Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Kendi Dilimizde İbadet  (Okunma sayısı 9699 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 13, 2011, 08:05:22 ös
Yanıtla #10
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 187
  • Cinsiyet: Bay

Birçok kişinin dediği gibi ibadetleri Türkçe yapmanın faydası büyük olur. Sn. ADAM'ın dediği gibi neye amin dediğimizi bilmiyoruz, o ayetlerde geçen bilgileri öğretileri alamıyoruz sadece ezbere amin diyoruz.


Eylül 13, 2011, 08:30:42 ös
Yanıtla #11
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 877
  • Cinsiyet: Bay

Türkçe ezanı da tam anlayabildiğimi söylemek zor. Söyleniş şekli sebebiyle tam anlaşılamıyo.


Eylül 13, 2011, 08:49:24 ös
Yanıtla #12
  • Ziyaretçi

İbadet türkçe yapılabilir ve kutsal kitap anadilde okunabilir demekle bırakılmamalı..Anlamadan arapça okuduğunuz her Kur'an metni için ve anlamadan yaptığınız her ibadet için Kur'an bu yapılana ''şeytan işi bir pislik'' der...Yani bana göre -ebilir değil kesinlikle anlaşılan dilde okunmalı tersi mümkün değil.Eğer kutsal metinlerden örnek verecek olursak:

Nisa Suresi 119. ve 120. ayetlere bakalım;

119.Şeytan dedi ki"Yemin olsun, onları saptıracağım, onları kuruntulara/hurafelere/anlamını bilmeden okumaya mutlaka iteceğim....''
120.Şeytan, onlara söz verir, ümit verip hayal kurdurur, hurafeye/anlamını bilmeden okumaya iter. Ama o, onlara bir aldanıştan başka hiçbir şey vaat etmez.

Bu İslam dini için geçerli ki diğer dinlerde bu sorunun bizdeki kadar olduğunu sanmıyorum.Bunun için ayetlere bile gereksinim yoktur.Akıl,mantık...Anlamadığın birşeyi papağan gibi tekrarlamak sana ne yarar sağlar? Başka konularda sağlarsa da konumuz dışı..

Saygılar


Eylül 14, 2011, 08:42:03 öö
Yanıtla #13
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay

İki noktaya değinmek gereğini duydum.

Birincisi Sayın Sahnesarsan'ın deyişi üzerine ve ona destek verir nitelikte.

Şimdi çok dinci (dindar değil, onun ötesinde) olan Müslümanların çoğunun birer Müslüman saati var. Ezanı dahil daha birçok şeyi otomatik olarak duyuruyor. Diğer kişiler de elbette namaz saatini bilir ve ezana gereksinmeleri yok. Ancak ezan bir gelenektir; simgesel anlamı ve değeri vardır. Bu nedenle de çok yüksek vatlı hoparlörLER aracılığıyla bar bar bağırarak aktarılması gerekmez. (Hiç bir ezan saatinde Üsküdar'da bulunanınız oldu mu?) Buna karşın uygulanmaktadır çünkü bunun ardında yatan bir başka amaç, iletilmek istenen bir başka mesaj vardır. Onun ne olduğunu çok iyi biliyorsunuz; benim söylemem gerekmez.

Bir diğer deyişim de Sayın Süvariler'in son sözüne. O bizim dinimiz derken, İslâm demek istiyor. Zararı yok, desin. Asıl sayın başbakan yapıyor o yanlışı, onun dememesi gerek. İslâm dini elbette kendisi üzerinde tartışma yapılmasını yasaklamış değildir ama din adamları bu yasağı getirmiştir. Zaten Kuran üzerinde o pek pohpohlanan İmam-ı Azam'ın içtihat kapılarının kapatışı, Batı'daki Rönesans'ın ateşlenmesine olağanüstü katkıda bulunmuş olan İslâm bilim ve kültürünün olduğu yere saplanıp kalmasına ve giderek gerilemesine yol açmıştır. Din adamları, asıl olanın yerine kendi görüş ve eğilimlerini getirip bunları dinleştirmiştir. Bir kez de bu nedenle Din toplumların bile değil, belli kişilerin icadıdır.

Sayın Sahnesarsan şu sözümle ilgilenir belki: Hemen her ülkede oynanmış ve günümüzde bile farklı kareografilerle de olsa librettosu bakımından değişmeden sahneye konan bir operadır bu. 


   
« Son Düzenleme: Eylül 14, 2011, 08:46:23 öö Gönderen: ADAM »
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Eylül 14, 2011, 06:07:02 ös
Yanıtla #14
  • Ziyaretçi

Sayın ADAM,
Bizim dinimiz dememin sebebi bir ağız alışkanlığıdır.Dinin tartışılması konusundaki tüm cümlelerinize katılıyorum.Eğer bizim insanlarımız dini hiçbir tartışımaya konu olmaması gereken birşey olarak görmeye devam ederse bence bu İslam'ı yanlış tanımamıza,anlamamıza yol açaçaktır;bu da bizi sofu cahilliğe götürecektir.İnsanlarımız ecnebi ülkelerden gelen teknolojiyi,bilimi "gavur işi,şeytan icadı"gibi kavramlarla algılamaya başlarsa... halimiz kötü.


Eylül 14, 2011, 09:33:08 ös
Yanıtla #15

İnanç bireyseldir. İbadet de bireyseldir. Sorun toplu ibadetler. Toplu ibadetlerin nasıl yapılacağı da bir konsensus konusu olabilir. Bu konuda da o toplu ibadeti yapan insanların seçimi önemlidir.İbadetin dili, ibadet yapmayanı ilgilendirmemelidir. Cami veya tapınak içi, tapınağın içindekileri ilgilendirir. Bu konuda diğer insanları ilgilendiren tek husus, onları etkileyen konulardır ki bu da ezandır, ezan, hoparlörle okunduğunda rahatsız eder. Müslüman olmayan, ezanı duymak zorunda değildir. Ya hoparlör ve ses şiddetinde bir standarda gidilmelidir, ya da ezan hoparlörün icat edilmediği 1300 yıl boyunca çıplak sesle okunduğu gibi okunmalıdır. ( Bu hoparlör konusunda, bazı muhafazakar çevreler, ezandan hoparlör çekilince güceniyorlar. Aslında bu güceniklik, insanın temel olan bilgilerle davranışlarını oluşturmadığının bir göstergesidir. Ezanda elektrik şartı yoktur. Fakat o çocukluğunu hoparlörlü ezanla geçirmiştir. Bu açık çelişki, dindar insanın da aslında eski ailevi güven muhafazasında olduğunu gösteriyor. Bunun din muhafazasıyla veya inançla bir ilgisi yok. ) Bunun başka yolu da toplumsal hoşgörü olabilir, ama bu toplumsal hoşgörü kaypak bir kavram oluyor. Çünkü bu kavramın altına her türlü rahatsız edici aktiviteyi koyabilirsiniz. Ben İstiklal caddesini hep dükkanlardan çıkan müzik sesleriyle hatırlarım mesela. İstiklal caddesine özgü bu geleneğin orada sürdürülmesini isteyebiliyorsak, ezanın da standardize bir hoparlörle okunmasını (alışık olduğumuz halde) isteyebiliriz.

Dikkat edilirse dil konusunda değil, başkalarının özgürlüğüne taciz anlamında bu konuyu değerlendirdim. Dil konusunda da müslümanlardan başkasının bu konuya karışmasının yanlış olacağını söyledim. Peki ya müslümanlar içinde dil konusunda ayrı görüşler varsa?

Zaten sivil toplum denen şey de bu soruya cevap oluyor. Liberalizmin "Sivil toplum" kavramını, bu soruya cevap vermeden evvel gözden geçirmek zorundayız. Sivil toplum, farklı düşünen insanların bir araya gelip, hukuk çerçevesinde istediğini yapmasına imkan tanıyan bir kavramdır. Eğer dil konusunda öztürkçe ibadet etmek isteyen bir müslüman grubu varsa, kendi cemaatini oluşturup, kendi camisini kurabilmeli ve kendi din anlayışlarını yayabilmelidir.

Bunun için de diyanet işleri diye bir şeyin olmaması gerekir. Herkesin kendi cemaatini oluşturması, ve kendi din anlayışlarını yaşaması gerekmektedir.  Bu, insanları gelenek körlüğünden kurtarır, ve dindar insanı düşünmeye, sorgulamaya, karar vermeye, tercih etmeye iter.

Saygılar
Karanlıklar prensi bir beyefendidir. W.Shakespeare


Eylül 16, 2011, 03:49:41 ös
Yanıtla #16
  • Ziyaretçi

Peki Ezan konusunda hepimizin görüşlerinden yararlanarak ortak bir sonuca varabilmemiz için soruyorum.

Ezan işlevini günümüzde kaybetmiş midir?
Kaybetmiş ise sembolik anlamı sebebiyle mi sürdürülmektedir?


Ekim 05, 2011, 02:24:41 ös
Yanıtla #17
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4170
  • Cinsiyet: Bay

TÜRKÇE (ANA DİLDE) İBADET

 

