Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Semir Arslanyürekten Orhan Pamuk´a Mektup  (Okunma sayısı 2081 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aralık 13, 2012, 10:00:44 ÖÖ
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1795

Semir Arslanyürek'ten Orhan Pamuk'a mektup: Yazarın soylusu ezilenden yana, soysuzu ezenden yana olmuştur





Yönetmen Semir Aslanyürek, Orhan Pamuk’un da aralarında olduğu bir grup yazarın Beşar Esad’a dönük açıklamasının ardından bir mektup kaleme aldı.

Orhan Pamuk’a hitaben yazılan mektupta, edebiyatçı kimliği taşıyan bir yazarın ezenlerin yanında saf tutmasına dönük tepkisini ifade eden Aslanyürek, Pamuk’un iki yüzlü yaklaşımlarından örnekler vererek, Pamuk’un neden daima emperyalistlerin gündemleri doğrultusunda açıklamalarda bulunduğunu sorguluyor.
 
"Nerede kaldı sanatçı hassasiyeti?"
 Semir Aslanyürek bu mektubu kaleme almasının nedenini de açıklıyor. Türkiye’deki sanatçıların tutumlarının giderek ya güçlüden, ezenden yana tavır alma ya da hiç tepki göstermeme noktasına vardığını ifade eden Aslanyürek “nerede kaldı şu sanatçı hassasiyeti?” diye soruyor. “Emperyalist cinayetler bu kadar ayyuka çıkmışken, Türkiye’nin sanatçılarından neredeyse hiç ses çıkmıyor; bu durum, yaşananlardan daha acı” diyen Aslanyürek, “bazen cinayete sessiz kalmak, cinayetten daha ağır bir suçtur. Çünkü cinayeti işleyenlerin kendilerine göre bir nedeni olabilir, ama susanların susma nedeni nedir?” diye soruyor. Orhan Pamuk ve metne imza atan diğer yazarların, yaşananları analiz edemediğinin düşünülemeyeceğini, meselenin bir anlama sorunu olmadığını ifade eden Aslanyürek, tam tersine, bu yazarların kendilerine bahşedilen ödüller karşılığında emperyalistlerin borazanlığını yaptıklarını ifade ediyor.
 
"Yazarın soysuzu ezenden yana olur"
 "Sabahattin Eyüboğlu’nun 'Bütün çağlarda yazarın soylusu ezilenden yana, soysuzu ezenden yana olmuştur' ölümsüz deyişini, bilmem anımsar mısınız? Daha doğrusu böyle bir söz işittiniz mi?" diye soran Arslanyürek, Pamuk'a şöyle seslendi:
 

"İzin verin de sorayım: Siz kimi temsil ediyorsunuz? Eğer cevabınız “Tabi ki bana Nobel ödülü veren gücü temsil ediyorum” olursa, size bir şey diyemeyeceğim. Kaldı ki, tersini iddia etseniz bile o soysuz gücü temsil ettiğinizden hiçbir kuşkum olmayacaktır. Aksi takdirde size bu ödülü asla vermezlerdi. Alfred Nobel insan olarak nasıl biriydi, hiçbir fikrim yok! Bildiğim tek şey servetinin önemli bir kısmını insanlık adına yararlı bir buluş yapan veya insanlığa hizmet eden insanlara ödül olarak dağıtılmasını vasiyet ettiğidir. Eğer bu böyle ise ödüllerin kimlere verildiğini göz önünde bulundurursak biliniz ki Alfred Nobel’in kemikleri sızlamaktadır. Yeryüzünde bu kadar manipülasyona alet olan başka bir ödül mekanizması tanımıyorum. Siz tanıyor musunuz? Ayrıca siz o soysuz gücü temsil etmeseydiniz Menahem Begin gibi azılı bir katile, Şimon Perez’e, Enver Sedat’a ve yüreği derisinden katbekat kara olan ABD ölüm makinesinin kukla komutanı Obama’ya verilen bir ödülü reddederdiniz. Çünkü bir zamanlar Nelson Mandela, daha önce NATO genel sekreteri gibi bir katile, Kenan Evren gibi ABD uşağı bir darbeciye verildiği için Mustafa Kemal Barış Ödülü’nü reddetmişti."
 
