Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Maddeyi Canlı Yapan Nedir?  (Okunma sayısı 1512 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 21, 2016, 08:44:22 ÖS
  • Forum ve Uye Yoneticisi
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 2147
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk ve Masonlar

Merhabalar. Bu başlık altında madde, canlılık ve irade konularını tartışalım istiyorum. Öncelikle bildiğimiz gibi maddeler çeşitli atomlardan, elektronlardan, protonlardan ve birçok yapı taşından oluşmaktadır. Bu yapı taşları materyalizme göre evrende çeşitli yıldızlardan kopan parçaların ve evrimsel gelişimin neticesinde Dünya'daki diğer yapı taşlarıyla etkileşime girerek canlıları, insanları oluşturmuştur.

Bunların neticesinde yine kabul edebiliriz ki evrende çeşitli fizik yasaları vardır. Hiçbir madde başı buyruk hareket sergilemez. Her atom, her elektron belli fizik yasalarına bağlı olarak hareketlerini sürdürür. Peki sizce bu yasalara rağmen insanı robotlaşmaktan ve bu yasalarca sistematik davranmaktan farklı kılan nedir? Yani bir insan en küçük yapı taşıyla, bütünüyle bu yasaların etkisinde atomlardan var olurken nasıl olur da bu yasalara aykırı, hür iradeyle hareket sağlayabiliyor?

Bir insana tercih hürriyetini veren şey kafatasının içindeki et parçası mıdır? Yoksa başka bir şey mi?

Saygılarımla
Gnothi Seauton

Yaşamak, kendini adam etmektir. Zeka ve bilgiyi kullanarak, etinden, kemiğinden kendi heykelini yapmaktır. - Goethe


Eylül 21, 2016, 09:14:02 ÖS
Yanıtla #1
  • ÖMBL/KMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1151
  • Cinsiyet: Bay

Her madde canlı değil her canlı irade sahibi değil.Bilgiyi Si (silisyum-silikon) a depolayabiliyoruz ama kendini kopyalayabilen bilgi (DNA) C Karbon temelli.Aslında irade sahibi madde (deyiminizle canlı) diğer fizik kurallarına aykırı davranmıyor.Mesela gravite her ikisinide etkiler.Dolayısıyla canlı olan yada daha ötesi irade sahibi olan fizik kurallarına aykırı davranış gösterirmiş gibi anlaşılıyor.Öyle değildir.Konu açılışında eklenecek düzeltilecek çok yer var ama sorunuz net.Telefondan yazıp hata yapmamalı.Yarın klavye ile ekleyeceğim birşeyler olur bu konuya. Başlığı açtığınız iyi olmuş.Teşekkürler.
Alterius non sit qui suus esse potest


Eylül 21, 2016, 11:12:43 ÖS
Yanıtla #2
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 233
  • Cinsiyet: Bay

Hepimiz fizik yasalarına uyuyoruz zaten. Yaptığımız bir iki sözüm ona "özgür" davranış bu yasalar çerçevesinin içinde. Yani kimse çıkıpta ben artık kütle çekimine uymuyorum demiyor, zayıf nükleer çekim kuvveti beni ilgilendirmez demiyor. İstese de diyemez zaten çünkü fizik kurallarına her madde uyum gösterir. İnsanların robot olmadığını söyleyen kim ki? Evrenin içinde olduğumuz sürece her birimiz birer robotuz. Hayaller ve yanılgılarla dolu robotlarız. Birisi çıkıpta intihar ettiğinde programlamasını reddetmiş oluyor ve sonuç olarak yok olup gidiyor.
“Tehlikeli bir dönemde yaşıyoruz, insan kendine hükmetmeyi öğrenmeden doğaya hükmetmeyi öğrendi.” Albert Schweitzer


Eylül 21, 2016, 11:39:31 ÖS
Yanıtla #3

 Modern bakterilerin ataları, ilk yaşam biçimi olan tek hücreli mikroorganizmalardı.Temel nokta, uygun şartlar oluşunca "çoğalma ve uyum sağlama" üzerine kurulu idi. Bölünerek çoğalma gen esnekliğine uygun değildi.

