Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: ARKEOLOJİ NEDİR ?  (Okunma sayısı 2341 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 18, 2015, 12:05:20 ÖÖ
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bayan

Arkeoloji,geçmiş dönemlerde yaşamış insan topluluklarının kültürel ve toplumsal düzenlerini, günümüze kadar gelebilen maddi kalıntılara dayanarak araştıran, belgeleyen ve gelişim sürecini inceleyerek yorumlamaya çalışan bir bilim dalıdır.

Maddi kalıntı,insan tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenen, kullanılan, değiştirilen, yapılan ya da biçimlendirilen her şeydir. Arkeoloji geçmişi maddi kalıntılara dayanarak inceler, ancak o toplumun anlaşılmasında maddi kalıntıların getirdiği bir sınırlama da vardır. Herhangi bir topluluğu tüm maddi kalıntılarıyla dondurup, gelecekte bir arkeoloğun onu olduğu gibi görmesini sağlayabilsek dahi, sözlü bilgiler, psikolojik davranışlar, insan mantığının içinde gelişen sebep-sonuç ilişkilerinden bağımsız olarak o toplumu anlamaya çalışmak oldukça güçtür. Zaten arkeologlar ilk dönemlerde yalnızca, kendi kültürleri çerçevesinde, onlara güzel ve ilginç gelen kalıntıları ele almışlar, diğerlerinin ya hiç farkına varmamışlar ya da bilimsel açıdan yararlı bilgi elde edilebileceğini düşünmemişlerdir.

Arkeolojinin kendine özgü alanı insan ve kültürüdür.

Arkeolojinin zamansal alt sınırının başlangıcı, insanın ilk standart, tanımlanabilir aleti yapmasıdır, üst sınırı ise 'dün'e kadar gelir. Ancak 'ilk insan' tanımı, bilim dallarının ele alışına göre farklılık gösterir. Fizik antropoloji ya da biyoloji açısından insanın tarihi, yaklaşık 5 milyon yıl kadar önce belirli fiziki özelliklerle diğer primatlardan farklılaşmasıyla başlar. Kuşkusuz bu dönemde de bazı aletler kullanmıştır. Ancak bunlar standartlaşmamış ve gelişigüzel kullanımlar olduğundan arkeolojik anlamda tanımlanamamaktadır.

Arkeolojik anlamda insan tanımını, seçilerek kullanılan ya da yapılan aletlerin standartlaşması belirler; bu, bilginin ve deneyimin toplum içinde paylaşılması sürecinin de başladığı anlamına gelir. İnsanı diğer canlılardan ayıran özellik de budur.

Bugünkü bilgilerimizle ilk standart aletleri, yani arkeolojinin başlangıcını yaklaşık 2,5 veya 2,6 milyon yıl önceleri olarak görmekteyiz. Bu tanımın bir başka anlamı olarak da arkeolojik anlamda insan tanımı, bireylerin, birçok primatın yaptığı gibi bir nesneyi kendi becerileriyle gelişigüzel alet olarak kullanmalarını değil, edindikleri deneyim ve beceriyi toplumla paylaşmalarını ve sonraki kuşaklara bunu aktarmalarını içerir.


Arkeoloji ne değildir ?

Toplumun gözünde arkeoloji, gizemli serüvenlerle özdeşleşmiştir ve zengin bir hazine gibi değerli nesneleri bulma çabasında olan bir uğraşıdır. Bu nedenle genellikle kazı mevsiminin sonunda arkeologlara 'Buldunuz mu ?' ya da 'Hala bulamadınız mı ? Aradığınızın yerini gösteren bir işaret, bir harita yok mu elinizde ?' gibi sorular sorulmaktadır.

Oysa arkeoloji belirli bir nesneyi değil, bir süreci ya da kültürel oluşumu ortaya çıkarmaya çalışan bir bilim dalıdır.

Arkeoloji, parasal değeri olan nesneleri arayanların yaptığı gibi 'definecilik' değildir.
Bulunduğu kültürel ortamdan tekil olarak kopartılmış nesneleri toplayan 'koleksiyonculuk' da değildir.