Kuran’ın İslam’ının yaşanması için yapılması gereken en temel faaliyet Kuran’ın, dini yaşayacak toplumun ana diline çevrilmesidir. Kuran Arapça inmiştir ve orijinali Arapça’dır. Fakat Kuran’a göre Arapça, kutsal bir dil değildir. Kuran, her kavme Peygamberler’in gönderildiğini ve bu peygamberlerin kavimlerine kendi dillerinde mesajlar getirdiklerini söyler. Tevrat Hz. Musa’nın kavminin dilindedir, İncil de Hz. İsa’nın kavminin dilindedir. Hz. Lut’un vahiyleri kendi kavminin dilindedir, Hz. Nuh’unkiler de öyledir... Bu mesajları kutsal yapan Allah’tan indirilmiş olmalarıdır ve bu mesajların hiçbiri Arapça değildir. Allah’ın mesajı Arapça yazılabileceği gibi; Allah’a, dine karşıt sözler, putlara iltifatlar da Arapça yazılabilir. Arapça’yı Allah’ın özel dili, Cennet’in lisanı; Arapça harfleri Allah’ın özel harfleri, Cennet’in harfleri gibi gösteren zihniyet dini Araplar’ın tekeline sokmak isteyen Arap ırkçısı, mezhepçi zihniyettir. Fussilet Suresi 44. ayetten Kuran’ın Arapça olmasının sebebinin, Kuran’ın ilk olarak Arap toplumuna hitap etmesi olduğunu anlıyoruz. Kuran Allah’ın din gönderdiği her kavme kendi dilinde hitap etme adetinden dolayı Arapça’dır. Araplar’a dinlerinin yabancı dilde bildirilmesi saçma olduğu gibi, Türkler’e de kendi dilleri dışında bildirimde bulunmak saçmadır. Türkler’e kendi dillerinde bildirim ancak Kuran’ın çevirisi ile mümkündür.


Kuran’da geçen kelimeler, kavramlar Kuran’da geçmeden önce de Araplar’ın kullandığı kelimeler, kavramlardı. Kuran Allah dediğinde neyi kastettiği, domuz dediğinde domuzun ne olduğu, miras deyince mirasın ne olduğu, vasiyet deyince vasiyetin ne olduğu biliniyordu. Kuran evvelden varolan kelimelerle geldi. Kuran’ı okuyan bir kimse bu apaçık gerçeği rahatça kavrar. Kutsal olan Arapça veya kelimeler değil; Allah’ın bu kelimelerle, kavramlarla oluşturduğu Kuran’dır.
 

Arapça’yı kutsallaştırıp, dinin anlaşılmadan yaşanmasına sebep olanların düştüğü komik durumun bir örneği şöyledir: “Arap Bedevi kadınları ellerinde deşer, yanık sesle türküler söylüyorlardı. Türkülerin konusu da deve etinin lezzetiydi. Bu etin kebabının, haşlamasının, kızartmasının ne kadar lezzetli olduğu yanık yanık, makam içinde anlatılıyordu. Töreni tertipleyen Osmanlı Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı Bey bir de gördü ki, hazır ol vaziyetinde olan Anadolu’nun aslan yapılı Osmancık Taburu’nun erlerinden bazılarının Arapça deve eti kasidesini dinlerken göz yaşları şıpır şıpır damlıyordu. İyi Arapça bilen Eşref Bey Şafi ırdı, bir ere:


-“Oğlum ne ağlıyorsun?” diye sordu. Hazır ol vaziyetindeki Mehmetçik durumu değiştirmeden cevap verdi:
 

-“Kumandanım bakınız ne güzel Kuran okuyor...”

Bu saf, pırıl pırıl yürekli Anadolu çocuğunun duyguları önünde gözleri dolan Eşref Bey dayanamıyor:


-“Oğlum o bedevi kadınları kendilerine dağıtılacak olan deve etinin lezzetini anlatan kasideyi makamla okuyorlar, sil göz yaşlarını...”(Cemal Kutay, Türkçe İbadet, sayfa 61)


TÜM KAVİMLERİN DİLLERİNİN YARATICISI ALLAH’TIR
 

Gelin ayrı dilleri, ayrı ırkları nasıl değerlendireceğimizi Kuran’ın aydınlatıcı ayetlerine başvurup öğrenelim.
 

22. Göklerin ve yerin yaratılması ile dilleriniz ve renklerinizin başka oluşu O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilgi sahipleri için deliller vardır.
 

30- Rum Suresi

48. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, ancak bu sizleri verdikleriyle sınaması içindir. Tümünüzün dönüşü Allah’adır.

5- Maide Suresi


13. Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekten ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler yaptık. Allah açısından en üstün olanınız en çok sakınanınızdır.

