Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: FELSEFE (FİLOZOF) TAŞI - 2  (Okunma sayısı 3037 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 29, 2010, 10:28:28 öö
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1741
  • Cinsiyet: Bay

“İşte Yeşu’nun önüne koyduğum taş, üzerinde yedi gözü olan tek taş, işte, onun oyma işini ben yapacağım. Bu ordular Rabbinin sözüdür, ve bir günde o memleketin fesadını ortaya çıkaracağım.”

Zekeriya, 3.9

Hermesçi filozofların en büyüklerinden biri “The Sophic Hydrolith” adlı bir eser yazmıştır. Eserin adı “Bilgelerin Su Taşı” anlamına gelir. Bu yazar bize daha en baştan, “Tanrı’nın doğayı titiz bir biçimde inceleyip insanları dünyevi bedeni hastalıktan ve ölümden koruyup ona sürekli bir sağlık ve canlılık verecek bir şey olup olmadığını keşfetmek için azimle uğraşan insanları ve filozofları” nasıl aydınlattığını anlatır. “Sonunda,” diye ilan eder, “bu sır keşfedilmiş ve büyük peygamberler tarafından bedensel canlılıklarını korumak ve hayatlarını uzatmak için kullanılmıştır. Onun sayesinde “ömürlerinin günlerini uzatmış ve sınırsız refaha ermişlerdir.”

Aynı yazara göre onu keşfedenler, “onu bir sır olarak saklamayı her zaman bir onur ve vicdan meselesi olarak görmüşlerdir. Fakat bu sırrın kaybolmaması için, eserlerinde onu çok dikkatlice açıklamıştır. Bununla birlikte hakikati mecazi bir dilin örtüsü altında öylesine gizlemişlerdir ki çok az kişi onların verdiği talimatları anlayıp uygulamalı olarak kullanabilir.”

“Eğer,” diyor yazar, “kişi bu gizli Sanat’ın gerçekten var olduğundan kuşkulanır ve onu sadece uydurma bir şey olarak görürse, bu sanatı gerçekten bilen bazı gerçek bilgelerin isimleri onu tatmin etmelidir. Bunlar Hermes Trismegistus, Pisagoras, Büyük İskender, Rhasis, Acholaus, Rupecissa, Kâhin Meryem, Dionysius, Zekeriya, Haly, Morienus, Halid, Konstantius, Serapion, Büyük Albertus, Estrod, Arnold Villanova, Geber, Raymond Lully, Roger Bacon, Allan, Thomas Aquinas, Marcellus Palingenius, Treyisa’lı Bernard, Frater Basil Valentine, Paracelsus ve birçok başka isimden oluşur.”

Bu yazar (Boehme) “bu çok değerli nesne, Felsefe Taşı” hakkında, “bilgelerin en eski, doğal, semavi, kavranamaz, takdis edilmiş, üçlü, Evrensel Taşı” hakkında bazı çok açık ipuçları verir. Onun taş olarak isimlendirilmesinin nedeni şudur: ilk olarak taşın orijinal malzemesi gerçekten de bir tür taştır, dövülebilir ve toz haline getirilip üç elementine ayrıştırılabilir. Ayrıca sanatçının usta elleri ve Doğa’nın telafi edici elleriyle tekrar mum sertliğinde bir taş haline getirilebilir.

Yukarıdaki paragraf, üzerine tefekkür edecek kişiler için bazı çok değerli bilgiler içermektedir. Burada yerli yerinde bir soru sorulabilir. Bu tür ifadelerin mecazî veya metafizik olup olmadıklarını nasıl anlayacağız? Kuşkusuz, bu ifadeler bir şey anlatmak derdindeyse, mutlaka bir doğal nesneyle ilgili bazı açık gerçekleri anlatıyor olmalıdır. Boehme’nin ifadesine göre Felsefe Taşı’nın ilk maddesi, “bir tür taştır.” Acaba bu ifadeyle kastı nedir? Yani, önce bu belli taşı bulmamız gerektiğini söylüyor. Taşın ilk maddesinin bilgisine sahip olarak başlama, doğal olarak, bütün yazarlar tarafından şart koşulmuştur. Çünkü bu bilgi olmadan ilerlemek imkânsızdır.

Taşın ‘maddesinin’ Tek Şey’de bulunduğu söylenmektedir, Felsefe Taşı, başka hiçbir yabancı karışım olmadan” bu maddeden yapılmıştır.