Bunun da ötesinde arkeoloji, birçok sinema filminde yansıtıldığı gibi yerin altında karanlık dehlizlerde gizemli sırları çözmeye çalışan gerilim ve maceralarla dolu bir uğraşı da değildir.

Arkeolojinin amacı, geçmişe ait bir şeyler bulmak değildir; geçmişi anlamak ve ortaya çıkan bilgiyi ve birikimi gelecek kuşaklara aktarmaktır.

En önemlisi de arkeoloji sözcüğü dilimize 'kazıbilim' olarak çevrilmiştir. Oysa arkeolojinin amacı kazı yapmak değildir. Kazı, arkeoloğun gerekli verileri elde edebilmek için kullandığı yöntemlerden biridir sadece.


Arkeoloji neden başlamıştır ?

Arkeoloji, genel kanının aksine 'merak'tan doğmamıştır. İnsanlar bildikleri şeyi merak ederler, onunla ilgili daha fazla bilgi edinmek isterler. Bilinmeyen ise tanımsızdır ve ilgi çekmez. Geleneksel düşünce sistemi geçmişi sorgulamaz, geçmişe inanır. Bu yaklaşımla geçmişin kanıtları yoktur. Nitekim Osmanlılar ya da Mısır'a gelen diğer uluslar, piramitleri, eski Mısır'dan kalma anıt yapıları, heykelleri, kabartmaları görmüş olmalarına rağmen, bunlar hiçbir şekilde ilgilerini çekmemiştir.

Arkeoloji, geçmişe soru sorulması, geçmişin kanıtlanması gereksinimiyle başlar. Örneğin Ortaçağ'da Kilise'nin bağnazlığı ile kültürel çöküntü yaşayan Batı Avrupa'da Hıristiyanlıktan önce var olduğu bilinen Pagan Roma kültürünün görkemli olup olmadığı sorusunun ön plana çıkması, arkeoloji adını verdiğimiz bilim dalını tetikleyen önemli süreçlerden biridir.

Benzer bir durum Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde yaşanır. Çok-uluslu ve çok-dilli imparatorluktan ayrılan birimler, ilk ulus devletleridir. Bu devletler, uluslarının Roma-Germen İmparatorluğu'nun kurulmasından önce de var olduğunu kanıtlamak ve böylelikle ulus bilincini oluşturmak amacıyla kazılar yapmışlardır.

Sonuç olarak arkeoloji, herhangi bir görüşün kanıtlarının geçmişte aranmasıyla başlamıştır. Bu soru dini, ulusal ya da kültürel kimlik arayışı ya da geçmişte olduğu düşünülen önemli bir olayın kanıtlanması şeklinde olmuştur. Dolayısıyla merak, arkeolojinin getirdiği bir sonuçtur.


Osmanlı'da Arkeoloji

Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları arkeolojik kalıntılar bakımından dünyanın başka hiçbir yerinde rastlanmayacak kadar büyük bir zenginliğe sahipti. Osmanlıların neden bu kalıntılarla ilgilenmediği, arkeoloji bilimine, söz konusu kalıntılar bakımından fakir ülkelerden önce başlamadığı her zaman akla gelen bir soru olmuştur. Daha önce de değindiğimiz gibi, arkeoloji bir düşünce sistemidir; çağdaş düşünce sisteminin bir ürünüdür. Geleneksel toplumlar geçmişi söylencelerle açıklar, zaman boyutunu koymaz; geçmişe soru sormaz, yalnızca inanır. Osmanlı'da söz konusu olan da budur.

Avrupa ülkelerinde Rönesans döneminde sorgulama ve veriye dayalı düşünce sisteminin yerleşmeye başladığı 15. yüzyıldan itibaren Batılı araştırmacılar ve gezginler, giderek yoğunluğu artarak Osmanlı topraklarına gelmişler, ören yerlerini, eserleri incelemişler ve belgelemişlerdir. Topraklarına gelen her yabancıyı kuşkuyla karşılayarak izleyen Osmanlılar, kendileri için anlamsız olan yıkıntılara, heykel ve diğer eserlere duyulan ilgiyi uzun bir süre Batılıların 'garipliği' olarak algılamışlardır.

Batılılaşmanın kültürel boyutunun simgesi olan müzecilik, Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk olarak 1744 yılında Aya İrini'de Harbiye Ambarı adı altında eski silahların toplanması, 1846 yılından itibaren de eski eserlerin buraya getirilmesiyle başlamıştır. Bunun adı, Mecmua-i Asar-ı Atika'dır. Bu süreç içinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Batılılaşma hareketinin başını çeken Sultan Abdülaziz'in, Fransa ve İngiltere'yi kapsayan Avrupa gezisinde 1867 yılında ziyaret ettiği Abras Galerisi'nde gördüğü tarihi eser koleksiyonundan önemli ölçüde etkilendiği anlaşılmaktadır. 1868 yılında Mecmua-i Asar-ı Atika'nın ilk kataloğu Albert Dumont tarafından yayımlanmıştır. 1869 yılında Aya İrini koleksiyonu Müze-i Hümayun olarak tanımlanmıştır.

Ancak o yıllarda eski eserlerle yapılan uğraşıları düzenleyen herhangi bir yönetmelik ya da yasa yoktu; yabancı araştırıcılar Babaali'den aldıkları bir fermanla araştırma ve kazı yapabiliyor, her türlü buluntuyu serbest olarak ülke dışına çıkarabiliyorlardı. Kazıların düzenlenmesine yönelik bilinen ilk yasal düzenleme, 1863 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi'dir, bu emirname 1869 yılında yürürlülüğe girmiştir. İkinci yasa 1874 yılında yapılmıştır. Fakat bu iki yasa da eski eserler açısından yeterli olmamıştır.

Dönemin en önemli aydın ve girişimcilerinden biri olan İbrahim Edhem Paşa'nın oğlu olan Osman Hamdi Bey, 1884 yılında yeni bir Asar-ı Atika Nizamnamesi'nin çıkmasını sağlamıştır. Bu nizamname, eski eserlerin yurtdışına çıkışını yasakladığı gibi, eski eser tanımını da yapmaya çalışmıştır. Ancak yasanın eser tanımında yetersiz kalması üzerine 1906 yılında dördüncü Asar-ı Atika Nizamnamesi yürürlülüğe girmiştir. Cumhuriyet Döneminde 1973 tarihli Eski Eserler Yasası'na kadar yürürlülükte kalmıştır.

Osmanlı'da arkeolojinin kurumsallaşma süreci içinde, imparatorluğa gelen ve kalmayı yeğleyen Batılı araştırmacıların da önemli bir yeri vardır. İstanbul'da kurulan ilk müzenin(İstanbul Arkeoloji Müzesi) yönetimini P. A. Dethier üstlenmiş, ardından Osman Hamdi Bey görevi devralmıştır.

1890'lı yıllarda Darülfunun'da çok kısa bir süre için 'Antikite' adıyla bir ders verilmiş ise de Osmanlı aydınları arkeolojinin politik gücünü algılayamamıştır.

Bu nedenle arkeolojinin düşünsel ve akademik temelleri ancak Cumhuriyet Döneminde atılmıştır.


Atatürk'ün Türk arkeolojisinin gelişimindeki yeri nedir ?

Atatürk, askeri okulların verdiği nitelikli eğitimi almış, ancak bunun da ötesinde günümüzü anlamak için geçmişi bilmenin gereğini görerek tarih ve arkeolojiyle özel olarak ilgilenmiş, bu konularda okumuş ve hatta arkeolojik yerleri gezerek bakış açısını zenginleştirmeye çalışmıştır. Atatürk'ün, gençlik yıllarında Selanik'de bir kazıya katıldığı, Çanakkale Savaşı'ndan önce Truva Harabelerini gezerek krokiler yaptığı, savaş sırasında çevredeki ören yerlerini gezdiği bilinmektedir.

Atatürk'ün arkeolojiyi, diğer ülkelerin önderleri gibi politik olarak kullanmasının belki de tek ve en tanımlı örneği Hatay sorununun çözümünde görülebilir. Türk Tarih Tezi'ni de unutmayalım elbette.

Atatürk'ün yurtiçi gezilerinin hemen hemen tümünde müze, ören ve kazı yerlerini gezdiği bilinmektedir. 1931 yılında Bursa, İzmir, Adana ve Konya Müzelerini gezdikten sonra, bu bağlamda harap durumda olan tarihi anıtların onarımına önem verilmesini istemiştir. Atatürk'ün özel olarak ilgilendiği ören yerlerinden biri de Bergama olmuştur.

O yıllarda Bergama'da Alman Arkeoloji Enstitüleri kazı çalışmalarını sürdürmekte ve ortaya çıkan çok sayıdaki eser, Bergama'daki küçük bir depoda toplanmaktaydı. 1933 yılında dönemin Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak kazıyı ve depoyu gezmiş, çıkan eserlerin ve yapıların fotoğraflarını Atatürk'e göstermiş, burada daha kapsamlı bir müze yapısının kurulması gereğini aktarmıştır. Gördüğü fotoğraflardan etkilenen Atatürk, Alman kazı heyetiyle derhal ilişki kurmuş, Alman heyetinin mimarı H. Hanson, yeni bir müze yapısının projesini çizmekle görevlendirilmiştir.  Müze yapısının yapımının ödenek sıkıntısı nedeniyle gecikmemesi için, İzmir Valisi Kazım Dirik, Fevzi Çakmak'ın da onayı ile askeri birlikleri alanın düzenlenmesi ve temel kazısına yardımcı olması için görevlendirmiş, Atatürk de 1934 yılında Bergama'yı gezmeye gelmiş ve müze inşaatını denetlemiştir. Bu gezi sırasında Atatürk'ün, Asklepion'dan etkilendiği ve buranın onarılarak açık hava müzesine dönüştürülmesinin Atatürk'ün isteğiyle olduğu bilinmektedir.

Yabancı ekiplerin yanı sıra, Türk araştırmacıların kazı yapmasını Atatürk özel bir önem vererek teşvik etmiştir. 1920'li yıllarda yapılan ve kısmen küçük çaplı kazılardan sonra, Atatürk'ün isteği üzerine,

1930 yılında Gavurkale,
1933 yılında Ahlatlıbey ve Karalar,
1934 yılında Göllüdağ, Büyük Göllücek ve Pazarlı,
1937 yılında Çankırıkapı, Etiyokuşu, İzmir Namazgah, İstanbul Sarayburnu,
1936-1939 yılları arasında Trakya tümülüslerinde geniş çaplı kazılar başlatılmış, daha sonra kazıların düzenlenmesi, parasal kaynağın sağlanması ve sonuçlarının yayımlanması Türk Tarih Kurumu'nun tanımlı görevi haline gelmiştir. Ayrıca Atatürk, çok sevdiği Yalova'da termal tesisleri kurmadan önce, 1932 yılında buradaki Roma yapılarının da kazılmasını sağlamıştır.


MEHMET ÖZDOĞAN




Daha anlatılacak çok şey var aslında. Ancak ben yazımı, değerli hocam arkeolog Mehmet Özdoğan'ın çok sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum ;

'Geçmiş, yabancı bir ülkedir ve arkeoloji, bu ülkeye girmek için gerekli olan vizedir.'



FAY FRIN...




« Son Düzenleme: Ağustos 18, 2015, 12:18:18 ÖÖ Gönderen: Fay Frin »
Sonsuz ışığa kavuşabilmek için...


