Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Gec Oldu Ama, Dogum Günün Kutlu Olsun ULRIKE Abla  (Okunma sayısı 2691 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ekim 20, 2012, 05:55:36 ös
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1828

Ulrike: Vicdanlı ama öfkeli




SELAMİ İNCE
 
Bugün Ulrike Meinhof’un doğum günü. Hamburg’taki kocasının villasından bol keseden vicdanlara seslenebileceği ve bundan da bayağı kazanç sağlayabileceği yerde kapitalizmle cepheden çatışmayı seçip, sonunda hapishanede ölen Ulrike’nin. Ulrike Meinhof, 7 Ekim 1934’te doğmuştu...
 
Hayır, hayır Ulrike Meinhof, vicdansız biri asla değildi. Elbette Ulrike Meinhof, vicdanlı olduğu için sosyalizmi seçmişti ama vicdanlara seslenme ticari yapmaya karşı olduğu için vicdansızlara karşı savaşmayı daha uygun buldu. 
Almanya’nın en tanınmış edebiyat eleştirmeni, 1920 doğumlu, Varşova Gettosu’nda Yahudi soykırımından sağ kurtulmuş hiçte sosyalist olmayan, hiçte “komünistlere sempatiyle bakmayan”  Marcel Reich-Ranicki  bakın Ulrike ile ilgili ne diyor:  „1960lı yılların başında onunla buluştuk. 1958 yılında Federal Almanya’ya geldikten sonra bana hayatımda ilk kez Varşova Gettosu’ndaki hayatın nasıl olduğuna dair soru soran ilk kişiydi o. Hamburg’ta bir kahvede buluşmuştuk. Planladığımızdan daha uzun süren röportaj sonrasında Ulrike’nin gözlerinden yaşlar geliyordu…”
Marcel Reich-Ranicki bunu, 2004 yılında, Ulrike’nin kızı Bettina Röhl’e anlatıyor. Ki Bettina Röhl de annesini vicdansızlıkla suçlayanlardan biri. Çünkü Ulrike 1972 yılında yakalanıp, insan görmenin de yasak olduğu tecrit hücresinde tutulmaya başlandığında Bettina ve ikizi sadece 10 yaşındaydı.

Bettina, Ulrike’nin o ünlü sözü ettiği çocuklarından biri: “Üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim…” Çünkü Ulrike’nin çocukları annelerini göremedikleri için üzgündü, anneleri hapiste olduğu için okula arkadaşlarından utanıyorlardı ve daha başka nedenlerle üzgündüler. Ulrike, yazdığı mektupların birinde çocuklarına üzülecek bir şey olmadığını, çünkü onları üzen kapitalist sistemin kendisi olduğunu, kapitalizmin bekçisi rejimin kendisini hapiste tuttuğunu ve kapitalizme, devlete, düzene karşı asıl öfkeli olunması gerektiğini anlatıyordu. 

SOKAK PROTESTOSUNDAN DİRENİŞE
 Evet, Ulrike öfkeliydi. Çünkü kapitalizm de devlet de vicdanlı değil, öfkeliydi. Hem de çok öfkeli hem de dünya çapında… Biliyorsunuz işte, Ulrike’nin gençliğinde faşistler dünya çapında yenilmişti ama Almanya’da hala devlet kadrosundaydılar,  ABD Vietnam’daydı… Antikomünizme “demokrasi”, kapitalist diktatörlüğe “özgürlük” deniyordu…    Her yerde Süleyman Demireller, Kenan Evrenler, Nazlı Ilıcaklar, Nagehan Alçılar, Mehmet Barlaslar, Bülent Arınçlar, Abdullah Güller, Ertuğrul Özkökler, Muhsin Yazıcıoğulları, Mehmet Ağarlar vardı.

Ulrike Meinhof, tanınmış bir gazeteciydi. Ulrike Meinhof’un düzene karşı tepkisini netleştirdiği ilk yazısı 1968’de başyazar olduğu “konkret” dergisinde, Almanya 68 öğrenci lideri Rudi Dutschke’nin vurulması üzerine yayınlandı.  Rudi Dutschke, 11 Nisan 1968 tarihinde silahlı saldırıda ağır yaralandı. Ulrike’nin düzen eleştirisinin dozunu artırdığı yazı aynı gün yayınlandı.  Bu yazı daha sonra “radikal dönemin başı” olarak gösterilir. Yazının özünü aşağı yukarı şu cümleler oluşturur:
 “Protesto, bu bana uymuyor, buna karşıyım demektir. Bana uymayan bir şeyin ortadan kalkması için uğraşıyorsam bu direniştir. Bu zamana kadar istemediklerimizi sokaklarda söyledik ama Rudi Dutschke’nin saldırıya uğramasını engelleyemedik. Çünkü gelenek ve göreneklerin tutsağı halindeydik. Şimdi şiddet ve direnişi düşünmek zorundayız… Bize yönelik bu silahlı saldırı gerçekleştiğinde, korkak liberalleri yanımıza çekmek mümkün olmadı. Eğlence sona erdi. Sokak eğlencesi zamanı geçti artık…” (Yeri gelmişken, Ulrike Meinhof’un konkret’te yazdığı yazılarından oluşan Protestodan Direnişe adlı kitap yenilerde Levent Konca çevirisiyle yayınlandı.)

DÜZENDEN KOPUŞ VE RAF YAZILARI
Ulrike, “sokak eğlencesi zamanı geçti, hadi öyleyse, evlere, bürolara parlamentoya” demedi. Aksine yine sokağı savundu. Sadece eğlencenin rengi değişiyordu.   Meinhof, 14 Mayıs 1970’de, Frankfurt’ta bir AVM’yi yakmaktan ve bugünün parasıyla 3 milyon Euro zarar vermekten tutuklu bulunan Andreas Baader’in hapisten kaçırılmasında rol oynadı. Meinhof’un Baader’in kaçırılması eyleminde, sadece yardım etmesi planlanmıştı. Oysa Ulrike, Baader’in ardından camdan atladı ve illegal yaşama adım atmış oldu. Camdan atlayış, Hamburg’taki villadan da, Berlin’deki gazeteci yaşamından da kopuş oldu.