"Mektup gerçek kimliğiniz açıkça ortaya koymuştur"
 "Soysuz güçlerin arzuhalciliğini yapan birkaç 'yazarla' birlikte Suriye Cumhurbaşkanı Başşar Asad’a yazdığınız açık mektup sizin gerçek kimliğinizi ve kimden yana olduğunuzu ayrıca Nobel Ödülü’nü de gerçekten hak ettiğinizi açıkça ortaya koymuştur" diyen Arslanyürek şu soruları sordu:


"İnsanlık tarihinde ABD kadar katliam yapan, insanlığa zarar veren ikinci bir güç biliyor musunuz? Ben bilmiyorum. ABD silah üreticileri ve tacirlerinin silahlarını satmak için her zaman savaşlara ihtiyaçları olduğunu biliyor musunuz? Rockfeller’in annesi “Çocuklarım isterse dünyada bir tek silah patlamaz” mı demişti? Bu doğru mu? ABD’nin yıllık savaş bütçesinin bütün dünyadaki yoksulluğu kökünden yok edebileceğini iddia edenler var. Bu doğru mu? Bu ölüm makinesinin insanlara “demokrasi” götürmek amacıyla kurulduğuna inanıyor musunuz?"
 
Vietnam katliamı, ABD uşağı diktatörler, İsrailli komutanlar
 Pamuk'un yazdığı mektupta İnsan Hakları Mahkemesi'nden söz ettiğini hatırlatan Arslanyürek, bu mahkemenin Vietnam katliamını yapanları, ABD uşağı diktatörleri, Filistin'de katliam yapan İsrailli komutanları neden yargılayamadığını onlara neden dokunamadığını sordu.
 
"Bay Batı’nın Irak’a demokrasi götürdüğünü mü iddia ediyorsunuz?" diye soran Arslanyürek, şu ifadeleri kullandı:
 

"Şimdi de aynı demokrasi Libya’ya, Tunus’a Mısır’a götürüldü değil mi? Peki Bahreyn’de halkın sesine neden kimse kulak vermiyor? Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri demokrasisine ne demeli? Mısır halkı hala ayakta… Ama Mursi’ye açık mektup yazmıyorsunuz, neden? Yoksa ona kapalı mektup mu gönderdiniz?"
 
Türkiye, Lübnan ve Ürdün sınırlarından Suriye’ye sokulan silahlı çetelerin katliamlarını hatırlatan Arslanyürek, "Çocuk yaşlı, kadın erkek demeden tekbir sesleriyle insanları koyun boğazlar gibi kafalarını kestiğini hiç görmediniz mi? Bu katil sürülerinin hunharca işledikleri işkence ve cinayetlerle ilgili en az yüz video yayınlanmıştır. Tüm bunlardan haberiniz yok mu? Bilmiyorsanız, haberiniz yoksa Nobelli bir yazar olarak gerçekleri araştırma gereği duymadınız mı hiç" dedi.
 
Arslanyürek mektubunu şu ifadelerle sonlandırdı:
 

"Bu satırları İngilizceye çevirip açık mektup ortaklarınıza da gönderme zahmetinde bulunur musunuz, Sayın Pamuk? Saygılarımla diyemiyorum, çünkü size saygı duymuyorum!"
 
(soL - Haber Merkezi)


Aralık 13, 2012, 10:03:03 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1795

Sizin adiniz kirmizi degil sayin Orhan Pamuk, sizin adiniz siyah, hatta yazdiginiz kitap gibi kara.