 Çoğalma ve uyum sağlama döngüsü, daha komplex yaşam türlerinin var olmasını sağladı.Eşeyli üreme, eril ve dişil DNA yapısını tek bir yaşam formunda birleşmesini sağladı.

 Eril ve dişil DNA dizilimini ve özelliklerini, tek bir yaşam biciminde birleştiren canlı türleri,Kendi zamanlarının doğa şartlarına göre evrimleşmelerine devam ettiler. "çoğalma ve uyum sağlama" isteği  daha da komplex yaşam türlerini tetikledi.

 65 Milyon yıl evvel Dünya'ya çarpan bir göktaşı Sürüngen türünü çok az bir sayıya indirdi. ve memeli olan ilk atalarımız Evrimleşme şansı yakaladı.

 Eril ve dişil DNA dizilimine sahip memeli türlerinden olan ilk atalarımız.bu iki kutuplu var oluşlarını,yaşadıkları cevrenin muazzam hızlı şekilde değişen yapısı yüzünden geliştirerek, Eril ve dişil olarak ikiye ayrılmış beyin yapılarını birleştirerek düşünmeye başladılar.

 Eril olan sol beyin lobu,Dişil olan sağ beyin lobu arasında bağ oluştukca, bütün evreni dahi anlayabilecek zekaya sahip biz, düşünmeye ve seçimler yapmaya başladık.

 Eril ve dişil olan beyin loblarımız Düşünsel evrimin tohumlarını attı.Öğrenilenler kuşaklar boyu evrimleşti,
nesillere aktarıldı ve karmaşıklaştı.Yarattıklarımız ve düşüncelerimiz, taş bloklar gibi durmadan yükseldi.

"Çoğalma ve uyum sağlama" arzumuz, artık düşünsel anlamda "Merak etme" arzusu ile birleşerek, sonsuzluğa yelken açtı.

Aslında asıl soru,Bütün bu olayları tetikleyen, tek hücreli mikroorganizmaların, çoğalma ve var olma arzusu nerden geliyordu ?

« Son Düzenleme: Eylül 21, 2016, 11:52:07 ÖS Gönderen: Zig-Zag »
Sen Özelsin


Eylül 22, 2016, 09:42:31 ÖÖ
Yanıtla #4
  • ÖMBL/KMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1151
  • Cinsiyet: Bay

Maddenin davranışına bakalım önce, Canlılığı sağlayan elementlere ve şartlara bakalım.

Demir katı dır örneğin,şüphesi olan var mı? Benim var. Şüphe değil ama her maddenin farklı koşullarda farklı davranışlar gösterdiğine dair bilgim var. Maddenin özellikleri bulunduğu ortamın sıcaklık,basınç gibi özellikleriyle bağlıdır. Örneğin Dünyanın sıcaklığı -40 ile + 50 oC arasındadır diyelim.Burada demir katıdır. Güneş yüzeyinde? O kadar sıcaktır ki hiçbir metal katı kalamaz. Peki Venüste yada Jüpiterde, belki sıcaklık değil ama o kadar basınç vardır ki bildiğimiz pek çok sert cisim ezilir gider.Yada form değiştirir. Bunlar yakın uzay. Ve inanın Dünya çok şanslı. Şanslı çünkü evrendeki en yıkıcı güç radyasyon enerjisinden korunuyor. Samanyolu galaksisi spiral dir. Kolları ve kollar arasındaki boşlukları vardır. Spirallerin içindeki yıldız ve gezegenler muazzam radyasyon etkisindedir,Neredeyse tüm galaksilerin merkezinde olduğu düşünülen kara deliklerden X ray radyasyonu spiral kollar boyunca uzanır. Biz arada kalan boşluk  ve göreceli olarak az etkileşimsiz bölgedeyiz.