Ulrike, Andreas Baader ve diğer arkadaşları Thorwald Proll, Horst Söhnlein ve Gudrun Ensslin’i gazeteci olarak izlediği kundaklama eylemi duruşmalarında tanımıştı.   

Elbette Ulrike’nin camdan atlamasıyla Alman basını nükleer savaş karşıtlığından kadın sorununa, sosyal demokrasinin acizliğinden, sarı sendikaların yangın söndürücülüğüne kadar düzeni teşhir eden güçlü bir yazarı kaybetti ama kısa süre içinde Ulrike, bir kamuoyu yoklamasında halkın yüzde 70’inin “evimde saklarım” dediği başka biri olarak döndü. Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun  (Rote Armee Fraktion - RAF) metin yazarı. 

Yine hiçte komünist olmayan, hiçte teröre bulaşmamış Alman kadın rejisör Helma Sanders-Brahms şunları söylüyor:
"O, Almanya'nın savaş sonrası dönemde sahip olduğu en önemli ve aynı zamanda en iyi yazan gazeteciydi, hala öyle. Yazdıkları netlik ve keskinlik açısından bugün hala, onun analizleri, o yıllar hakkında okuyabileceklerinizin en iyisi. Metinleri o kadar yoğun ki, hayata geçirilmek için ısrar ediyorlar. Okuyanlara, adaletsizliğe karşı mücadelenin zorunlu olduğunun ve maddi açıdan olmasa da, en azından ahlaki olarak mücadele etmeye değdiğinin garantisini veriyorlar. Onu karşı taraf için tehlikeli yapan buydu."

Helma Sanders-Brahms’tan daha iyi bilecek değiliz. Sanders-Brahms, 1968 Alman kadın hareketinin en önemli filmlerinden birini, Unter dem Pflaster ist der Strand yaptı. “Almanya, Solgun Ana”yı  (Deutschland, bleiche Mutter) mutlaka hatırlarsınız. Her neyse, konuyu daha fazla dağıtmadan devam edelim…

DÜZEN DEĞİŞMİYOR, AKSİNE YIKILIYOR
Andreas Baader’in haipsten kurtulmasından sonra ekibe katılan Ulrike Meinhof’un RAF’ın teorik dokümanlarını kaleme aldığı kabul ediliyor.  Çünkü, RAF’ın ilk metni “Kızıl Orduyu İnşaa Edin”den sonra yayınlanan “Şehir Gerillası Konsepti”, “Şehir Gerillası ve Sınıf Savaşı “ gibi “Silahlı Mücadele” konsepti adı altındaki metinlerde Meinhof’un üslubu vardı. Zaten devlete göre de Meinhof, RAF’ın beyniydi. Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve Ulrike Meinhof'un 15 kişilik bir ekiple 1970 yılı Haziran-Ağustos arasında Ürdün’de El Fetih kamplarında silahlı eğitim aldığını da Almanya’da bilmeyen kalmadı.

Herkes artık “nasıl oldu da Ulrike böyle oldu” sorusunu sormaya başladı. Muhafazakâr Alman düşüncesinin Ulrike tahlilinin çıkış noktası, Ulrike’nin “incelenmesi gereken bir şey, hastalıklı bir şey” olduğu idi.  Uzun yıllar yazdığı makalelerle, yaptığı radyo programlarıyla filmlerle insanları aydınlatmaya çalışan Ulrike Meinhof, artık ‘yanlış insanlara doğru anlatma’nın anlamsız olduğunu düşünüyordu. Düpedüz delilik!

Meinhof, üniversite öğrencisiyken gazeteciliğe başladı ve 1959’dan 1969’a kadar 10 yıl sol dergi konkret’te (Somut) insanlara aslında doğruyu anlatmaya çalıştı. 1960-1964 arasında da derginin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Konkret bir öğrenci dergisiyken Meinhof zamanında bütün solun en etkili dergisi haline geldi. Ulrike hem gazeteci hem de militan olarak Almanya’daki o dönemdeki bütün gösterilere katıldı. ABD’nin Vietnam’ı bombalamasıyla başlayan süreçte Ulrike daha da siyasallaşarak öne çıktı.
 
Ulrike Meinhof, 27 yaşındayken radikal sol “konkret” dergisinin sahibi Klaus Rainer Röhl ile evlendi. Elbette sol üniversite öğrencilerine ve Ulrike’ye göre oldukça zengin olan Klaus Rainer Röhl’ün bu durumu Ulrike’yi pek rahatsız etmedi. Röhl, Ulrike’yi sosyal demokrat yapacağını sanıyordu. Ulrike’nin bu konudaki tutumu oldukça eğlenceliydi: “Kapitalizmin son demlerinin keyfini sür, nasıl olsa sosyalizm yakın…”
 
Meinhof, siyasi ironisini, neşesini ve hınzırlığını hiç kaybetmedi.  Entelektüellere karşı  hak etmedikleri ölçüde dalgacı  davranıyordu. Örneğin Vietnam savaşı sırasında yine “dünyayı değiştirmek” isteyen entelektüellere çatıyordu: “Son kertede gördük ki, dünya değiştirilmiyor. Aksine yıkılıyor…”
 
Meinhof bu arada bazı şehir efsanelerine ve eski arkadaşlarıyla ilgili düşüncelerine şöyle açıklık getiriyor:    “Birçok yoldaş hakkımızda gerçek olmayan bilgiler yayıyor. Yanlarında kaldığımız, Ortadoğu’ya gidişlerimizi organize ettikleri, ev tutmamıza yardımcı oldukları, bizimle ilişkili oldukları, bizim için bir şeyler yaptıkları gibi gerçekle ilgisi olmayan yalanlar uyduruyorlar. Bir kısmı bunları sadece 'gündemde' olduklarını göstermek için yapıyor, gündemde kalıyor. Bir kısmı ise, bizim aptal, güvenilmez, dikkatsiz ve kafayı yemiş olduğumuzu göstermek için bunu yapıyor. Bunlarla başkalarının bize dair düşünceleri oluşuyor. Aslında bunlar bizimle sadece bir şey için ilişkililer: Ticaretimizi yapıyorlar... Bizim, kahve masasının etrafında toplanıp antiemperyalist savaş oynayan bu gevezelerle hiçbir işimiz olmaz. “
 
