Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: İnsan Olmak Demek, Bilmek Demektir  (Okunma sayısı 2384 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 20, 2013, 09:05:37 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4162
  • Cinsiyet: Bay

Dinlerin müetal anlamdaki birlik ve bütünlüğünün gerçekliği ve besbelliliği, sadece Hakikatın birlik ve bütünlüğünden değil, fakat ayrıca insan türünün birlik ve bütünlüğünden de sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.

Bir mahlükun insan diye anılabilmesi için onda aranması gereken yeterli kanıt, düşünmeyi bilip bilmediği hususudur; o, ne olursa olsunun değil, fakat önemli olanın ve daha sonraki aşamada da sadece önemli olanın peşinde koşmakla mükelleftır. İnsan, dünyada, ölümü önceden kestirmeyı başarabilen ve hayatta kalmayı arzulayabilen tek varlıktır: o, dünyanın, ruhun ve hayatın nedenini bilmek isteyen ve de bilebilen bir varlıktır. Bu soruları sorma ve ardından da onlara cevaplar bulma hakkına sahip olma ve de bu hakkın gereği olarak, ya vahiy yoluyla ya da enteleksiyon yoluyla bu işi başarma özelliğinin, insanın asıl tabiatında saklı bulunan bir şey olduğunu kimse inkar edemez, ki bu iki kaynak, kendilerine ait bulunan yasalara göre ve kendilerine karşılık gelen şartların çerçevesi dahilinde kalacak şekilde faaliyet göstermektedir.
Eğer, genellikle açık olan kapıları ustaca ve bilgince kapatılmış bulunan bir dünyada yaşıyor olmasaydık, o takdirde, "açık kapıları zorluyormuş" gibi görünmeyi, yani herkesin bildiği apaçık gerçekleri ispatlamaya çalışıyormuş gibi gö­rünmeyi zaman zaman reddetmekten pek hoşlanacaktık herhalde; şu andaki durum, kendini hala daha "felsefe" diye kabul ettirmeye çabalayan ve de psikolojist (davranış bilimselci) ve sübjektivist (öznelci) ve hatta biyolojist (hayat bilimselci) özellik arz eden bir rölatıvızmın (ızafiyye, görecilik) özenli çabalarıyla gitgide denilecek anlamda bir seyir izleyerek ortaya çıkmış bir durumdur.
Gerçekten de halen, zekanın metotlu bir şekilde tepeden tırnağa yıkıntı haline getirildiği ve ruhun tabiatından imkan nispetinde söz etmenin büyük önem kazandığı bir çağda yaşamaktayız; ancak bu iş, "teselli" olunmak için değil, fakat "her türlü hayırlı niyete" cevap verecek türden bazı kanıtlar sağlamak için yapılmalıdır.
Bu husustan söz ederken hatırımıza hemen Kur'an'ın bir pasajı gelmektedir: İbrahim, Tanrı'dan, ölüleri naslı dirilttiğini kendisine göstermesini diler; Tanrı ona şu soruyla cevap verir: "Hala inanmıyor musun?" İbrahim cevap verir:
"Evet, inanıyorum, ama gönlüm yatısın diyşe soruyorum." En çok tanınan bilinen hakikatler çoğu kez değeri en az bilinen hakikatler konumunda bulunabildiklerine göre, demek ki, nitelikleri gereği olarak gün gibi aşikar olan ve hatta belki de herkes tarafından bilinen hakikatleri daima bu anlamda ortaya koymakta ve hatırlatmakta bir sakınca yoktur sanırım.
İnsanın ayırt edici niteliği, külli zekaya sahip bulunuşudur, yani mutlak olanı algılayabilecek ölçüde güçlü ve nesnel bir zekaya sahip bulunuşudur: zekasının, bu güce sahip bu­lunduğunu ifade etmek demek, onun nesnel veya külli nitelikli olduğunu ifade etmek demektir. İnsan zekasının hayvan zekasından ayırt edilmesini mümkün kılan nesnellik olgusunun, mutlak olanı veya sonsuz sınırsız olanı algılama gücünden veyahut da mükemmellik duygusundan yoksun olması halinde, tatmin edici bir hikmeti kalmazdı.
İnsan düşünen bir hayvandır sözü doğrudur, şu anlamda ki, akıl insanın ayırt edici niteliğidir; ama onun aklı, duyumsal fenomenler alemine doğru yöneltip uzatmakta olduğu şu akıl üstü zeka adlı şey mevcut olmasaydı, yani müdrike 'adlı şey mevcut olmasaydı, mevcut olmayacaktı şüphesiz. Aynı şekilde, konuşma yeteneği de insanın ayırt edici niteliğidir, şu anlamda ki, ondaki bu yeteneğin mevcudiyeti ondaki aklın ve haydi haydi de müdrikenin mevcudiyetini ispatlamaktadır: tıpkı akıl gibi, konuşma yeteneği de müdrikenin mevcudiyetini gösterir bir delildir. Müteal gerçekleri ve nihai hedeflerimizi öğrenme faaliyetimiz sırasında her ikisi de derinden güdüleyıcı bir rol oynamaktadır.

 Zeka, olduğu gibi, iradenin ve duygunun içinde devam edip gitmektedir: Zeka nesnel olduğuna göre, demek ki, irade ve duygu da aynen onun gibi nesnel olacaktır. İnsanı hayvandan ayıran 'husus, insanın özgür iradeye ve yüksek nitelikli bir duyguya sahip bulunuşudur, çünki o, hayvandan, külli - zekası ile ayırt edilmektedir: Zekanın tümü, yukarıda sözünü etmiş olduğumuz gibi uzantı halinde devam edip gidiş özelliği sayesinde irade özgürlüğü ile duygu veya karakter yüksekli­ğinin meydana gelmesine neden olmaktadır. Çünki doğuştan gelme eğilimlerinin veya doğrudan çıkarlarının tersine olan birşeyi isteyebilen tek varlık, insandır; kendini, başkalarının yerine ancak o koyabildiği gibi, başkalarıyla birlikte ve başkalarında hissetmeyi de yine ancak o başarabilmektedir; ayrıca, fedakarlıkta bulunma ve merhamet etme yeteneği de sadece onda mevcuttur.
Bu işte irade, tahakkuk ettirici rolünü, zekada tahak­kuk olgusunun biçimini tayin etme rölünü oynamaktadır; duygu -özünde bulunan pozitif tabiatıyla- sevme fiilini gerçekleştirmektedir, ama onun seviş olgusunun biçimini yine zeka tayin etmektedir, ki bu zeka rasyonel (akılcı) veya entelektüel (zihinsel) nitelikli olabilmektedir; bu olguda zekanın rol oynamaması halinde sevgi şüphesiz, kör bir şey kimliğiyle tezahür ederdi. İnsan demek, zeka demektir, yani nesnellik demektir ve bu nesnel zeka, insanın Hem kendi varlığındaki oluşumunu, hem de fiillerinin oluşumunu tayin etmektedir.
Bize bilgi sunabilecek nitelikteki kaynağın, enteleksiyon değil, fakat ancak revelasyon vahiy olabileceğini özellikle ifade edenlerin, zekayı önemsiz bir şeymiş gibi niteleme eğilimi içinde bulunmaları mantıklı bir şedir, ki bu da "entelektüel anlamdaki kibire" yol açmaktadır: bu görüşün sahipleri, sadece, bizim payımıza düşmüş olan zekayı söz konusu ettikleri takdirde, pekala haklıdırlar, ama ilahi tutumun sonucu konumundaki müdrike tarafından ilham edilmiş olan zekanın kendisini söz konusu ettikleri takdirde ise hiçbir haklı yanları kalmamaktadır. Çünki filozofların günahı, zeka denilen 'Şeyin kendisine değil, fakat kendi kişisel zekalarına bel bağlamalarında yatmaktadır; yani, sonuç olarak, doğaüstü nitelikli köklerinden koparılmış bir zekaya bel bağlamalarında yatmaktadır. .

Şu iki hususu iyi anlamak gerekir: Bunların birincisi, zekanın bize ait olmadığı ve üstelik, bize ait zeka diye nitelediğimiz zekanın da, zekanın bütünü demek olmadığı hususudur; ikincisi ise, bize ait diye nitelediğimiz zekanın. kendisine bile yetmediği ve beşeri özelliğinin ötelerine geçebilmek ve asıl zekaya erişebilmek için ruhun, dindarlığın ve erdemin asaletine muhtaç durumda bulunduğu hususudur. Erdemin eşlik etmediği zekada gerçekten de samimiyet denilen şeyden eser yoktur ve bu samimiyet yokluğu da zorunlu olarak onun uf­kunu sınırlandırmaktadır; kişi, ne olmayı tasarlamışsa öyle olmak zorundadır veya başka bir deyişle, bilmek tanımak istediği müteal düzeni moral anlamda ve hatta estetik anlamda sezmek ve ön plana almak, zorundadır, çünki Tanrı her ba­kımdan mükemmeldir. Moral anlamdaki doğruluk ve dürustlük -ki burada asıl varlığımızın doğruluğu ve dürüstlüğü söz konusu edilmektedir-, şüphesiz, metafizik bilginin bir garantisi olamamakta, fakat zekanın, tatmin edici doktrinal veriler temeli üzerindeki entegral (eksiksiz) işlevinin bir şartını teşkil etmektedir.
Bu da şu anlama gelmektedir ki, entelektüel anlamdaki kibir -veya, daha da özel bir ifadeyle, entelektüalist kibir- en başta asıl zeka tarafından, sonra da erdem eşliğindeki zeka tarafından ortadan kaldırılmaktadır; erdem eşliğindeki zeka, kutsallığa ilişkin duyu anlamını ne kadar taşıyorsa, küçüklüğümüze ve aczimize ilişkin duyu anlamım da o kadar taşımaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki, eğer kavramsal veya doktrinal nitelikli bir zeka varsa, egzistansiyal (varlığa ilişkin) veya başka deyişle; moral (manevi) nitelikli bir başka zeka daha var demektir: Sadece düşünme faaliyetlerimizde değil, fakat ayrıca varlıkça da, yani ilahi Gerçeğe katılıp onun üyesi olmak anlamına gelen deruni faaliyetlerimizde de zeki ve anlayışlı olmamız gerekir.
Zeka, ya bireysel ya da evrensel niteliklidir; o,ya akıldır ya da müdrikedir; bireysel olduğunda, evrensel kaynağından, maddi gerçeklikler düzenini aşıp geçmek isteyişi ölçüsünde ilham almak ve bu kaynak tarafından etkilenmek zorundadır.

Diğer yandan, yukarıda da belirttiğimiz gibi, o, ya kavramsal "nitelikli ya da varlıksal niteliklidir; bu durumda ,da yine; devam edip gitmek ve moral tamamlayıcısı ile, algılamak istediği şeye tam tamına uygun ve benzer hale erişmek üzere, bileşmek zorundadır. İyiye karşı duyulan sevgi, hakikat bilgisinin, sayısı belirsiz yankılanmalar sırasındaki zorunlu birliktelikleridir.
Prensip olarak zeka, şaşmaz yanılmaz bir şeydir; ama onun böyle oluşu, bizim değil, Tanrı'nın hüneridir. Müteal kaynağı itibarıyla -ki bu kaynaktan yoksun kaldığında eksik bir görünüm arz etmektedir- Tanrı'nın hüneridir; ve ayrıca irtiyadi (istemi değğin) ve duygusal nitelikleri itibarıyla da- ki bu niteliklerden yoksun kaldığında zihin oyunundan farksız 'bir şey haline dönüşmektedir- Tanrı'nın hüneridir. Bundan ayrı olarak ve haydi haydi denilecek bir anlamda olmak üzere, iradeyi de duyguyu da, kendilerini aydınlatan ve de uygulamalarım ve işlemlerini saptayan zekadan ayrı anlamak asla mümkün değildir.
Akıl için, zaaftır denildiği de olmuştur; bu ifade, akıl, enteleksiyon denilen doğrudan rüyet (vizyon) ile bir tutulduğu takdirde doğrudur. Akıl, sınırlı imkanı ve olasılık şansı bir tek olduğu takdirde zaaftır, ama pozitif nitelikli tamlık görünümü altında ise asla zaaf değildir; bu kopuk kopuk denilecek anlamdaki tam1ık, insan 'için, dış alem ile iç alem arasında, yani sınırlı olan ile mutlak olan arasında yer aldığı andan itibaren zorunlu bir şey haline gelmektedir. İnsan aklının, Tanrı'yı tanıma konusundaki yeterliği veya yetersizliği hakkında yapılan tartışma sonucunda şu ifadede karar kılınmaktadır:
Zekamız, Tanrı'yı, ancak yine "Tanrı'nın yardımıyla" bilip tanıyabilmektedir, bu da, Tanrı'nın kendisini bizde akıl, belgesel ve gelip geçici anlamda olmak üzere, bu bilgiye, Tanrı ile birleşik halde kalabilirliği ölçüsünde iştirak edebilmektedir:
Akıl biryandan vahye, diğer yandan da enteleksiyona iştirak edebilmektedir, ki bunlardan birincisi, "her şeyin üstünde ve ötesinde yer alan" Tanrı'dan, ikincisi ise "içimizdeki" Tanrı'dan sadır olmaktadır. "İnsan aklı" terimi ile eğer enteleksiyona veya vahye özgü olan kopuk kopuk nitelikli akıl kastediliyorsa -ki prensip olarak, vahiy, enteleksiyonu olabilir halinden olmuş durumuna getırmek için gerekli bir şarttır-, o takdirde, bu akıl, bizi aydınlatma gücünden yoksun olduktan başka, pek tabii olarak, bizi kurtarma gücünden de yoksundur demektir.

İmaniye (fideizm) yanlısı bir kimseye göre, sadece, "do­ğaüstü" nitelikli olan vahiy söz konusu olabilmektedir; tabiatını bilmediği ve mantık derecesine indirgediği enteleksiyon, ona göre "doğal" bir şeydir. İrfaniye yanlısı (gnostik) bir kimseye göre ise, vahiy de, enteleksiyon da doğaüstü nitelikli şeylerdir, çünki her ikisinde de Tanrı'nın -veya Ruhül Kudüs'ün- etkisi egemendir; imaniye yanlısı, irfaniye yanlısının beslediği kanaatlerin, kıyaslardan sonuç olarak ortaya çıktığını kabul etmektedir, hem de bunu, bir mantık işleminin, enteleksiyon kıvılcımını, tıpkı bir sembolizm gibi, gerçekten de tahrik edebildiğini ve aklı engelleyen perdeyi ortadan kaldırabildiğini görerek daha da büyük bir memnunlukla kabul etmektedir. Hem zaten imaniye zanlısı kişi, entelektüel anlamdaki sezgı fenomenini reddedememektedir, ama bunu, "doğası gereği olarak doğaüstü nitelikli" olan ve müdrike gibi mündemiç (içkin) halde bulunan vahye atfetmekten de kaçınmaktadır; onun için de bunu "ilhama'' ve "Ruh-ül Kudüs'e" atfetmektedir.Gerçi aslında bu da aynı kapıya çıkmak­tadır, fakat "insan aklının" yetersizliği aksiyomunu yine de savunmuş olmaktadır.
Tomasçılık, "doğal akıl vasıtasıyla edinilmiş bilgiyi", ilahi lütuf nitelikli gerçekliklerin, şöylesine bir anlamda denilecek tarzda verilmiş armağan değerinde şeyler olduğunu telkin etmektedir, buna karşılık, insanda; akla ters düşercesine "doğası gereği olarak doğaüstü nitelikli olan ilahi lütuf' diye adlandırdığımız müdrike gibi bir' şey de mevcuttur. Çünki ani bir ilham vasıtasıyla bize ulaşan ışık başka şeydir, kendisine "doğaüstü tabiatımız'' vasıtasıyla-kavuştuğumuz ışık ise başka şey; ama bir bu tabiatı yine de "ilahi içkinlik" (bir şeyde kendiliğinden var olma) diye adlandırabilecek ve onu beşeri olandan ayırt etme yoluna gideceğiz, tıpkı Tanrı'yı -yani içimizdeki Tanrı'yı da, dışımızdaki ve ôtelerimizdeki Tanrı'yı da- ancak Tanrı bilip tanıyabilir hakikatini teyit ederken yaptığımız gibi. Her ne olursa olsun, "doğaüstüne'' yaraşır niteliklere sahip "doğal" toplanma ve birikme mekanında doğa­üstüne veya ilahi olana özgü bir şeyler her zaman için mevcuttur.

Bilinmezcilik yanlılarının (agnostik) bu konudaki zıt görüşlerine rağmen, bilgi kuramının (epistemoloji) esası, yine de, zekanın varoluş nedeninden ayrı olarak, tamlık gibi, "bilgi" gibi imkanlarını bile oluşturan şeye dayanmaktadır; tamlık terimiyle, bilinebilir tanınabilir olanın, bilinebilir tanıyabilir olma niteliğine sahip süjedeki veya başka deyişle, bilip tanımaya davet edilmiş olan süjedeki ön belirtisi ve hatta içkinliği ifade edilmiş olmaktadır.
