Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: DOĞA’NIN DİLİ  (Okunma sayısı 2107 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 23, 2013, 04:04:17 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4164
  • Cinsiyet: Bay

Yalnızca son ağaç kesildikten,
son ırmak zehirlendikten,
son balık yakalandıktan sonra ...
ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini
anlayacaksın.

Cree Kızılderilisi



DOĞA’NIN DİLİ

 
 

Yıllardır uygar sözcüğünün, nedense hep Batı sözcüğü ile yan yana olmasına özen gösterilmiştir. “ Uygar Batı “. Doğal olarak bizlerin, uygar sözcüğünden ne anladığımıza bağlı. Çok yönlü bilgilenmiş ve bu bilgilerin özünü kavramaya çalışanlar için uygarlık kavramı çok farklı. Özü yitirme, sevgiye yabancılaşmaya karşın, elde edilen görüntüsel başarıların olumsuz sonuçları, hemen ortaya çıkacak şeyler değildir. Bu gelecek kuşaklara çıkan maddi ve manevi faturalardır. Manevi faturalar, bireysel ve toplumsal çöküntüler sonucu sevgisizliktir. Bunların doğurduğu panik ve bilinçsizlik, maddi yıkımların da hazırlayıcılarıdır.

 

Bizim kuşak, doğa ile savaş sloganları ile yetiştirildi. Şimdilerde ise Yeşil Barış ( Green Peace ) sloganları yankılanıyor dünyanın her yerinde. Bu gerçeğin ışığında, bize doğayla savaşı öğretenlerden ve bu düşünceyi irdelemeden, akıl yürütmeden, bu savaşımı bir uygarlık ve insanın üstünlüğü, ya da gücü gibi gören anlayıştan utanıyorum. İnsan doğa ile savaş değil, uyum içinde olmasının gereğini ya da kavraması için bilge olmasına gerek yok.

 

Batı’nın vahşi ya da az gelişmiş diyerek, uygarlık sıfatını yakıştıramadığı bir çok ulusun, doğa ile hatta kendi ile daha bir uyum ve barış içinde olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyoruz. Hatta ilkellik olarak gösterilen doğaya tapış düşüncesinin, bilenler için hiç de öyle basit ve ilkel olmadığını, bir çok anlam içerdiğini yeni yeni kavrıyoruz.

 
Bilim olarak adlandırılan bilgi dallarının tümünde, bir bağlantılar zinciri görebiliyoruz. Kuantum Fiziği dediğimiz yakın zaman fiziğinde, artık canlı cansız diye bir ayırım söz konusu olamadığı bir gerçek. Tüm evren özde bir uyum ve iletişim içinde ve aynı zamanda devingen. Ve insan bu bütünün bir parçası, efendisi değil.

Yinelersek, sosyal ve bilimsel alanda uygarlık, insanın tüm algıladığı şeylerle bir bütün oluşturduğunu ve bunların birbirleriyle sorumluluk bağları ile bağlı olduklarının bilincidir .

 Doğadaki her şey, tıpkı insan beynini oluşturan, milyarlarca nöron ve onları birbirlerine bağlayan sinapslar gibi ilişkidedirler. Bu nedenle dünyamızı devasa bir beyin olarak görebiliriz. Sonuçta, doğaya yaptığımız her olumsuzluk ya da olumluluk, tüm insanları etkileyecektir ve etkilemektedir.

 

Sanayileşmenin gelişmesi oranında, kırsal kesimin kentlere göçü, bilinçsiz yapılaşma, eğitimsizlik, sosyal olduğu kadar çevre sorunlarının da oluşumuna etken oldu. Bu olumsuzlukları somut olarak yaşamaya başlayınca, işin yaşamsal önemini anladı. Yakın zamana kadar yüzüp balık tuttuğu denizin, fosseptik çukuruna döndüğünü, havanın nefes alınamayacak kadar toz ve dumana büründüğünü, ağaçtan yoksun yerlerin uğradığı erezyonu ve bunun sonucu oluşan sel felaketlerini gören insan, geleceğinin hiç de iyi olmayacağını kavradı.
 