Ağustos 18, 2015, 12:14:19 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 270
  • Cinsiyet: Bay

Birde ARKEOJEOFİZİK vardır Sayın Fay Frin. Arkeologların yeraltındaki gözü :)

Çok heyecanlı bir ilgi alanıdır. Bu konuyla da ilgili aydınlatabilirsiniz bizleri.
İnsanı ayakta tutan iskelet ve kas sistemi değil prensipleri ve inançlarıdır.   A. Einstein


Ağustos 18, 2015, 12:21:13 ÖÖ
Yanıtla #2
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4170
  • Cinsiyet: Bay

Güzel bir yazı,arkeoloji merakım birkaç yıl önce ayasofyanın arkasında bulunan müzeye gitmekle başladı.İtiraf edeyim topkapı sarayındanda,ayasofyadanda çok daha etkileyici idi.
Hatta aglayan kadınlar lahtinden uzun süre ayrılamadım.Bir mermere o kadınların ruh hallerini muhteşem yansıtmışlardı.

karahan
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Ağustos 18, 2015, 12:37:42 ÖÖ
Yanıtla #3
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bayan

Sevgili burakc,

Arkeojeofizik ile ilgili kısaca şunları söyleyebiliriz :

Son yıllarda jeofizik yöntemler, özellikle toprak altındaki arkeolojik kalıntıların saptanma ve haritalanmasında giderek daha yoğun ve etkin olarak kullanılmaktadır.

Genel olarak 'jeofizik prospeksiyon' olarak adlandırılan bu yöntemin esası, toprak altına elektrik, manyetik ya da radar gibi farklı dalgaların gönderilerek, geri dönen sinyallerin durumuna göre toprak altının haritalanmasıdır.

Bu yöntem arkeolojide 2. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, deneysel nitelikte kullanılmaya başlandıktan sonra, 1946 yılında R. J. C. Atkinson tarafından İngiltere'deki bir Neolitik yerleşimde denenmiş, ortaya çıkan sonucun çok başarılı olması ile yöntemin kullanımı hızla yaygınlaşmıştır.

Her ne kadar bu yöntemin esası, jeofiziğin maden, yeraltı suyu ve petrol aramada kullandığı tekniğin aynısıysa da, çok sığ ve karmaşık olan arkeolojik dolgularda başarılı bir şekilde kullanılabilmesi için, uygulayıcının elindeki aleti arkeolojinin gereklerine göre dönüştürmesi ve sürekli olarak kazılarda bulunarak, ölçtüğü değerlerin kültürel anlamda neyi yansıttığını ayırt edecek düzeye gelmesi gerekmektedir. Özel bir çaba gerektiren bu durum nedeniyle arkeojeofizik artık jeofizikten ayrılmış ve bağımsız bir bilim dalı haline dönüşmüştür. (MEHMET ÖZDOĞAN)


FAY FRIN

« Son Düzenleme: Ağustos 18, 2015, 12:40:52 ÖÖ Gönderen: Fay Frin »
Sonsuz ışığa kavuşabilmek için...


Ağustos 18, 2015, 12:38:45 ÖÖ
Yanıtla #4
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bayan

Çok teşekkür ederim Sayın karahan.

Faydam olduysa ne mutlu bana.


FAY FRIN
Sonsuz ışığa kavuşabilmek için...


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
2 Yanıt
8786 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 09, 2013, 03:26:05 ÖS
Gönderen: ADAM
666 NEDİR?

Başlatan shemuel « 1 2 ... 14 15 » Inanc Uzerine

140 Yanıt
64307 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 08, 2009, 01:38:52 ÖS
Gönderen: Tebriz
ZAMAN NEDİR?

Başlatan shemuel « 1 2 ... 6 7 » Fizik - Doğabilim

62 Yanıt
22601 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 01, 2014, 05:34:24 ÖS
Gönderen: propulsion
9 Yanıt
5145 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 06, 2016, 02:19:09 ÖS
Gönderen: yazbenide
1 Yanıt
3106 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 24, 2018, 02:14:03 ÖÖ
Gönderen: Venus
İNSAN NEDİR?

Başlatan semih_tatar Insan

0 Yanıt
2659 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 27, 2009, 05:05:24 ÖÖ
Gönderen: semih_tatar
5 Yanıt
3744 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 07, 2009, 04:44:51 ÖS
Gönderen: ADAM
4 Yanıt
3348 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 18, 2009, 12:37:13 ÖÖ
Gönderen: martı
0 Yanıt
1445 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 04, 2010, 12:47:57 ÖS
Gönderen: ceycet
15 Yanıt
6950 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 02, 2016, 04:59:39 ÖÖ
Gönderen: hyperbolic metamaterial