49- Hucurat Suresi

Bu ayetleri örnek gösteren Cengiz Özakıncı şunları söyler: “Kuran’ı benimsemiş bir kişi kendi bildiği dilden başka bir dille, kendi soyundan başka bir soyla, kendi toplumundan başka bir toplumla, kendi yazısından başka bir yazıyla karşılaştığında bunları Tanrı’nın bir ürünü olarak görecek, bir üstünlük ya da aşağılık duygusuna kapılmayacak, bunları tanımaya, anlamaya, öğrenmeye girişecektir. Daha açığını söyleyelim: Kuran’a göre bir Müslüman Arap, Türkler’in ulus olarak varlığını, dilini, yazısını ancak bir inceleme, araştırma, öğrenme, yararlanma konusu edinebilir. Türkler’in ulus olarak varlığını ortadan kaldırmaya, ya da eritmeye girişmesi durumunda Tanrı katında suçlu olacaktır. Türkçe’yi at, Arapça’yı kullan, ya da kendi yazını at, Arap yazısını kullan diyemez. Öteki ulusları Araplaştırmaya yeltenemez. Eğer yeltenirse, bu girişimi Tanrı’nın buyruklarına aykırı olur. Geçmişte Tanrı’nın buyruklarını çiğneyen pek çok Müslüman Arap, Müslüman Türk çıkmış, Türkler’in dilini, yazısını Araplaştırmaya girişmiş ve bunu belli oranda başarmışlardır. Bundan 900 yıl önce kimi Arap, kimi Türk kandırıcı kişiler Tanrı ile Türkler’in arasına dilden bir engel koydular. Türkler’in Tanrı’ya Türkçe seslenmesinin Tanrı’yı kızdıracağını söyleyerek, Türkler’i bu yalana inandırdılar. Türkler Tanrı’nın yalnızca Arapça seslenişlere ilgi gösterdiğine kandırıldılar. Tanrı’nın yalnızca Arapça dilekleri, yakarıları işleme koyduğunu söyleyen bu tilkilere inanan Türkler ağızlarını Arapça sözcüklerle açtıklarında, kullanımdan düşürdükleri Türkçe sözcükleri peynir gibi yitiren kargalar konumuna düşmüş, dilleri bozulmuş, imgelemleri bulanmış, anlama, anlatma yetileri devingenliğini, diriliğini, türetgenliğini tüketmiş durumdadırlar.” (Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, sayfa 120 ve 156)
 

Alıntıladığımız ayetlerden anlayacağımız gibi Arapça da, Türkçe de, İngilizce de, Fransızca da, tüm diller de Allah’ın isteğiyle oluşmuştur, tümü Allah’ın delilleridir. İnsanlar bu renkliliği yok etmeye değil, bu farklılıkların içinde kaynaşmaya, tanışmaya çalışmalıdırlar. Her dil bir güzelliktir. Hiçbir dilin kutsallığı yoktur. Allah’ın beğendiği bu çeşitliliği uydurma kutsal etiketiyle yok edenler Allah’ın kitabı Kuran ile çelişmektedirler.

 

Allah, meleklere Hz. Adem’in üstünlüğünü açıklarken, Hz. Adem’e isimleri öğretmesine ve Hz. Adem’in isimlerle tanımlamalar yapmasına dikkat çekmektedir. İsimlendirerek tanımlama, kelimelerle düşünme gibi dilin temel fonksiyonları, insanı üstün kılan özellikleridir. Hiç şüphesiz dilin bu tarz kullanımında, ne söylediğinin bilincinde olma unsuru vardır. Aklı işletme faaliyeti kelimelerle isimlendirmenin sonucunda yapılan bir faaliyettir. Kullanılan akıl ise insan olmanın ayırt edici özelliğidir.


Kuran’ın herkesin anladığı dilde, tercümesinden okunmasının önemini Prof. Dr. Beyza Bilgin de şu sözleriyle vurgulamaktadır: “Kuran’ın anlaşılması esastır ve vahiyler yoluyla tebliğ ve yol gösterme daima milletlerin konuştuğu dilde yapılmıştır. Öyleyse, milletin fertleri, Allah’ın Kitabı’nı anlamak, ondaki haber ve öğütlerden yararlanarak terbiye olmak, davranış geliştirmek için, onu yabancı dilde değil, konuştukları dilde ve anlayarak okuyacaklardır. Böyle bir okuyuş temin edilmedikçe, Kuran belli bir zümrenin, bir azınlığın elinde kaldıkça, ondaki ilahi amaca yönelik yöntem etkinliğinin ve anlam zenginliğinin meydana getirebileceği bütün gelişmelerden mahrum kalınacaktır. Kuran’ın vahyolunduğu dönemde, Arap edebiyatı çoğunluğun ilgilendiği, zevk alarak izlediği bir alandı. Kuran, şiirle nesrin birleştiği bir üslûpla, yeni konulardan söz ediyordu.

26. Kuran’ı dinletmeyin. Kuran okunduğunda gürültü yapın, belki bu yolla ona galabe edebilirsiniz.

41- Fussilet
 

Anlamışlardı ki, Kuran dinlenir ve anlaşılırsa, onunla başa çıkamayacaklardır. Oysa geleneklerimizden gelen günümüzdeki okuyuşta, musiki ile okuyuştan etkilenmekten söz edilebilir ama o şiirli üslûp kullanılarak verilmiş olan haber ve öğütlerden etkilenmekten söz edilemez. Kuran’ı inanarak, güvenerek, sevgi ile okuyan insanlar, onu okurken, onda anlatılanları, onu üslubu ile anlayarak okusalar, bilgilenseler ve etkilenseler, duyguları o yönde aksa, o yönde içerik kazansa, neler olabilir, kabiliyetli müminler onları nasıl kullanır, bir düşünülse! Güzel sanatların bütün dalları, şiir, roman, film, tiyatro, müzik, estetik, gazete, dergi, radyo, televizyon gibi güçlü araçlar, onları kullanan inançlı insanların belleklerinde yüksek fikirlerle seslense, sevgiyi, güzelliği, temizliği, merhameti, adaleti, barışı ve yardımlaşmayı ifadeye dökseler, ülkede ince bir ruh hali, bir yüksek terbiye, bir bilgiseverlik, bir aydınlanma meydana gelmez mi? Meydana gelen bu aydınlık dışa vurmaz mı?! (1. Kuran Sempozyumu, sayfa 82)