Sonuçta bizden daha önce sanayileşen Batı bu olumsuzlukları, yetersiz bile olsa, yasalarla önlemeye çalışıyorlar. Buna paralel olarak, sivil toplum örgütleri, halkın bilinçlenmesi için, çevreye zarar veren kişi ya da kuruluşları protesto ve benzer eylemlerle, kamuoyunun dikkatini çekmede çaba harcamaktadırlar

 
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler de bu olumsuzluktan ders almadıkları için, bunun faturasını daha trajik bir şekilde ödeyeceklerdir. Bu ülkelerden çoğu, gelişmiş ülkelerin çevreye zarar veren sanayi kuruluşlarını ülkelerine kurdurarak, ülke doğasına büyük zarar vermektedirler. Bu yetmiyormuş gibi bazı nükleer artıkları ya buna benzer çöpleri, ülke topraklarına halkın haberi olmadan gömülmesine göz yummaktadır.

 
Tüm bu olumsuzlukların temelinde yatan neden, Batı ve Ortadoğu topluluklarının, doğaya bakış düşüncesidir. Bu düşünce bu toplulukların inanç ve dinlerindeki, insan - doğa anlayışıdır. İkinci bölümde daha detaylı olarak ele alacağımız bu anlayış, bu toplulukların kutsal kitaplarındaki, insanın dünya ve üzerinde var olan her şeyin EFENDİSİ olma inancından kaynaklanmaktadır.

 

Yıllar önce çevre ile ilgilenen Kutan Savaşçın kardeşim , bana bir poster vermişti. Arka yüzünde resimler, ön yüzünde de şöyle bir yazı vardı.
 

“ Bu konuşma 1854’ de Kızılderili şef Seattle tarafından halkının topraklarını satması istenmesi üzerine bir cevap olarak yazılmıştır. Bu konuşma Washington’da muhafaza edilmiş ve Amerikan Expo 74’de sunulmuştur.”

“ Son zamanlarda da UNEP tarafından yayınlanıp, çevre üzerine şimdiye kadar en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlanmıştır.”
 

Daha önce, Dee Brown’un ünlü Kalbimi Vatanıma Gömün ( Yaralı Diz ) adlı belgesel yapıtını okumuştum. Ve Kızılderililerin Amerikan filmlerinde gösterildiği gibi vahşi olmadıklarını da çok iyi biliyordum. Yaralı Diz daha çok, Kızılderililer ile Amerika’yı ele geçiren beyazların, kızılderili topraklarını, para ile, kandırarak , çoğu kez de zorla alış ve çatışmalar belgeselidir.
 

Reis Seattle mektubunda, Kızılderililerin doğa ve insan ilişkilerini şöyle dile getiriyor.

 
“ Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin ANASIDIR. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye ait.

Dünya beyaz adamın kardeşi değil, ama düşmanıdır ve onu fethettimi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?

Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam, çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın, bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.

Dünya annenizdir, dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler.

Bunu biliyoruz biz, dünya insana ait değildir, insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlı. “

 

Kızılderili reis Seattle’ın doğa ve insan bütünlüğünü dile getiren bu uyarıları, tüm dünyada Kızılderilileri daha gerçekçi bir bakış açısıyla inceleme gereğini doğurdu. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan yapıtlar çoğaldıkça, büyük bir kıtayı kaplayan, bu gün ise belirli rezervasyon bölgelerinde izole edilmiş olan bu topluluklardan, doğa ve insan ilişkileri açısından öğrenecek çok şeyimiz olduğunu görüyoruz.

 
Yer Yüzüne Dokun adlı yapıtında Mc Luhan “ Çok iyi anlaşılmıştır ki, şimdi Amerika’da yaşayan bizler için tek güzel gelecek, ancak çevremizi yeniden keşfetmek yoluyla gerçekleşecektir. Toprakla ve onun bize verdikleriyle doğru bir ilişki kurmalıyız; aksi takdirde, Kızılderililerin yıkımını doğanın yıkımı, doğanın yıkımını da bizim yıkımımız takip edecek.

