Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: KIZILELMA ÜLKÜSÜ  (Okunma sayısı 1345 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 17, 2015, 05:27:58 ös
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4170
  • Cinsiyet: Bay

 Kızıl Elma

(H. Nihal ATSIZ)

Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür.

Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak hedef” demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş gibidirler.

Ülkü, ilkönce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltında, hayallerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, kahramanlar ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.

Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır. Aşağı yukarı, her millet, aynı şekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavuşmak!

Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.

Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı.

Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter:

60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin işinde İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını göstermesi bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin beşi “Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy alarak Konsey’e giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulamamış olan ordusuz, donanmasız Mısır, 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş Milletler teşkilatına dahil bulunan 50 devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü.

1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır.

Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpışıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağışlanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine şeref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savaşı göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapışmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmişledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karşı bir şey yapamıyor. Tebaasında bir tek kişinin hapse atılmasını savaş sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuşlarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrani dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da kendimizi baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik. Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermiştir ki, kimseden bir şey istememek, herkesle hoş geçinmek, ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk” olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek milli ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.

Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememiştir. Fakat yüz milyonlarca insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar adına baltalamasının önüne geçmektir.

Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını görürsünüz. Ortak düşüncesi olmayan toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddileşmiş bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.

Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır:

Demez taş, kayaYürürüz yaya…Türküz, gideriz Kızılelmaya.

Nihal ATSIZ, Kızılelma, 1.sayı, 31 Ekim 1947
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 17, 2015, 06:21:32 ös
Yanıtla #1
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bayan

Bir zamanlar ne haldeydik, şimdi ne haldeyiz görüyoruz işte. Sanırım o zamanlar insanlarımızı birlik ve beraberlik içerisinde tutan şey savaştı. Bir zamanlar önemli insanlar, bu vatan için büyük fedakarlıklar yaptılar ve ne yazık ki zenginlik içerisinde rahat bir yaşam sürmediler. Birlik ve beraberliğimizi sağlayabilmemiz için tekrardan bir savaş çıkması gerekiyor anlaşılan çünkü bu insanlar rahatlıklarının düşkünü olup, şu an yedikleri ekmeği, içtikleri suyu, vatanı için canını feda eden insanlara borçlu olduklarını çoktan unuttular.

Öyle vicdansızca rahatlıklarının kölesi oldular ki gün geldi Türk olmaktan, Türkçeden, Türk halkından nefret ettiler. Türk halkının ortak bir düşüncesi var mı ki artık ? Bana sorarsanız yok. Herkes ne yazık ki kendi çıkar ve zevkini düşünüyor.

Gittikçe uyanan hangi milli şuurdan bahsediyoruz ? Çünkü ben uyanan bir milli şuur değil, din ile uyutulan insanlar görüyorum yalnızca.


Sayın karahan, paylaşımınızı çok beğendim. Teşekkürler...

FAY FRIN
Sonsuz ışığa kavuşabilmek için...


Ağustos 17, 2015, 06:27:59 ös
Yanıtla #2
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4170
  • Cinsiyet: Bay

Sn.Fay frin
Bir sonraki paylaşımımıda okuyun ,bu sorunun cevabıda orada işte.
İnsanların gideceği bir ülkü olması hiçleşirler.
Bu forumda bahse konu olan Mason ülküsüde işte böyle varılası bir ülkü değilmidir?

Karahan
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 17, 2015, 06:32:42 ös
Yanıtla #3
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bayan

Ne yazık ki hiçleştik evet. Hani derdik ya eskiden, Türk'ün Türkten başka dostu yoktur diye. Eskiden derdik ama. Avrupalılar umrumda mı sanki ? İstedikleri kadar nefret etsinler bizden, nasıl olsa biz çoktan nefret ettik birbirimizden.

Elbette Masonluk da bünyesindeki kardeşlerin ortak ülküsüdür.