Sadece evrenin devasa kara delikleri ve galaksileri değil bizim yaşam kaynağımız olan güneşte büyük bir radyasyon kaynağıdır. Örneğin bir zamanlar su bulunduğu artık bilinen Marsta neden hayat yok. Mars Dünyanın neredeyse yarısı boyutta. Çekirdeğindeki eriyik metal çok daha çabuk soğudu Dünyaya göre. Çekirdekteki  Eriyik metal gezegenlerin manyetik alanını oluşturur. Manyetik alansa radyasyon kalkanı gibi davranır. Bu kalkanı erken yitiren Mars  radyasyon etkisine maruz kaldı ve suyunu atmosferini kaybetti.Ölü bir Kayaya dönüştü (!)

Dünya halen Manyetik Kalkanının ardında korunuyor. Yani yaşam için kritik olan DNA ve canlı yapılarında bulunan C (Karbon) H (Hidrojen) N (Azot)  Dünyada yıldızların artıkları olarak vardı. Su kuyruklu yıldızların ve çarpışmaların etkisiyle Dünyaya taşındı, milyarlarca yıl Dünya soğudu evrildi,adeta bir kimya kazanı gibi kaynadı. Sonra? Bir anda karbon ve hidrojen bir araya gelip yaşamımı oluşturdu? Karbon ve hidrojen bir araya gelirse cansız bileşik metanı oluşturur. Pis kokar ve çok güzel yanar. Ama canlı değildir. Elementler çekirdeklerindeki proton sayısı ve pozitif yükünü dengelemek için Elektrona (negatif çekirdek etrafında dönen parçalara) ihtiyacı vardır. Elementler hepsi kendi istediklerini bulamazsa çoğunlukla buldukları elektronları ortaklaşırlar. Buna Bileşik oluşturma denir. Örneğin Na  (sodyum) bir metaldir. Cl Klor bir ametal,bu iki element birleşir ve sofra tuzunu oluşturur. Yani elementlerin bir araya gelmesi ve bileşikler oluşturması da yine bir fizik ve kimya kanunu gereğidir. Ancak tüm doğa olayları en basitin gerçekleşeceği şekilde olur. Yani sodyum bir Klorla bu işi çözebilecekken gidipte 3 Karbon 7 hidrojen 2 potasyum ve daha kompleks bileşik işlerine girmez giremez.  Evren Dünya kimya hep bir denge arar. Bu dnegeyi bozan bir bileşik varsa hemen onu dengeleyici bir bileşik oluşturma ihtiyacı hasıl olur. Örneğin Karaciğer İnsan vücudunun kimya fabrikasıdır ve tek amacı vücudun kimya dengesini sağlamaktır. Vücuda giren kimyasal neyse onu ortam şartına göre değiştirecek bileşikleri üretir.Deneyler gösteriyor ki Beyinden sinyal gelmeden bunu yapar. Tek amacı dengedir.

Yukarıda bahsettiğim denge ve elementlerin bileşiklerin dansında kendi başına buyruk hareket eden, bir araya gelince yaramazlık yapan tek bileşik Amino Asitlerdir. Denge arayışı olmadan, bir araya gelme, kendini kopyalama özelliği gösterir.NH2 amin,COOH karboksilat grubudur (asit), amin ve asit grubunu aynı bileşik üstünde bulunduran bileşiklere amino asit denir. aslında amin grubu bazik asit grubu asidiktir. Asitle baz birbirini nötrleyen deaktive eden kısımlardır. Ancak bir aminoasidin üzerinde ne hikmetse bu iki grup aktifliklerini devam ettirirler. Açık amin ucu gider başka bir amino asitin asit kısmıyla etkileşir,asit kısmı da başka bir amino asitin bazik kısmıyla etkileşir, ve bileşik zincirleri oluştururlar. Bunu kendi kimyalarının bir gereği olarak yaparlar,belki buna bilinçte denebilir.  Bilinen doğal yollardan bulunan 21 amino asit vardır (esansiyel,kendiliğinden oluşabilen) yapa olarak üretilen ise 45. 21 aminoasitten bir zincir üstünde adenin guanin sitozin timin varsa bunlar gidip  başka bir zincirle etkişelir ve amino asit heliks yapısı (sarmal) oluştururlar. Bu yapıya ne isim verilir hepimiz biliyoruz DNA. Artık evrende 1 0 1 kodlaması olduğunu herkes biliyor. Yada maddelerde bilgi saklanabileceğini, hard diskler silikon temelli yapılar örneğin, tesadüftür Si (Silisyum) C (Karbon) ile aynı periyodik gruptadır ve tamamen aynı kimyasal özelliktedir. Yani onun gibi karbonda bilgi depolar diyebiliriz! Ve doğanın canlı şifresi dediğimiz şey evet DNA ya kopyalanır. Bugünkü insan DNA sı çok komplekstir. Ama ilk DNA lar çok uzun değildi ve belkide kendini kopyalama özelliğine sahip bu bileşik tek bir komut veriyordu. ÇOĞAL ve YAŞAMAYA DEVAM ET.

Bugün bildiğimiz kompleks hücre yapısı bir zamanlar böyle değildi. Hücre öğelerinin her biri sonradan bir araya geldi, kompleksleşti.Sonra bir değil çok hücreli hale geldi. Çok hücre ,doku ve organlar üretti. Belki komik gelecek ama ilk önemli organ beyin değildi,beyin çok sonra teşekkül etti. İlk önemli organ etrafını algılamak üzere GÖZ idi.Yani bir et parçası beyin mi bizi bilinçlendiren ve ayıran diyoruz. Yaşam için beyine ihtiyaç olmayabilir!

Evrenden girdik GÖZ den çıktık. Birde şans faktörünü ekleyelim. Bilim adamları Dünyanın ilk varolduğunda ve yaşamın başlangıç dönemindeki sıcaklık basınç atmosfer ortamını defalarca tekrarladılar ama canlılık elde edemediler. Yani canlılığın ortaya çıkması çok özel koşullar ve milyarda bir ihtimaller üzerine kurulu.Ama bir dakika yaklaşık 400 Milyar yıldızın var olduğu düşünülen Samanyolunda (ki evrende milyarlarca samanyolu gibi galaksi var) sadece Dünya ile aynı yaşam bölgesinde olduğu tahmin edilen ve aynı boylarda (yani yıldızına uzaklığı Dünya ile yaklaşık aynı) yaklaşık 17 Milyar gezegen var. Yeni bulgular değişik yıldız boylarınıa göre yaşanabilir bölgeler kuramını genişletti. Hatta yalnızca gezegenler değil onların uyduları da yaşam arayışına eklendi (örneğin Jüpiterin 63 uydusu var,Europa nın yüzeyi buz okyanusları ile kaplı,ganymede ise Merkür ve Ay
'dan bile büyük). Böyle olunca sadece samanyolunda yaşam için bakılabilecek yüz milyarlarca gezegen ve bunların milyarlarca yıllık değişik basınç sıcaklık atmosfer şartlarında katrilyonlarca kez yaşam deneyi yapılmış olabilir. Bugün Kuyruklu yıldız ve meteorlarda Aminoasit kalıntılarına rastlandı. Yani Dünya dışı biryerlerde yine yaramaz aminoasitler çalışmışa benziyor. Hatta bazı teorilerde Dünyaya  yaşam aşısının dışarıdan gelen bir aminoasit zinciri ile yapıldığını iddia ediyor (Dünyadaki yaşam tüp bebek denilebilir).