İNTİHAR DEĞİL, İNFAZ
 Düzen yıkılmadı aksine orantısız bir güçle Ulrikelerin peşine düştü.  1972 yılında Ulrike Meinhof artık çok sayıda banka soygunundan, 5 bombalı saldırıda 4 kişiyi öldürmekten aranır hale geldi. Meinhof 15 Haziran 1972’de yakalandı.  Hep tecrit hücresinde tutuldu. Meinhof 9  Mayıs 1976’da  özel korunaklı hapishane  hücresinde ölü bulunduğunda birkaç kez ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanıyordu. Daha sonra dava arkadaşları da hücrelerinde ölü bulundu. Uluslararası bir araştırma komisyonu ölüm nedenlerini araştırdı. Araştırma sonucu Ulrike Meinhof’un intihar ettiği tezini oldukça kuşkulu bulundu.

Almanya Gazeteciler Birliği eski başkanı ve sol- yeşil politikacı Jutta Ditfurth’un 6 yıllık çalışmasının ardından 2007’de yayınladığı Meinhof biyografisinde otopsinin düzgün yapılmadığını ortaya koyuyor. Ditfurt, cezaevinde Ulrike’nin odasına yakın bir yere çıkan kimsenin bilmediği bir yangın merdiveni olduğunu, Ulrike’nin grupla arasında hiçbir problem olmadığını ve intihar ettiği söylenen havludan kesilerek yapılan ipi odada kesecek makasta iz bulunmadığını araştırmalarında ortaya koyuyor.
 
Ancak daha da önemlisi bu zamana kadar olmayan bir fotoğrafı Ditfurth’un ortaya çıkarması. Asılı halini gösteren fotoğrafta Ulrike’nin bir ayağının sandalyede olduğu, altının boş olmadığı yani bu biçimde bir insanın intihar edemeyeceği açıkça görülüyor. Ditfurth, otopside Ulrike’nin asılmadan önce öldürülmüş olabileceğinin ya da baygın hale getirildikten sonra asılmış olacağının tam açıklanmadığını söylüyor. Ditfurth, otopside ailenin ve avukatlarının alınmadığını, ailenin isteği ile ikinci otopsiyi yapan ekibin bulgularının da kamuoyuna yanlış aktarıldığını söylüyor. İkinci otopside ölüm nedeninin ‘tam olarak’ saptanamadığını belirtiyor.
 
Meinhof, 15 Mayıs 1976’da Berlin’de toprağa verildi. Öğrencilik zamanlarından arkadaşı olan papaz Helmut Gollwitzer cenaze konuşmasını yaptı. Ulrike’nin arada sırada bilinmeyen birileri tarafından mezar taşı kırılıyor. Yine bilinmeyen birileri mezar taşını yeniliyor.

Kızıl Ordu’yu inşa edin!
 RAF’ın resmi bir kuruluş tarihi yok. Ama Ulrike Meinhof’un da içinde bulunduğu bir ekip tarafından 14 Mayıs 1970'te Andreas Baader’in cezaevinden kaçırılması bir 'başlangıç' olarak gösteriliyor. 5 Haziran 1970’te Agit883’te aşağıdaki kuruluş ilanı bildirisi bir “mektup” olarak yayınlanıyor. İşte o meşhur bildiri-mektubun anlamını bozmadan kısaltılmış çevirisi:
 
“Yoldaşlar, yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın anlamı yok. Biz bunu daha önce uzun süre yaptık. Baader’in hapisten kurtuluşu eylemini biz entelektüel gevezelere, korkudan altına edenlere, her şeyin en iyisini bilenlere anlatmaya kalkmadık, aksine halkın potansiyel devrimci kesimine anlattık. Bu eylemi, bunu hemen kavrayabileceklere anlattık, çünkü onlar da zaten hapiste. Eylemsiz sol gevezelik halkın bu kesimlerine hiçbir şey veremez. Halkın buna karnı tok.
 
Baader’in kurtuluşu eylemini Märkischer semtinin gençliğine anlatmalısınız, Eichenhof, Ollenhauer, Heiligensee’deki kızlara anlatmalısınız, yetiştirme yurtlarındaki delikanlılara anlatmalısınız. Çok çocuklu yoksul ailelere, genç işçilere ve çıraklara, ortaokul öğrencilerine, yoksul semtlerdeki ailelere, Siemens, AEG-Telefunken, SEL ve Osram işçilerine, hem ev işi yapıp çocuğa bakmak hem de akort çalışma zorunda kalan evli kadın işçilere anlatmalısınız, lanet olsun!
 
Bu eylemi, yaşadıkları sömürü karşılığında yaşam standartlarının yükselmesi ve tüketim artışı gibi tazminat alamayanlara, ev kredisi anlaşması, küçük kredi, orta sınıf otomobili olmayanlara anlatmalısınız. Bütün bu ıvır zıvırlara sahip olmayacaklarını bilenlere ve bunun peşinde koşmayanlara!     
Öğretmenlerinin ve eğitimcilerinin, kurum yöneticilerinin ve bakım kurumlarının, usta ve ustabaşılarının ve sendika temsilcilerinin ve de semt belediye başkanlarının gelecek vaatlerinin yalan olduğunu bilen ama sadece polisten korkusu kalmış bütün insanlara! Bunların tümüne -ama küçük burjuva entelektüellerine değil- artık sona gelindiğini, bundan sonra başka bir şeyin başladığını ve Baader’in kurtuluşu eyleminin sadece bir başlangıç olduğunu anlatmalısınız! Ki, aynasızlar düzeninin sonu görülüyor.
 