Reel olanın süjedeki ve objedeki polarizasyonunun (ku­tuplanma) kökeni, Varlıkta yer almaktadır; yani salt Mutlak Olanda veya başka deyişle, Varlık üstü Olan'da değil, fakat Varlığın ilk otodeterminasyonunda (kendi yazgısını kendisinin çizme olgusu) yer almaktadır. ilahi Maya terimi, Süje veya Şuur konumundaki Tanrı ile Obje veya Varlık konumundaki Tanrı'nın "karşı karşıya geliş" olgusunu ifade etmektedir; bu olgu da, Tanrı'nın, kendi zati, kendi mükemmelliği ve kendi imkanları 'hakkındaki bilgisinin ifadesidir.
Bu prensipiyel anlamdaki polarizasyon, evrende, son­suzluk kavramıyla bile ifade edilemeyecek kadar çok sayıda kınamalara ve yansımalara uğramaktadır, ama bu iş, eşit şekilde denilemeyecek bir tarzda -tezahüreden imkanın icaplarına göre- cereyan etmektedir ve 'bu da, öznelliklerin, bilgi kuramsal anlamda eşdeğerli olmamaları sonucunu doğurmaktadır. "İnsan, Tanrı suretinde yaratılmıştır." ifadesi kesinlikle, insanın, çevrel değil, fakat merkezi bir öznelliği temsil ettiği anlamını taşımaktadır, bunun sonucu olarak da insan, doğrudan doğruya ilahi müdrikeden sadır olmuş bulunması nedeniyle, prensip olarak bu müdrikenin kudretine iştirak eden bir süjedir; insan, reel olan, yani bilinip tanına bilir nitelikli olan her şeyi bilip tanıyabilmektedir, hal böyle olmasaydı, yeryüzünde hayat sürmekte olan tanrısallık konumunu kazanamazdı.
Rölatif bilgi, öznel anlamda, bakış açısı ile, nesnel anlamda da, görünüm ile sınırlandırılmış haldedir. insan rölatif olduğu için, bilgisi de, beşerliği ölçüsünde rölatiftir; o, özündeki müdrike dolayısıyla değil, fakat aklı dolayısıyla böyledir. o, Mutlak ile birleşmiş haldekı "kalbi"dolayısıyla değil, fakat "beyni" dolayısıyla böyledir. "Yere, göge sıgmam da, mümin kulumun kalbine sıgarım." şeklindeki hadis-i kudsi işte bu hususu dile getirmektedir; bu kalp, İlahi içkinliğin mucizesi sayesinde, "İlahi Benliğe" ve de bilinip tanınabilir olanın, yani reel olanın, aynı anda hem yok olup gidebilir olma hem de birleştirici olma niteliklerine sahip olabilen sonsuzluğuna açılmış durumdaki bir kalptir.
İnsan zekası konusunda öne sürülmekte olan bu kadar dolambaçlı sözlere ne gerek var diye öne atılanlar da çıkabilecektir. Kendisini Kendisinde bilip tanıyan Tanrı, Kendisini ayrıca insanda da bilip tanımaya niçin gerek duysun diye soranlar da olabilecektir. Çünki bunu bize şu hadis-ı kudsi fısıldamaktadır: "Gizli bir hazine idim, Zatıma irfan duygusu taşınmasını istedim. Halkı, bunun için yarattım. " Bu ifade, Mutlağın, Kendini; rölatif olanda görmek istediğini dile getirmektedir; niçin acaba? Çünki bu, ilahi imkanın sınır tanımazlığının yetkisi dahilinde bulunan bir imkandır: yani olmaması imkansız, olan ve sebebi sonsuzluklarda yatan bir şeydir.

( Frithjof Schuon - Dinlerin Aşkın Birliği )
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
3 Yanıt
4751 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 04, 2012, 02:05:15 ÖÖ
Gönderen: gnothi
8 Yanıt
9144 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 25, 2017, 09:17:18 ÖS
Gönderen: Felix Steiner
7 Yanıt
4353 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 25, 2009, 09:03:13 ÖS
Gönderen: MASON
60 Yanıt
24321 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 08, 2012, 09:27:52 ÖÖ
Gönderen: java
7 Yanıt
5244 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 09, 2015, 05:42:52 ÖS
Gönderen: ADAM
3 Yanıt
5199 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 09, 2010, 09:34:14 ÖS
Gönderen: Lethe
10 Yanıt
3074 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 06, 2014, 08:25:49 ÖÖ
Gönderen: Tij
1 Yanıt
1927 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 12, 2017, 04:41:59 ÖS
Gönderen: ANARCHOSA
3 Yanıt
1281 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 30, 2014, 09:52:22 ÖS
Gönderen: Kadim
29 Yanıt
6266 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 04, 2015, 01:37:10 ÖÖ
Gönderen: mbulut