Bu uzun ve biraz sıkıcı olabilecek yazıda anlatmaya çalıştığım, madde kendi başına uzayda boşlukta değil, karşılıklı etkileşim içerisinde. Bu etkileşimde hep kendi dengesini bulmak üzere başka maddelerle işbirliği yaparak bir arada da hareket ediyor.Milyarlarca yıl sürede değişik merhalelerden geçerek kendini tekrar eden,kopyalayan ve kompleksleştiren canlılığa da ulaşmış durumda. Ama bunun sadece Dünyada olduğunu düşünmek uzayın büyüklüğünü anlayamamış olmak demektir.

Gelelim ikinci konumuza biz, İnsanoğlu, kendimizi bu evrim sürecinin en sonuna koyuyoruz. Bilinçli,düşünen tek canlı olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa ki insan ne kadar da bağımlı diğer canlılara. Einstein ın bile işaret ettiği gibi, arılar yok olursa herşey yok olur, bitkiler tozlaşma ve üreme yapamaz, bitki olmazsa fotosentez ve oksijen olmaz,oksijen olmazsa insan olmaz. Ama anaerobik canlılar (oksijenli solunuma ihtiyaç duymayan) hala varolmaya devam eder.

Bir karikatür vardı. Uzaylıları sivrisinekler şeklinde resmetmişler. Bu gezegende İnsan denilen ilkel canlıları yetiştiriyoruz,ihtiyacımız olan kan için onları burada besliyoruz,zaman zaman gelip hasat yapıyoruz diyorlardı.

insanı düşünen ve bilinç sahibi tek canlı görmüyorum. Bunu söylemek insan egosunun getirisi olur. Ama insan ihtiyaçları için alet üreten, somut şeylerin yanında soyut kavramlarda geliştiren ve hatta o soyut kavramlardan biri olan Tanrı ya tapınan ve ona yaranmak için yine İnsan öldüren bir tür.

Ancak insanı diğer canlılardan ayıranın RUH olduğu öne sürülebilir. Bilim insanları Cenin'e 24. hafta civarında ruh geldiğini söylüyorlar bu yüzden kürtaj için örneğin 24. haftadan sonra izin verilmiyor. İnsan ölmeden hemen önce ve öldükten sonra yapılan ağırlık ölçümünde 21 gram bir kayıp olduğu söyleniyor. Bütün bu et kemik yığınını bu ruh mu ayakta tutuyor. Öyleyse en hızlı canlı çita hızlı bir ruha, en yavaş canlı Kaplumbağa olgun ve bilge bir ruha mı sahip. İnsanı ayakta tutan ve hareket ettiren şüphesiz ruh değildir. Yani yeme/içme, üreme,barınma,hayatta kalma gibi iç güdüler şüphesiz ruhun etkisinde değil. Yardımlaşma ve öldürme gibi davranışları da başka canlılarda görüyoruz. O halde insandaki fazladan varolduğu düşünülen RUH ne getiriyor? Başka hiçbir canlıda görmediğimiz hiç ihtiyacı olmayacak kadar biriktirme iç güdüsünü mü? Kendisinde çok varken, yokluktan açlıktan ölen türdeşlerinin ölümüne iç huzuruyla bakabilme gaddarlığını mı?

Canlı olmayı tarif etmeye çalıştım ama , RUH ve İNSAN olmayı tarif ederken sanırım başarısız oldum. Doğru tanımı  yapabilecek var mı?


Not. Başka yerden kopyalamadan hızlıca kendim yazdığım için hatam çok olmuştur yazıda, özellikle cehaletimle alanlarına adım attığım biyologlar varsa,kendilerinden özür dilerim.

Saygılarımla

« Son Düzenleme: Eylül 22, 2016, 09:48:31 ÖÖ Gönderen: ANARCHOSA »
Alterius non sit qui suus esse potest


Eylül 22, 2016, 12:54:00 ÖS
Yanıtla #5
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 125
  • Cinsiyet: Bay

Sn.ANARCHOSA,

öncelikle görüş ve yazınız için teşekkürler.
maddelerin hafızası ile ilgili özellikle suyun hafızası olduğunu duymuştum.hayli dikkati mi çekmişti.
ilgili araştırmayı yapan Japon bilim adamı Dr. Masaru Emoto , belki bilginiz vardır ama paylaşmak istedim.

