Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: İkra  (Okunma sayısı 1238 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şubat 06, 2012, 08:14:58 ÖS
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4170
  • Cinsiyet: Bay

                                                          İkra


    Allah Rasulü’ne (s.a.v) Kur’an inzal oldu. Ve ilk olarak “İkra” dendi.
    Söz konusu aşamada, bildik manada tartışma şu; O’na ‘Oku’ dendiğine göre, acaba Hz. Muhammed (s.a.v) okuma-yazma biliyor muydu, bilmiyor muydu?
    Şayet iman dairesinden meseleye bakarsak “Âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Nebinin” okuma-yazma bilip bilmediği hususunda asla bir tereddüt olamayacağını düşünürüz.

    Buna rağmen önyargılılar, “hayır!” okuma “bilmiyor” şeklindeki tavırlarını fütursuzca sürdürüyor.
    Gerekçe olarak da Efendimizin (s.a.v) “Ben okuyabilenlerden değilim!” şeklindeki açıklaması.
    Acaba bu sözü ile ne anlatmak istemiştir?
    Yakın zamana kadar bu “anlamsızlık” karşısında boynumuz bükülü kaldı.
    Ama bir “Allah Kulu” bu çaresizliği yaptığı açıklama ile kırdı ve şöyle tasvir etti.
    “Hz. Muhammed’e (s.a.v) ,‘İkra’ dendiğinde, eline bir yazılı kâğıt verildi mi?
    Hayır!
    Gökten bir kemik, kâğıt, bir yazı, bir şey verildi mi?
    Hayır
    Eline böyle bir şey düştü mü? Hayır
    Sadece ‘Oku’ sözü var.  Ama eline geçmiş bir yazılı metin yok!
    Böyle bir şey söz konusu değil. O zaman “buradaki ‘Oku’ sözünün anlamı ne?”  diyerek kafaları karıştırdı ve olmayan bir konunun tartışılmasının imkânsız olduğunu vurguladı.
    Eline verilen bir metin olmadığına göre, olmayan şeyi okuma çok daha farklı bir anlam içeriyor. Efendimizin (s.a.v), Cebrail’e (a.s) verdiği cevapta da esasen bu var.
    “Okuyabilenlerden değilim!”

    Okunması istenilen şey; Evrensel Sistem!
    Esasen günlük hayatta geçen anlaşılamaz durumlarda ki olaylarda bu okuma isteği geliyor insanın aklına. Çünkü toplumda okuyabilenlerin sayısı bir elin parmakları kadar. Beş duyu boyutu ile bakanlar ise en alt noktada. Ancak en uç noktaya da uzanmak olanaksız değildir diye düşünüyorum. Bu nedenle okuyabilme yolunu tutuyorum. Örneğin bir filmin seyredilişi, bir romanın ne anlam içerdiği, bir metnin doğru biçimde yorumlanışı için, evet okumak gerekiyor. Bir teknik direktörün oyunun gidişatına göre gerekli tedbirleri alması yine bu özellikle ilgili.
    Ancak asıl olanı, insanın beyni ve bedeni arasında ki ilişkiyi çözebilmesi.
    İşte okumak denen şey bu.
    Biliyoruz ki okumada; limbik sistemin ve epifizin varlığı ön sırada yer alıyor. Neden insan bir anda duygusal olabilirken, kimi zaman mantıklı oluyor. Bu rasyonel ve irrasyonel hareketlerinin izahı gerekmiyor mu?. Okuyabilen insanın bedeni, beynine tabi olurken, okuyamayan beynini çöplüğe dönüştürüyor. Bu şekilde bir arınma söz konusu olamıyor.

    Lakin kendi körlüğümüz yüzünden göremediklerimiz üzerinde ısrar ettiğimiz, üzerinde bir an bile düşünme gereğini duymadığımız, “gördüğüm bu işte” mantığı ile hareket ettiğimiz içindir ki, okuyamıyoruz.
    İşte o zaman fena çuvallıyoruz.
    Herkes insan olmak için doğuyor aslında. Sonra bir beden olduğunu düşünüp, onun saltanatını sürdürme çabasına giriyor. Çıkarları üzerine bir hayat kuruyor.
    Beynindeki duvarları yıkamaz iken, haliyle gerekli aktiviteyi de gösteremiyor. Evet, yukarıda söylediğim gibi bir anahtar gerekiyor. Bu anahtar beynin çalışma sistemini çözüyor.
    İşte o zaman insanoğlu “ikra” diyebiliyor.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo