Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Kedimiz Sarman  (Okunma sayısı 1167 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Temmuz 03, 2013, 09:18:40 ÖS
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 864
  • Cinsiyet: Bayan

Kedimiz Sarman; yalnızlığın pervazına sarmalanmış, camdan süzülen tane tane su damlalarının ardından dışarıyı seyre dalmış. Nereye bakıyor acaba...? Karşıdaki yıkık-dökük üç katlı harabe konağa mı; yağmurdan ıslanıp, koyulaşmış, çıkmaz sokağımızın ortasına boylu boyunca uzanmış asfalt yola mı; yoksa konağın bahçesine bitişikteki apartmanın üçüncü katında oturanların kızı Şehriban’ın, aralanmış tül perdenin içinde oynaşıp duran görüntüsüne mi ...? Okumaya çabaladığım şiir antolojisine kendimi veremiyorum. Zaten bunu okumak için kendimi niye zorladığımı da bilmiyorum...

Böyle kasvetli havaları fırsat bilip, ne zama şu koltuğa keyifle oturup, kitap okumaya kalksam; Şehriban, tül perdeleri camın iki kenarına toplayıp, içerde ya toz alır, ya masada pirinç ayıklar veya masada yapılabilecek ne iş varsa onu yapar. Cevizden imal, hantal büfenin önündeki dikdörtgen yemek masası, oturma bölümünün arkasında kaldığından; Şehriban’ın görüntüsü bir türlü netleşmez. Yok yok artık eminim, bu kız bilerek yapıyor bunu... Gözüm ona takılsın da, kitaba kendimi veremeyeyim diye... Saçmalıyorum yine, ben kitap okusam ona ne; okumasam ona ne...

Onun, aklı fikri bizim apartmana bitişik apartmanın altındaki bakkal bozması markete öğleden sonraları babasına yardıma gelen Ahmet amcanın oğlu Haci Bekir’de... Çocuk markete düşmeye görsün; Şehriban’ın cama çıkacak, bakkala inecek hertürlü bahaneyi bulmakta üstüne yoktur. Önce yarı beline kadar camdan sarkar, kendisinin bile zor duyduğu bir sesle Ahmet amcaya seslenir. Sonra anasına, bakkalın onu duymadığı yalanını uydurup, merdivenleri ikişer ikişer atlayarak bakkala koşar...

Bu sahnenin günde dört-beş kez tekrarlandığı olur, çünkü Şehriban her seferinde alacağı bir şeyleri unutur. Bazen de, sigara falan alırken karşılaşırız. Bakışlarını Hacı Bekir’in üzerinden koparabildiği zamanlarda, şöyle baştan aşağıya süzer beni. Ola ki Hacı Bekir; o merdivenlerden inme rekoru kırana kadar, dükkandan ayrılmışsa, beni süzüşü biraz daha uzar, alış-verişi bitene kadar da yan gözle bir-iki bakış fırlatır. Bu kızın Hacı Bekir’e zaafını bildiğim halde, bana yan gözle bakması elimi ayağımı niye birbirine dolaştırır, niye dilimi ağzımda büzüştürüp, alacaklarımın adını doğru dürüst söyleyememe gibi hallere sokar beni anlamam...

Bak şimdi de masanın arka tarafına dolandı, ayakta dikilip hem birşeyler yapıyor gibi görünüyor, hem de kafasını ara sıra yaptığı işten kaldırıp, pencerenin pervazına sinmiş Sarman'a gülücükler atıyor.... Sarman tebessümden pek anlar ya...! Şeytan diyor ki; kalk Sarman'ı, kıçına bir tokatla yere indir, aynı hışımla çek tül perdeyi, kolaçan edemesin seni... Bugün benle oyalandığına göre; Hacı Bekir hazretleri henüz dükkana teşrif buyurmadılar sanırım. Hacı Bekir'in de doğarken yüz ifadesini ana rahminde mi unutmuşlar ne, Şehriban’la ilgili hiç bir anlam çıkaramıyorum suratından ve hareketlerinden bakkalda denk geldiğimiz zamanlarda.

Kalkayım kendime şöyle okkalı-sade bir kahve yapayım. Belkıs kalfa bu gün izinli olmayaydı kahvemi de yapıverirdi. Hem onun kahvesinin yanında benimkine Sarman bile yüz vermiyor. Sarman’ın fincanı dahi var. Ağzı genişçe fincandan kahveyi, hatta kahvenin dibindeki telveyi yalayışını bir gören olsa; ya anasının Sarman’ı kahve ağacı kovuğuna yavruladığını sanır ya da babasının kahveci yamağı olduğunu... Sabah kahvesi gelmeden afyonu patlamayan Sarman hazretlerimiz; kahveyi ben yapınca, bahanelerden türlüsünü yaratıp bir pati darbesiyle, fincanı deviri verir nedense... Ah Belkıs kalfa, hep izin kullanmak için, benim boş günümü bulursun... Neyse iş başa düştü; “Sarman efendi, kahvenizi nasıl alırdınız; şekerli, az şekerli?” Bana kısa bir bakış atıp, dışarıyı seyretmeye devam eden Sarman’in bu hareketi ‘yaptığın kahveyi sen içebiliyorsan ne ala’ manasına geliyor herhalde.

Dışarıda inceden bir yağmur var. Sokakta oynayan çocuklar da evlerine kaçmışlar. Çoğu insan nefret eder böylesi kasvetli havalardan, bense bayılırım... Hele böyle, bir elimde kahve fincanı; diğerinde sigara, Sarman’ın solunda durmuş ıslak sokağı, harabe konağın bahçesindeki bakımsız ağaçları seyrederken keyfime diyecek yok. Şehriban perdeyi çekmiş. Anlaşılan bakkala indi. Aslında paketteki son sigarayı yaktım, inip aşağıya sigara almam gerek ama şimdi Şehriban onu kolluyorum zanneder.

Güzel kız aslında; biraz iri. Ama neredeyse beline inen sarıya boyalı saçlarını, upuzun kirpiklerin çerçevelediği yeşil gözlerini, görüp de aklını başında zaptedecek erkek pek azdır. Benim aklımsa; onu her gördüğümde, kısa bir süre için başımı terk etse de; gözlerim Hacı Bekir’i hayran hayran süzüşüne şehadet edince, yolunu bulup geri dönüyor. Zaten Şehriban beni ne yapsın; Hacı Bekir ve daima daha iyiye seyreden hali vakti varken. Üniversite hocasını neylesin, market sahibinin oğlu duruken. Birde benim öğrencilere sevdirebilmek için çırpındığım edebiyatın e’sinden dahi bir haber bu kıza, kimbilir ben ne çulsuz görünüyorumdur.

Bu ev, bu sokak, bu mahalledekiler... Aslında hepsi bana, iç dünyama ne kadar uzak... Zavallı anacığım; pederi kaybettikten sonra benim öğretmen maaşı ve pederden kalan emekli maaşı ile Beylerbeyi'ndeki, denize nazır, üç katlı ahşap evi çekip çeviremeyeceğimizin idrakine varınca, orayı kiraya verip, bu apartman dairesine taşınmayı istemeye istemeye kabul etmişti etmesine de; burda oturduğu yıllar boyunca hiç bir komşusuyla, orada olduğu gibi ahbaplık kuramamıştı. Yedi yıl önce taşındığımız bu mahalle ve mahallelinin birbirleriyle olan ilişkileri; (komşularımızın tabir ettiği gibi, pek öyle burnu havalarda bir kadın olmamasına rağmen) anama pek ucuz görünmüştü. Yine de, yere göğe sığdıramadığı oğlunu; kokmasın diye tuzlamaya gönlü razı olmadığından, mahalledeki kızların anaları ile görüstüğünde en sevimli tavrını takınmaktan geri kalmazdı. Onun bin bir emekle okutup, yetiştirip, her sabah dilinde dualarla Üniversiteye uğurladığı öğretmen oğlu; mahallelinin gözünde, kızlarından birini veremeye gönüllerinin razı gelmeyeceği üç kuruş maaşla geçinen memur parçası, zaman zaman da orta öğretimdeki çocuklarının derslerine yardım eden, ‘öğretmen bey’ oğulları olmaktan ileri gidemedi. Ağabeyimi dizi dibinde tutamayan annem ise bu kızlardan biri ile asla fikir birliğine varamayacağımı, duygudaş olamayacağımı, günde otuz tane anlamsız evrağa sarf ettiğim imzamı; sırf yaşımın geçiyor olması endişesi ile toplumun en küçük bireyini resmileştiren evrağa atmayacağımı anlayamadan, iki sene önce, gözünden dahi sakındığı babama kavuştu.

Yarınki derse hazırlanmam lazım bugünden. Beynimin içi bomboş, yeni birşeylerle doldurmanın tam zamanı. Kalk oğlum Asaf; böyle sokağı, Şehriban’ı seyretmekle koskoca gün boşa geçirillmez. Ay sonlarında maaşımı; evde olduğum günler kızını pek dikkatle seyrettiğim için Şehriban’ın çal-çene anası vermiyor. Madem adımız öğretmen, önce biz öğreneceğiz ki; öğrenmeye zaten hevesleri kısıtlı öğrencilere ite-kaka birşeyler öğretelim.

On iki yildir Belkıs kalfaya ve evin temizliğini gören yeğeni Billur’a çalışma masamı topladıklarında; onları takdir yerine benim dırdırımın beklediğini anlatamadım gitti. Dün akşam üstü çıkarlarken, üstü üste koyup, çorba ederek topladıklarını sandıkları evraklarımı ayrımak için yine deli olacağım. Her defasında, sahipsiz; halasının yanında sığınan Billur’a sesimi yükseltmemek için asabiyetimi vicdanımla kelepçelemeye ne denli gayret ediyorsam, o da beni çıldırtmak için o denli gayret sarf ediyor. Evin temizliğine karışmam, ertesi sabah giymeyi planladığım pantolonumu kurutemizlemeye vermesine sesimi çıkarmam, iç çamaşır gözüme koymayı adet edindiği lavanta torbasını; bu kokunun iç çamaşırlarıma sinmesinden nefret ettiğim halde, yenilemesine bile tahammül ederim ama iş çalışma masama el atmaya gelince; sevmediğim her şeye gösterdiğim tahammül içimde ateşlenmeye zaten hazır olan öfkemle yer değiştiriveriyor. Masamı toplama işini de genelde izinli olduğu günün akşamına denk getiriyorlar ki; onlar yokken taşa duvara öfkemi kusup, döndüklerinde onlara harlayacak soluğum kalmasın diye. Hesapta bana iyilik ediyorlar hala-kız. Anlaşmışlar mı ne, biri unutsa diğeri öbürünün unuttuğu işi unutmamak için özel bir gayret sarfediyor.

Belkıs kalfa nerdeyse yetmişine merdiven dayadı ama ondaki hafızanın, ondaki eli çabukluğun yarısı bende yok. Billur desen ona keza... Bir bakıyorsun kah mutfağı temizler, sen girip de su içesiye veya bir şey alasıya, o öbür odalardan birine geçmiştir bile boşa vakit kaybetmesin diye. Allah, bir gün bana ihtiyaçları kalmayacağı bir fırsatı onlara verip, benim de cezamı verecek diye içten içe korkmuyor da değilim hani. Ya onlar olmasaydı...? Belkıs kalfa on iki yıldır bizim evin hem orta işini görür hem de yemek yapar. Biz nereye; o oraya. Son iki senedir Billuru da yanına almaya başladı; hem iki işe birden yetişmeye kudreti kalmadığından, hem de koca İstanbul’da kimsesiz yeğeninin elinden tutmak için çabaladığından. Bildiğim kadarıyla Belkıs kalfanın kocasından kalan bir emekli maaşı var. Ne çoluk ne çocuk... Billur’un da anası-babası ve erkek kardeşi köye giderlerken üç yıl önce trafik kazasında ölmüşler. İki kimsesiz kadın birbirlerine sığınıp, birbirlerine tutunmuşlar; içinde yaşamaya çabalayanları aç bir dinazor gibi sömürüp yutan büyük şehrin yaşam koşullarına göğüs gerebilmek için.

Belkıs kalfa anamın dert ortağıydı. Bizim evde çalışan biri olmaktan çok anamın en yakın dostuydu. Güngörmüş kadındır. Nerde ne yapacağını, kiminle ne konuşacağını bilir. Billur da anası-babası ölünce, lise birinci sınıfı zar zor bitirip okuldan ayrılmış. İlk bir sene bir tekstil atölyesinde çalışmış. Önce patronunun, sonra oğlunun derken atölyedeki erkeklerin tacizlerinin ardı arkası kesilmeyince çıkmış işten. Bir ara mahalleli kadınlara okuma-yazma öğretmeye başlamış ama bakmış ki gelir sağlayacak bir işinin de olması lazım, sığınmış Belkıs kalfandan gelecek hayra. Sonra Belkıs kalfa, bir Pazar günü, bir kuşsütü eksik kahvaltı sofrası donatıp, bana konuyu çıtlattı. Kendisinin, temizlik işleri için artık çok yaşlandığını; nasıl olsa bu işleri gördürecek birine ihtiyaç olduğunu, yabancı birinin yerine Billur’un gelmesinin daha uygun olacağını uzun uzadıya anlatıp durdu. Bunca yıllık kadınlık tecrübelerine dayanarak biliyor ki; benim gibi iştahsız bir erkeğin dahi önüne konan menemenin ve çayın mis gibi kokan büyüleyici etkisi karşısında reddetme gücünün eriyip gittiğini. O bunları anlatırken, ben bir taraftan aç karınımı doyurup, birtaraftan da anlatığı her şeye, pek de dikkat kesilmeden ‘evet’ anlamında başımı sallayıp duruyordum. Işte böylece Billur’da Belkıs kalfa ile belli bir bölümünü paylaştığmız gündelik yaşamın içine dahil olmuş oldu.

Billur; sessiz, sakin kendi haline bir kız, tıpkı adı gibi... Pürüzsüz bembeyaz bir yüzü var ve o beyazlıktan daima dalgın dalgın bakan kocaman iki kara göz... İnce, uzun, narin görüntüsünün aksine, altından kalkamayacağı iş yok gibi. Evin içinde sessiz sedasız dolanır, üstüne düşen vazifeleri eksiksiz yapar, hatta çoğu zaman Belkıs kalfa’ya mutfakta da yardıma koşar, kıyamaz halasına. Bazen, şu Şehriban Hacı Bekir’e bir nefes aldırsa da bizim Hacı Bekir’de Billur’un farkına varsa; böylece Billurcağız iyi bir yere kapak atsa diye aklımdan geçirmiyor değilim. Bazen de belki her genç kızın yüreğindeki aslandan bir tane de onun yüreğinde var mıdır acaba diye merak ederim. Haline, tavrına bakıldığında Billur’un kendi dünyasına gömüldüğü; yüreğinde bir aslan besleyecek kadar dış dünyayla pek ilgili olmadığı kanısına varıyor insan ama belli mi olur... Billur’un Hacı Bekir’e gönlü düşse bile, Şehriban o gönlü parça-pinçik edecek pençelerini gösterince; kızcağızın gönül ipini salmasıyla toplaması bir oluverir. Ders notlarımın toplanıp, masamın sağ üst tarafına; yazdığım kitap sayflarının sıraya dizilip masanın sol tarafına konduğuna bakılırsa; masamı toplayanın Billur olduğu kesin. Belkıs kalfa olsa bunları ayırmakla vakit harcamak şöyle dursun; ne olduklarına bile bakmadan hepsini üst üste, gelişi güzel koyuverirdi.

Buyur işte, tam masanın başına oturup, oraya buraya dağılmak için bahane arayan düşüncelerimi zar zor toparlamışken; Sarman bacaklarımın arasında dolanmaya başladı. Aşkımdan değil; açlıktan öldüğünden. Şehribandı, Billurdu, Belkıs kalfaydı derken Sarmanın yemeğini vermeyi unuttuk. Gel bakalım Sarman efendi; bugünkü mönü için ne bırakmışlar sana bir bakalım...? Masamı ardebeye çevirmeyen bir sen kalmıştın. İn şu masadan aşağı! Yazdığım cümleyi tamamlayayım vericem işte yemeğini, bakma öyle suratıma, kedinin ciğere baktığı gibi...! ...



Birgünü daha devşirmiş olmanın rehavetiyle Beyazıt sokaklarında, sabah telaşla nereye park ettiğimi tam hatırlayamadığım, emektar; hatta emekli olma yaşı çoktan gelip de geçmiş arabamı arıyorum. Rızamız harici cebimizden çekilen vergilerin, her ay artan fatura bedelleri olarak geri dönüşü dışında; belediyelerimizin en ve de tek istikrarlı hizmetinden bugün nasibimi almadıysam; yani, arabam çekilmediyse, bu sefer daldığım sokakta arabamı bulmayı umut ediyorum... Umut fakirin ekmeği nede olsa... Ekmeğin yanında, katık arama hülyasına dalmaya dahi gerek duymadan; bize sunulup sunulmadığından emin olamadığımız günleri; eski umtlarımız daha meyve vermeden, yeni umutlarla filizlendirip, bir sonraki güne aktarıyoruz. Salı sallanır deyimi en çok benim hayatıma uyuyor sanırım; zira sabahtan akşama dek okulda olduğum bir gün. Yani sallandıkça sallanıyor... Çarşambayı ucundan yaklama hevesiyle; kol saatim ile gözlerimin teşvik-i mesaisi en üst düzeye varıyor haftanın şu sallanan günlerinde...

Mutfağın ışığı yandığına göre Belkıs kalfa yemek telaşında... Arabayı bulduk, evin yolunu da bulduk, birde evin anahtarını buldum mu evrak çantamın içinde, uzun bir günün ardından evime dönmüş olmanın mutluluğunu yaşamama hiç bir şey engel olamaz artık. Belkıs kalfayı korkutmak amacıyla mutfağa ani bir dalış yaptım ama mutfak, akşam yemeğine hazırlanmış masa ile baş başa... Demek, Belkıs kalfa yemeği hazırlayıp gitti. Odamın kapısını açınca; Billur’u, elinde romanımın müsvetteleri, yatağımda yarı uzanmış halde buldum. Elindekilere öylesine dalmıştı ki; benim eve geldiğimi bile farketmemişti.

Odanın kapısını açmamla, Billur’un yerinden fırlayıp, elindeki sayfaların yere saçılması bir oldu. Anasından gizli iş çeviren çocuğun suç üstü yakalanmasından daha beter bir hal oldu. Utancından üstündeki mor buluzun rengini alan yüzünü yerden kaldıramıyor; yere saçılanları mı toplasın yoksa odan mı kaçsın bocalıyordu. Kızcağızı daha da utandırmamak için, abes bir durum yokmuş gibi yapmaya kendimi zorlayarak “Romanı beğendin mi Billur?” diye sordum. Onu düştüğü durumdan çekip alayım derken, kızcağız büsbütün yerin dibine geçmişti ki; birşeyler söylemek için ağzını araladı ama kekelemekten ileri gidemedi.

Yere saçılan kağıtları aceleyle toplamaya çalışıyordu. Elimdeki çantayı olduğum yere bırakarak, bir iki adımla yanına vardım. Kağıtları yerden toplamasına yardım ederken anladım ki; biraz önce kekelediği kelimeler bir araya gelmeyi başarabilselerdi, cümle halini alıp, Billur’un benden özür dilediğini anlamamı kolaylaştırmış olacaklardı. Billur, bir yandan elime destelediği kağıtları tutuşturuyor, bir yandanda hala özür dilemeye çalışıyordu. Toplama işi bitince ayağa kalktım, onu da kolundan tutup ayağa kaldırdım. Kolu öylesine zayıftı ki, parmaklarımın arasında bir an kalem tutuyor olduğum hissine kapıldım. Kızın utancı ve narinliği karşısında; onu yatağımın üstünde yarı uzanmış vaziyette gördüğüm ilk andaki şaşkınlığım ve öfkem yerini merhamete bırakmıştı. “Ben bunları birilerinin okuması için yazıyorum Billur. Mahcubiyete gerek yok. Burası benim, senin, Belkıs kalfanın, dahası hepimizin evi. Ha bak, yatağın içine girip de okusaydın gücenirdim doğrusu” diye nükteli bir cümle ile olayı savuşturmak istedim. Kolunu bırakınca odadan ok gibi fırladı gitti.

Demek kendi halinde, dış dünyayla ilişiği neredeyse hemen hemen yokmuş gibi bir intiba uyandıran Billur; benim romanımı okuyormuş gizli gizli. Hem çok şaşırdım, hem de nedenini anlayamadığım bir hoşnutluk kapladı içimi. Çok az olduğunu tahmin ettiğim okurlarımdan biri, burnumun dibinde yaşıyormuş meğer, benim haberim yokmuş. Akşam yemeği için mutfağa girmemle, Billur’un mutfaktan kaçarcasına çıkması bir oldu. “Abartma Billur, gel otur da biraz anlat bakalım, henüz bitmemiş olan kitabımı nasıl bulduğunu” diyecek oldum ama bu onu daha çok utandırır diye vazgeçtim. Bu evde dolanan bir genç kadının varlığının farkına, az önce odada Billur’un kolunu tuttuğum zaman vardım. Genelde tüm diyaloglarım Belkıs kalfa ile sınırlı kaldığından ve de Billur’un ayak altında pek dolaşmama gayretlerinden dolayı onun varlığının pek farkında olmadığım fark ettim. Hatta Belkıs kalfaya olan düşkünlüğümün yanında onu nedenli ihmal ettiğimi görüp, kendimden utandım. Kendi yaşantımla, yaşantımın içinde cereyan eden olaylarla meşgul olurken; neredeyse günün on beş saati aynı evi paylaştığım insanların yaşantılarına ne denli uzak kaldığımın da farkına vardım.

Zavallı Billur; anası-babası yok, kardeşi yok, varı yoğu bir halası. Başka ahbabı, arkadaşı var mıdır; iyi ve kötü günlerini paylaşabileceği dostları var mıdır bilmem.... Bunları düşünürken, miskinliği bir kenara bırakıp bu kızcağıza biraz vakit ayırmak gerektiğini hissettim. Bir cesaretle boğazımı temizleyip, kendinden emin bir tonlamayla seslendim “Billur! Biraz gelir misin?” Bir iki dakika bekledim; ne gelen var ne giden. Belkide bana görünmeden çıkmıştı evden. Şansımı bir kez daha denedim; baktım sessizce mutfağın kapı aralığında beliriverdi, başı yine önünde. “Billur, sen yemeğini yedin mi?” Başını belli belirsiz sağa sola oynatışınadan, yemediği anlamını çıkarttım. “Eh, kendine de bir tabak koy, yalnız yemek yemekten kapanan iştahım biraz açılır bakarsın” Hiç bir hareket yok. Hala öylece kapı aralığında dikilyor. Belkide; delirdiğimi veya erken bunadığımı düşünüyordur. Neden sonra, baktı kaçacak yeri yok; mutfak dolabına uzanıp, kendine tabak,kaşık, çatal çıkarttı ve tam karşımdaki sandaliyenin ucuna ilişti. Hani ‘böh’ desem fırlayıp kaçacak sanki... “Eee, ne pişirdi Belkıs kalfa bugün, hadi banada kendine de servis yap. Ben de ekmeği keseyim.”

Tabağındaki taze fasülyeyle oynuyor. Desem kılçıklarını ayıklıyor; Belkıs kalfa fasülye iki santim kalasıya kadar ayıklar. Bilir fasülyeye pek itibar etmediğimi, hele kılçıklısından hiç haz etmediğimi...”Belkıs kalfa böyle fasülyeyle cebelleştiğini görse, fasülyeyi sevmediğini sanıp, taa ki sen çaresiz kalıp yiyinceye kadar her gün fasülye pişirir. Delikanlıyken ayırmadığım yemek yoktu; anam da nazlı oğluna kıyamaz, ben ne seviyorsam onu pişirtirdi. Belkıs kalfa baktı hafta yedi, evde beş gün kaldır kondur aynı yemekler pişiyor; anama ‘bu böyle olmaz, yemek ayırmamaya alışacak’ diye resti çekip, yemek konusuda beni yola getirme işini ele aldı. Ondan sonra ben o yemeklere alışasıya kadar, hafta yedi evde Allahın yedi günü ne sevmiyorsam o pişti. Eh, bir gün dışarıda, iki gün dışarıda yedim; baktım olacak gibi değil, paşa paşa alıştım, asla ağzıma sürmeyeceğimi düşündüğüm yemeklere. Şimdi senin de böyle taze fasülyeye burun kıvırdığını bir öğrenirse yandık keremin arpa tarlası gibi. Döneriz vallahi fasülyeli günlere...”

Gözleri önündeki tabakta, gülmeye başladı anlattıklarıma. Çok şükür inceden de olsa aramızda bir bağ kurmayı başarabilmiştim. Ben konuşmayı, o da gülmeden ziyade tebessümü kesince yine uzun bir sessizliğin ortasında kala kaldık. Pilavları koymak için ayağa kalktı, tabaklara pilavı koyup yine sandalyeye ilişir gibi eğreti oturdu. Tam aramızdaki sessizliğin daha ne kadar uzayıp gideceğini merak ederken, birden “Ben fasülyenin her türlüsünü çok severim” deyiverdi. Bir an, mutfakta bizden başka bir üçüncü kişi daha var da o konuşuyor sandım. Hiç bozuntuya vermeden “Eee... o zaman deminden beri niye sebzeciğe çatalla işkence edip duruyorsun?” Sorum havada asılı kaldı, çünki Billur deminden beri gözlerini ayırmadığı tabaktan başını kaldırıp bana cevap verme tenezzülünde bulunmadı.

Neden sonra, fasülyeyle oynamanın neşeli bir tarafı olmadığına karar vermiş olsa gerek ki; bu seferde, çatalla, tabağına kuş kadar koyduğu pilavin ilişkisini arttırmaya girişti. “Şu Belkıs kalfa gibi pilavı denk düşürenine daha rastlamadım. Nasıl oluyor da her seferinde bu kıvamı tutturabiliyor acaba?” Havadan sudan konuşup, asıl mevzuya dokunmamaya çalışarak, aklım sıra Billur’un tedirginliğini azaltmaya çabalıyordum. “Biliyorum, ben pek fena bir iş yaptım, büyüklük gösterip yüzüme vurmasanızda, ben kabahatimin farkındayım. Ben halamla konuşur,durumu anlatır, artık gelmem. Ama inanın Asaf Bey; romanınızın sayfalarından mada tek bir kağıt parçasına göz dahi gezdirmedim.”

Bir an afalladım, sanki hırsızlık yapmıştı da; bir daha gelmemekten söz ediyordu. Bir daha gelmeme ihtimali aklımdan geçerken; sanki bir el yüreğimi sıktı, sanki yara olan parmağıma kolanya değdi... Tarifini yapamadığım sıkıntı ile acı arası bir sızı geçti damarlarımdan. Kısacık bir an onun bu evde dolanmadığını, genç nefesi ile tazelediği havanın evin içine dolmadığını düşününce; çok sevdiğim bir yakınım, bir daha dönmemek üzere uzaklara gidiyormuşcasına bir üzüntü dalgası yayıldı içime. Billur’un veya Belkıs kalfanın bu evden ayrılacağı düşüncesinin beni bu denli sarsacağını ummamıştım. Bu şaşkınlıktan kurtulmaya çalışarak “ Yok daha neler, niye gelmeyecekmişsin artık? Hem bir romanı okumanın fenalık neresinde anlayamadım. Nasıl ki bu ev Belkıs kalfasız olmazsa, bil ki; artık sensiz de olmaz” diye karşı çıktım söylediklerine.

Söylediklerimi işitince belli belirsiz bir tebessüm yayıldı dudaklarına. Sonra, hep o dalgın dalgın bakan kocaman gözlerini gözlerime çevirip, mırıldanır gibi bir sesle “Siz çok iyi birisiniz Asaf bey, hakkınızı nasıl öderiz bilmem. Sizin yerinizde başkası olsa çoktan kapıyı göstermişti” Biraz önceki şaşkınlığımdan iyice sıyrıldığımdan olsa gerek, daha mantıklı cümleler bulabilmiştim bu sefer. “Bu ev üçümüzün evi Billur. Onun için kimse kimseye böyle bir şey yapmaz. Belkıs kalfa ile yıllarımız geçti beraber. İyi günlerimizin yanında kötü günlerimizde oldu. Ama en kötü günlerde bile birbirimizden ayrılmayı düşünmedik. Sende düşünme! Daha iyi şartlar seni bulana dek buranın kapısı sana hep açık” Hay Allah, şimdi ne gaf yaptımda yine yüzü soldu...? Sırf yemiş olmak için tabaktaki pilavdan bir iki çatal aldı. Sonra sofrayı toplamaya koyuldu. O sofrayı toplarken bende, günün en keyif veren sigarasını yaktım. Salondan kül tablası getirdi ve yine işine döndü. “Billur, senin Belkıs kalfadan mada kimin kimsen var mı?” Yüzünü dönmeden cevapladı “Var, siz varsınız ya! Şartlar ne olursa olsun, siz istemeyene kadar ben bir yere ayrılmam.”

Az önceki yüzünün soluşunun sebebi buydu demek. Birgün bu evden ayrılma düşüncesi... Cevabına karşılık söyleyecek bir şey bulamadım. Lafı dolandırıp, merakımı yenebilirim düşüncesiyle bir soru daha sordum. “Burda olmadığın zamanlar ne yaparsın, hep evde halanın yanında mı durursun?” Yemekten sonra içmeye bayıldığım kahvenin kokusu gelmeye başladı burnuma. Billur da Belkıs kalfa da kahve konusunda ihtisas yapmışlardı sanki... Yaptıkları kahvenin üstünde hem bir parmak köpük olur, hemde kömür ateşinde pişmiş kadar lezzetli. Cezvenin dibinde kalandan Sarman da aldı nasibini. Utanmasa yanında bir de sigara isteyecek benden, yalana yalana öyle keyifle içiyor ki kerata. “Sen kahve sevmez misin?” diye sordum. “Severim, ama bu usül kahveyi değil. Seminerlere gittiğinizde, yurtdışından bize getirdiğiniz ecnebi kahvelerini daha çok seviyorum.”

Yeni nesil işte; ünü yabancı uluslara mal olmuş, lezzetinin bir eşi daha olmayan kahvemize burun kıvırıp, sıcak suda eriyiveren, kolay işi kahveye tamah ediyor. Yetişen nesil, böyle Avrupayi yaşamın peşinde sürüklenirken; bize ait, bize has birçok gelenek ve adet gün be gün eksilerek yok olacak endişesine kapılıyorum. Oysa gönül ister ki; Avrupa’nın teknolojisini ve yaşam standartlarını, kendi ananelerimizi koruyarak, dejenerasyona izin vermeden, yakalayabilmeyi. Yıllar yılı katı toplum kuralları, düşük yaşam standartları, hiç bir dayanağı olmayan batıl itikatlar arasına sıkışıp kalmış; özgürlüğe, yeniliğe acıkmış toplumumuzun, yeni dünyanın getirilerini, hazmederek yaşantısına katacağını düşünmek hayal perestlik olur. Kimbilir hangi dönemeçleri, toplumun kuralları gereği dönemeden geçen ama dönseydi ne olurdu diye merakını içinde hapseden Billur’un yabancı kahvenin tadına alışması da eminim fazla zaman almamıştır.

Belki de aile büyüklerine, eşe dosta, hatta bana günde bilmem kaç kez sunduğu kahveyi yapabilmek için ocak başında, cezve içindek kaşık döndürmekten usanmış ve ecnebi kahvenin hazırlanışının kolaylığı, onu cezbetmişti. “Madem öyle, kaldıysa ecnebi kahvemiz, kendine de bir fincan yap da bütün gün didindikten sonra bu kadarcık keyfi hak eden bünyemize hakettiğini vermiş olalım:” Bu arada mutfaktaki işini bitirmiş, benim salona geçmemi bekliyordu tahminen, beni mutfakta bırakıp gitmek ayıp kaçar diye. “Yok sağolun, ben birazdan eve giderim, hava iyice kararmadan.”


Akşamları en sevdiğim saatler... Ben ve kedimiz Sarman ile evde başbaşa.... Hafta ortası genelde bir sonraki güne hazırılk yaparak, hazırlanacak dersim yoksa; romanımla ilgilenerek veya kitap okuyarak geciririm akşamlarımı. Bazen Aydın gelir bana oturmaya, onunla fikir fırtınasına dönüşür her sohbetimiz. En yakın iki dostumdan biridir ve adı gibi oldukça aydın bir insandır. Yirmili yaşlarımızda; hafta ortası da olsa, haftada bir iki akşam dışarıda buluşur, bir-iki kadeh birşeyler içer ve güzel vakit geçirirdik. Ancak yaşımız otuzu geçince, bedenimizin de uykusuzluk ve yorgunluğa tahammül sınırı yaşımıza ters orantıda azaldığından; hafta ortası dışarıda buluşmalarımızı hafta sonlarına veya Cuma akşamlarına kaydırmaya başladık. Bazen havanın soğuk olmadığı akşamlar, eski semtimize, Beylerbeyi'ne gider; gözlerimi muhteşem sahil manzarasıyla, ciğerlerimi mis gibi deniz havasıyla doyurana dek sahilde bir aşağı bir yukarı yürürüm. Yıllarca Beylerbeyi'nde oturup; buraya taşındıktan sonra sahile duyduğum özlem hergün çoğalırken, Beylerbeyi'ne inebildiğim akşamları iple çeker oldum.

Şehriban perdeleri kapamış, anlaşılan babası işten eve döndü. Namus, haysiyet, şeref gibi kavramları, insanlarımızın birçoğu gibi yanlış yerlerde arayan Şehriban’ın babası, bir bilse evden çıkmasıyla; yüzünü her sabah güneşe dönen ayçiçeği gibi kızının pencereye ve dolayısıyla markete dönmesinin bir olduğunu... Bu mahallede, Şehriban’ların apartmanının giriş katında oturan Hacı teyzeyle görüşürüm arada. Hacı Teyze; seksenli yaşlarında, temiz-pak, elinden Kur-an,dilinden Allah düşmeyen benim gibi yalnız yaşayan bir kadıncağaz. Eve erken geldiğim günler arada uğrar halini-hatırını sorarım, çok memnun olur kendisiyle ilgilenmeme. Hele bir de pek sevdiği akide şekerlerinden götürürsem; yaşlılıktan ve zayıflıktan buruş buruş yüzüne gömülü boncuk mavisi gözleri mutlulukla parlar. Yaşına rağmen inanılmaz dinamik, kendi işini kendi görebilen Hacı Teyze, turşu bastığı zaman mutlaka bir kavanoz da bana ayırır. Benim ona tatlı, onun bana ekşi ikramımız yaklaşık bir-iki yıldır sürüp gitmekte. Bu akşam yapacak pek bir işim yok nasılsa, hazır aklıma gelmişken Hacı Teyze’ye inip bir hal hatır sorayım...

Hacı Teyze’nin verdiği haber mahalleyi yedi gün, yedi gece sallamaya yeter de artar; Hacı Bekir sözlenmiş, hemde hemşerisi bir kızla! Yazık oldu Şehriban’ın hayallerine ve hergün defalarca merdiven inip-çıkarak tükettiği dermanına... Boşuna değilmiş Şehriban’ın bin bir türlü cilvesine karşı; yerinden oynamaz Kabe taşı gibi tepkisizliği... Ben de içimden ona ‘Beton Bekir’ diye isim takarak haksızlık etmişim delikanlıya...Gerçi fizyonomisi eski Türk filimlerindeki fedaileri adırmıyor değil hani ama demek gönlünde yatan bir dişi kaplan varmış da ondan başkalarının göz süzüşüne aldırmazmış... Vah Şehribancık; pencereden sarkmak şöyle dursun, artık bu şokun üstüne pervazı sökütürüp, beton döktürür pencere boşluğuna... Zavallıcığın yaşı da geçiyor benim gibi; son treninde makasını değiştirip yoluna döndüremediğine göre, ailesinin bulduğu birine eyvallah demekten başka çaresi kalmadı artık. Yahu şu Şehriban’da yalnız dünyamı amma meşgul eder oldu; işim gücüm tükendi de sanki onu düşünür oldum. İster misin; Hacı Bekir elden gidince bana döndürsün rotasını... Yok daha neler... Olur mu olur...? Tam da bana göre; ne anlaşırız ya... Ben derim Nazım Hikmet; o anlar nazım da var bir hikmet, ben derim edebiyat; o anlar edepli yat...Neyse bırakmalı Şehribanı ve aşk hayatını düşünmeyi de yatmalı.... ...


Benim herzaman kitap okumak için oturduğum cam kenarındaki koltukta; bir ayağını altına almış, kıpırtısız oturuyor. Yüzü iyicene kaşık kadar kaldı. Elinde mendil, gözleri ağlamaktan kıpkırmızı...İki gündür ne yedi, ne içti. Konuşmuyor da... O bu haldeyken bir şey soracak veya söyleyecek oluyorum; kelimeler ağzımda düğüm oluyor, cümleleri kuramıyorum. Şimdi ne yapacak, nerede kalacak, kimin kanatları altına sığınacak kim bilir..? Belkıs kalfanın böyle ansız gidişine mi üzüleyim; Billur’un ortada bir başına kalışına mı şaşırdım kaldım. Belkıs kalfa benim için ana yarısı sayılırdı. Önce babamı, ardından anamı ve onlardan uzun yıllar ayrılmayan Belkıs kalfa’yı mekanı cennet olsun dileklerimize dahil ettik. Sıra yavaş yavaş bana geliyor. Nasıl alışacağım; Belkıs kalfanın evde yarattığı boşluğa bilemiyorum... Belki Billur’da gelmez artık; kendine bir yol çizer ya da tutunacak bir dal arayışı içinde karşısına çıkan ilk adamla evleniverir kim bilir...?

Günlerdir içimdeki hüznü dağıtacak hiç bir şey bulamiyorum. Yazmak beni rahatlatırdı. Romanın sonlarına geldim; yazmanın en tatlı yeri ama gel gör günlerdir elime kalem alasım yok. Yüzüp, kuyruğuna geldiğim ve neredeyse üstünde iki yıldır çalıştığım romanı bitirip, yayın evine teslim etmem gerekirken; yaşamımdan Belkıs kalfanın kayıp gitmesi, yani yaklaşık bir-iki haftadır, hayatımda bir sonu yaşıyor olamam; romanımdaki sonu getirtmiyor bana. Kedimiz Sarman bile –ki o daha çok Belkıs kalfanın biricik kedisiydi- kahve keyfinden vaz geçti. Hissettiği için midir yoksa bizim kahvelerimizde aynı tadı bulamadığından mı bilemiyorum; fincanına koyduğumuz kahvenin yüzüne bile bakmıyor. Huyu değişti hayvanın; çalışma masamın üstüne çıkıp beni deli etmiyor, pencere önüne kurulup dışarıyı seyretmiyor, varsa yoksa Belkıs kalfanın siyah süet terliğine pençeyi takıp ordan oraya sürükleyip duruyor. ‘Yaa Sarman efendi; Billurcuğun haline üzülüp duruyoruz ama bizim durumumuz da iç güveysinden farkılı değil.’

Billur her gün geliyor yine eskisi gibi. Sanki daha da zayıfladı, yüzünde sonradan kondurulmuş gibi duran kocaman siyah gözleri sanki ufaldı. Evin bir odasından diğer odasına koşturan Billur gitti; yerine ağır aheste bir kız geldi. Gerçi Allahı var; işini hiç baştan savma yapmıyor ama onun bu feri kaçmış gözleri, telaşsız hali beni büsbütün üzüyor. Ben okuldan dönünce birlikte yer olduk akşam yemeklerini Belkıs kalfa gitti gideli. Öğrencilerimden, okulda cereyan eden espirili olaylardan laf açıyorum; bulup buluşturup bir şeyler anlatıyorum; tükenmek üzere olan enerjimin son demlerini onun yanında kullanıyorum ki; evde hepten matem havasına bürünmeyelim diye ama o ya tebessüm etmekle yetiniyor ya da sessizce dinlemeyi tercih ediyor. Bazen yüzüme dalan bakışlarını yakalıyorum. Benim fark ettiğimi anlayınca bakışlarını başka yöne çevirse de; uzun uzun beni incelediğini hissediyorum. Bazen de benimde bakışlarımın ona takıldığı olmuyor değil.

Şehriban’ın o kadar süsünün, püsünün; düzenli boyanan sarı saçlarının; dizinde biten empirme eteklerinin altına giydiği ince topuklu terliklerle pekiştirdiği dişiliğinin; yeşil gözlerinin yanında Billur’un sadeliğinin lafı bile edilmezmiş gibi düşünülebilinir. Ama tüm bu albenili özellikleri Şehriban’da bir hafiflik yaratırken; Billur’un sadeliği ona yaşından daha ağır bir hava katıyor. Sülün gibi incecik fiziğine tezat oldukça iradeli bir kız. Kulak hizasında düz kesimli koyu kestane rengi saçları, yıllar yılı kulağından hiç çıkarmadığı altın halka küpeleri, koyu renk giyisileri ile Şehriban’ın modaya endeksli, hemen her gördüğümde değişen görüntüsünün yanında; hiç değişmeyen bir Billur var.

Bazen böyle ikisini kafamda kıyaslarken İstanbul’da başka başka tarzları olan kadın olmadığı hissine kapılıyorum nedense. Billur’un “Asaf Bey, bir bardak çay daha ister misiniz?” sözleriyle sıyrıldım düşüncelerimden. “Olur Billur yanında bir dilim kek daha ver bari, çok güzel yapmışsın eline sağlık” Onun yemeklerini övmem onu mutlu ediyor, bunu fark ettim. Belkıs kalfanın yemeklerinden sonra onunkileri beğenmeyeceğimi zannediyordu galiba. Belkıs kalfayı aratmıyor, hatta salataları tablo gibi süsledikçe; ot familyasını yemekten saymayan benim bile iştahım körükleniyor. ”Evinden çıkacakmışsın Billur, Hacı Teyze’den duydum, doğru mu?” Kekini övdüğümde yüzünde beliren tebessüm, soruyu sormamla donuverdi. “Doğru,ev sahibiyle konuştum, bu ayın sonunda boşaltacağım evi.”

Hacı Teyze ile arada dertleşirdi Billur. Son zamanlarda onu hepten Belkıs kalfanın yerine koymuş gibiydi. Hacı Teyze de; tazeciğin haline üzüldüğünden, belki ben bir çare bulabilirim diye, Billur’un gururuna yedirip bana anlatmadıklarını anlatıvermişti. Belkıs kalfa hayatından gidince, evlerine giren bir maaş ta gitmişti ve Billur’un benden aldığı maaşla hem kendini geçindirip hem de oturdukları evin kirasını ödemesi pek mümkün değildi. Hani oturdukları semtte Beylerbeyi olsa yanmayacağım. Daha kenar köşe bir semtte, daha ucuz bir ev arayacaktı. Hacı Teyze, Billur’un maaşına biraz daha katkı yapayım diye bunları anlatmıştı. Maaşını seve seve arttırmasına arttırım da; gencecik bir kız Istanbul gibi aç kurtların fır döndüğü bir şehirde tek başına...

Düşündükçe yüreğimde huzursuz bir kıpıtıdır başladı. Bunları öğrenince, bu akşam yemekte, onu üzmemek adına ertelediğim bu mevzuyu açmak için, bin bir yol düşündüm ve en sonunda yekten sormaya karar verdim. “Peki, nereye taşınacaksın, ev buldun mu?” Bu kızın, söylemeyi münasip görmediği konularda böyle sessiz kalışı karşısında dilim bağlanıyor, diyeceklerimi de diyemiyorum. ‘Verdiğin maaşla anca karnımı doyuruyorum, utanmadan bir de ev bulup bulmadığmı mı soruyorsun’ dese daha mutlu olacağım. “Billurcuğum, ben senin maaşını ikiye katlama kararı aldım almasına da; sen maddi manada rahatlasan bile, böyle bir başına... Yani, çok zor olur diyorum.”

İncecik parmaklarının arasında daha da zarifleşen kristal çay bardağı elinde; benim oturduğum kanepenin karşısındaki puf’a oturdu. Gün dönmek üzereydi; gökyüzü alacalı kızıllığını, perdeleri açık camdan içeri yollamakta nazlanıyor gibiydi. Akşam üstü loşluğu ile ağırlaşan odada hafif hafif duyulan Beethoven’in 15. senfonisini dinledik; birbirimizin bilemediği içimizdeki düşlere dalarak. Usulca yerimden kalktım, karşısına gelip çömeldim. Gözlerini elinde duran çay bardağından sıyırıp, merakla yüzüme baktığı sırada; ellerini ellerimin arasına alıp sordum: “Billur, yalnızlıklarımızı birleştirip, artık yarınlarımıza taşımamaya ne dersin?”

Daima dalgın dalgın bakan o güzel gözleri ilk kez, çok sevdiği oyuncağını kaybedip sonradan bulan bir çocuğun sevinciyle parlamış, yanakları al al olmuştu. Bense uzun zamandır içimde bir yerlerde arayıp durduğum huzurun, yanıbaşımda durduğunu, geç de olsa farketmiş olmanın sevinciyle gülümsüyordum. Çöktüğüm yerden doğrulup; yalnızlığıma açık perdeleri kapattım. Billur’un yanına döndüğümde kedimiz Sarman bu evde ona en çok yakışan yerde; Billur’un kucağında yerini almıştı bile...

Alıntı
Adequatio intellectus et rei