Kızılderililer bir bakıma bunu çok önceden biliyorlardı. Yüzyıllarca onların bilgeliğini görmemezlikden geldikten sonra, belki şimdi Kızılderililerden bir şeyler öğrenebiliriz.” Gerçeğini dile getirmektedir.
 
Ayşe Göktürk Tunceroğlu’nun 1999 yılında New Jersey’de yazdığı, Kızılderili Hikmetleri adlı yapıtın ön sözünde , duygu ve düşüncelerini büyük bir içtenlikle şöyle açıklıyor.

 
“ Kızılderililerin cümlelerini okurken bazen kendime sormadan edemem. Acaba kelimeleri yanlış mı tarif ettik. “ medeniyet “ kelimesinin manası üzerine yeniden mi düşünmeliyiz? Acaba “ İlkel “ “ Vahşi “ olanlar onlar değil de, biz beyazlarmıyız?
 

İlk başta doğa ve doğanın dili konusunda Kızılderililerin temel görüşlerini yadırgayabiliriz. Fakat bu konuda bilgilenip düşünmeye başlayınca, kendi duyarsızlığımızı, sağır ve dilsizliğimizi daha iyi anlayabiliriz.

 
“ Ağaçların ve çimenlerin ruhu olduğunu kabul ederiz biz. İyi bir Kızılderili ne zaman onlardan bir kısmını kesecek olsa, çok kederlenir. İhtiyacı nedeniyle onlara kıydığını söyleyerek dua edip af diler “ diyor bir Kızılderili.”
 

Buna çok daha çarpıcı ve kapsamlı bir örnek de Siyu kabilesi başkanı Ayakta Duran Ayı’nın sözleri.
 

“ Nerede kesilip indirilmemiş orman varsa, nerede hayvanlar kuytu köşelerinde dinleniyorsa, nerede dünya dört ayaklılardan yoksun değilse, SOLUK BENİZLİLER oraya ehlileştirilmemiş, yabani arazi diyorlar. Halbuki bize göre yabani, vahşi yer yoktur. Doğa tehlikeli değildir, misafirperverdir; korkutucu değil, arkadaşçadır. Bizim felsefemiz korkudan ve ön yargıdan uzak, sağlıklı bir düşünce sistemidir. Bu noktada Beyazadam ve Kızılderili inançları arasında önemli bir fark buluyorum.

Kızılderili inancı, etrafını çevreleyen her şeyle insanın ahengini gözetir; beyazlar ise çevreye tahakkümü esas almıştır.

Kızılderililer aradıkları her şeyi, paylaşma ve sevgide buldu; ama beyazlar aradıklarını korkarak savaşmada buldular. Bizim için dünya güzellik doluydu. Diğeri için öteki dünyaya gidene kadar, tahammül edilmesi gereken, günah ve çirkinlik dolu bir yerdi.”

 
Ayakta Duran Ayı, şimdilerde Batı toplumunda yeni yeni dile getirilen, pek fazla öze inmemiş HAYVAN HAKLARI’nı şöyle açıklıyor.

 
“ Hayvanların hakları vardır. İnsanlar tarafından korunup kollanma hakkı, yaşam hakkı, çoğalma hakkı, özgürlük hakkı. Bütün bu hakları kabul etmiş olan bizler hayvanları esir etmeyiz. Yiyecek ve içecek olarak ihtiyacımız olanların dışında hepinin hayatını bağışlarız.”
 

VAKAN TANKA sözcüğü Kızılderili inancında, Yaratıcı Güç, Her Şeyin Kaynağı, Büyük Ruh, anlamına gelir. Siyu kabilesinden Zitkala Sa’nın “ Doğanın bahçelerinde, küçük bir çocuk hayreti ile gezinirken, kuşların şakımasında, suların çağıldamasında, çiçeklerin tatlı kokusunda BÜYÜK RUH’un fısıltısını duyarım. Siz buna putperestlik mi diyorsunuz? sorusu, bizleri düşüncelerimizi yeniden gözden geçirmeye yönlendirmelidir.