Diğer yazınızı okuyacağım. Sevgiler...

FAY FRIN
Sonsuz ışığa kavuşabilmek için...


Ağustos 18, 2015, 01:00:48 ös
Yanıtla #4
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4170
  • Cinsiyet: Bay

KIZILELMA NERESİ

Ömer Seyfettin

? Kızılelma?ya? ? Kızılelma?ya? ? Kızılelma?yacak gideceğiz!

Zamanın Süleyman?ı ansızın? Kükremiş bir tufan halinde akseden bu naraları duydu. Otağında yalnızdı. Yarım saat evvel dağılan divanın cenk için gösterdiği kahraman arzuyu düşünüyordu. Bugün, yalnız vezirleri değil, kazaskerleri, deftardaları, nişancıları, ?ağa, kethüda, serdar, yayabaşı, bölükbaşı, vekilharç? gibi yeniçeri zabitlerini, hatta solakları bile çağırmış, hepsini huzurunda toplamıştı. Hepsi ?? Kafdağı’na kadar arkandan gelmeye hazırız padişahım!? diye ayaklarına kapanmışlar, gözlerinden sevinç yaşları dökmüşlerdi, işte şimdi ?sefer kararı? ordu içinde yayılmış olacaktı. Otağın biraz uzağında? Küçük meşe ormanının nihayetindeki mahşerde, deminki divanın sevinci, büyük bir heyacan ummanı gibi kaynıyor, kabarıyor, bu ummanın görünmez, işitilir dalgaları, yakın ufukların bulutlu sahillerine değil, sanki bütün cihanın takına çarpıyordu:

? Kızılelma?ya? ? Kızılelma?yacak?

Padişah, tahtından yavaşca ayağa kalktı. Sağ elini altın koltuğa dayadı. Gökten inen, manası anlaşılmaz sese kulak verir gibi başını büktü. Ordunun velvelesini dikkatle dinledi. ?Kızılelma, Kızılelma?? Bu ismi şehzadeliğinden beri binlerce defa duymuştu. Sonra tekrar tahta oturdu. Gözlerinin üstüne kadar eğilmiş yusufiye?sini geri itti. Gayet çıkık, geniş alnı esmer uzun parmaklarıyla tuttu. Düşündü. Düşündü.

? Kızılelma neresi?

Diye mırıldandı. Şarkta olsu, garpta olsun, sefere çıkarken galeyana gelen asker hep ?Kızılelma?ya?? diye bağrışıyordu. Bu narayı yeniçeri kışlalarında, sipahi ocaklarında, geçit resimlerinde, hatta İstanbul?da, saratın iç bahçesinde bile duymuştu. Kızılelma neresiydi. Üvez rengi sırmalı perdenin arkasında nöbet bekleyen Mahmut?u çağırdı:

? Sadrazama söyle, vezirlerle beylerbeylerini, kazaskerleri toplasın. Hemen karşıma gelsin! Dedi.

* ***

Yarım saat evvelki büyük divandan çıkan vezirler, niçin yine huzura çağrıldıklarını ürkek bir ızdırap ile merak ediyorlardı. Ahmet Paşa ile Hadım Ali Paşa?nın arkasından kazaskerler, Sokullu Mehmet Paşa, Haydar Paşa, Ayaş Paşa, İskender Paşa gözleri yerlerde, otağ girdiler. Birer birer tahtın saçağını öpüp el bağladılar. Padişah beyaz tülbent sarılı, çifte tuğlu yusufiyesini yine çok öne eğmişti. Kaşları hiç görünmüyordu, yüzü her vaktinden daha ziyade sertti, ince murassa direkler üstünde kurulmuş donuk zümrüdden bir kubbeyi andıran loş sükûnunu;

?Kızılelma? neresi? İçinizde bilen var mı? Suali bozdu. ? ! ? ? ? ! ? ? ? ?