OSMANLI DÖNEMİNDE KURAN’IN YERİ
 

Allah dinde akledilmesini, ince ince düşünülmesini, araştırılmasını, emirlerinin uygulanmasını, kitabının rehber edinilmesini ister. Kişiler Allah’ın kitabının manasını bilmeden üzerinde nasıl inceden inceye düşünebilirler? Kuran’ın kendi üzerinde ince ince düşünülmesiyle ilgili emirleri Kuran’ın manası bilinmezse nasıl uygulanacaktır? Sonuçta kişiler dini yaşamak için, dinle ilgili bilgileri anladıkları dilden duymak veya okumak zorundadırlar. Geleneksel, mezhepçi İslamcılar kendi din adamlarının veya ilmihal kitaplarının Türkçe anlatımlarında bir sakınca görmemişlerdir. Onlar da herkesin Arapça öğrenmesinin farz olduğunu savunmamışlardır. İlmihal kitaplarının, kendi öğretileri doğrultusunda yetişen müftülerin, imamların, şeyhlerin dini Türkçe olarak anlatmasını normal görenler, Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesine karşı çıkmışlardır. Amaç kişi ile Allah arasına din adamlarının sokulması ve mezhep izahlarıyla yetişmiş din adamlarının ve mezheplerin izahlarının din diye sorgulamasız yutturulmasıdır. Oysa dinin tek kaynağı olan Kuran’ın çevirisi elde olunca kişilerin Allah’ın dini ile uydurulan dini ayırt etmeleri mümkün olabilmektedir.
 

Kuran’ın ancak Cumhuriyet döneminden sonra çevrilebilmesinin ve mezhepçi, gelenekçi grupların buna direnişlerinin altındaki temel neden budur. Bunlar, dinin mezheplerin tekelinden çıkmasına ve uydurmaların sorgulanmasına tahammül edememektedirler. Kuran’ın İslamının, Osmanlı tarihinde doğru dürüst ortaya çıkmamasının, çıksa da kökleşip yerleşmemesinin altındaki temel sebebin mevcut sistemin despotluğu ile beraber, bu çeviri yasağı olduğu kanaatindeyiz. Çevrilemeyen, Arapça’sının bile matbaada basılmasına izin verilmeyen Kuran’ın ismi vardı ama kendisi ortada yoktu. “Çok şanlı” diye nitelenen atalarımız ne yazık ki Kuran’ı çevirtmediler. Yıllarca günah dedikleri matbaanın günah olmasından vazgeçtiklerinde bile Kuran’ın matbaada basılmasının günahlığı devam etti. Hattatların el yazısı ile çoğalttığı, ender olarak bazı evlerde bulunan Kuran ise bulunduğu evlerde de bohçalar içinde saklandı. Bohçalar açılıp okunduğunda ise manası için değil, melodisi için okundu. Halk hiçbir konunun çözümü için Kuran’a müracaat edemedi. Şeyhülislamlar, şeyhler, imamlar halka dini öğretti. Onlarsa dini Sünnilik mezhebiyle eşitleyen, Sünniliğin halifesi olan padişaha itaatli kişilerdi. Böylece Sünni mezhepçi görüş kendini ayakta tutup, kendi devamını sağladı.

 


Kuran tercüme edilemez iddiası yanlıştır. Kuran “Allah birdir” diyor, tercüme ediyoruz; “Allah bağışlayıcıdır” diyor, tercüme ediyoruz; “Kuran her şeyi açıklar” diyor, tercüme ediyoruz; “Hz. Musa’ya Tevrat verildi” diyor, tercüme ediyoruz; “Kan içilmez, domuz yenmez” diyor, tercüme ediyoruz. Bunların hangisi anlaşılmıyor? Dillerde somut veya soyut kavramlar seslere dönüştürülür, bu sesler duyulunca o somut veya soyut kavram zihinde canlandırılıp, iletişim sağlanır. Dil bir iletişim aracıdır. Domuz kelimesini ele alalım. Domuzun Arapça’sı da, Türkçe’si de söylendiğinde somut varlık olan domuzun karşılığıdır. Şimdi Arapça’daki domuz kelimesini, Türkçe’ye çevirdiğimizde bunun nesi anlaşılmaz oluyor? İstiyorsanız domuz gibi somut değil, başka soyut bir kavramı ele alalım. Örneğin Arapça’da “bağışlayıcı” manasına gelen “Gafur” kelimesini ele alalım. Arapça’da “Gafur” kelimesi g, a, f, u, r harşerinden oluşan bir titreşim oluşturur ve sesin bu titreşimleri soyut kavram olarak “bağışlayıcılığı” ifade eder. Eğer Türkçe’ye bir çeviri yapılırsa b, a, ğ, ı, ş, l, a, y, ı, c, ı harflerinin titreşimlerinden oluşan “bağışlayıcı” kelimesi “Gafur”un yerini alacak ve bu da aynı soyut kavramı ifade edecektir.



