Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: KENT, KENTLİ, EKOLOJİ...  (Okunma sayısı 2219 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ekim 10, 2011, 06:25:18 ÖS
  • Ziyaretçi

Değerli Form Üyeleri,
Bu yağmurlu günde aklıma gelenleri şöylesine yazıp paylaşmak istedim. Eksik ve yanlışlarımı irdelemeniz dileğiyle…
Saygılarımla,
HERKÜL

KENT, KENTLİ VE EKOLOJİ

   İnsan kendini olumsuzluklardan ne kadar soyutlamaya da çalışsa, yaşadığı ortamın sorunlarından tümüyle kopamıyor. Bu bir açıdan, zarar vermeyecek şekilde dengelenebilirse, insanın yaşamın gerçeklerinden ve deviniminden kopmamasını da sağlıyor.   

   Geceden beri yağmur yağıyordu. Birçok yeri seller götürmüştü. Televizyonda yolda kalan insanlar “devlet yok mu” diye feryat ediyorlardı. İstanbul her kar ve yağmur yağışında böyle teslim oluyordu. Seller can alıyor, kurtarma faaliyetleri gereği gibi yapılamıyordu.

   Aklıma, gittiğim ülkelerdeki metropol kentler geldi. Örneğin Paris ve New York’ta rastladığım yağmur ve kar fırtınaları, şehri bu şekilde teslim almıyordu. Çünkü her yerle bağlantılı olan metro sistemi vardı. Tüm ulaşım vasıtaları dakik geliyor, elektrikler kesilmiyor ve her şey normalinde devam ediyordu.

   Singapur’da anormal yağmurlar yağıyordu. Fakat hiçbir yeri sel basmıyordu. Dünyadaki ilerlemiş ülkelerin, gittiğim büyük kentlerinde de durum böyleydi. Yağmur yağmasına rağmen ayakkabım çamur olmuyordu. Bunların nedenlerini araştırınca kent, kentli ve ekoloji açısından incelemek gerekiyordu.

   Kentli ve yurttaş; sözcüğü tarihi gelişimde Latince’deki “Civitas-Uygarlık” sözcüğünden türemiştir. Arapça’da ise “Medine” kent anlamına gelmekte ve “medeniyet” sözcüğü de ayni kökten türemektedir. Bu nedenle kentler uygarlık ve medeniyet ölçüsü olarak görülmüştür.

   Kentlerin oluşmasına sebep etkenlerin en önemlisi “Sanayi Devrimidir.” Yeni üretim biçimleri kentlerde iş imkânları yarattı. Bu da kırsal alandan göçü hızlandırdı. Modern ulaşım araçları kentlerin çok rahat büyümesine yol açtı. Bu büyüme kentlerdeki toprağın değer kazanmasına sebep oldu. Yeni yapılaşma, malzeme ticareti ve depolama, teknik sistemlerini de geliştirdi. Bu sebeple, kırsal alanlardan kentlere doğru akın, bütün kentlerin problemi olmuştur.

   İngiliz tarihçi Childe, uygarlığı kentleşme ile özdeşleştirir. Antropolog McCormick’e göre ise kentleşme, toplumsal örgütlenme ile eşdeğerdir. Kültürel, siyasal ve dinsel kurumların doğuşu da kentleşmeyi geliştirmiştir.

   Üretim fazlası kurumlaşma, uzmanlaşma, ticaret, sanat, spor vs. gibi sebepler kentleri büyütürken, servetin yoğunlaşmasına, nüfusun artarak toplumun sınıflara bölünmesine yol açar.

   Büyümekte olan kentlerin düzenli gelişmesine yardım edecek en önemli konu “Kent Planlaması-Şehircilik” dir. Bunun amacı ise; herkese eşit hizmet ve sağlıklı bir yaşam sağlanmasıdır. Halkın ihtiyacına göre düzenlemeler yapmak, eğitim, ulaşım, trafik, yol, altyapı, sağlık, eğlence, yeşil alanlar vs. hep kent planlamasını içerir.

   Plansız şehirleşme hava kirliliğini de beraber getirmiştir. Bunun en önemlisi ısıtma sisteminden kaynaklanmaktadır. Diğer sebep topografik ve meteorolojik şartlar nazara alınmadan yapılan yanlış yerleşimdir. Trafik de bir diğer önemli hava kirliliği sorunudur.