Saygilar


Aralık 14, 2012, 03:32:44 ÖÖ
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2868
  • Cinsiyet: Bay

Alıntı
Semir Aslanyürek ( 1956)
--------------------------------------------------------------------------------
Doğum Tarihi : 1956 / Antakya

FİLMLERİ
Vagon - 1992
Şelale - 2001

Semir Aslanyürek, filmindeki gibi ağır bedeller ödemeden de 'duvarların yıkılabileceğini' söylüyor.
Semir Aslanyürek doğduğu Antakya'dan Şam'a gidip tıp ve güzel sanatlar eğitimi aldı. Oradan Sovyetler Birliği'ne geçip yedi yıl sinema okudu. Türkiye'ye dönüp, gençliğinden beri peşinden koştuğu düşü, 'Şellale' filmini sonunda tamamladı.
Yüksek kayalardan köpürerek yuvarlanıyor sular. Havada döne döne küçük bir gölete dökülüyor. Şelalenin dibinde, suyun kayalara çarpıp dağıldığı küçük göletin etrafında toplanmış kadınlar. Bağıra çağıra bir gece önce gördükleri rüyalarını anlatıyorlar. Çünkü eski bir inanışa göre 'rüyalar akan suya anlatılır ve yorumu Yusuf peygambere mahsustur.' Bu yüzden Antakya yöresinde rüyalar şelaleye anlatılır ve buralarda şelaleye 'şellale' denir. Şelalenin dibindeki göletin kenarında bir kayaya oturan kadın hışımla göğsünü açıp dövünüyor, saçını başını yolarak öfkeyle anlatıyor rüyasını. Bir başka kadın bir öncekinin tersine sakin ama çok üzgün rüyasını anlatırken. Yeni gelen bir kadın gülümseyerek bakıyor şelaleye. Bir başkası yüzündeki acının çizgileriyle başlıyor rüyasını anlatmaya. Ama hiçbirinin sesi duyulmuyor şelalenin gürültüsünden. Bir kadının rüyası bittiğinde şelalenin köpüren suları ekranı kaplıyor. Görüntü donup kalıyor. Antakya'dan başlayan öykü montaj masasının başından kalktı Semir Aslanyürek. Ardındaki ekranda bıraktığı, yıllardır peşinden koştuğu düşü 'Şellale' filminin artık montaj aşamasına gelmiş görüntüleriydi.

Aslanyürek'in yaşam öyküsü 1956 yılında Antakya'da başlıyor. Dokuz yaşından itibaren taş yontuyor Antakya'ya bağlı Harbiye'deki 'Şellale'nin dibinde. Zaten buralarda her üç kişiden en az biri heykel yapar. Bütün Akdeniz kıyısına buradan gider taş heykeller. Üniversite çağına gelince Ankara'ya gidip Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne kayıt yaptırıyor. Ancak o yıllardaki siyasal kamplaşmanın getirdiği şiddetten nasibini alıp kötü bir dayak yiyince Antakya'ya geri dönüyor.

Antakya'da bir arkadaşı dil öğrenmek için Suriye'ye gitmek ister. Aslanyürek de ona yardımcı olacaktır. Birlikte Ankara'ya Suriye Büyükelçiliği'ne giderler. Elçilik görevlileri nasıl gideceğini, ne yapacağını anlatırlar arkadaşına. Bir yanlış anlama sonucu Aslanyürek'in de gitmek istediğini sanarak formalite gereği bir sınava gireceğini anlatırlar. O da "Niye olmasın" diyerek Suriye'ye gitmeye karar verir. "Suriye'ye gitme fikri orada çıktı. Tamamen bir tesadüf. Aslında ben tesadüflere inanmıyorum. En basit rastlantılar bile insan aklının ermeyeceği kadar karmaşık ve önemli." Arkadaşıyla birlikte Şam'a gider Aslanyürek. Kaydını tıp fakültesine yaptırır. Artık Şam'da maceralı günler başlamıştır. Üç yıl tıp eğitimi görür. Ancak doktorluk ona göre değildir. Hocaları "Ne sen uğraş, ne de bizi uğraştır" der. Bunun üzerine güzel sanatların heykel bölümüne geçer. Dokuz yaşından beri yaptığı gibi taş yontmaya başlar yeniden. Birgün arkadaşıyla Türkçe konuşarak giderken yanlarına biri yaklaşıp Azeri Türkçesiyle konuşmaya başlar. Bu kişi Şam'daki Sovyet Kültür Merkezi'nin Azeri müdürüdür. Sovyet Kültür Merkezi'ne gidip gelmeye
başlar.