Onlara Kızıl Ordu Fraksiyonu inşa ettiğimizi ve bunun onların ordusu olduğunu söyleyin. Ve şimdi her şeyin başladığını da söyleyin. Onlar “neden şimdi” diye aptalca sorular sormayacaktır. Çünkü onlar, devlet daireleri ve makamlarla binlerce yolu arkada bıraktı, süreçlerle dansları, bekleme süresi ve bekleme odalarını, tarihleri, kesin hallolanları ve hiçbir şeyin hallolmadığını geride bıraktı. Ve sempatik öğretmenle konuşmayı başarıp buna rağmen sonunda sınıfta kalmayı engelleyemeyenler ya da çocuğunun anaokulu için hiçbir yer kalmadığını söyleyen çaresiz anaokulu öğretmenini de arkada bırakanlar... Size “neden şimdi” sorusunu sormayacaklar, lanet olsun!
 Tabii ki gazetelerinizi polis el koymadan önce dağıtacak durumda olmamanızın nedenleri konusunda söylediğiniz hiçbir söze de inanmayacaklardır. Çünkü yalaka solun ajitasyonuna gelmeyip, domuzların yaklaşamayacağı bir dağıtım ağı kurmak zorunda olan gerçekçi sol olmalısınız. “Bu çok zor” diye saçmalamayı bırakın. Baader’in kurtarılması eylemi de çocuk oyuncağı değildi. (…)
 Çelişkileri doruğa çıkarmak ne demek? Kafanı kesmeleri için uzatmamak demek. Bunun için Kızıl Ordu’yu kuruyoruz. Ebeveynlerin arkasında öğretmen, gençlik dairesi ve polis duruyor. Ustabaşının arkasında usta, personel bürosu, fabrika koruması, sigorta ve copuyla polis duruyor. Kapıcının arkasında apartman yönetimi, ev sahibi, mahkeme icracısı, tahliye davaları ve polis duruyor. Domuzlar notlarla, işten atmayla, kovmayla ve bir sürü hokus pokusla işlerini görüyor. (…)
 Açıktır ki başka türlü ilerleyemediklerinde silahlarına, göz yaşartıcı bombaya, el bombasına sarılacaklardır. (…) Ve tabii ki,  hapishaneler siyasal tutsaklar için ağırlaştırılacak. 
Şunu açıkça kavramalısınız ki, emperyalizmin sosyal demokrat pisliği, senatodan gençlik dairesine kadar her yere sızmış olabilir ve sizi elinde oynatmak, aldatmak, gafil avlamak, tuzağa düşürmek, korkutmak, savaşmadan ortadan kaldırmak gibi her türlü domuzluğu yapmaya hazırdır. (…) Kızıl Ordu’yu inşa etmemek demek,   her çelişki ve her siyasal çalışmada reformizmin ortaya çıkması demektir. (…)
Şunu açıkça kavramalısınız ki, devrim bir Paskalya Yürüyüşü olmayacak. Ki domuzlar, bütün araçları sonuna kadar kullansa da ama hepsi bu kadar, daha ileri gidemeyecekler. Çelişkileri sivriltmek için Kızıl Ordu’yu inşa ediyoruz. Kızıl Ordu’yu inşa etmeden bütün çelişkiler ve fabrikalardaki, mahallelerdeki siyasi çalışmalar boşa çıkacaktır ve reformizmin yargısıyla mahkûm edilecektir. (…)  Bu sadece halkı mahveder, ama halkı mahvedeni mahvetmez!
 (…) Çelişkileri doruğa tırmandırmak demek, onların her istediklerini yapmaları değil, tam aksine biz ne istersek onu yapmak zorunda kalmaları demek. Üçüncü dünyanın sömürülmesinden, Pers petrollerinden, Bolivya’nın muzundan, Güney Afrika’nın altınından pay alamayanların, sömürücülerle birlikte olmasının hiçbir temeli olmadığını onlara açıkça anlatın. Onlar şimdi burada neler döndüğünü ve Filistin, Vietnam, Guatemala, Küba ve Çin’de daha önce neler olduğunu anlar. Baader’in kurtuluşu eyleminin tek bir eylem olmadığını, ama bundan önce Almanya’da hiç gerçekleşmemiş bir eylemin ilki olduğunu eğer anlatırsanız, onlar anlar.
 Lanet olsun! Aranan evlerde divanlarda oturup küçük hesaplı kuş beyinliler gibi aşklarınızı anlatmaktan vazgeçin. Gerçek bir dağıtım ağı kurun. Herkesi ayaktakımı yapmaya çalışan sosyal çalışmacıları, lahana kemiricilerini, korkudan altına edenleri bırakın oldukları yerde.
 Hak edenlerin suratına tokat atmak için bekleyen proleter kadınları ve lümpen proletaryayı bulun. Yetiştirme ve işçi yurtları nerede, nerede çok çocuklu aileler, onları bulun.
Onlar liderliği üstleneceklerdir.
 Yakalanmayın, yakalanmamayı bilenlerden -ki bunu sizden daha iyi biliyorlar - yakalanmamayı öğrenin.
 Sınıf savaşını yükseltin. Proleteryayı örgütleyin. …
 
 KIZIL ORDUYU İNŞA EDİN!
« Son Düzenleme: Ekim 20, 2012, 05:57:39 ös Gönderen: Tij »


Kasım 25, 2012, 10:00:28 ös
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1828

Ulrike’den diktatör eşlerine mektup
25
 
KAS
 
2012
 


SELAMİ İNCE/BİRGÜN
 
Ulrike Meinhof'un Almanca aylık “konkret” dergisindeki yazılarından hazırlanmış kitap ilk kez "Protestodan Direnişe" adıyla Türkçe'de yayınlandı.Bir süredir kitabı tanıtacak bir yazı yazmayı düşünüyordum.  Sonunda şuna karara verdim: Ulrike Meinhof'un kitabını tanıtacak yazı yine Ulrike’nin bir yazısı olurdu. Kitaptan bölgemizle ilgili bir yazı seçtim. Biraz sonra okuyacağınız bu yazı, Ulrike Meinhof'un İran Şahı Pehlevi’nin eşi Farah Diba’ya yazdığı açık mektup. 
Mektup, sadece kitabı ya da dönemi anlatmakla kalmıyor aslında bugünü de gerçekçi ve çok acı bir biçimde anlatıyor.“1967’deki bu mektup hala gtünümüzü nasıl anlatır ya da hala nasıl güncel olabilir” diye elbette sorulabilir. Cevabı basit: Ortadoğu’da ya da Afrika’da, daha doğrusu yoksulların dünyasında 1967’den bu yana özünde çok şey değişmedi. Hala 45 yıl önce yazılan bu mektubu Türkiye’den Mısır’a, İran’dan Yemen’e kadar bütün bölgede “ ülke raporu” olarak okumak mümkün. İran devrimine, Türk demokrasisine, Arap baharına ve hatta yeni dünya düzenine rağmen bu mektubun hala güncel olması, elbette sol açısından da bir hüzün kaynağı.