1871-1967 yıllarında yaşamış Tatanga Mani ya da Yürüyen bufalo, bu konudaki düşünceleri şöyle açıklar “ Ağaçların konuştuğunu biliyormusunuz? Bu soruya“ kendisi yanıt verir. “ Evet konuşurlar; kulak verirseniz, sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiç bir zaman öğrenemediler. Oysa ben, ağaçlardan çok şey öğrendim; bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce Ruh hakkında.”

 
Amerika kıtasından onbinlerce kilometre uzakta yaşayan Avusturalya yerlilerinden Aborijin’ler de pek farklı düşünmüyorlar. Onlar da doğayla bütünlüklerinin bilincinde ve doğanın dilini biliyorlar. Onlara göre; “ Önemli olan açık yüreklilikle ve sevgiyle verme anında deneyimlenen duygudur. Ölmekte olan bir bitkiye ya da hayvana su ya da cesaret vermek, aydınlanma yolunda , yaşamı ve bizi Yaratanı tanımak konusunda, susamış bir insan bulup ona su vermek kadar önemli bir adımdır. İnsanoğlu bu varoluş düzeninden ayrılırken HEYACANLARINI AN BE AN NASIL YAŞADIĞININ KAYITLARINI DA YANINDA *ÜRÜR “

 
Aborijinler, köklerinden yararlanılan bitkileri yer yüzüne çıkarmadan önce , onların ham mı olgun mu olduklarını anlayabiliyorlar. Ellerini bitkilerin üzerine gezdiriyorlar ve bu daha büyüyor, henüz olmamış, ya da şöyle bir yorumda bulunuyorlar. Evet, bu can vermeye hazır.

 
Araştırmacı Marlo Morgan bu konudaki deneyimini şöyle açıklıyor. “ Ben de Evrenden izin aldıktan sonra, elimi bitkilerin üzerinde gezdiriyordum. Olgun bir bitkinin üzerinde elimin ya ayası ısınıyor ya da parmaklarımın uçlarında kıvılcım duyuyordum. “

 

Bu düşünceleri And Dağları Kızılderililerinde de görüyoruz. And Dağları Şamanlarının bilgelik öğretisindeki, usta ile öğrencisi arasında geçen söyleşiden şunları öğreniyoruz.

 
“ Koruyucu taşı selamladın mı? Çünkü her şey senin parçan, her şey canlı,İçeri girerken selam verdin mi çiçeklere ? Duydun mu evin önünde öten kuşları ? Teşekkür ettin mi uyandığında, sana armağan olarak verilen yeni güne ? Yoksa teşekkür etmemeyi, kuşun ötüşünü duymamayı, çiçekleri görmemeyi mi yeğledin. “

 
Usta, öğrencisine şu uyarılarda bulunur. “ Toprakla karşılıklı konuşup onu sevmeliyiz. Kimi yerli çitçiler, ekin ekerken, kızgın ya da üzgün olan birinin tarlaya girmesine izin vermezler. Böyle biri toprağı çürütür derler. Bu çiftçiler tarlayı ekmeden önce, çocukları getirip orada oyun oynatırlar; çünkü masumluk güçlü bir erktir, arılık ise değerli bir gübre.

 
Her şeyle konuş, çünkü her şeyin canı vardır; her şeyde bir ağabeyi bir kardeş bul. Her şey BİR’dir, her şey canlıdır.”

 
Bir Kuzey Amerika Kızılderilisi olan Tatanga Mani, yaşam öyküsünde, Beyaz Adam’ın yanında gördüğü eğitimin izlenimlerini şöyle anlatıyor.

 
“ Uygar insanlar, insan yapımı basılı sayfalara çok fazla bağlılar. Ben Yüce Ruhun kitabına, yani onun yarattığı her şeye bakıyorum. Eğer doğayı tanımaya çalışırsanız, o kitabın büyük bir kısmını okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz eğer kitaplarınızın hepsini alıp güneşin altına serer, onları bir süre için kar, yağmur ve böceklere bırakırsanız, geriye hiç bir şek kalmayacaktır. Oysa Yüce Ruh size ve bize doğa okulunda ormanları, ırmakları, dağları ve bizi de içine alan hayvanları araştırma olanağı verir.