Saygılarımla,

“Gerçek her zaman hakimdir ve üstündür; Kim onu sahiplenme cesaretini gösterirse, o üstün gelir… Çünkü zaman gerçekten yanadır…”


Eylül 22, 2016, 01:17:14 ÖS
Yanıtla #6
  • ÖMBL/KMBL Üyesi
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 1151
  • Cinsiyet: Bay

Sn Deha Teşekkür ederim hatırlatmanıza. Konu hakkında bilgisi henüz olmayanlar mistik bir anlatımla 3 dk da şu linkten öğrenebilirler.

https://www.youtube.com/watch?v=6eIpNOJ3QyE

Ancak benim bununla ilgili bir yorumum var. Hiç Sarıkamışa yada böyle çok soğuk bir yerde kar olan bölgeye giden oldu mu bilmem. -1 ile -15oC arasında kar yağdığında kar kristalize den ziyade amorf (düzensiz diyebiliriz) dur. Ama Emoto nun deneyinde olduğu gibi -20 oC de bunu yaparsanız çok güzel kristaller elde edersiniz. Sarıkamışta avcunuzu karla doldurursanız bile onları top haline getiremezsiniz,tuz kristalleri gibi tane tanedir. Ancak su kristallerinden hiçbiri asla  tamamen (%100) aynı şekli almaz. Benzeşebilir,ama Emotonun deneyindeki gibi hep aynı güzel veya kızgın ifadelerle sözcükleri söyleseniz de şekil belki benzeşebilir ama asla aynı olmaz.

Bunun başlıca sebebi atom ve moleküller aslında biz görmesekte sürekli olarak titreşmektedir. Bu titreşim bizim hissedemeyeceğimiz düzeydedir. Ama 1 su molekülü 0,00000000000000000000003 gramdır. yada tersinden bakarsak 18 gram suda 6,02x1023 tane su molekülü vardır.  Bunların titreşmesini etkileyecek herşey (sıcaklık,ses vb) 110 o açılı su moleküllerinin birbiriyle etkileşimini etkiler.Dolayısıyla kristal şekli değişir. Bunun ilahilikle pek alakası yoktur. Çok daha bildiğiniz bir örnek vereyim.  Yaktığımız kömür,kurşun kalemlerimizdeki grafit uç ve bayanların büyük paralarla aldıkları Elmas hepsi aynı Karbon atomundan yapılmıştır. Sadece kristal (kafes/Örgü) yapıları farklıdır.

Yine de sözcüklerin  yada pozitivizmin hayatlarımızı etkilemesi Doğu felsefelerinde çokça işlenir. Örneğin şu budistlerin meditasyon yaparken çıkardıkları  mmmmmmm sesi onlara göre evreni yaratıcı yaratırken söylediği OOOOMMMMMM sesinin halen günümüze kadar yaptığı  titreşimin tekrarıdır. Yahudi inancında da titreşim çok önemlidir. Örneğin tetragramaton yada Tanrının 4 harfli ismini doğru titreşim (frekans) ile söylerseniz sizi yakıp yok edeceğine inanılır. Bunun için koruma ise kafatasımızın üstüne taktığımız kippa yada takke dir.

Selamlar
Alterius non sit qui suus esse potest


Eylül 22, 2016, 04:25:32 ÖS
Yanıtla #7

Sayın ANARCHOSA;

 Yazınız baş yapıt kıvamında.Şu cümleniz cok anlamlı: "Artık evrende 1 0 1 kodlaması olduğunu herkes biliyor"
Bunu 101 olarak ele alalım.İnsan kollarını ve bacaklarını açtığında "5" köşeli bir hal alır. 5, 2'nin tabanına göre "101" dir,"101" 10 tabanına göre de 5'dir.