"9 Mayıs Sovyetler'in Zafer Bayramı'dır. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın kesin yenilgiye uğratılıp teslim olduğu gün. Her yıl 9 Mayıs'ta bir resepsiyon verilir. Ben de davetliydim. O yıllarda öğrenciyim, ailem para gönderiyor. Bir çelenk yaptırmak istedim bayram için. Param çıkışmadı. Bunun üzerine bir yontu hediye etmeye karar verdim. Onu yaptım. Resepsiyona gittiğimde
de yontuyu hediye ettim. Sanıyorum iki hafta sonra Leningrad Güzel Sanatlar Akademisi'nden bir heykeltıraşla bir gazeteci gelmişti.Tanışıp konuştuk biraz." Sovyetler Birliği'nden gelenler yontuyu çok beğenmişti. Heykeltıraş olanı "Sana burs verelim, gel akademinin heykel bölümünde yedi yıl oku" der. Ama Aslanyürek sinema okumak istiyordur. Bunu söyler Türkçe. Ancak kültür merkezinin Azeri müdürü bu söylediklerini tercüme etmez. "Sen" der "Önce bir git oraya. Birkaç ay sonra bölümünü değiştirirsin. Önce bir hak kazan." Aslanyürek kabul eder, Şam'dan Sovyetler Birliği'ne geçer. Şam'dayken öğrenci pasaportuyla yılda üç kez Türkiye'ye gelmektedir. Ama
Sovyetler'e geçmesiyle, artık yedi yıl süreyle Türkiye'yi
göremeyeceği günler başlamıştır. Kiev'de öğrencidir Aslanyürek. Planladığı gibi heykel bölümünü bırakır, sinema okumaya başlar. Bir sene sonra'da daha iyi bir sinema
okuluna gitmek için Moskova'ya geçer. SSCB Devlet Sinema
Enstitüsü'nün sınavlarına katılır. "Moskova'daki okul çok önemliydi. Devlet bütün ihtiyaçlarımı karşılıyordu. Öğrenci yurdunda kalıyordum. Burs veriyorlardı. İki senede bir elbise, ayakkabı, palto gibi giyecek ihtiyaçlarımı karşılıyorlardı. Rusça da öğrenmiştim. Çok iyi hocalar ve güzel yöntemleri vardı. Dil öğrenirken ilk 15 günde kümesini kaybetmiş tavuk gibi oluyorsunuz ama 15 gün sonra konuşmaya başlıyorsunuz. Ne
konuştuğunuzu bilmiyorsunuz ama insanlarla anlaşıyorsunuz."
Dört dörtlük sinema eğitimi yoğun bir sinema eğitimine başlar Moskova'da.Aslanyürek'e göre oradaki eğitim öyle yoğundur ki Moskova'da bir yıl sinema eğitimi alan bir öğrenci, Türkiye'de dört yıl sinema eğitimi alan öğrenciden daha fazla şey öğrenir. Okul 1918'lerde, daha
sinemanın ne olduğunun, bir sanat olup olmadığının tartışıldığı