 
Kızılderili anlayışında ahlak, yalnızca insanın başka insanlara, topluma ve tanrıya karşı olan davranışları ile ilgili değildir. Ahlak, kesinlikle insanın hayvanlara, bitkilere ve doğanın diğer görüntülerine karşı olan davranışlarını da içerir. “

Şamanist bir animizm içeren doğadaki tüm varlıkların ilişki ve özdeşliği olgusunun, Orta Asya, Amerika ve Avusturalya halklarının temel düşüncelerini oluşturduklarını görüyoruz. Binlerce yıldır bu düşünce ve kavramlardan uzaklaşan Ortadoğu ve Batı Avrupa halkları, günümüzde bu doğal gerçeği anlamakta güçlük çekmektedirler.
 

Batı ve Ortadoğuda , doğayı algılama ve kavramayı,onunla bütünlük bilincini duyumsamayı, ancak sınırlı sayıda aydın ve araştırmacıda görebiliyoruz. Bu araştırmacılardan Peter Topkins ve Cristoper Bird’ ün “ Bitkilerin Gizli Yaşamı “ adlı yapıtın can alıcı noktalarını aktarmak konumuza ışık tutacaktır. Bitkilerin dünyasının özelliklerini kısa başlıklarla özetlerken, onların en az bizler kadar, hatta bizlerden çok daha ileri, duyuş, görüş ve hissediş özellikleri olduğunu görmekteyiz.

 
BİTKİLER VE ALTINCI DUYU

 
Bitkilerle bakıcıları arasında bir iletişim olmakta ve bu iletişim kilometrelerce uzakta bile devam etmektedir. Aynı zamanda bütün canlılara karşı olumsuz düşüncelere tepki göstermektedirler. Bu iş bununla da bitmemekte, lavaboya dökülen kaynar suyun kirli su borusundaki bakterileri öldürmesine bile tepki göstermektedirler. Bu deneyimler yaşamın temelinde bir tür hücresel bilinç yattığı düşüncesine yer vermektedir. ( Holoğrafik beyin ve evren ) Bu da insanda bu tür gözlemlerin, bir tür toplam belleğin, hücre düzeyine kadar iniyor olabileceği düşüncesi yaratıyor. Bu nedenle, şayet bu yaklaşım doğruysa, beyin bir bellek depolama organı değil, yalnızca açıp kapama mekanizması olabilir düşüncesini öne çıkarmaktadır.

Bitkilerin en büyük tepkiyi çevrelerindeki canlı hücrelerin ölümüne, özellikle tutarlı olarak insan hücrelerinin ölümüne gösteriyorlar. Aynı zamanda haz ve sevinç’e de tepki oluşturuyorlar. Seks ilişkilerindeki doruk noktalarda çok daha tepki gösteriyorlar. Bu da binlerce yıldır bazı yörelerde, tarlada sevişmenin ürüne bereket getireceği inancını doğruluyor.

 BİTKİLERİN MEKANİK ALANDA KULLANILMASI

 

Bu konuda en ilginç sonuçlardan biri de Japonya’da bir felsefe doktoru olan Hashimoto, çiçekleri çok seven eşinin yardımıyla “ KAKTÜSE “ ile konuşma sağlayabilmesidir. Eşinin bitkiye olan sevgisini dile getirdiğinde ondan yanıt almaktadır. Bitkinin çıkardığı titreşimler sese dönüşüp, hoş ve değişken ritim ve tonları ile daha çok şarkıya benziyor.( Yunuslar gibi )

 

BİTKİLER DÜŞÜNCELERİMİZİ OKUYABİLİR

 
En ilginç deney, koparılan iki yaprağın birine her gün sevgi ile bakıp yaşamasını isterken , diğerine hiç ilgi göstermemesi sonucu, birinci ve sevgi ile gözlenip, yaşama isteği duyulan yaprağın yemyeşil, diğerinin ise kuruduğu görülür. Psişik enerji, yani düşünce gücü bir yaprağı sağlıklı tutabiliyor.