Kimse cevap veremedi. Herkes önüne bakıyordu. Padişah:

? Bunu sormak için sizi çağırdım, dedi, otağımızın etrafında daima bu narayı işitiriz, işte bakınız. Yine ?Kızılelma?ya, Kızılelma?ya?? diye bağrışıyorlar. Burası neresidir?… Binlerce defa ismini işittiğim bu memleketin neresi olduğunu öğrenmek isterim.

Tamışvar fatihi Ahmet Paşa kekeledi:

? Viyana? olsa gerek, padişahım? Padişah, öteki vezirine döndü: ? Öyle mi? ? ? ? ? ? ? ? ? ? ?

Ne ?evet?, ne ?hayır? diyebiliyorlar, önlerine bakıyorlardı. Padişah, orduya getirdiği ?kaplan postlu, kurt taçlı, çekirdek mahmuzlu, tekne kalkanlı, tepeden tırnağa kadar demire gark olmuş, elleri kostaniçeli, ak kızıl bayraklı? , emsali görülmemiş mükemmel alayı ile iki gün evvel teveccühünü kazanan Rumeli Beylerbeyine sordu:

? Sokullu! Sen söyle, Kızılelma neresidir? ? Roma? olsa gerek, padişahım! ? Ne biliyorsun? ? Öyle sanırım. ? Sanmak bilmek değildir? ?.

Padişah, sırasıyla âlim kazaskerlere de sordu. Kızılelma için kimi ?Çin?, kimi ?Maçin? diyordu. Ayaş Paşa: ? Hint?tir.

Haydar Paşa: ? Sint?tir!

İskender Paşa: ? Kafdağı’nın arkası olsa gerektir. Dedi. Büyük padişah, anlamak istediği şeyi kimsenin bilmediğini görünce canı daha beter sıkıldı. Tahtın koltuklarını asabiyetle tutu. Âdeti olmayan bir hiddetle kazaskerlere döndü. Acı acı gülümsedi:

? Yazık sizin ilminize! ? ? . . . . .

?Her şeyi biliyoruz? sanan, bu ?Horasanı? kavuklu başlar uğradıkları hakaretin altında hafifce sallandılar. Onlar, her şeyi kabul edebilirlerdi. Laki cahilliği? Asla? Ortalarından, kara sakallı, bastıbacak, şişman bir fakih, bir adım ilerledi. Bu hem en âlimleri hem en cesurlarıydı:

? Padişahım! Dedi, bu Kızılelma, halk kullarının uydurduğu bir efsanedir. Ne aslı vardır, ne faslı? Bir hakikat değildir ki biz bilelim. Halk ise, padişahım, bilmez söyler.

Zamanın hâkim Süleyman?ı altın koltuğa dayalı elini kaldırdı:

?Halkın dediği! Hakk?ın dediği.? Bodur kadı, bu sözden bir şey anlamadı. Padişah devam etti.

? Bu bir hahikattir!  Mademki halk söylüyor; halktan gelen ses, Hakk?ın sesidir! Ona efsane denmez. Mutlaka bir aslı vardır. Fakat siz bilmiyorsunuz? ? Ne şer?de, ne ilimde böyle bir isim yoktur ki, müsemması olsun? ? Ne şer?de ne ilimde böyle bir isim yok diyorsun? ? Evet padişahım. ? Lakin örfde yok mu? ??

Fakih düşündü. Önüne baktı. ?Yok!? diyecekti. Fakat işte sefer eğlentisi yapmaya başlayan büyük ordunun velvelesi içinde ?Kızılelma?ya? naraları birbiri arkasına çakan şimşekler gibi gürlüyordu. Asker yalnız sefere gideceği, muharebeye gireceği zaman değil, hatta şımardığı, isyan ettiği vakitlerde bile bu narayı savurmuyor muydu? Bu daima taşan, kabaran, coşan bir kuvvetin ne olduğu bilinmeyen bir gayesiydi. Daha medresede mini mini bir çömezken sipahi, yeniçeri bölüklerinin bu narayı bastıklarını işitirdi. Bunu iyice hatırlıyordu. Ama aslında ne olduğunu merak edip öğrenmemiş, okuduğu metinlerde bu isme dair bir şeye rast gelmemişti. Yutkundu. Önünde bağlı duran ellerini sıktı. Artık ?Kızılelma örfte yoktur? diyemezdi. Çünkü? İşte? Duruyordu!