Bu mektubun içerdiği adaletsizlikler, eşitsizlikler birçok ülke için elbette hala geçerli. Ama asıl önemli olan şey, mektubun içeriğinin hala gerçerli ve güncel olması değil, bu tür mektupların artık yazılmıyor olması. Herkesin mutlu, herkesin işinde gücünde olduğu, herkesin ileri demokrasiye kavuştuğu bizim ülkemizde herkes elbette  “padişahım çok yaşa”  diyecek ama acaba diğer ülkelerde neden yazılmıyor? 
 
2 HAZİRAN 1967: EĞLENCENİN BİTTİĞİ TARİH
Bu mektubun Kızıl Ordu Fraksiyonu -RAF açısından da bir önemi var. Bu mektup yayınlandığı sırada  Almanya solu ve gençlik muhalefetinde  “Vietnam savaşı suçlusu” ABD’ye karşı geniş bir tepki vardı. Gençler, sol gruplar sürekli ABD karşıtı gösteri yapıyor, ABD protesto ediliyordu. Haziran 1967’de “ABD’nin uşağı” İran Şahı Almanya’yı ziyarete karar verdi. Almanya solu, ne ABD’yi ne de uşaklarını Almanya’da görmek istemiyordu.   Meinhof da bütün gücüyle muhalefetin içindeydi. İran Şahı’nın Almanya ziyaretinin engellenmesi, en azından protesto edilmesi aslında ABD’nin protesto edilmesi anlamına geliyordu. Ulrike Meinhof, konkret dergisinin 1967 yılı Haziran sayısında işte bu yazıyı, Şah’ın karısına hitaben bir mektup olarak yazdı.   

Protesto edileceğini bildiği halde Şah geldi ve Berlin’de 2 Haziran 1967 tarihinde çok büyük bir kitle tarafından sert gösterilerle protesto edildi. Geçtiği her yerde göstericiler kendisini “katil” sloganlarıyla karşıladı. Gösteriler sırasında solcu öğrencilerden 26 yaşındaki Benno Ohnesorg  polis kurşunuyla öldürüldü. Bu tarihten itibaren, RAF’ın daha sonra çekirdek kadrosunu oluşturanlar,  „eğlencenin bittiğini“ ilan etti. Meinhof, Şah’ın gezisinde yaşananların onlarda bir ufuk açıklığı getirdiğini de belirtiyor.  Meinhof, bunu 1969’da konkret'te yayınlanan "Herkes havalardan bahsediyor..." başlıklı yazısında şöyle açıklıyor:
"Batı Alman sermayesiyle İran'daki terör rejimi arasındaki çıkar ortaklığı, üniversite öğrencilerinin kafasına - kelimenin gerçek anlamıyla - döverek kazındı. Kafalarına döverek kazınan, buradaki - metropollerdeki - muhalefetle Üçüncü Dünya ülkelerindeki muhalefetin işbirliği yapmak zorunda olduğunun bilgisiydi."
 
VİETNAM’I METROPOLE İTHAL ETMEK
Şahın Almanya gezisinden itibaren, polisin öğrenciyi öldürmesinden sonra, sokak gösterileri, protestolar biçiminde süren eğlence gerçekten de bitmişti. RAF’ı oluşturacak kadrolar, 2 Nisan 1968’de Frankfurt’ta iki alış veriş merkezini ateşe verdi. Kitabın çevirmeni Levent Konca’nın çok güzel ifade ettiği gibi, Frankfurt'taki iki alışveriş merkezine yerleştirilen bombalarla RAF’lılar,  Vietnam'ı Federal Almanya'nın göbeğine, Batı Avrupa'nı nın finans merkezine "ithal etmişti." Ayça Söylemez’in bianet’te yazdığı tanıtım yazısında belirttiği gibi, bu eylemle,  Gudrun Ensslin, Andreas Baader, Horst Söhnlein ve Thorwald Proll Almanya'da ve dahi Avrupa'da yeni bir dönemi başlattılar.

Benno Ohnesorg’un ölüm tarihini ve bu olayı referans alan 2 Haziran Hareketi diye başka bir örgüt daha kuruldu ve Almanya’da artık „bir iki üç – daha fazla Vietnam“ her yerde duyulmaya başlandı. Kitapla ilgili sözü yine, kitabı “çeviri kokusu” hissedilmeyecek bir başarıyla ve solu bilen bir dille Türkçeye kazandıran Levent Konca’ya bırakalım: "Protestodan Direnişe, meclise giremediği için değil, kendini sokağa ait gördüğü için sokağa çıkan radikal bir muhalefetin doğuşuna ve aralarında Ulrike Meinhof'un da bulunduğu kendisi küçük ama etkisi büyük bir azınlığın yeraltında silahlı mücadeleye atılmasına da tanıklık ediyor."
İşte mektup:


FARAH DİBA’YA AÇIK MEKTUP

İyi günler Bayan Pehlevi,
Size yazma fikri, bir imparatoriçe olarak yaşamınızı anlattığınız ‘Neue Revue’nün 7 ve 14 Mayıs tarihli sayılarını okurken aklımıza geldi. İran hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadığınız izlenimini edindik. Bunun sonucunda, Alman dergi okurlarını da yanlış bilgilendiriyorsunuz.
“İran’da yazlar çok sıcak ve ben de, İranlıların çoğunluğu gibi, ailemle birlikte Hazar Denizi kıyısındaki sayfiye yöresine tatile gittim,” diye anlatıyorsunuz.
“İranlıların çoğunluğu gibi” – bu, biraz abartılı değil mi? Örneğin, Belucistan ve Mehran’da “İranlıların çoğunluğu” –nüfusun yüzde 80’i– kalıtsal frengiden mustarip.Ve İranlıların çoğunluğu, yıllık geliri 100 doların altında olan köylülerden oluşuyor.İranlı kadınların çoğunluğunun iki çocuğundan biri –100 çocuğun 50’si– açlık, yoksulluk ve hastalıktan ölüyor.Ve günde 14 saat halı dokuyan çocuklar, onların da çoğunluğu yazın Hazar Denizi kıyısındaki sayfiye yöresine tatile gidiyor mu?
Paris’ten memleketinize dönerek Hazar Denizi kıyısına gittiğiniz o 1959 yazında, “İran pilavına ve özellikle de meyvelerimize, tatlılarımıza ve gerçek bir İran sofrasını oluşturan, yalnızca İran’da bulunabilecek her şeye,” hasret kalmıştınız.
Bakınız, İranlıların çoğunluğu tatlılara değil, bir parça ekmeğe hasret kalmış durumda. Örneğin Mehdiabadlı köylüler için, “İran sofrası” suda yumuşatılmış samandan oluşuyor ve Tahran’dan yalnızca 150 kilometre uzaklıkta köylüler, çekirgelerin kökünün kurutulmasına karşı direniş gösterdi, çünkü çekirge ana besin maddeleri. İnsan, bitki kökleri ve hurma çekirdeği yiyerek de yaşayabilir; uzun sure değil, iyi de değil ama açlık çeken İran köylüleri bunu deniyor. Ve 30 yaşında ölüyorlar; bu, bir İranlı’nın ortalama yaşam süresi. Ama siz gençsiniz, daha 28 yaşındasınız; önünüzde “yalnızca İran’da bulunabilecek” iki güzel yıl daha var.
O zaman Tahran’ı da değişmiş buldunuz: “Binalar, mantar gibi yerden bitmişti, caddeler daha geniş ve ferahtı. Arkadaşlarım da değişmiş, güzelleşmiş, hakiki genç kadınlara dönüşmüştü.”

SİZİN OLMASA DA YİNE DE ÇOCUKLAR
Bu arada; “aşağıdaki milyonlar”ın, New York Times’ın yazdığı gibi – Tahran’ın güneyinde yeraltı mağaralarında ve insanlarla dolup taşan, tavşan kümesine benzer kerpiç kulübelerde yaşayan 200.000 insanın konutlarını görmemezlikten geldiniz.Bu tür şeylerin karşınıza çıkmasını engelleme görevini Şah’ın polisi üstlenmişti.1963 yılında zengin mahallelerin yakınında bir inşaat temeli çukuruna sığınan bine yakın insanı, bir polis birliği, yazları Hazar Denizi kıyısına tatile gidenlerin göz zevki bozulmasın diye, döverek dışarı atmıştı.
Şah, tebaasının bu tür konutlarda yaşamasından kesinlikle rahatsız olmuyor; katlanılmaz bulduğu, yalnızca kendisi, siz ve benzerlerinizin bu manzarayı görmesi.Bununla birlikte, kentlilerin durumu görece iyiymiş.Güney İran’ı anlatan bir seyahatnamede, “yıllarca solucan gibi çamurda yuvarlanan, yabani otlarla ve kokmuş balıkla beslenen çocuklar tanıyorum,” yazıyor.Bu çocuklar, haklı olarak memnun olacağınız üzere sizin olmasa da, yine de çocuklar.
“Almanya, tıpkı Fransa, İngiltere, İtalya ve diğer yüksek kültürlü halklar gibi, sanatta ve bilimde öncü konumda ve bu, gelecekte de böyle olmaya devam edecek,” demişsiniz.

HASTANE VE OKUL YERİNE ORDU
Şahımız’a şükürler olsun.Federal Almanya konusuna gelecek olursak; bu tür öngörülerde bulunmayı Almanyalı kültür politikası uzmanlarına bırakın.Onlar, bu konulardan daha fazla anlar.Ama neden İran nüfusunun yüzde 85’inin, hatta kırsal nüfusun yüzde 96’sının okuma-yazma bilmediğini açıkça söylemediniz? 15 milyon İran köylüsünün yalnızca 518.480’i okuyabiliyor. Ancak 1953’te Musaddık’a karşı yapılan darbeden bu yana İran’ın aldığı 2 milyar dolarlık kalkınma yardımı, Amerikan soruşturma komisyonlarının tespit ettiğine göre “buhar olup uçmuş”, bu paradan yapılması gereken okullar ve hastanelerin yerinde yeller esiyor.
Şah, yoksullara ders vermeleri için askerleri köylere gönderiyor; kendilerine verilen ve foyalarını ortaya çıkaran isimle: bir “bilgi ordusu”. İnsanlar sevinecek; askerler, açlığı ve susuzluğu, hastalığı ve ölümü unutmalarını sağlayacak. Şah’ın, Hubert Humphrey tarafından patavatsızca duyurulan cümlesini biliyorsunuz: “Ordu, ABD yardımı sayesinde iyi durumda, sivil halkın hakkından gelecek gücü var. Ordu, Ruslara karşı değil, İran halkına karşı savaşmaya hazırlanıyor.”