 
Bitkilerin çevrelerindeki dünyayı algılamalarını en iyi dile getirebilenlerden biri de Rus araştırmacı Karamanov dur. Ona göre. “ Bitkilerin çevrelerinde dünyayı algılayabilecekleri gerçeği, dünyamızın kendisi kadar eskidir. Algılama olmaksızın uyum da olamaz. Bitkilerin duyu organları bulunmasaydı ve kendi dilleri, bellekleriyle bilgi aktarabilecek ve işleyebilecek olanakları olmasaydı, önünde sonunda yok olur giderlerdi.”

 
BİTKİLERİN BAŞKALAŞIMI

 Dikensiz kaktüs yetiştirmeyi başaran Luther Burbank şunları anlatıyor. “ Kaktüslerle deney yaparken, bir sevgi titreşimi yaratabilmek için konuşurdum onlarla. Korkacak bir şey yok derdim, koruyucu dikenlerinize gerek yok, ben korurum sizleri. “

 

Burbank’ın sevgisinin gücü bütün başka güçlerden büyüktü. Onların küçük yaşamlarına derin bir saygı ve sevgi duyması onlara güvence veriyordu.

 
Eski Hind tarihi ve felsefesi uzmanı Dr. T.C. Sing, seralarda hoparlörlerle müzik yayını yaparak, verimi yüzde 25-60 artırabilmiştir. Bunun yanında gürültülü rock müziğinde ise bitkilerin ters tepki verdikleri görülmüştür.
 

Amerikalı bir bahçıvan olan Luther Burbank. Yeni meyve ve çiçeklerin üretilmesi konulu bir konferansta, üyelerin şaşkın bakışları arasında şu gerçekleri dile getiriyordu.

 
“ Doğanın evrensel ve bitimsiz yasalarından herhangi biri, ister küçücük bir bitkiyle , ister insan beyninin işleyişiyle, isterse de dev bir gezegenin yaşamı, gelişmesi, yapısı ve devinimiyle ilgili olsun; üzerinde çalışırken , doğanın çevirmenlerinden biri olabilmemiz ya da dünya için değerli bir yapıt meydana getirebilmemiz için, belirli koşullar gerekir. Önceden saplanılmış kavramlar, dogmalar ve her türlü kişisel önyargı bir kenara bırakılmalıdır. Doğa ANA’nın önceden giz olan derslerini sabırla, sesizce ve saygıyla birer birer dinlemeliyiz. Doğa; gerçeklerini bekleyen ve algılamaya hazır olanlara iletir. Önerilen bu gerçekleri olduğu gibi kabullenirsek bütün evreni kendimizle uyum içinde buluruz. Ait olduğu evrenin biçim açısından sonsuz ölçüde değişken, madde açısından ise sonsuza kadar değişmez olduğunu öğrenen insanoğlu, bilim için sağlam bir temel bulmuştur sonunda."

Bir avuç araştırıcı ve aydın dışında, genelde Batı ve Ortadoğu'nun, doğaya bu kadar farklı bakış açısının temelinde dinsel ve felsefi inançlarının yattığını görüyoruz. Tüm Sami dinleri ve bunları etkilemiş Platon ve Aristotales felsefeleri, dünyanın bir hayal, bir gölge olduğunu ileri sürer. İnsan dünyanın efendisi ve Tanrının günahkar kulu düşüncesine odaklanır.

 

Tevrat’ta ( 1. Tekvin 28 ) “ Ve onları ( Adem ile Havva ) kutsadı ve onlara dedi ki; üreyin ve çoğalın, dünyayı doldurun ve emrinize sokun, denizdeki balıklara ve gökyüzünün kuşlarına, sığırlara ve dünyadaki kıpırdayan tüm hayvanlara hükmedin “ düşüncesi Batı insanının doğayı neden bu derece yok etmeye eğilimli olmasına açıklık getirmektedir.

Bir araştırmacı olan Rudolf Kaiser, doğa- insan konusunda Batı düşüncesine etken olan nedenleri açıklamayı şöyle sürdürüyor.

 
“ İki bin yıllık geçmiş süresince Batının düşünce yapıları ve yaşam biçimleri, bu düşünsel ve dinsel kökenlerden önemli ölçülerde etkilenmiş ve biçimlenmiştir. Bilim ve teknolojinin dünyaya egemenliği de ( yaşantımıza getirdikleri ve götürdükleri ile ) Batı düşünüşünün bir yandan Platon’a diğer yandan Musa’ya dayanan İKİCİ’liği olmadan, gerçekleşemezdi. Bir Descart’ın, rönasansın ve aydınlanmanın ikici’liği , Antik Çağ sonrası ve Tevrat ikiciliğinin yalnızca bir devamıdır.
 

Rudolf Kaiser, Kızılderililerin bu konudaki düşüncelerini şöyle yorumluyor.
 
“ Burada ortaya çıkan, bizim evrene bakışımız ile Kızılderililerin bakışlarının büyük ölçüde bağdaşmaz olduğudur. Kızılderili geleneğine göre dünyanın tümü tanrısal bir ruhla dolu ve böylece tümü ile kutsal sayılmaktadır. Tevrat’a dayanan bizim düşüncemize göre yalnız biri kutsaldır; TANRININ KENDİSİ . Geleceğimiz için çözümleri Kızılderililerden ve onların farklı düşüncelerinden kolayca sağlayabileceğimizi beklememeliyiz. Fakat yine de onlardan ve diğer kültürlerden öğreneceklerimiz var.”
 

Yine de günümüzde Batının çevre kavramı, geleneksel Kızılderili düşüncesine uymuyor. Çünkü bu kavram tüm dünyayı daha önce de belirtildiği gibi, insana bağlıyor ve onu çevreleyen dünya olarak yorumluyor. İnsan sanki doğanın bir parçası değil de efendisiymiş izlenimi verdiği için Kızılderililer buna kibir diyor.

 
Sonuçta, insan olarak yaratılmışların en şereflisi ( Eşref-ül Mahlukat ) olduğumuz düşüncesi bizi; bencillik, üstünlük duygusu ve davranışlarımızla varlığımızı borçlu olduğumuz doğaya ne kadar yabancılaştığını anlamaya başladık. Bu gün alınan önlemler, yaşam biçimine dönüşmedikçe yüzeysel ve geçici olacaktır.

Bu böyle sürdükçe de , trajik sonumuzdan kaçamayacağımızı bilmek için, kahin olmamıza da gerek kalmayacaktır.
 

Şamanist ( Animist ) bir yaşam ve doğa felsefesini sürdüren Kızılderili, Altay ( Orta Asya ) ve Avusturalya yerlilerini inceleyen günümüz bilim insanlarının, Nevill Drury’in şu düşüncesinde birleşmekte olduğunu görüyoruz.

 
“ Çevremiz ve çevre dengesindeki kırılganlığın farkında oluşumuzun giderek arttığı bir zamanda şamanlık belirgin bir görüş öne sürmekte, doğanın kutsallığına saygı duymamızı önermektedir.”

 
Doğayla bütünlüğünün bilincinde olmayan, doğal olarak doğanın dilini anlayamaz. Doğada her şeyin canlı olduğunu düşünürsek, bu canlılığı görür ve işitebiliriz. Bizler bakmak ile görmek, işitmek ile duymak arasındaki farkın ayırdında olduğumuzda, doğa ile söyleşir ve varolan her şeyin titreşimini algılayabiliriz.

 
Her şeyden önce doğa dilinin sevgiyle anlaşılabileceğini de bilmemiz gerekir. Bunun için de kafamızdaki önyargılardan ve olumsuzluklardan arınmadıkça, bu gerçeği yaşayamayız.

 

Bu dünya, Batı ve Ortadoğu halklarının inançlarında belirtildiği gibi, hayal, geçici, kötülüklerle dolu, cennetten kovulmuşların kötü dünyası değil; güzel, yaşanası ve belki de evrende eşine az rastlanan bir dünya.
 