 Alt ksımda paylaştığım resimdeki daire 10'nu(yaradılışı), içindeki insan ise 5'i temsil eder. iki durumda 101'i işaret eder.Göbek deliği ise tam merkezidir.Yuvarlak içindeki kareye ve insan'a hiç girmeyelim; konu cıkmaza girer.
 "O" yüzden "101" cok önemli bir rakamdır.

Konu biraz daha ilerletilebilir; lakin anlaşılmaz bir hal alır.






« Son Düzenleme: Eylül 22, 2016, 04:39:17 ÖS Gönderen: Zig-Zag »
Sen Özelsin


Eylül 22, 2016, 05:50:33 ÖS
Yanıtla #8

Sayın ANARCHOSA;

 Yazınız baş yapıt kıvamında.Şu cümleniz cok anlamlı: "Artık evrende 1 0 1 kodlaması olduğunu herkes biliyor"
Bunu 101 olarak ele alalım.İnsan kollarını ve bacaklarını açtığında "5" köşeli bir hal alır. 5, 2'nin tabanına göre "101" dir,"101" 10 tabanına göre de 5'dir.

 Alt ksımda paylaştığım resimdeki daire 10'nu(yaradılışı), içindeki insan ise 5'i temsil eder. iki durumda 101'i işaret eder.Göbek deliği ise tam merkezidir.Yuvarlak içindeki kareye ve insan'a hiç girmeyelim; konu cıkmaza girer.
 "O" yüzden "101" cok önemli bir rakamdır.

Konu biraz daha ilerletilebilir; lakin anlaşılmaz bir hal alır.



 Konu ilede alaklı olarak, Leonardo vinci'nin düşünüş tarzını ,bu çizdiği resimden anlaya biliriz.
"Sol görüşü" ile,"kare"içindeki ayakları kapalı figürü çizmiş; "Sağ görüşü" ile "yuvarlak" içindeki ayakları ve kolları acık figürü çizmiş; 3'üncü görüşü ile de, resmi tek beden de birleştirmiştir.Bir dahinin bakış acısı budur.
« Son Düzenleme: Eylül 22, 2016, 05:59:46 ÖS Gönderen: Zig-Zag »
Sen Özelsin


Eylül 28, 2016, 03:22:24 ÖÖ
Yanıtla #9

Sayın ANARCHOSA;

 Yazınız baş yapıt kıvamında.Şu cümleniz cok anlamlı: "Artık evrende 1 0 1 kodlaması olduğunu herkes biliyor"
Bunu 101 olarak ele alalım.İnsan kollarını ve bacaklarını açtığında "5" köşeli bir hal alır. 5, 2'nin tabanına göre "101" dir,"101" 10 tabanına göre de 5'dir.

 Alt ksımda paylaştığım resimdeki daire 10'nu(yaradılışı), içindeki insan ise 5'i temsil eder. iki durumda 101'i işaret eder.Göbek deliği ise tam merkezidir.Yuvarlak içindeki kareye ve insan'a hiç girmeyelim; konu cıkmaza girer.
 "O" yüzden "101" cok önemli bir rakamdır.

Konu biraz daha ilerletilebilir; lakin anlaşılmaz bir hal alır.



 Konu ilede alaklı olarak, Leonardo vinci'nin düşünüş tarzını ,bu çizdiği resimden anlaya biliriz.
"Sol görüşü" ile,"kare"içindeki ayakları kapalı figürü çizmiş; "Sağ görüşü" ile "yuvarlak" içindeki ayakları ve kolları acık figürü çizmiş; 3'üncü görüşü ile de, resmi tek beden de birleştirmiştir.Bir dahinin bakış acısı budur.


 Benzetme olarak eklediğim resim,bir dahinin gözünden değilde; ezoterik bir dindarın gözünden yorumlanır ise: 101...1.Ocak olarak yorumlanır.kare içindeki figür ise; çarmağa gerilmiş kişi...yuvarlak içindeki kişi ise; ayni kişinin yükseldiğini tasfir eder.
Sen Özelsin