VİCDANLI DEĞİL, SUÇLU
Şah’ın “alçak gönüllü, mükemmel ve vicdanlı bir şahsiyet, normal bir vatandaş gibi mütevazı” olduğunu söylüyorsunuz.
Şah’ın, yalnızca afyon plantasyonu tekelinden bile her yıl milyonlar kazandığı, ABD’ye kaçak yollardan sokulan uyuşturucunun ana tedarikçisi olduğu; 1953 yılında İran’da eroin daha bilinmezken, bugün Şah’ın inisiyatifi sonrasında İranlıların yüzde 20’sinin eroin bağımlısı olduğu düşünülecek olursa; sözleriniz, gerçekleri yansıtmıyor. Bu tür işlerle uğraşan insanlar, doğrusu bizde vicdanlı değil, suçlu olarak adlandırılır ve “normal vatandaş”ların aksine hapse atılır.
“Tek fark, kocamın herhangi bir kimse olmaması, diğer adamlardan daha büyük ve ağır sorumluluklara sahip olmak zorunda olması,” diye yazmışsınız.
“Zorunda olması” ne demek? İran’ı yönetmesini rica eden; İran halkı değil, Amerikan gizli servisiydi –biliyorsunuz: CIA– ve bunun için gereken bedeli ödemekten de kaçınmadı. Musaddık’ın devrilmesine yalnızca CIA’in ayırdığı bütçe 19 milyon dolar. Kalkınma yardımının nereye gittiği hakkında yalnızca tahmin yürütebiliriz, çünkü size hediye ettiği birkaç parça mücevherle –1.2 milyon Mark’a bir alınlık, 1.1 milyon Mark’a bir broş, 210.000 Mark’a elmas küpeler, bir pırlanta bilezik, bir altın el çantası– 2 milyar dolar harcanmaz.
Ama siz içinizi ferah tutun; batılı ülkeler, birkaç milyarlık yolsuzluk, afyon ticareti, iş adamları, akrabaları ve gizli servis elemanlarına yedirdiği rüşvetler ve size hediye ettiği birkaç parçacık mücevher için Şah’ı suçlayacak kadar dar kafalı değil. Sonuçta o, kaynaklar tükenene, imzaladığı sözleşmelerin süresi dolana kadar, İran petrollerinin bir daha asla –Musaddık yönetiminde olduğu gibi– kamulaştırılmayacağının güvencesi.

ABD PARASIYLA BESLENME VE SİLAHLANMA
O, İran halkına kaderini kendi ellerine almayı, petrolünü endüstrileşme için kullanmayı, toprağı sulamak, açlığın hakkından gelmek için dövizini tarım makinelere harcamayı öğretebilecek okullara bir dolar bile akıtılmayacağının güvencesi. O, ayaklanan öğrencilerin her zaman vurulup öldürüleceğinin ve ülkenin iyiliğini düşünen parlamenterlerin tutuklanacağının, işkence göreceğinin ve öldürüleceğinin güvencesi. O, ABD’nin verdiği paralarla beslenen ve silahlandırılan, 12.000 Amerikalı askeri danışman tarafından yönetilen 200.000 kişilik bir ordunun, 60.000 kişilik bir gizli servisin, 33.000 kişilik bir polisin ülkeye hakim olacağının güvencesi.
Ki ülkenin kurtuluşu olacak yegane şey bir daha gerçekleşemesin: 1 Mayıs 1951’de Musaddık’ın yaptığı gibi petrolün kamulaştırılması. Bal tutan parmağını yalarmış. Şah’ın St. Moritz’te yediği, İsviçre bankalarına havale ettiği milyonlar, petrolünün British Petroleum Oil Company’ye (BP), Standard Oil’e, Caltex’e, Royall Dutch Shell’e ve diğer İngiliz, Amerikan ve Fransız şirketlerine kazandırdığı milyarların yanında nedir ki? Tanrı biliyor ya, Şah’ın Batı’nın kârları için sahip olduğu, diğer adamlarınkinden “daha büyük ve ağır bir sorumluluk”.

REKLAM ŞiRKETiNE 6 MILYON ÖDEYEN HAYIRSEVER
Ama belki de meşum para değil, daha çok toprak reformuydu sizin düşündüğünüz. Şah, dünyaya bir hayırsever olarak tanıtılmak için halkla ilişkiler bürolarına yılda 6 milyon dolar ödüyor. Gerçekten de toprak reformundan önce ekilebilir toprağın yüzde 85’i büyük mülklerden oluşuyordu, şimdi bu oran yalnızca yüzde 75. Toprağın dörtte biri artık, yüzde 10’luk bir faiz oranıyla 15 yıl içinde bedelini ödemek zorunda olan, köylülere ait.
Artık İran köylüsü “özgür”, artık mahsulünün beşte biri değil, beşte ikisi ona kalıyor (beşte biri iş gücü için, beşte biri artık ona ait olan toprak için); arta kalan beşte üçü, toprağı satmış olsa da, sulama tesisatını, tohumları, tarlaları sürecek hayvanları hâlâ elinde tutan büyük toprak sahiplerinin olmayı gelecekte de sürdürecek. Böylece, köylüleri daha yoksul, borç batağına daha derin batmış, daha bağımlı, daha aciz ve itaatkar hale getirmek mümkün oldu. Şüphesiz, sizin de isabetli bir biçimde vurguladığınız gibi, “zeki ve akıllı” bir adam şu Şah.

ANAYASA, BÜTÜN YASADIŞILIKLARA İZİN VERİR
Şah’ın, veliahtı konusundaki endişelerinden bahsetmişsiniz: “Bu konuda İran anayasası çok katı. İran Şahı’nın bir gün tahta çıkacak, ileride İran’ın kaderini ellerine bırakabileceği bir oğlu olmak zorunda... Bu konuda anayasa son derece katı ve sert.”
Şah’ın, öteki konularda anayasaya aldırmaması, örneğin –anayasaya aykırı olarak– parlamentonun bileşimini belirlemesi ve bütün parlamenterlerin tarih hanesi boş bırakılmış bir istifa dilekçesi imzalamak zorunda olmaları tuhaf, değil mi? İran’da sansürlenmemiş tek bir satırın bile yayımlanma izni olmaması, Tahran Üniversitesi kampüsünde üçten fazla öğrencinin yan yana durmasının yasak olması, Musaddık’ın Adalet Bakanı’nın gözlerinin oyulmuş olması, duruşmaların kamuya kapalı olarak yapılması, işkencenin İran adalet sisteminin olağan işleyişinin bir parçası olması tuhaf, değil mi? Anayasa, bu konularda acaba o kadar “katı ve sert” değil mi? Somutlaştırmak adına, İran’da işkenceye bir örnek:
“19 Aralık 1963’ün gece yarısı sorgu yargıcı ifade almaya başladı. Önce beni sorgulayıp, yanıtlarımı yazdı. Daha sonra ya benimle hiç ilgisi olmayan ya da haklarında hiçbir şey bilmediğim şeyler sormaya başladı.Kısacası, yalnızca hiçbir şey bilmediğim yanıtını verebiliyordum.Sorgu yargıcı önce yüzüme yumruk attı, ardından elindeki copla önce sağ, sonra sol elime vurdu.İki elimi de yaraladı.Her soruda yeniden vuruyordu. Sonra beni çıplak olarak sıcak elektrik ocağının üstüne oturmaya zorladı. Sonunda elektrik ocağını eline alıp, kendimden geçene kadar bedenime bastırdı. Yeniden kendime geldiğimde, sorularını tekrarladı. Başka bir odadan içi asit dolu bir şişe aldı, içindekini bir bardağa boşalttı ve copu içine batırdı...”