Doğal olarak öğrenci veya bu sırrı araştıran kişi, ilk önce bahsedilen “Tek Şey”i bulmalı ve onu bulduğundan EMİN olana kadar arayışını bırakmamalıdır. Öyle görünüyor ki bu şey bin farklı isimle çağrılmaktadır. Kuşkusuz bu isimlerin amacı onu saklamak değil, ifşa etmektir. Öğrenci ona verilen her “ismin” maddenin belli bir niteliğini, halini veya görünüşünü anlattığını, bu şekilde daha kolay tanınabileceğini unutmamalıdır. Bu madde hiçbir zaman gerçek ismiyle, daha doğrusu herkesin bildiği ismiyle adlandırılmamıştır. Bu yüzden Bilgeler “sülfür”, “kurşun”, “sarı zırnık” veya başka bir adı kullandığı vakit, söyledikleri kelimesi kelimesine anlaşılmamalıdır. Bu gerçeği birçok simyacı söyler, ancak bu uyarıya rağmen herkes taşın kitaplarda bahsedilen şu veya bu şey olduğu varsayımından hareket etmeye devam eder. Sülfür ve Merkür (cıva), belki kitaplarda ismi en çok geçtiği için en çok peşinden koşulan maddelerdir.

Bu isimler, açıkça anlaşılmalıdır ki, temel anlamları açısından ele alınmalıdır. Sülfür (Sol-pyr) esasında Güneş-Ateş’tir, Merkür (Mar-kurios) “Suların Rabbi”dir. Bu terimler gerçekte okült olarak Ateş ve Su’yun içsel ilkelerine işaret eder. Ne bildiğimiz su ve ateşle ne de bildiğimiz mineral sülfür ve cıvayla ilişkilidir.

İnsanları şaşırtan diğer bir şeyse bilgelerin görünürde birbiriyle çelişen ifadeleridir. Halbuki bilgeler, Taş’ın yapımının çok farklı aşamalarını tarif etmektedirler. Belli bir anda o “sakız ve beyaz suya” benzetilirken, başka bir yerde “hayat suyu” olarak tarif edilir. Bu bulutlardan veya bildiğimiz başka bir pınardan gelen su değil, eli ıslatmayan, koyu, kalıcı kuru sudur. O yeryüzünün yağlarından çıkan sümüksü sudur.”

“Toprak” ile kasıtta, üzerinde yürüdüğümüz toprağı kast etmezler, taşın imalatının bir parçası olan bilgelerin taşıdır söz konusu olan. Tekvin bölümünde “Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde geziniyordu” diye okuyoruz. Ve doğaya baktığımızda bütün hayatın nasıl esasen sudan çıktığını görüyoruz. Bunun için suyun tıpkı bayat bir havuz suyu gibi sümüksü olması gerekmektedir. Bu tür havuzlardan, suyun doğal bir rahim olduğu böcekler ve diğer canlılar fışkırır. Taşın yapımında, öyle görünüyor ki, bildiğimiz suyun güneş ışığına maruz kalmasında olan şeyler oluyor. Bu açıdan denizin suyu ile bilgelerin suyu arasında güçlü bir paralellik kurulabilir.

Bize bu suyun her yerde, her şeyde bulunduğunu, fakat tüm kusursuzluğu ve tamlığı içinde, herkes tarafından görülen, yalnızca çok az kişinin tanıdığı bir tek şeyin içinde mevcut olduğunu söylüyorlar. Böylece yazar bize şu aşağıdaki bulmacayı veriyor: “O her şeyin içindedir, bu yüzden her şey Taş’ın oluşumuna katılır. O rahme toprağın altında düşer, gökyüzünde canlandırılır, zamanla ölür, sonsuz ihtişama ulaşır.” Öyle görünüyor ki bu tarife uyan tek bir şey vardır.

Bütün bilgelerin ormanların ve benzeri yerlerin yalnızlığına sığınmasının bir nedeni vardır; çünkü doğa buralarda kendini en açık şekilde ifşa eder. Kuşkusuz aydınlanmış kişi aynı sesi her yerde işitir. Her çim yaprağı, her çalı, her ağaç –yani bütün bitkiler– doğada Taş’ın oluşumuna katkıda bulunur. Bilgelerin söylediği gibi bütün bunlar bizzat Taş’tır, “toprağın altında rahme düşer, gökyüzünde canlandırılır, hepsi ölür ve sonsuz ihtişama ulaşır.” Burada “ihtişam”ın ölümle geldiğine dikkat edin. Bu durum, vücutların özünün daha ihtişamlı bir suret içinde muhafaza edildiğini ima eder. Eğer bir kil parçasını alır ve onu yoğun elektrik ısıya tabi tutarsanız, harika lal taşlarının oluştuğunu görürsünüz. Burada her şeyin ruhani yasayı takip edip ısıyla dönüştüğüne tanık oluruz.