   Bilimsel açıdan kent planlamalarının en zor kısmı, uygulama aşamasıdır. Bunun sebebi de çok çeşitli çıkar gruplarının uygulanacak doğru planı durdurmak veya kendi isteklerine göre değiştirmek için çalışmasıdır. Bu konuda çeşitli baskı grupları oluştururlar. Kahramanlık edebiyatına yer verdiğimizin ve çıkarlarımızı düşündüğümüzün onda biri kadar, akıl, bilim ve bilgelikle düşünebilme yeteneğini kazanabilsek, bu sıkıntıları yaşamazdık.

   Oy toplamak için milyonlarca insanımızı İstanbul’da toplayıp, varoşlar yaratarak gerçek kültürümüzü yok ederken, hamaset edebiyatı gırla gidiyor. Gerçek kentleşme; örgütlenme, iş bölümü, uzmanlaşma, kent kültürü ve değerlerinin benimsenerek oluşmasıdır. Böylece kentlinin nitelikleri de; laiklik, bireyleşme, anonim ilişkiler kurma ve akılcı davrana olmalıdır.

Ahlaki değerlerin bozulması

   Kentlileşme hiç şüphesiz, sürekli değerler aşınmasına sebep olurken, kültürel yıpranmayı da beraber getirir. Bu yüzden; “Geleneksel yapıdan gelen birçok değer yok olurken, bunların yerine yeni değerler oluşturulamamıştır.”

   İşte yozlaşma denilen şey de budur. Başkaları pahasına bir nevi egoistçe bireyleşme. Bu bireyleşme, yozlaşma dediğimiz bozulma ve bunalımlarla, zevksizliklere, yeni müzik türlerinin oluşmasına, eğlencenin ve eğlenenlerin nitelik ve niceliklerinin değişmesine, adetlerdeki inceliğin yok olmasına ve daha birçok çöküntü ve değişime yol açmaktadır.

   Yolda, vapurda, komşuda, eğlencede ve çeşitli yerlerde görüp de “ne kültürsüzler, İstanbul’u da mahvettiler...” gibi düşüncelerle aşağılayarak baktığımız insanların oluşumunun sebebi budur.  Ancak bu noktada hassas bir ayrıntı var: Bu şekilde bakıp kızdığımız bu insanları, içimizden atmak mümkün olamayacağına göre, onlara yaklaşım yapmamız daha önemlidir. Onlardan kopuk yaşayarak, tepeden inme kültür vermemiz ve örnek olmamız da mümkün değildir. Bunun için akılcı yaklaşım ve eğitim gereklidir. Ne yazık ki okullarımızda da eğitim değil sadece teste yönelik öğretim yapılmaktadır.

   Zenginlik ve köşeyi dönme ideolojisi, bu yoksul ve eğitimsiz insanlarda daha çok gözükür. Çoğunluğu ya vurup kırarak, basıp geçerek kazanma yoluna, bu yolda da başarılı olamadığı zaman da “acınma” duygusallığına girer. Girdikçe de daha çok ezilmişlik duygusuna kapılır. Batı toplumunda “Pathos” denilen bu duygu, bizde dertli şarkılarla, jilet vurma şeklinde kendini gösterir.

   Kentleşmede kentlinin kültürü; önce yerel kültüre sahip çıkmaya çalışarak, evrensel kültür sentezini ve evrensel değerleri oluşturma çabasıyla yavaş yavaş şekillenecektir. Bu yüzden başıboşluğun yarattığı müzik, sanat, düşünce farklıklarını birbirinden aşağı veya üstün görmeden değerlendirerek eğitime gitmek gereklidir.

   Biz eski İstanbulluların alışık olduğu nezaket kuralları daha ince ve duyarlıydı. Ani değişime de tam uyamadığımız için bundan çok rahatsız oluyoruz. Gerçekten benim zamanımda İstanbul esas varlığı içinde çok daha güzeldi. Okuduğum benden de eskiye ait kitaplarda birçok yabancı sanatçı, mimar, yazar ve şehircilik uzmanları İstanbul’un erişilmez güzelliklerini dile getiriyorlar. Eski Türk evleri ve mahalleleri estetik ve kullanım açısından çok ilginç bulunuyor. Belirli mimari ölçülerle doğal tepelere kurulmuş emsalsiz camileri, külliyeleri, yeşil alanları ve mahalleleriyle çok güzelmiş. Vadiler yemyeşil bostanlar ve meyve bahçeleriyle kaplıymış. Boğaz ufak köyleri dışında tamamen yemyeşilmiş. Yalılar, konaklar, kasırlar bahçe ve koruluklarıyla birlikte harikalarmış.

   Ben gene de; bilim adamları, sanatçılar, devlet ve çeşitli kuruluşlar, akılcı ve bilimsel çözümler arayarak kentimiz ve kentlimizle ilgili sorunlara çözüm getirilebileceğine inanıyorum.

Fakat çevre için ayni inancı taşıyamıyorum. Çünkü “Benden sonra tufan” kafasındayız... ve “Bizler olacağı gördük ama durduracak aklımız ve gücümüz olamadı” diyerek bu günleri yarınlara devireceğiz.

Kısa anımsamalar

Daha yedi yaşlarında bir çocukken, Yenikapı’dan denize girer, yanımıza kadar gelen yunus balıklarını seyrederdik. Marmara bir balık cennetiydi. Annem ekonomi yapmak istediği zaman mevsimine göre bol bol taze çeşitli balıklar alıp pişirirdi. Pastırma ucuzdu. Haliçte bile insanlar balık tutup, yüzebilirlerdi.

Sebze ve meyveler hormonsuzdu. Yumurta yediğimiz zaman elimizi ve ağzımızı iyi yıkamazsak evden azar işitirdik. Çünkü hakiki yumurtalardı.

Her mahallede spor merkezleri yoktu, ama her mahallede büyük konak bahçeleri, otluklar, dutluklar, incirlikler ve geniş arsalar bulunurdu. Oralarda oynar, ağaçlara çıkar, meyvelerinden yer, güreşir ve yorulunca yemyeşil otlar üzerine uzandık mı, gökyüzünde bugün göremediğimiz bembeyaz bulutlar ve çeşitli kuşlara bakarak hayaller kurup, pamuk prenseslerin ülkesine yol alırdık. Sonra aşağıdaki terkos çeşmesinden kana kana mis gibi suyundan içer, hatta üstümüzü bile yıkardık. Gelincikler, papatyalar, otlar arasında tabiatla iç içeydik. Kuşlar cıvıl cıvıl öter, rengârenk kelebekler uçuşur, geceleri ise ateşböcekleri yanıp sönerek bize coşkulu sevinçler yaşatırdı.

Yazın karpuz kabuğu suya düşünce, Florya plajının altın gibi incecik sıcak kumlarına uzanır, pırıl pırıl denizinde yüzerdik. Tabi ertesi gün de yanıktan acıyan derimize, halis koyun sütünden yapılmış ve yoğurtçuların sırt tepsilerinde sattıkları “Ali Halit Yoğurdu” sürerdik.

Kuşlar gökyüzünde sürüler halinde başka yerlere göç ederken, dökülen yapraklar ve sararan otlarla, o solan bahçelerde üşüdüğümüzü hissettiğimiz zaman sonbahar başlardı. Evlerde yavaş yavaş sobalar kurulur, odun ve kömürler alınırdı.

Halis meşe ve gürgen odunları ve taş kömürü çıtır çıtır yanarken sobanın yanında toplandığımız zaman, mangalda patlatılan mısırlar ve dışarıda yağan karla birlikte, kışı dopdolu yaşamaya başlardık. Konağın üst katından baktığımız zaman yemyeşil İstanbul’un bembeyaz olduğunu görürdük... Bu şekilde mevsimlerin karakteristik özellikleri değişmeden, her sene aynen tekrarlanırdı... Sonra birden birçok şey gibi etrafımızı saran tabiat da kirlenmeye ve değişmeye başladı...

Edinilen bilgilere göre, son yirmi beş yılda dünyada, Türkiye’nin yaklaşık üç misline yakın ormanlık alan yok olmuş.

Bir bilim adamının dediği gibi; “iklim ve tabiat vahşi bir hayvan gibidir. Tahrik etmeye gelmez.” Toprağı çölleştirenlerin vay haline!

Saat başı yeryüzündeki birkaç tür cinsi yok oluyormuş! İklim, enerji, balıkçılık, ormanlar, su zehirli atıklar sonucu kirleniyor. Marmara Denizindeki balıklar, midyeler kanserojen etkili ve zehirli. Etrafta çeşitli öldürücü virüsler kol geziyor. Kuş gribi ve öldürücü keneler ve daha nice öldürücü hastalıklar devreye girdi. Kanser hastalıklarında müthiş artış var. Tüm bunların en önemli sebepleri şehirleşme ve endüstri. Sonuçta bizler... Bilerek veya bilmeyerek çevreyi kirletiyoruz. Hızla artan bir şekilde yaklaşık elli sene sonra ekolojik açıdan dünya çok zor yaşanır, hatta yaşanmaz hale gelecekmiş.

Bu konulara duyarlı İngiliz Sara Parkin Avrupa Parlamentosunda şöyle haykırmış; “Öyle duygusuz, öyle sessiz, öyle coşkudan yoksunuz ki, sonunda kendi yok oluşumuzu izleyip, sahneden çekilecek son tür haline gelebiliriz. Hepsi bittikten sonra, mezar taşımızdaki yazıda, durumumuzu yansıtacak sefillikte olurdu: Olacak olanı gördüler ama, durduracak akıldan yoksundular!...”

Ekoloji, çevre, insan, insan erdemleri, insan kültürü, insan eylemleri her şey ama her şey kirleniyor. Bu bakış açısı, gereksiz karamsarlık olmasa gerek.

Hey gidi, eski günler hey!..

Saygılarımla,
HERKÜL


Ekim 10, 2011, 06:51:15 ÖS
Yanıtla #1
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7280
  • Cinsiyet: Bay


Sayın HERKÜL foruma bir başka rengahenk katıyor;onun bu nostaljikimsi anlatılarına bayılıyorum. Yaşlarımızın gereği mi acaba?

Katılmadığım sözleri yok değil hani aüma deveden mi söz edeceğiz kulağından mı?

Şimdi benim bir kez New York'ta tam yedi gün yağmur esiri olarak yaşamışlığım, Manhattan boyunca uzanan sekiz metro hattını birden su basması olayı elbette bir istisna sayılır. Onların teslim olduğu daha başka afetler var benim görmediğim. Ancak elbette bizim kentlerimiz her yoğun yağmurda doğaya teslim olur. Neden? Belli bir alana yerleştirilmesi gereken konut ve işyeri toplamının en az on katını sıkıştırmış, tıkıştırmış olduğumuzdan.

Ardından ekolojiden söz eder Sayın HERKÜL ve yine biraz da nostalji karıştırarak işin içine. Aslında insanın ekolojik dengeyi bozma olanaüğı yok ama o bir başka teknolojik tartışma konusudur. Nostaljik güzelliğin bir daha geri gelmemecesbine bozuluşunun nedeni de aynıdır.

Tüm bunun üzerine bir de ne kendimize, ne komşumuza ne mahallelimize ne kantlimize eskiden büyük lerimizin beslediği sevgiyi beslemediğimizi, bunun bir doğal sonucu olarak da eski saygın kişilerin gösterdiği saygının adını bile unuttuğumuzu, görgüsüzlükte alıp yürüdüğümüzü, yaşamın her alanına katı ve anlamsız bir bencillik ile baktığımızı eklersek, bugünümüze de şükür!   



     
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Ekim 10, 2011, 07:25:38 ÖS
Yanıtla #2
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 500
  • Cinsiyet: Bay

 Sayın HERKÜL'ün bu anlatımını çok beğendim. En çok da şu balık kısmına takıldım. Yaşım sayın HERKÜL'ün anlattığı dönemleri yaşamış olmaya yetmese de, bu konuyla alakalı hatıramda kalan en belirgin anılardan biridir: Balık, benim çocukluğumda şimdi hurdacıların kullandığı, üç tekerlekli el arabalarının üstünde mahalle aralarında satılırdı.

 Fakir yemeği bile sayılabilirdi balık. Şimdi artık hiç bulunmayan uskumru, çok çok fahiş fiyatlara satılan torik, kapanın elinde kalırdı. Bana göre balıkların şah'ı olan lüfer'i saymıyorum bile. Mevsim başladı sarıkanatı lüfer diye yutturmaya çalışan balıkçı gördüm.

 Vesselam ucundan kıyısından yaşamış biri olarak ben bu kadar özlüyorsam. sayın ADAM ve sayın HERKÜL'ü anlamamak mümkün değil.

 Sayın ADAM'ın dediği gibi: Bu günümüze de şükür. Ne diyelim.
enelsır


Ekim 10, 2011, 07:41:43 ÖS
Yanıtla #3
  • Ziyaretçi

Sayın ADAM,
Sayın elensır,

Yazım hakkındaki olumlu ifadelerinize teşekkürlerimi sunarım. Bana forma yazı iletmem hususunda cesaret veriyorsunuz.

Yazımda naçizane bir harmanlama yaptım... Araya geçmişle bağlantıları koymam, geçmişi yaşamamaya çalıştığım halde belki de zaman zaman duyduğum özlemden ileri geliyor.

Tekrar teşekkürlerim ve saygıarımla,
HERKÜL


Ekim 10, 2011, 08:24:30 ÖS
Yanıtla #4
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 187
  • Cinsiyet: Bay

Sayın HERKÜL

Öncelikle yazınız için kutlarım.Güzel bir betimleme ve benim yaşımda biri için o günleri canlandırmaya hatta yaşar gibi olmayı sağlayacak kendine özgü bir anlatım.

Yazınızı okuduktan sonra içimde karamsar bir burukluk oluşuyor ülkem adına. Şefkatle korumamız gereken doğayı sorumsuzca istihdam tellalığı ile yok edip üstüne üstlük kurulan endüstri tesislerinde çalışan insanlara değer verilmeyip bir ticari girdi olarak görülmesi kaldırılabilecek bir durum değil.

Gerçekten elimizden doğa gidiyor , insana verilen değer gidiyor , benliğimiz gidiyor...

Bazen mimari projelerin doğa ile bütünleşik projelendirilmesi , endüstri alanlarının bu bakış açısıyla planlanmasını duydukça insan seviniyor ama uygulamada herşey kazanç üzerine ülkemde kurulduğundan geleceğimizi karanlıklar içinde görüyorum.

Bazen içimde bir umut ışığı oluşuyor acaba sadece bir geçiş dönemimi diyerek... umarım öyledir...

Saygılarımla


Ekim 10, 2011, 09:42:48 ÖS
Yanıtla #5

İnsan her şeyine sahip olabiliyor fakat habitatına sahip olamıyor. Birileri gelip her gün seyrettiği manzara üzerine bir gecekondu veya bir gökdelen dikebiliyor. Başka birileri gelip, yazın balkonlardan gelen çay kaşığı, okey taşı ve kahkaha seslerini kavga, bağırtı ve gürültüyle değiştiriyor. Sokakların, doğanın ve kentin kolektif yapısı, onu her türlü değişime maruz bırakabiliyor.

Ben Sayın Işığınesiri'nin umudunu paylaşıyorum, geçici bir durum olduğunu düşünüyorum. Eğitimli ile eğitimsizin hemen farkedilebildiği bir ortamda, denge durumu henüz oluşmamış oluyor. Hassasiyet denen şey, eğitimle, görgüyle gelişir. Fakat Türkiye'de bu denge durumu, genel toplum eğitimi ve hassasiyeti henüz gelişmiş değil. Ama gidişatın iyiye doğru olduğunu düşünüyorum. Batının büyük kentlerinin hepsi endüstri devrimiyle uzun yıllar varoşların çoğunluğu oluşturdğu bir dönem yaşadı. Türkiye, endüstri devrimine gireli 60-70 yıl oluyor. Zamanla iyileşecek her şey.
Karanlıklar prensi bir beyefendidir. W.Shakespeare


Ekim 11, 2011, 11:53:57 ÖÖ
Yanıtla #6

türkiye şu anda küreselleşmenin hız kazandırdığı bilgi çağını anlamaya çalışıyor bence,
bu anlama ve anlamlandırma ve dahası entegrasyonu tamamlama sürecinde de ister istemez malum sorunlar yaşıyor
özellikle 2000 yılından sonra doğan jenerasyon çok farklı bir kültür ve  eğitimle  yetişiyo ve bu jenerasyon bilgiye daha kolay ulaşan ve anında paylaşabilen bir kültürle büyüyor, zamanla taşlar yerine oturdukça daha iysi olacaktır
sevgiler...saygılar...
yenilmek te iyidir, mühim olan her seferinde yenilsende , daha iyi olarak yenildiğini bilmektir