UTANMADAN UYUYABİLECEK İYİ İNSANLAR
Federal Almanya Devlet Başkanı’nın, sizi ve kocanızı, bütün bu dehşet verici şeylerden haberdar olarak buraya davet etmesine şaşırıyor musunuz? Biz şaşırmıyoruz.Ona toplama kampı tesisleri ve yapıları alanındaki bilgilerini sorun.Bu alanda bir uzmandır. (Meinhof burada, 1959- 1969 yılları arasında Almanya Devlet Başkanı olan  Heinrich Lübke’yi kastediyor. Devlet Başkanı Lübke’nin, Hitler rejiminin toplama kamplarının planını çizen mimarlık bürsonda yönetici olduğu ve planlarda bizzat imzası olduğu ortaya çıkmıştı. Kitaptaki yazıların döneminde 1966- 1969 yılları arasındaki Almanya Başbakanı olan  Kurt Georg Kiesinger de bir Nazi idi Kiesinger, Hitler’in Nazi partisi NSDAP’nin  2633930 numaralı üyesiydi. Başbakanlığı sırasında olağanüstü hal yasaları çıkararak parlamento dışı muhalefeti yasaklamaya çalıştı. Sİ)
İran hakkında daha fazla şey mi bilmek istiyorsunuz? Geçenlerde Hamburg’da, sizin gibi Alman bilimi ve kültürüyle ilgilenen, sizin gibi Kant, Hegel, Grimm Kardeşler ve Mann Kardeşler’i okumuş bir hemşerinizin kitabı yayımlandı: Bahman Nirumand: “İran, Gelişmekte Olan Bir Ülke Modeli ya da Özgür Dünya’nın Diktatörlüğü” –Hans Magnus Enzensberger’in sonsözüyle– rororo aktuell Band 945, Mart 1967. Size yüzeysel olarak aktardığımız bilgiler ve alıntılar onun kitabından alınmıştır.Bilmiyorum, bu kitabı okuduktan sonra geceleri, kendinden utanmadan, iyi uyuyabilecek insanlar var mı.
Sizi rencide etmek istemedik.Ama Alman kamuoyunun sizin ‘Neue Revue’de yayımlanan yazınız gibileri tarafından rencide edilmesini de istemiyoruz.
Saygılarımla,
Ulrike Marie Meinhof
konkret, 6. sayı, 1967
(Ulrike Meinhof, "Protestodan Direnişe" (Die Würde des Menschen ist antastbar), Çev.: Levent Konca, Sel Yayıncılık, 2012, 181 sayfa.)

MEİNHOF’UN NOTLARI
İran Başbakanı Musaddık, 1953’te Şah’ı ülkeyi terk etmeye zorlamayı başarmıştı. Ancak bir askeri darbe, Şah’ın ülkeye dönmesini sağladı.Musaddık tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı.
Hubert Humphrey (Demokrat), Johnson döneminde ABD Başkan Yardımcısı’ydı, 1968’de Richard Nixon karşısında başkanlık seçimini kıl payıyla kaybetti.
Veliaht: Şah, bir oğul doğuramadığı için Soraya’dan (Süreyya) resmen boşanmıştı.
Bahman Nirumand, yazının yazıldığı dönemde Batı Berlin’de yaşayan İran kökenli gazeteci ve yazar. “İran, Gelişmekte Olan Bir Ülke Modeli ya da Özgür Dünya’nın Diktatörlüğü”, İran Şahı’nın Berlin ziyaretine verilen antiemperyalist ve enternasyonalist tepkilerin doğmasında önemli bir rol oynamıştı


Mayıs 09, 2020, 07:30:46 ös
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1828

Ölümünün 44. yilinda, kavgan, mücadelen ve basegmez kisiliginle bizlere örnek olmaya ve önderlik yapmaya devam ediyorsun ABLA ve bu gün yani ölümünden 44 yil sonra mücadelene ve bas egmezligine her zamankinden daha cok ihtiyac duyuyoruz.

Rahat uyu.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
2 Yanıt
2183 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 28, 2007, 07:08:04 ös
Gönderen: Türkmen
7 Yanıt
3376 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 19, 2011, 10:22:04 öö
Gönderen: ozkann
0 Yanıt
3071 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 27, 2010, 03:17:18 ös
Gönderen: Halsond
5 Yanıt
4481 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 11, 2010, 08:35:47 ös
Gönderen: Supeluta
12 Yanıt
4093 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 23, 2015, 10:12:51 ös
Gönderen: Teo
1 Yanıt
1519 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 27, 2014, 04:27:05 ös
Gönderen: Tij
7 Yanıt
1749 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 29, 2014, 02:07:42 ös
Gönderen: Katharsis
9 Yanıt
1990 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 29, 2014, 11:29:13 ös
Gönderen: Anzagot
10 Yanıt
4422 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 05, 2015, 11:49:58 ös
Gönderen: İNSAN
0 Yanıt
914 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 23, 2015, 11:42:41 ös
Gönderen: _SplendouR_