? Var padişahım. Dedi. ? Öyleyse ?müsemması? da var. ? ?

Fakih sustu. Kızardı. Bir adım geriledi. Yine önüne baktı. Örfün hakikatını şeriat da tasdik etmiyor muydu? Padişah, bunu bilen fazıllardandı. Karşısında safsataya imkân yoktu. Öbür kazaskerler arkadaşlarının mağlubiyetine bakarak, ağız aramadıklarına için için seviniyorlar, ?sukut sözden hayırlıdır!? hikmetini hatırlıyorlardı. Padişah yine acı acı güldü:

? Dünya ne tuhaftır! Dedi. Siz işte bu halkın başlarısınız. Bu halkı idare edersiniz. Hâlbuki onun istediği şeyin ne olduğunu bilmezsiniz?

Lakin hâkim padişah, kahraman, arif, fazıl, şair olduğu kadar da insaflıydı! Her şeyi evvela kendi nefsinde muhakeme eder; her hükmü, her kararı vermezden evvel bir kere kendi vicdanından geçirirdi. Huzurundaki kulları sualine bir cevap bulamamaktan kıvranırlarken, oda sıkıldı. ?Deruni lisanla? kendi kendine sordu: ? Ey Süleyman! Bunlara sorduğun şeyin ne olduğunu acaba kendin bilir misin? ? Bilmem ama? ? Ama? ?? Sezerim!

Azıcık ferahladı. Sezdiğini düşünmeye başladı. Bu, tabiatın, ilmin, irfanın ötesinde bir hakikatti. Evet, işte ?Kızılelma?, ne olduğunu sanki biliyor, fakat söyleyemiyordu. Hâlbuki bu vezirler, kazaskerler, beylerbeyleri? Hayır, hiçbir şey sezmiyorlardı. Birisinin lafı ötekine uymuyordu. Kimi Çin, kimi Hint, kimi Sint, kimi Viyana, kimi Roma diyordu. Kızılelma bunların hiç biri değildi! İçinden:

? Belki hepsinden daha kıymetli bir yer

Dedi. Sonra utançlarından kızaran kullarına sordu: ?.. ? Kızılelma?nın neresi olduğunu kimden öğrenebiliriz?

Herkes önüne bakıyor, yanlış bir şey söylememek için kimse ağzını açmıyordu. Yalnız İskender paşa:

? Padişahım! Dedi, kazasker kullarının ilimleri kitaptandır! Vezir kullarınla, biz k lelerine gelince? Öyle derin âlimlerden değiliz! İşte ne kadar bilgisiz olduğumuz sual-i hümayununuzla meydana çıktı. ?Bin âlimin bilemediğini bir arif bilir? derler. İrade buyurun, bir arif bulalım, ona sorun.

? Arif kimdir? ? Bilmeyip sezen, Padişahını?

Sonra İskender paşa, saf bir askerin basit mantığı ile ?Kızılelma, Kızılelma? diye halkın mutlaka bir şey murat ettiğini, kuşların ötüşünde bile kendi dillerince bir mana olduğunu söyledi kısa boylu, inatçı kazasker, halkın ne söylediğini, ne istediğini asla bilemeyeceğini tekrar iddia etti. Padişah İskender Paşaya, çıkıp gizlice ordunun içine girmesini, numayiş alanında bağıranlardan rastgele üç kişi tutup huzuruna getirmesin irade etti. İskender paşa çıkınca Padişah kazaskerlere örfe dair ayrı ayrı Arapça sualler sormaya başladı. Vezirlerle beylerbeyleri, anlamadan, dinliyorlardı.