Fakat biz lal taşlarının değil altının peşindeyiz. Altın, görümüz açıldığında gördüğümüz üzere, eşit ölçüde basit ve açık ama bambaşka olan bir temele dayanır. Dünyada hiçbir şey bu Tek Şey’i aramak kadar bir insanın görüsünü açıp ruhani olarak onu geliştiremez.

Doğanın simya için hazır halde ürettiği bu Tek Şey’i yazarımız bir tür taş diye tarif ediyor. Simyacı bu şey üzerine çalışmalıdır. Yazar bundan başka şunları söylüyor: “Bilgelerin ‘en yüksek iyi’ dediği bu şeyin maddesini bulmak ilk amacınız olmalıdır.”  Sonra ilave ediyor, “Susal ve topraksal doğasından arındırmalıdır.  Çünkü o ilk olarak topraksı, koyu, ağır, sümüksü ve sisli bir vücutta görünür, onda bulunan bütün kıvamlılık, bulutsuluk, şeffafsızlık ve koyuluk kaldırılmalıdır.” Bu süreçle onun içindeki canı ve ruhu alıyor, onu değerli bir cevhere ayrıştırıyor ve indirgiyoruz.”

Pekâlâ, bu nasıl yapılacak? Bilgemiz yanıtlıyor: “Pontik ve Katolik suyumuzla. O ki muhteşem hareketiyle bütün (Bilgelere ait) yeri sular ve bereketlendirir ve o tatlı, güzel, berrak, nettir ve altından, gümüşten, elmastan daha parlaktır.”

Taş’ın ilk malzemesinden çıkarılan cevhere Bilgeler “ham cıva” derler ve bunu uzun bir kimyasal süreç aracılığıyla yapan şey yukarıda “Pontik ve Katolik Su” denilen şeydir. Bu suya sık sık “Sülfür” denir, çünkü içinde gizli, yenileyici bir ateş vardır. Bu nedenle ona “Bilgelerin Ateşi” denmektedir.

İlerideki derslerimizde bundan daha ayrıntılı olarak bahsedeceğiz. Bu bildik ateş değildir, bu durum Bilgelerin “Kimyagerler ateşle yakar, simyacılar su ile” sözünde açıkça görülür. O halde bu maddenin bir tür “ateşsi su” olduğu sonucuna varırız. Gerçekten de maddemizde gerçekleştiği söylenen harika değişimleri yapabilmesi için bu minvalde bir şey olmalıdır.

Taş’ın cıvasal maddesinden “karı” diye bahsetme geleneği vardır, dönüştürücü amil olan diğer maddeye de “koca” denir. Söylendiğine göre bunlar hava geçirmeyecek şekilde mühürlenmiş bir hücreye kapatılırlar, vücutlarını yitirdiklerinde ruh yukarı çıkar, sonrasında ikisi tek bir vücutta birleşir. Bu gerçek yüceltilmiş erdişi (hermafrodit), Projeksiyon Tozu, kusursuz “Felsefe Taşı’dır.

Kişinin elinde eserlerin gerçek anahtarı varsa, bütün bu sembolizm büyük ölçüde basitleşir ve Bilgelerin nesnesine kavramaya çok yaklaşırız. Bu anahtar, hiçbir beşeri ilişkiden bahsedilmediğini unutmadan, cinsel terminoloji üzerine tefekkür ederek keşfedilir. Bu fikir birçok insanı yanlış yöne sevk etmiş ve soruşturmadan çok uzaklaşmalarına neden olmuştur. Oysa Taş’ın bilimine çok benzeyen başka bir cinsellik bilimi daha vardır. Kursumuz da “Canlılık” konusuna geldiğimizde bu noktadan biraz daha bahsedeceğiz. Eğer filozofların kitapları içsel anlamlarını bulmaya çalışarak okunursa, kafa karışıklığı yaşanmaz. Hiç kuşkusuz iki insanın yiyeceksiz bir cam kafesin içine kapatılması, onların vücutlarını yitirmesi, ardından daha ihtişamlı bir surette onu tekrar kazanması saçmalıktır. Fakat bilgelerin kitabında tam da böyle bir şeyin gerçekleştiğini okuyoruz.

Yenilenme sürecinde buna çok benzer bir şey gerçekten OLABİLİR, fakat felsefi kitaplarda sadece algıyı Taş’ın yapılışının doğru yöntemine açmak için bahsedilen sürece benzer bir süreçle değil. Taş’ın felsefi yapılışı bir laboratuar çalışmasıdır, insan ona katıldığı sürece bir anlamda tümüyle mekanik bir el işidir. Bütün bunlar akılda tutulmak kaydıyla, bu çalışma bronz bir madde dökmek veya ilaç hazırlamaktan farklıdır. Saf bir kalp, açık bir zihin, kanatlanmış bir akıl, sınırsız bir inanç ve ruhani rehberliğe güven gerektirir.

Sülfür ve cıva diye bahsedilen iki cisim, karışımın eril ve dişil ilkeleridir; bunlara “Güneş ve Ay”, yani “Sol ve Luna” denir. D’Espagnet şunları söyler: “Şimdi (bütün perdeleri aradan kaldırdıktan sonra) doğrudan, dolambaca başvurmadan söylersek, tüm çalışmanın –Sol ve Luna’nın doğru bir biçimde hazırlanması kaydıyla–  “SADECE İKİ VÜCUTLA” kusursuzlaştırıldığına inanıyoruz. Çünkü doğanın tek üretme yolu budur. Sanatın yardımıyla eril ve dişilin birleşmesi gerçekleşince, onlardan anne ve babadan çok daha soylu bir nesil çıkar.”

Taş’ın yapım sürecinin tamamı yazarımız tarafından şu aşağıdaki sözlerle özetlenir: “İlk olarak Güneş’in yersel vücudu tümüyle çözülür ve bütün kuvveti elinden alınır ve şekilde onun ruhu lekeden arınır.”

“Ruh yukarı çıkıp Vücut Ruh’tan ayrılmış olarak bir süre için imbiğin dibinde küller gibi ölü yatar. Fakat ateş ölçülü bir şekilde artırılırsa, Ruh damlalar halinde tekrar aşağı iner, vücudu nemlendirip doyurur ve onun tümüyle yanıp tükenmesini engeller. Bundan sonra tekrar yükselir ve alçalır, bu süreç yedi kez tekrar eder. Isı sürecin başından sonuna hep aynı kalmalıdır. Telaşsız ve hızlı. Çünkü Ateş’in etkisi işin içine nazikçe ve tedricen sokulmalıdır. Bu süre içerisinde, dikkatle gözlemlemeniz gereken imbiğin içinde bir sürü kimyasal değişiklik göreceksiniz. Eğer bunlar olması gereken sırada gerçekleşirse, görevinizin iyi bir sonuca ulaştırılacağına işaret eder.”

Yukarıda yazılanlardan ve Bilgelerin birçok benzer ifadesinden açıkça anlaşılıyor ki bahsedilen “Ateş” bizatihi maddenin içinde olmalı, tıpkı ocakta kömürün oksijenle karbonun bir araya gelmesiyle gerçekleştiğini bildiğimiz tutuşması gibi, operasyona kimyasal bir süreçle girmelidir. Bu kimyasal elementler kimyasal maddelerimizin içindedir, fakat burada sıvı haldedirler. Suyun, her biri yoğun bir ateşle yanan iki bileşenine kolayca ayrışabildiğini düşünürsek, yakıcı, ateşsi su teriminde anlaşılmayacak hiçbir şey yoktur.

Taş’ın bu majikal imalatında, maddelerin kendi kendini yakmaktan kurtaran şey, soğuk, susal unsurdur. Zamanın sularının ortasında yavaş yavaş yanan ateş onları kurutur ve zıt doğaların yakın ve ayrılmaz bir birlik içinde birleşmelerine neden olur ve böylece dünyadaki Emsalsiz Şey’i, “Felsefe Taşı’nı üretir.

Birçok insanın düşündüğü gibi, bu tümüyle ruhani bir mesele olsaydı, bu şey “neredeyse elle tutulamaz, çok hoş kokulu, safran renkli latif bir tozdur” diye tarif edilebilir miydi? Bu durum, başka derslerimizde öğrettiğimiz gibi, soyut olanın somuta, metafizik olanın fizik olana, görünmezin görünüre vb. dönüştüğünü göstermektedir. Bu iki görünüş varlığın tek ebedi gerçeğinin iki farklı bilinçli safhasıdır. Taş’ın ustalığıyla insan kendinin BÜTÜN ELEMENTLERİN HÂKİMİ olduğunu, onları istediği şekilde yönlendirebileceğini öğrenir.

Açık ki Taş bilinen (ve bazı bilinmeyen) bütün biçimlere girmektedir. O ilk önce katıdır, sonra sıvı, ardından gaz ve en sonu günümüz kimyasının bildiği hiçbir şeye benzemeyen toz halinde bir öz, yani beşinci elementtir. Kimya, daha önceki vakitlerinde Taş Sanatı’nı keşfetme çalışan, fakat Öğreti’nin hakiki çocukları olan eski simyacıların kafa karıştırıcı, müphem ifadeleriyle yanlış yöne sevk edilmiş kişilerin deneylerinden modern zamanda dirilmiş bir bilimdir. Günümüzün kimya sanatı ve bilimi, neredeyse tümüyle, suretlerin yıkımına ve parçalanmasına ve bizzat kimyacıların az çok tesadüfi varsayımlarından başka bir şey olmayan başlangıç ilkelerine ayrılması girişimine adanmıştır. Oysa simya sanatı ve bilimi, doğal ilkeleri fiili bir yaratım eyleminde bir araya getirmeye adanmıştır. O filiz veren bir tohum veya kuluçkadaki bir yumurtada meydana gelen sürecin fiilen yeniden üretilmesi ve bu sürecin olgunluğa erdirilmesidir.

Dindar bir adam olduğu belli olan yazarımız, Tanrısal İnsan, İnsan-Tanrı Mesih İsa’yı, bu semavi Taş’ın bir sembolü olarak görmektedir. Çünkü O’nun “inşaatçıların reddettiği, ancak köşe taşı olan” taş olduğu söylenmemiş midir, diye sormaktadır. Ayrıca Taş’ın kimyasal sindirimi için gerekli kırk gün ile Tufan’da kırk gün yağmur yağması, çölde kırk yıl dolaşma, Eliyah’ın Ahap’tan kırk günlük kaçışı, İsa’nın dağdaki kırk günü, onun mezarda geçirdiği kırk saat, dirilişinin ardından öğrencilerine kırk gün sonra görünmesi gibi ruhani örneklerde karşımıza çıkan kırk günle ilişkilendirmektedir. Bu ve benzeri birçok olay ziyadesiyle anlamlıdır. Boehme’ye göre, insanlar Tanrı’ya ve onun Kutsal Söz’üne inanmıyorsa, Simya Sanatı’nı ve İki Suyun Birleşmesi’ni etüt ederek hiç olmazsa aydınlanabilirler. İki cevherin birleştiği bu kimyasal terkip Ateş’i eylemine maruz kalır, bileşenlerine ayrışıp çözünür ve iyice sindirilir ve bu süreçte, son haline gelmeden önce, bütün çalışmaya bir ANAHTAR sunan çeşitli kimyasal renk değişimlerinden geçer.

Taş’ın imalatından bilgeler “Bizim Şaheserimiz” diye bahsederler. Bu şaheserlerini en çılgınca mecazlarla ve akla gelmedik yollarla anlatırlar ki adeta çıkış umudu olmayan bir labirent yaratırlar. Öğrenci bu labirente olur da bir kez yolunu kaybederse bir daha çıkışı bulması neredeyse imkânsızdır. Simya tariflerinde sık sık karşımıza YEDİ rakamı çıkar. Yedi aşama, yedi renk, yedi metal ve yedi gezegen vardır. Satürn’le, yani kurşunla başlayan çalışma, Jüpiter’e, yani kalaya, oradan Mars’a, yani demire, oradan Venüs’e, yani bakıra, oradan Merkür’e, yani cıvaya ve nihayet Ay’a, yani gümüşe ve Güneş’e yani altına ilerler.

Bununla birlikte kurşun mineralinin fiilen kalaya, sonra bakıra vb dönüştüğü düşünülmemelidir. Fakat MADDE, yani cenin halindeki Taş’ın maddesi, planlar denilen bir dizi değişim ve görünüşten geçer. Bir planet Güneş veya altın denilen bir kusursuzluğa doğru yola çıkmış bir gezen, yani gezegendir. Bu bildiğimiz altın değil, erimiş cıvanın üzerine serpilen ve bütün kütleyi isteğe göre gerçek gümüş veya altına dönüştüren yüksek bir majikal tesirdir.

Aynı toz, belli dozlarda ilaç olarak alındığında kanı temizleyebilir, onun canlılığını, daha doğrusu canlılık niteliğini yükselterek, sistemden bilinen bütün hastalıkları atabilir. Paracelsus Taş’ın her derde deva ilaç olarak tesirinin kanı tümüyle temizleme gücünden geldiğini ileri sürer. Modern hekimler kusursuz kanın kusursuz sağlık olduğunu bilirler. Hastalık hemen her zaman kandaki bir kirlilikten veya engelden kaynaklanır. Dahası, neredeyse tartışmasız bir şekilde doğrudur ki eğer bir yetişkinin kanı bir gencinkiyle değiştirince gençlik kazanılır. “Kan hayatın olduğu yerdir,” işte kan dökülmesini yasaklayan kadim yasa buradan gelir. Kitabı Mukaddes’te bir şahsiyet olarak görünen Yeşu bir tür Taş’tır. Kadim peygamberler, yani simyacılar bu doğal mucizeyi açıklama yolu olarak Taş’ı kendinden önceki yazarlar gibi kişileştirme yöntemini seçmişlerdir.

Yeşu İbranicede İsa’nın karşılığıdır. Aslına bakarsanız İsa, bütün ortaçağ Hermesçi’lerinin ve simyacılarının bildiği gibi aynı eski fikrin daha sonraki döneme ait başka bir kişileştirilmesidir. Yeşu’dan efsanelerde “ateşten çekilen yarı yanmış odun parçası” diye bahsedilir. Doğru bir şekilde anlaşılırsa, kelimesi kelimesine doğruyu anlatan bir sözdür bu. O, “kirli esvap giyinmiş olarak meleğin önünde durur.” Bu da çok doğrudur. Melek, Merkür (Cıva) bu emri verir: “Üzerinden kirli esvabı çıkarın.” Ve sonra Yeşu’ya şöyle söyler: “Bak senin üzerinden fesadını giderdim, sana ala esvap giydireceğim.” “Ve başına temiz sarık sardılar ve ona esvap giydirdiler… ve rap ona şöyle dedi, Şimdi, büyük kahin Yeşu, dinle. Kulum Filiz’i öne çıkaracağım.” Bu filiz “yedi gözü olan” bir taştır ve hastalıkları bir günde iyileştirme gücüne sahiptir.

Orduların Rabbi o gün şöyle dedi, “O gün sizden her biri komşusunu asma altına ve incir ağacı altına çağıracak.” [Zekeriya, 3:2] O GÜN gelmiştir, birbirini katletmeyle meşgul olan milyonlarca insanı düşündüğümüzde çok uzakta GİBİ görünse bile. Fakat bu milyonlar imbiğin dibindeki, aşk, hakikat, yapıcı özgecilikten tümüyle yoksun olan cansız tortudur. İlk olarak onlar “dış karanlığa atılacaklar, orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacak.” [Matta, 25:30]

Kılıç çekenler kılıçla ölecek diyor kitap, ne kadar da doğru! Fakat orduların rabbi başka bir savaş başlatmak üzeredir ve bu savaş insanın kardeşine insanca davranacağı yeni bir dönemi başlatacaktır. Ustaların 2000 yıl önce söylediği her şey bugün gerçekleşmiştir. Cehalet ve batıl inancın sonu yakındır. Çok geçmeden dünyayı bilgelik yönetecektir.
Ben"O"yum,"O"ben değil...


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
Felsefe Nedir?

Başlatan MASON « 1 2 3 4 5 » Felsefe

42 Yanıt
29766 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 14, 2018, 11:40:39 ös
Gönderen: Tık-Tik-Tak
15 Yanıt
10302 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 16, 2009, 01:39:41 ös
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
1646 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 21, 2008, 06:35:58 öö
Gönderen: nietzsche
Felsefe

Başlatan akasya Website Tanitimlari

0 Yanıt
1975 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 23, 2008, 01:23:39 ös
Gönderen: akasya
1 Yanıt
5303 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 06, 2016, 12:31:03 ös
Gönderen: kurt
6 Yanıt
7711 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 08, 2010, 02:07:12 ös
Gönderen: Vachogan
1 Yanıt
10242 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2010, 09:36:31 öö
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
4263 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 01, 2010, 10:12:25 öö
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
6100 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 03, 2010, 09:05:11 öö
Gönderen: ceycet
Felsefe

Başlatan Özer Baysaling Felsefe

1 Yanıt
2450 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 19, 2011, 09:33:08 ös
Gönderen: Tij