Çeviride ortaya çıkan bazı zorluklar, Arapça’dan Türkçe’ye çevirinin zorluklarından ziyade, kavramın Arapça’sının neyi ifade ettiğinin tartışmasından ortaya çıkmaktadır. Bu da bir çeviri sorunu değil, anlaşılma sorunudur. Araplar da bu sorunu Türkler kadar yaşarlar. Kuran’da anlatılan Yahudiler’in dinlerindeki kelimelerin yerlerini, manalarını kaydırma eğilimi dinimizde de yaşanmıştır. Kuran’ın kullandığı manadan farklı bir şekilde kelimeyi kullanma eğilimi, çeviriyle değil, anlaşılmayla ilgili bir çözüm konusudur. Bunun da baş sorumlusu dini uydurma izahlarıyla bozmaya kalkan zihniyetin, Kuran’ın kelimelerinin manasını kaydırarak Kuran’ı kendi arzularına uydurma çabalarıdır. Kuran’da aynı kelimenin farklı yerlerdeki kullanımı gibi noktaların irdelenmesiyle çözülebilen bu sorun, istisnai bazı yerlerde ortaya çıkar ve bahsettiğimiz şekilde titiz bir incelemeyle çözülebilir.


Türkler’in Arapça ibadeti birçok açıdan hatalıdır. Cengiz Özakıncı bu sakıncalardan bir kısmını şöyle açıklamaktadır: “...Eğer Türkçe söylenirse Tanrı bu yakarıları işleme koymaz, kesin sonuç almak istiyorsanız, bu duaları Arapça yazın, söyleyin denilerek öğretilmektedir. Oysa bir Türk bu yakarıları Arapça’yı gereği gibi seslendirerek yapamaz. Arap dilinde öyle sesler vardır ki, bunlara boğaz sesleri denir, ancak Arap olanlar söyleyebilirler. İçinde böylesi Türk gırtlağına yabancı sesler olan Arapça sözcükleri bir Türk söylemeye kalkıştığında, o sesi çıkartamayacağı için, onu andıran başka bir ses çıkarır. Bu durumda Arapça sözcüğün anlamı da değişir. Tıpkı “sevmek” ve “sövmek” sözcüklerinde olduğu gibi, Arapça’da da küçük bir ses değişimi anlamı tersine dönüştürebilmektedir, çünkü bütün dillerde olduğu gibi Arapça’da da böylesi yakın sesli, ters anlamlı sözcükler vardır. Bir Arap Türkçe konuşurken nasıl “sev” diyeceği yerde “söv” diyebilirse, bunun gibi bir Türk de Tanrı’ya Arapça sesleneyim derken “fağfir lene (bizi yargıla, koru)” diyeceği yerde “fakfir lene(bizimle ilişkini kes, bize boşver)” diyebilir. Çünkü Arapça’da bulunan “ğ” sesi çok özel bir sestir. Türk dilinde bu ses yoktur. Bir Türk özel bir eğitim almadıkça bu iki sözcüğün söylenişini birbirine karıştıracaktır. Görüleceği üzere Türk’ün Tanrı’ya kendi diliyle değil de seslendirmeyi beceremeyeceği Arapça sözcüklerle yakarması, her açıdan yanlıştır.”(Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, sayfa 118)


SARHOŞVARİ NAMAZ
 

Kuran’da geçen; Kuran’ı rehber edinmemiz, Kuran’ın üzerine düşünmemiz ancak anlayacağımız dilde Kuran’ı okumamızla mümkündür. Namazda da gerçek manada Allah’a yönelmemiz ancak anladığımız dilde ne söylediğimizi bilerek namaz kılmamızla mümkündür. Namazı anlamadıkları kelimelerin tekrarıyla kılanlar, namazı bitirdikten sonra bir an dursunlar ve kendilerine Allah’a ne kadar yönelebildiklerini sorsunlar. Anlaşılmayan kelimelerle namazı kılmakta ve farkında olunmayan kelimeleri tekrardaki yarar ne olabilir? Allah’ın istediği şekilde aklı işletmek, Allah’ın delilleri üzerinde düşünmek, Allah’tan günahlara bağışlanma dilemek, ancak kişinin ne söylediğinin bilincinde olmasıyla mümkündür.

 

Allah savaşta ve korku zamanında bile namaz kılmamızı özel tedbirlere bağlayıp emreder. Kuran’a göre kişilerin namaz kılmamaları gereken tek durum vardır; o da kişinin ne söylediğinin farkında olmayacak şekilde sarhoş olduğu durumdur. Ne söylediğinin farkına varacak şekle gelen içkili kişinin bile Kuran’a göre namaz kılması gerekir.(Bakınız 4-Nisa Suresi 43) Şimdi ne söylediğinin farkında olmadan namaz kılan, anlamını bilmedikleri sözlerle Allah’a dua edenler, bu ibadetlerinin Allah katında ne kadar makbul olabileceğini, Allah’ın isteğine bu ibadetlerin ne kadar uyabileceğini düşünmek zorundadırlar.

 

Ne yazıktır ki ülkemizde dinci gazete diye bilinen gazeteler, Kuran’ın anlaşılmasının gereksizliğinin baş savunucularıdır. Örneğin bir gazetenin “Bir Bilen” köşesinde şu izahlar yazılmıştır: “Hiç kimseye Kuran tercümelerini tavsiye etmiyoruz... Kuran tercümesi okumak fayda yerine zarar verir... Herkesin Kuran’ı anlamasını tavsiye etmek büyük sapıklıktır... Kuran’ı hiç okumayıp sırf hayır ve bereket için evinde saklamak caiz ve sevaptır... Anlamadan Kuran okunmaz diyenler büyük sapıktır.” Bu yüksek tirajlı gazetenin iddiaları hiç de şaşırtıcı değildir. Zaten Kuran’ın yüzyıllarca Türkçe’ye çevrilmesini engelleyen hep bu kafadır. Kuran’ın anlaşılması için çaba sarfedilmesi Allah’ın emridir. Öyle ki Kuran’ın sırf anlamamız için kolaylaştırıldığı Kuran’da geçmektedir. Kuran’ı herkesin anlamasını tavsiye edenlere sapık diyenler başta Allah’ın bunu söylediğinden nasıl habersiz oluyorlar? Mezheplerinin hatırı için Allah’a bilerek veya bilmeyerek hakaret eden kafa kendisine “Bir Bilen” adını takmış. Bileni buysa, bilmeyeni nasıldır acaba! Böyle bilenler oldukça, Müslümanlar’ın kendi dışında düşmanlar aramasına hiç gerek yok, kendisini “bilen Müslümanlar” ilan edenlerin zihniyeti dine zaten en büyük zararı vermektedir.
 

Türkler’i Arapça bilmeseler bile Arapça ibadet etmeye zorlamak, Allah’ın bizden manasını anlamadığımız ibadetler istediğini iddia etmek; Arapça’yı kutsallaştırmanın, dini mantıksızlaştırmanın bir ürünüdür. Bildiğimiz dilde Allah’a daha bilinçli, daha güzel bir şekilde yönelebiliriz. Allah her dili bilmektedir.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ekim 05, 2011, 03:09:12 ös
Yanıtla #18
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay

Sayın Karahan'ın bu yeni yazısı üzerine aslında onun uzun boylu yazmış olduklarıyla bağlantılı bir şey belirtecek değilim.

Kuran'ın Tanrı sözü olduğu, vahiy yoluyla indirildiği belirtilir.  Müslümanlar buna inanır. Müslüman olmayıp inananlar da vardır.

Buna bir diyeceğim yok.

Denilecek bir şey olmadığından değil, o konuya girmek istemediğimden.

Fakat Sayın Karahan'ın Tevrat ve İncil için dediği bir iki küçük söze diyeceğim var.

Bu kitapların ikisi de Tanrı sözü falan değildir. Ne Tevrat Musa'nın dilinde yazılmıştır ne de İncil İsa'nın dilinde. Bunların ikisi de (İncil aslında tek değildir) peygamber olarak benimsedikleri kişilerden çok sonraki tarihlerde başkalarınca yazılmıştır.

Hele Tevrat... Musa'dan yüzyıllarca sonra kaleme alınmıştır birtakım kişilerin aklında kalanlara dayanarak. . Bu bakımdan İncil biraz daha şanslı.

İkisi de insan elinden çıkmış kitaplardır.

İnsan elinden çıkmış İncillerin birçoğu yakılıp yok edilmiştir. Bir de o yönü var işin.

Ha, kimileri bu kitapları birer kutsal kitap olarak benimser, kapsamlarında anlatılan öykülere birer katışıksız gerçek olarak inanır ve bağlanır, böylece Musevi ya da İsevi olur, tapınışını da ona göre sürrdürür; onlara bir şey diyemem ve inançlarına çok fazla karışamam.

Ben bu gibi konulara bilimsel açıdan ve akıl yolu ile bakmaktayım. Bu nedenle de şu iki kitabın Tanrı kitabı olduğu ne bilimsel doğrulara sığıyor ne de akıl verileriyle bağdaşıyor.

İnananlar ise benim yaptığımın doğru olmadığını, bu konuya inançla ve gönülle bakmak gerektiğini söylüyor.