* ***

İskender paşa, biraz sonra, otağa girdi:

? Üç kişi tuttum Padişahım! Dedi. ? Evvela bir tanesini getir bakalım ?.. İskender paşa, otağın mehabetinden ürkerek sap sarı kesilmiş, başında perişanesi dağılmış, tir tir titreyen bir adamı soktu. Bu, uzun boylu, pala bıyıklı kuvvetli bir garipti. Orduda ayakkabıcılık yapan serserilerden biriydi. Otağın kapısının dışındaki kapıcıların öğrettikleri gibi, tahta doğru gitti. Yeri öptü. Ayağa kalkmadı. Kolları göğsünde bağlı, diz üstü kaldı. Padişah sordu:

? ?Kızılelma, Kızılelma? dersiniz, bu neresi? ?..

Garip, işledim sandığı cürümden beraat için:

? Herkes bağırır, Padişahım. Bende bağırdım dedi. ? Neye bağırdığını sormam. Kızılelma neresidir?

Onu söyle Garip tereddüt etmedi:

? Padişahımızın bizi götüreceği yer! Dedi. ? Orası neresi? ? Padişahımız bilir.

Padişah, İskender Paşaya döndü: ? İkincisini getir bakalım!

Dedi. Dizüstü duran garip, vezirlerin işaretiyle kalktı. Geri geri gitti perdenin yanında dikildi. Bu sefer huzura getirilen tıknaz, esmer, beyaz keçeli, afacan bir yeni çeri neferiydi. Serbestçe yürüdü. Saçağı öptü. Kalktı, el bağladı.  Padişahın ?Kızılelma neresi?? sualine düşünmeden:

? Önümüze düşüp bizi götüreceğin yer Padişahım! Cevabını verdi. ? Orası neresi? ? Sen bilirsin Padişahım.

İskender paşa üçüncüyü huzura soktu. Bu, geniş omuzlarına baratasının uçları düşen genç bir bostancıydı

? Kızılelma neresi? ? Atınızın gittiği yer Padişahım! ? Orası neresi? ? Neresi olduğunu ancak Padişahım bilir?

Evet. Orası ne hint, ne sint, ne çin, ne maçin, ne viyana, nede romaydı. Padişah, huzurundakilere:

? Gördünüz ya, dedi. Üçününde cevabında bir fark yok. Hakikat bir, ?Kızılelma? benim gitmek istediğim yer, işte? hakk?ın beni göndereceği yer?

Doğruyu söyleyen bu üç kişiye hemen üçer yüz kese akçe ihsan etti. Artık ?kızılelma?ya, kızılelma?ya? naraları çoğalıyor, taşıyor, daha ziyade yaklaşıyordu. Padişah, birden bire, Hakk?ın kendini göndereceği yeri düşündü. Nihayeti bulunmaz hakk yolunun, hakikat yolunun gittiği ?Kızılelma? denen bu cennet kapısında viyana, roma, hint, sint, çin, maçin birtakım fani haberlerden başka bir şey miydi? Başını salladı. Arkasına dayandı, gözlerini ufalttı, ilahi manevi bir zevke varmış gibiydi! Müdebbir vezirlerinin, âlini kazaskerlerinin, kahraman beylerbeyinin tekrar taşa koşup çıkışlarını görmedi bile. Otağın kapısında, onlarda şimdiye kadar asla ulviyetinin, mehabetinin farkında olmadıkları muazzam bir manzara karşısında donup kaldılar; sefer eylentisi yapan yüzbinlerce asker, kol kol olmuş, cirit oynarak, kaynaşarak otağı etrafında geniş bir daire çeviriyorlar:

? Kızılelma?ya? ? Kızıelma?ya?

Naralarıyla, sanki hayalin eremeyeceği derecede yüksek, pek yüksek bir arşa doğru kalkanlardan kanatlarıyla uçmağa hazırlanıyorlardı!
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo