkaç âşık, almışlar sazlarını ellerine, karşılıklı ve yanık yanık Anadolu’nun bağrından kopmuş türküler söylüyorlardı. Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu gibi halk ozanlarıydı bunlar.

Kâh halka zulüm eden beyliklere baş kaldırıyor kâh dağlarda yanık türküler okuyorlardı. Çaldıkları üç telli sazın eşliğinde ne güzel türküler, ne derin anlamlı mesajlar çığırıyorlardı. Yaşam felsefesini kırsal kesim insanına türküleriyle yansıtıyorlardı.

«Ne ağlarsın benim zülfü siyahım,
Bu da gelir, bu da geçer ağlama.
Göklere erişti figanım ahım,
Bu da gelir, bu da geçer ağlama.»
…..
«Eğilmez başın gibi, gökler bulutlu efem,
Dağlar yoldaşın gibi, sana ne mutlu efem.»
…..
«Karşıdan gelen piyade,
Bizim eller yerinde mi?
Etekleri çemen olmuş,
Karlı dağlar yerinde mi?»
…..
«Vara vara vardım ol kara taşa,
Hasret ettin beni kavim kardaşa,
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa?
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm!»
…..
«Üryan geldim, gene üryan giderim,
Ölmemeye elde fermanım mı var,
Azrail geldi mi de can talep eder,
Benim can vermeye dermanım mı var!»
…..

Ruhum bozkırlarda dolaştı, dolaştı. Yine konser alanına dönerken yörenin şu türküsünü duydum:

«Çökertmeden çıktım da Halil’im,
Aman başım selamet.
Bitez de yalısına varmadan Halil’im
Aman koptu kıyamet.
Burası da Aspat değil Halil’im,
Aman Bitez yalısı,
Yüreğime ateş saldı, dostlar kurşun yarası.»


  


Anadolu’mun dertli halkı sanki türkülerde dile geliyordu. Aşklar, acılar, tasavvuf, sevgi, dostluk, savaşlar hepsi iç içeydi. Her devirde aydın insanlar, sanatçılar, düşünürler ve yoksul halk zalimlerden cefa çekmişti. Yörenin geçmişine girip oradan oraya dolaştıkça, şen kahkahalar, bolluk ve bereketin arkasında istilâları, savaşları, bağnazlıkları ve çığlıkları daha çok duyuyordum. Gelmiş geçmiş antik dönem filozofları, İslâm ve Türk bilgeleri, hepsinin buraya karışmış ruhlarıyla birlikte olmak ne büyük bir olaydı benim için. Onlarla bir bütün olduğumu, onlarla yoğrulduğumu hissediyordum.

Bedenimle bütünleştiğimde, hem hüzünlenmiştim hem mutluydum.

Bu yörelerde yaşamış olmak tüm cefalarına karşın büyük bir şanstı. Bu denli değişik kültürle yoğrulmak insana çok derinlik getiriyordu. Bu yüzden, bana bu kadar değişik yaşantıyı ve derinlikleri görme olanağı sağladığı için Bilge Ruh’a bir kez daha şükran duydum.

Seslendi:

«Bu senin en doğal hakkındır; herkesin hakkı olduğu gibi…
Sen anladın. Şimdi onlara da anlat ki, onlar da anlasın.»



BİTTİ
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Ağustos 24, 2010, 03:29:33 ös
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1741
  • Cinsiyet: Bay


Ne denir ki?...Çok güzel.Elinize,dilinize,yüreğinize sağlık...


Saygılar
Ben"O"yum,"O"ben değil...


Ağustos 24, 2010, 05:11:28 ös
Yanıtla #2

"nesimi'yi sorsalar kim
yarin ile hoş musun
hoş olam ya olmayayım
o yar benim kime ne"

Sayın ADAM ellerinize sağlık,

Saygılar...
Ben, ben olanım


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
32 Yanıt
15114 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 19, 2009, 09:29:05 ös
Gönderen: sun
1 Yanıt
1901 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 16, 2010, 10:43:59 ös
Gönderen: Maledictum
2 Yanıt
2804 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 12, 2010, 05:21:11 ös
Gönderen: ozak1977
0 Yanıt
4887 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 20, 2010, 06:07:52 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
6309 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 22, 2010, 08:35:57 öö
Gönderen: ADAM
4 Yanıt
2429 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 23, 2010, 11:29:57 ös
Gönderen: Sirius
2 Yanıt
2956 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2010, 11:18:29 öö
Gönderen: ceycet
5 Yanıt
2887 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 03, 2016, 09:19:47 ös
Gönderen: deha
0 Yanıt
1787 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 02, 2010, 02:30:04 ös
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
4655 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 11, 2011, 02:01:54 ös
Gönderen: smyrnali