yıllarda kurulmuştur. Haftanın hemen her günü sabah dokuzdan gece yarılarına kadar eğitim sürer. Bir yandan teorik ders, diğer yandan yoğun bir pratik yaparlar. 1984 yılına gelindiğinde, Aslanyürek beşinci sınıftadır. Artık diploma projesine başlama zamanı gelmiştir. Elinde yazdığı bir senaryo vardır: 'Şellale'. Çocukluğunun Antakya'sını anlatan bu filmi
çekecektir. Filmini çekeceği şelaleyi bulmak için Azerbaycan'a gider. Ama yaşadıkları, bir film nasıl yapılırdan çok, bir film nasıl
yapılmazın öyküsüdür."Başımıza gelmeyen kalmadı orada. Sanırım o zamanki Sovyetler Birliği'nin yapısının çok büyük etkisi vardı yaşadıklarımızda. Bir de SSCB'de Azerbaycan'ın çok özel bir durumu vardı. Benim gittiğim, gördüğüm Azerbaycan'da çalışan kimse yoktu. Belki bana öyle geldi.Ama filmi yapmak için çok kaldım orada, dört ay debelendik. İlk gittiğimde gerçekten çok iyi karşıladılar beni. Filmin bütçesini de devlet vermiş. Mekân bulmamız için bakanlık arabası bile verdiler.
Gösterilen ilgi inanılmazdı. Ama gittiğim ilk 1.5 ay hiçbir şey
yapamadım. Sadece evden eve, restorandan restorana dolaştırıldım.
Yemek, içmek, sarhoş olmak ve eğlenmek. Ancak 1.5 ay sonra kendime gelebildim. Ben Hazar Denizi kenarında sızıyorum, ayıldığımda bakıyorum ki başka bir yerde yemeğe oturmuş, içki içiyorum. Sonunda diploma projesi olarak 'Şellale'yi çekemedim. Moskova'ya döndüm ve okuldaki stüdyolarda başka bir film çektim." Moskova'da bir Suriyeli ile evlenmiş, bir de çocuğu olmuştur. Okul bittiğinde Türkiye'ye dönmeye karar verir. Çünkü o artık bir misyon adamıdır ve kendisine Sovyetler Birliği'nden çok Türkiye'de ihtiyaç vardır. 1986'nın sonlarında Türkiye'ye döner. "Hemen gözaltına alındım. İki ay kadar kaldım içeride. Gözlerim bağlandı. Sorgulandım. Memleketin kaçta kaçını sattığımı sordular.Koşullar çok kötüydü. Bazı şeyleri kanıtlayamayacağım için söylemiyorum. Siz tahmin edersiniz artık. Sonra bıraktılar. Hakkımda dava açıldı. 32 cinayet, beş altı tane kundaklama, altı yedi tane banka soygunu falan. Hepsini ben yapmışım. Hem de bunları Sovyetler'deyken yapmışım.
DGM'de yargılanırken iddianameyi okuyan savcı bile gülüyordu. Çünkü cinayetler, kundaklamalar Maraş'tan tutun, Adana, Samandağı, Reyhanlı ve Antakya'ya kadar neredeyse aynı gün, aynı saatte olanlar vardı. Moskova'daki elçilikten de raporum geldi. Ne zaman nefes aldığımı bile yazmışlardı. Böylece dava düştü."

Sırada askerliği vardır artık. Hemen askere götürülür. Üniversite
mezunu olmasına karşın 'sakıncalı piyade' olarak yaptırılır
askerliği. Terhisten sonra Antakya'ya döner ve çocukken yaptığı gibi taş yontmaya başlar.

Ama bir yandan da aklı sinemadadır. Bu nedenle ilk uzun metrajlı filmini çekmek için 1992 yılında yeniden gider Moskova'ya.Gösterilmeyen film "Filmin adı 'Vagon'du. 1992'de çekimlere başladık, 1993'te bitirdik. Kültür Bakanlığı'ndan filmin çekimi için para almıştım. Şimdi film burada ama piyasaya hiç çıkarmadım. Tümüyle bir Rus filmi oldu.Yanlış bir başlangıçtı benim için. Çünkü Türkiye'de öyle bir film gitmezdi. O bende Rus sinemasının tamamen hâkim olduğu bir dönemde
çekilmişti. Daha burada gözümü açamamıştım. Film ekibinin,
oyuncularının tümü Rus'-tu. Bu yüzden Türkiye'deki piyasaya pek uygun bir film olmadı."

Yeniden Türkiye'ye döner Aslanyürek ve Antakya'da taş yontmayı sürdürür. Bu arada da öğretim üyesi olmak için çeşitli üniversitelere başvurur. Sonunda Marmara Üniversitesi'nden olumlu yanıt gelir, Sinema-Televizyon bölümünde öğretim görevlisi olur. Ama aklında hep 'Şellale'yi çekmek vardır.
"Sonunda bu yıl biraz ödünç para, biraz sponsorlukla filme
başlayabildim. Neredeyse sıfır bütçeyle, hatta bütçe bile yapmadık.Gönüllü, bu işe yüreğini koymuş bir kadro vardı."
'Şellale', 1950'li yıllarda geçen bir öykü. Aslanyürek de bu öykünün tanıklarından. Film o yıllarda Demokrat Partili olan babası ile Halk Partili olan amcasının birbirlerini görmemek için bitişik evlerinin avlusuna duvar örmelerini, buna karşın duvarın üzerinden de sürekli kavga etmelerini, ailenin ancak Aslanyürek'in kız kardeşinin bir kaza sonucu yanarak ölmesiyle barışmasını anlatıyor. Aklı heykelde kaldı "Bu, Türkiye'nin bir dönemi. Daha doğrusu Antakya'da bir zaman
diliminde geçen olayları. Ağır bedeller ödemeden de duvarların
yıkılabileceğini, kardeşin kardeşe sarılabileceğini anlatmak istedim.
Burada anlatılan bir aile trajedisi. Ama sanıyorum bu aynı zamanda bu dünyanın da bir trajedisidir. Devletleri de kardeş sayarsak, devletler de ağır bedeller ödemeden barışabilirler."
Aslanyürek Türkiye'de ilk filmini çekmiş ama aklı hâlâ heykelde. "Ben heykelden birkaç film için bu yılları ödünç aldım" diyor "Ama şimdiden 23 senemi sinemaya vermiş oldum."
Aslanyürek'in heykelden aldığı izin kafasındaki üçlemeyi bitirene kadar sürecek. Senaryosunu yazdığı 'Eve Giden Yol' filmi seferberlik yıllarını anlatıyor 1911'den 1918'e kadar. Senaryosu biten bir diğer film projesi de 'Karmaşa'. Antakya'nın Fransız işgalindeki yıllarını kapsıyor. Yani 1939'a kadar. Çekimini bitirdiği 'Şellale' de 1960'a kadar olan süreci içeriyor.
Antakya'dan doğan 'Şellale', Suriye'ye geçip Şam üzerinden, Kiev'e, oradan Moskova'ya gidiyor ve Sovyetler Birliği'nden Türkiye'ye dönüp yine Antakya'dan denize varıyor; tıpkı Aslanyürek'in düşleri gibi.

ALINTIDIR . SAYGI İLE ÖNÜNDE EĞİLİRİM .
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Aralık 14, 2012, 05:59:39 ÖS
Yanıtla #3
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1795




NHKM: ‘Orhan Pamuk Türkiye aydınını ve kamuoyu vicdanını temsil edemez’





Nâzım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM), dünya halklarına seslenerek elinde kalemiyle işgale öncülük etmeye çalışan Orhan Pamuk'un Türkiye aydınını ve kamuoyunu temsil etmediğini ilan etti.

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM), Orhan Pamuk'un bir grup yazarla birlikte Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı tehdit eden mektubu üzerine bir açıklama yayınladı.
 
“İşgalin öncü kuvveti” komutanlığına soyunan Nobelli yazar Orhan Pamuk’un Türkiye aydınlarını temsil etmediğini dile getiren NHKM, Emperyalist merkezlerin ülkemizi ve tüm Ortadoğu’yu silah ve işgalle tehdit ettiği bu dönemde yayımlanan bu mektubun aydın sorumluluğu açısından utanç kaynağı olduğunu dile getirdi.
 
Açıklamada Fransız Liberation gazetesinde kendine yer bulan ve tehdit/şantaj kokan bu mektubu kaleme alan yazarların, açıkça, emperyalist merkezlere işgal çağrısı yaptığı ifade edildi.
 Aydın sorumluluğu emperyalizmin işgal politikalarını teşhir etmeyi ve yabancının tankına topuna bel bağlamamayı gerektirdiğini vurgulayan NHKM, söz konusu yazarların kendilerini, açıkça, NATO’nun aparatı haline getirdiğini belirtti.
 
Mektupta adı geçen Türkiyeli yazarın Türkiye aydınını ve kamuoyu vicdanını temsil edemeyeceğini kaydeden NHKM, “Dünya halklarının dikkatine” sözleriyle başlayan açıklamada şu ifadelere yer verdi:
 

“Dünya halklarına ilan ediyoruz. Söz konusu mektup insanlığı temsil etmemektedir. Halkımız savaştan ve işgalden yana değildir, olmayacaktır.
 

Dünya halklarına söz veriyoruz. Elinde kalemiyle işgale öncülük etmeye çalışan yazar bu ülke halkı ve aydınları tarafından yalnız bırakılacaktır.”
 
(soL- Haber Merkezi)


Aralık 18, 2012, 10:21:09 ÖS
Yanıtla #4
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1795

Orhan Pamuk sonunda konuştu



Attila Aşut


Epeydir suskundu. Hatta ortalıkta görünmüyordu.
     Bir süre önce, cezaevlerindeki açılık grevleri ölüm sınırına dayandığında; ülkenin duyarlı yazarları, sanatçıları, aydınları çözüm için uğraşırken, yurtdışında kendisini sıkıştıran gazetecilere şöyle demişti:
 

 
     "Şimdi bu konulara girmek istemiyorum."
                                     
 

      Onun bu ilgisizliğini, duyarsızlığını ve de korkaklığını, uyarlama bir şiirle BirGün’de ti’ye almıştım:
 

 
 
      “Bir elimde cımbız / Bir elimde ayna / Umurumda mı dünya? //
 Almışım Nobel'imi /
 Takmışım açlık grevini!”

 
 
     
Daha birkaç gün önce, usta tiyatro sanatçısı
Genco Erkal
, Haber Türk’ten
Balçiçek
 
İlter
’le konuşurken, “
angaje aydın
” demişti onun için.                       
 
 
 
     Neden mi? Çünkü Madımak yangınını anlatan “Sivas ‘93” oyununun galasına çağırdığı
Nobel
’li yazarımızdan,
“Benim orada görünmem politik olarak doğru olmaz”
 yanıtını almıştı!       
 
     
Orhan Pamuk
, ne zaman AKP Hükümeti’ni zora sokacak bir konuda konuşması istense, ya suskunluğu yeğler ya
RTE
’yle ters düşmeyecek şeyler söyler...
     Örneğin, “
Anayasadan anlamam”
 dediği halde, 12 Eylül referandumunda “
Evet”
 oyu vereceğini açıklamaktan çekinmemişti.
     Romanları gibi, açıklamaları da hep hesaplı-kitaplıdır onun.
 
 
     Aslında kendisi de, ödülü de bir
“proje”
 ürünüdür!                             
 
    * * *
     
Orhan Pamuk
, kendisine
Nobel
ödülü veren küresel efendilerinin hoşuna gitmeyecek sözler etmemeye her zaman büyük özen göstermiştir.
      Tüm girişimlerinde
AB
’nin ve
ABD
’nin politikalarını titizlikle (kurnazlıkla demek daha doğru!) gözetmiştir.
      Emperyalist güç odaklarına, bazen susarak, bazen konuşarak bilinçli destek vermiştir.
      Bugüne değin, misyonuna uygun biçimde davranmıştır hep.
      Ama “
angaje aydın
” konumunu, Batı’nın çıkarları için bir devlet başkanını ölümle tehdit edecek kerteye vardırabileceği kimsenin aklına gelmezdi.
 
 
      Bir hafta önce, dışarıdaki işbirlikçi omuzdaşlarıyla uğursuz bir çıkış yaparak, emperyalizme hizmette sınır tanımadığını gösterdi.                                                                                                                                                                             
 
 

 

      Batılı güçlerin hizmetindeki beş yazarla birlikte, Suriye Devlet Başkanı
Beşar
Esad'a bir açık mektup yazdı ve
"İstifa et, yoksa senin sonun da Saddam ve Kaddafi
gibi olacak" dedi.

 

 

      İnanılır gibi değil! Liberasyon gazetesinde yayımlanan mektuptaki şu satırlara bakın:

     
"Rusya’ya ve Çin’e güvenme! İstifa dışında sizin ve aileniz için ne yazık ki tek yol var: Saddam Hüseyin veya Kaddafi gibi ölüm. Ya da Lahey'de steril bir hücrede müebbet hapis...”         

     Nasıl da benimsemiş emperyalistlerin tetikçiliği rolünü!

     Esad’a açıkça, “Hemen istifa et ve sürgüne razı ol, yoksa ya idam edilirsin ya da ailenle birlikte hücrede çürürsün!” diyor.

     soL gazetesi, bu aymazlığı, “Orhan Pamuk tetikçiliğe başladı” manşetiyle duyurdu okurlarına. Pamuk’un eline de bir tabanca tutuşturdu!

     Pamuk’un yaptığı işe ve üstlendiği göreve çok yakışan bir sunumdu bu.

     Ama dönek solcular bundan çok rahatsız oldular. İslamcı ve liberal kalemlerle ağız birliği ederek soL’a saldırmaya başladılar.

      Onlara göre Pamuk doğru olanı yapmıştı. Suriye’de insanlar ölüyordu ve bunun sorumlusu, “zalim Esed rejimi”ydi!

      “Allahü ekber!” çığlıklarıyla okul basan, öğrencileri ve öğretmenleri öldüren, gazetecileri kurşuna dizen, topluöldürümlere imza atan terörist çetelerin, fanatik İslamcıların bu cinayetlerde hiç payı ve sorumluluğu yoktu!

      Orhan Pamuk, bu küresel oyunda piyon mu, tetikçi mi?

      Ahmet Cemal, “Hepsini de tanıdığım bu aydınların ve yazarların ‘yazar ve aydın olma sıfatları benim için son buldu” diyor Cumhuriyet’teki yazısında.

   
  Başka söze gerek var mı?

Bir Gün gazetesinden alintidir


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
8198 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 18, 2006, 02:08:56 ÖÖ
Gönderen: MASON
15 Yanıt
8529 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 08, 2007, 01:51:52 ÖÖ
Gönderen: Kaan
CHP ye Mektup

Başlatan Hamlet « 1 2 3 4 » Guncel Konular

37 Yanıt
10468 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 02, 2007, 04:56:19 ÖS
Gönderen: SublimePrince
2 Yanıt
3364 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 03, 2008, 12:40:53 ÖS
Gönderen: nietzsche
2 Yanıt
2982 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 07, 2008, 01:54:49 ÖÖ
Gönderen: Kaan
2 Yanıt
4886 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 06, 2010, 02:51:01 ÖS
Gönderen: alcyone
4 Yanıt
4589 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2011, 01:17:59 ÖS
Gönderen: Mustafa Kemal
0 Yanıt
706 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 12, 2015, 02:21:19 ÖS
Gönderen: İNSAN
0 Yanıt
1995 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 26, 2015, 09:56:22 ÖS
Gönderen: Risus
0 Yanıt
2007 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 08, 2015, 05:35:19 ÖÖ
Gönderen: Risus