İyi ya!... Siz öyle yapabilirsiniz.

Hani konu başlıoğı kendi dilimizde ibadet ya...

Burada en çok üzerinde durulan Kuran'ın bizim dilimizde (Türkçede) ya da inananların öz dilinde olması ya... (Türkçe denilince hangi Türkçe de var ayrıca...)

Hiç dert etmeyin bu sadece Müslümanlık ile bağlantılı bir sıkıntı değil. Her ne kadar kapsamları kendi dillerine çevrilmişse de, Museviler ve Hıristiyanlar da dualarını pek de kendi dillerinde yapmakta değildir. Birinde İbranice ötekinde Latince egemen ama o İbranice ve Latince de güncelde kullanılan dil değil. Örneğin gidip eğitimini görerek Latince öğrenirseniz, Kilise'nin İncilini okuduğunuzda ya anlayamaz ya zor anlarsınız.

Kilisedeki bir ayin çıkışında Hıristiyanlara bir sorun bakalım anlamışlar mı papazın İnvil'i önüne açıp da okuduklarını.

Zaten Kuran da öyle değil mi? İyi Arapça bilen her babayiğit bile kolayca anlayamaz hatta yanlış anlama olasılığı doğru anlamasından daha yüksektir.

 

 
« Son Düzenleme: Ekim 05, 2011, 03:20:58 ös Gönderen: ADAM »
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Ekim 06, 2011, 12:20:54 öö
Yanıtla #19
  • Ziyaretçi

Her dilin fonotik bir yapısı ve özelliği vardır. Arap islamı da böyledir. Burada sorunlardan birinin toplu ibadet olduğu bahsedilmiş Buna kesinlikle katılmıyorum. Toplu ibadet bir sorun değildir. Toplu ibadet denen hadise kanımca tiyatral anlamda çok başarılıdır. Hele ki namaz. Aynı anda senkron hareketlere dayalı. Bireylerin senkron hareket etmesi majical enerjiyi çok güçlendirmekte (Olumlu veya olumsuz tartışılır) Rutual majide seremoni diye birşey var yani ne kadar seremonikse  o kadar başarılı olur majisyen. Majikal enerjinin genel kabulde maksimum olduğu anlar vardır bunlar şu şekilde sayılabilir. Seromoni (Belli kurallar ile sıralı), Meditasyon, Seksüel everji (Vamp) ve kurban enerjisi, Titreşime bağlı güç, Tekrar, Maddeye bağlı enerji.
İslam bunların hepsine temelde sahip Seromoni (Namaz) Meditasyon (Huşu), Kurban (Kurban), Titreşim (Ezan) tekrar (tesbih) ve şunlar islamca metotsal olarak dışlanmıştır: Seksüel enerji, ve madde ile türeten enerji (Alkol vs)
Benim ve kimi yaklaşımların içerisinde bulunduğu görüşte (Gnostik, tantral LHP vs) ise bu majikal metotların sadece biri hoş karşılanmaz (Kurban). Nitekim kimi semavi dinler (isevilik) bu yapıdan kurbanı da çıkartmıştır ve maddesel maji enerji kaynaklarını (şarap) eklemiştir. Kurbanı ise Seremoninin içerisine tıkıştırmıştır (ekmek).
Bu konuda (ki aynı efsane üçleme için de çok önemli) en iyi efsane ramayana kimi yorumlarda yuddhakanda beyitlerinde seksüel enerjinin bölünmüş ramayı (eşi ile cinsellik - şita) sonucunda nasıl kurban riti ile elde edilen enerjiyi kırdığında bahseder. (Ayrıca ramanın tekrar vişnu olması da çok başarılıdır)
Neyse konuyu dağıttım epey. Kısacası islamın genel rutuelleri açısından fonotik anlamda ezan önemli bence. Arapça olmalı. Ama Türke arap mırıltısı dinlemek ne kadar oturuyor o ayrı konu.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
7 Yanıt
8792 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 03, 2012, 03:54:09 ös
Gönderen: Isis
7 Yanıt
4177 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 18, 2008, 01:30:26 öö
Gönderen: Lux_e_Tenebris
0 Yanıt
3908 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 21, 2008, 05:57:37 ös
Gönderen: bugfree
2 Yanıt
4487 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 22, 2011, 05:55:59 ös
Gönderen: alcyone
1 Yanıt
3336 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 08, 2011, 12:22:42 öö
Gönderen: Prometheus
13 Yanıt
6681 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 18, 2013, 11:22:35 ös
Gönderen: Makbenah
24 Yanıt
8607 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 13, 2012, 03:24:22 ös
Gönderen: Masor1976
2 Yanıt
5276 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 27, 2018, 12:57:29 öö
Gönderen: Venus
8 Yanıt
4511 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 15, 2014, 09:36:30 öö
Gönderen: yihaak
5 Yanıt
2023 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 01, 2016, 10:59:31 ös
Gönderen: BuZ