Anadolu insanının, Orta Asya’dan birlikte getirdiği, gelenek ve folklarında, doğa ve insan özdeşliğinin izlerini görüyoruz. Tasavvuf felsefesindeki temel amaç da, insan-doğa BİR’liğini geliştirmektir. Bu düşünceler çevresinde yaşanan inançlarla tam bağdaşamadığı ve zaman zaman da ters düştüğü için, batıni bir yol izlemek zorunda kalmıştır. Yine de bu düşünceleri, Anadolu halk ozanlarının dizelerinde bulabiliyoruz.

 
Doğa ve insan BİR’liğini özümseyip yaşama geçirmediğimiz sürece, bu bölünmüşlük nedeniyle ne doğayı ve dilini ne yaşamın anlamını ne de kendimizi anlayabiliriz. Bakar kör, işiten sağır olmak kadar, gören ve duyan insan olmak da elimizdedir.

 
Düşüncelerimi doğa ve insan arasında düzenli, yararlı ve samimi bir ilişkinin varoluşsal zorunluluğunu, Kızılderili OMAHA kabilesinden bir din adamının, bir çocuğun doğumunda söylediği çok anlamlı dizelerle noktalıyorum.
 

Ey siz... göktekiler

siz havadakiler

siz topraktakiler

lütfen beni duyun.

Aramıza yeni bir yaşam geldi

onu aranıza alın lütfen

yolunuzu düz yapın

o zaman gezecektir

dört tepeyi aşarak.

 

26 nisan 2000 Özkan ARAS

 

Kaynakça:

 
Gökyüzünü Nasıl Satabilirsiniz Seattle’nin sözleri Okyanus
Yer Yüzüne Dokun T.C.Mc.Luhan İmge
İri Boynuzlu Kara Geyik J.G. Neihardt İmge
Tanrı Taşta Uyur R. Kaiser Dharma
Kızılderili Hikmetleri Ayşe G. Tunceroğlu Alfa
Kızılderili Tarihi C. Wıssler İmge
Yaralı Diz Dee Brown E
Chamalu Yüreğin Yolu Luis Espinazo Okyanus
Aztek Efsaneleri W. Krıckberg Okyanus
Azteklerin ve Mayaların Dinleri W. Krıckberg Okyanus
Popol-Vuh Mayaların kutsal kitabı R. Girard R.M.
İnkaların Dini H. Trimborn Okyanus
Çembere Giriş O. Kharitidi Dharma
Şamanizm N. Drury Okyanus
Şamanın Yolu M.Harner Okyanus
Bir Çift Yürek M.Morgan Dharma
Şamanizm M. Eliade İmge
Tarihte ve Bu gün Şamanizm A. İnan T.T.K
Bitkilerin Gizli Yaşamı Peter Tompkins Sungur
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Nisan 23, 2013, 04:09:23 ÖS
Yanıtla #1
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay

Bundan 13 yıl önce Özkan Aras adlı bir kişinin kaleme almış olduğu bu yazıyı buraya aktarmanın gerekçesi nedir?

Karahan adlı üyemiz yine gemi azıya aldı; Forumun sayfalarını böyle gereksiz yazılarla dolduruyor. Birisinin bu kişiyi uyarması, ona dur demesi gerek... Bir moderatörün de bu gereksiz yazılar için gereğini yapması gerek.
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Nisan 23, 2013, 04:14:19 ÖS
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4164
  • Cinsiyet: Bay

Siz yapıyorsunuz zaten de yazı özgürlüğüm size kaldı ise beni bırak bu sitede herkes yandı desene tavsiyem uğraşma benimle işine bak sende sadece yazını yaz yada alıntıla benim gibi.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
1563 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 09, 2007, 12:13:32 ÖÖ
Gönderen: shemuel
4 Yanıt
3856 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 29, 2008, 10:21:40 ÖS
Gönderen: BILGI
2 Yanıt
4090 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 06, 2009, 01:10:46 ÖS
Gönderen: baris
0 Yanıt
1690 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 05, 2010, 11:28:05 ÖS
Gönderen: Texan
5 Yanıt
3416 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 28, 2011, 07:05:38 ÖÖ
Gönderen: Prometheus
0 Yanıt
1819 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 09, 2011, 06:56:12 ÖS
Gönderen: karahan